Serin, gözlerini bir an bile ayırmadan ona baktı. Gördüğü manzara karşısında ne yapacağını bilemeden olduğu yerde durdu. Kalbinde korku, öfke ve bir tür garip bir rahatlama duygusu arasında gidip geliyordu.
Eda, elleri titreyerek telefonunu çıkarıp acil servisi aradı. Sesi endişe doluydu, ama durumu olabildiğince net bir şekilde anlatmaya çalıştı. O sırada küçük Aras, babasının yerde kanlar içinde yattığını görünce panik içinde annesine koştu. Gözleri dolu dolu, titrek bir sesle ağlıyordu.
"Anne, babama ne oldu? Anneee..."
Serin, oğlunun korkusunu dindirmek için onu kucağına aldı. Saçlarını okşayarak, "Tamam, bir şey yok oğlum. Baban küçük bir kaza geçirmiş, ama iyi olacak," diye fısıldadı. Ancak gözlerinden süzülen yaşlar, aslında ne kadar endişeli olduğunu ele veriyordu.
Bu sırada apartmandan sesleri duyan Emine Hanım, telaşla içeri girdi. Gördüğü manzara karşısında donakaldı, ardından oğlunun yanına koşarak dizlerinin üzerine çöktü. "Oğlum, sana ne yaptılar? Oğlum!" diye hıçkırıklarla bağırarak, dizlerini yumruklamaya başladı. Acısı tüm bedenini sarmıştı, gözyaşları durmak bilmiyordu.
Eda, annesini sakinleştirmeye çalışarak onun ellerini tuttu.
"Anne, sakin ol, ambulans geliyor. Abim iyi olacak," dedi, ama kendi sesi de titriyordu. Ardından Serin’e döndü. "Yenge, kolonya getir, çabuk!"
Serin, hızla mutfağa koşarak bir şişe kolonya aldı ve geri döndü. Eda, kolonyayı alıp annesinin ellerine sürdü, yüzüne serpti. "Sakin ol anne, abim güçlüdür, atlatır," dedi. Fakat kendi gözleri de yaşlarla dolmuştu.
Ambulans sirenlerinin sesi yaklaştığında herkes bir an için sessizleşti. Sağlık görevlileri hızla içeri girip Emir’i sedyeye aldılar. Onun yaralarına müdahale ederken Serin, içgüdüsel olarak peşlerinden gitmek istedi. Ancak tam o anda Eda, Serin’in kolunu tuttu. "Ben giderim abimle," dedi kararlı bir sesle.
"Sen burada kal, Aras’a göz kulak ol. Eve sen bak."
Emine Hanım da kızının yanında ambulansa bindi, gözleri hâlâ yaşlıydı. "Oğlum, sana bir şey olmasın," diye fısıldıyordu. Ambulansın kapıları kapandığında Serin, çaresizlik içinde kaldı. Küçük Aras, babasının gidişiyle daha da hıçkırarak ağlamaya başladı.
Serin, oğlunu sakinleştirmek için onu kollarına aldı ve sarılarak teselli etmeye çalıştı. "Baban iyileşecek, korkma canım," dedi. Aras’ı yatıştırmak için elinden geleni yaparken, Tülin hızla yanlarına geldi.
"Serin, ne oldu burada?"
"Emir borçluymuş, alacaklısı geldi ve onu bıçakladı. Şimdi ambulans geldi aldı onu. Hastanede."
Arkadaşının endişeli halini gören Tülin, onu rahatlatmaya çalışarak, "Serin, her şey yoluna girecek. Aras’la ilgilenelim," diyerek destek verdi.
Birlikte apartmana girip eve çıktılar. Sonra Aras’ı oturma odasına götürdüler ve onunla konuşarak dikkatini dağıtmaya çalıştılar. Serin, oğlunun küçük ellerini tutarak onunla yumuşak bir sesle konuştu. "Bak, Tülin ablan burada, seni çok seviyoruz. Baban da yakında eve dönecek," diyordu. Tülin de araya girerek Aras’a hikayeler anlatmaya başladı, ama çocuğun gözlerindeki korkuyu gidermek kolay değildi.
Ağlamaktan yorulan Aras, sonunda yavaş yavaş sakinleşti. Serin, oğlunun göz kapaklarının ağırlaştığını fark edince onu kucağına alıp odasına götürdü. Yatağına yatırıp üzerini örtüğünde, saçlarını okşayarak, "Tatlı rüyalar, canım oğlum," dedi. Oğlu derin bir nefese çekilip uykuya dalarken, Serin’in içindeki fırtınalar hâlâ dinmemişti. Salona döndüğünde Tülin ona sarıldı.
"Bu da geçecek Serin."
Ama Serin’in gözleri hâlâ endişeliydi. "Umarım," diye fısıldadı.
Daha sonra Serin, mutfağa gidip iki fincan kahve hazırladıktan sonra tepsiyi alıp salona döndü. Tülin, koltukta sessizce oturuyor, düşünceli gözlerle yere bakıyordu. Serin, fincanlardan birini arkadaşına uzatarak yanına oturdu. "Hadi biraz kahve içelim, belki biraz rahatlarız," dedi yorgun bir sesle.
Tülin, fincanı alıp bir yudum içtikten sonra derin bir nefes aldı. "Serin," dedi, gözlerini arkadaşının gözlerine dikerek, "Emir'e gerçekten üzülmüyorum. Ama Aras... Ona çok üzülüyorum. Küçük bir çocuk için babasını böyle görmek çok zor. Onun psikolojisi ne olacak diye endişeleniyorum."
Serin, başını sallayarak Tülin’in sözlerine katıldı. "Benim de tek üzüntüm oğlum için. Babasına bir şey olursa, Aras mahvolur," dedi, gözleri dolarak. "Ama dürüst olmak gerekirse, Emir'e üzülmek gelmiyor içimden. Bana yaptıklarından sonra, onun için endişelenmek çok zor."
Tülin, arkadaşının omzuna hafifçe dokunarak onu teselli etmeye çalıştı. "Haklısın Serin. Bunca yıldır çektiklerin ortada. Senin yerine başka biri olsa belki bu kadar dayanamazdı. Ama Aras... Onun için güçlü olmak zorundasın. Biliyorum, kolay değil ama onun yanında olman gerekiyor."
Serin, derin bir nefes alarak başını eğdi. "Oğlum için her şeyi yaparım, ama bazen çok yoruluyorum. Her şey üst üste geliyor gibi. Yine de onun için dayanmak zorundayım."
Tülin, fincanını masaya bırakıp Serin’in elini tuttu. "Ben buradayım. Seni yalnız bırakmayacağım. Gece burada kalırım, sen de biraz dinlenirsin. Yarına daha güçlü olursun."
Serin, arkadaşının bu desteği karşısında gözleri dolmuş bir halde teşekkür etti. "İyi ki varsın Tülin. Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum."
Gecenin ilerleyen saatlerinde, ikisi de salonda karşılıklı kanepelerde uzandı. Tülin, Serin’in uyumasını beklerken, Serin gözleri telefonunda, gelecek bir haberi bekliyordu. Ancak beklediği telefon gelmedi ve yorgunluktan bitap düşerek sonunda uyuyakaldı. Tülin, Serin’in uyuduğuna emin olduktan sonra derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. Sessizlik, salonu sararken, her ikisi de birbirine destek olmanın verdiği huzurla uykuya daldı.
Gece boyunca telefonun çalmasını bekleyen Serin, beklediği haberin gelmemesiyle yorgunluktan bitap düşerek sonunda uyuyakalmıştı. Sabah, Tülin'in yumuşak dokunuşuyla gözlerini açtı. "Hadi Serin, kalk artık," dedi Tülin, gülümseyerek. Serin başını kaldırıp etrafa bakındı. Salondaki masa özenle hazırlanmış, üzerinde taze demlenmiş çay, sıcacık krepler ve çeşit çeşit kahvaltılık yer alıyordu.
"Tülin, zahmet etmişsin. Bu sofra, çok güzel..."
Tülin, hafifçe gülümseyerek omzunu silkti. "Aman ne zahmeti, arkadaşım için değil mi? Hem Aras'ı da uyandırmadım. Bugün okula gitmesin, biraz dinlensin," dedi.
Serin, arkadaşının bu düşünceli tavrı karşısında içtenlikle teşekkür etti. Ancak tam o sırada kapı zili çaldı. Serin, hafifçe iç çekerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında Eda'nın sert yüzüyle karşılaştı.
"Gece boyu bir kere olsun aramadın," diye sitemle çıkıştı Eda, gözleri öfkeyle parlıyordu.
Serin, şaşkınlıkla bakarak cevap verdi. "Ben sizin aramanızı bekledim, Eda. Emir'in durumu hakkında bilgi almak istedim ama sizden bir haber gelmedi."
Eda, gözlerini devirerek alaycı bir tavırla konuştu. "Abimi düşünüyormuş gibi yapma. Senin umurunda mı sanki? Onu sevmediğini hepimiz biliyoruz."
Bu sözleri duyan Tülin, daha fazla dayanamadı ve oturduğu yerden kalktı. "Eda, bu haksızlık," diye çıkıştı. Sesi kararlı ve sertti.
"Serin ne kadar endişelendi, haberin var mı senin? Gece boyunca Aras'ı sakinleştirmeye çalıştı, kendisi de uyumadı, sizden telefon bekledi. Ben buna şahidim. Ona böyle haksızlık yapamazsın."
Eda, Tülin'in bu çıkışı karşısında bir an durakladı, ardından başını eğip sessiz kaldı. Uzun bir sessizlikten sonra, derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
"Neyse," dedi, sesi biraz daha yumuşamıştı. "Abim dün gece ameliyattan çıktı. Yoğun bakımdan kurtuldu. Hayati tehlikeyi zar zor atlattı."
Serin, merak içerisinde sordu. "Peki, şimdi nasıl?"
Eda, yüzünde garip bir ifadeyle devam etti. "Bil bakalım gözlerini açınca kimi görmek istedi..."
Serin, bu soru karşısında sessiz kaldı, gözlerini kaçırdı. Eda, biraz daha yaklaşarak gözlerini Serin’e dikti ve cevabı kendisi verdi.
"Seni ve oğlunu. Sen onun kıymetini bilmiyorsun belki ama o gözünü açar açmaz senin ismini sayıkladı."
Bu sözler, Serin’in yüreğinde bir fırtına estirdi. O an içindeki tüm duygular birbirine karıştı; şaşkınlık, hüzün, kızgınlık ve belki de bir parça suçluluk. Ama hiçbir şey söylemedi. Gözleri dolu dolu, sessizce Tülin'e baktı. Tülin, elini Serin’in omzuna koyarak ona destek vermeye çalıştı.
Tülin, kahvaltı masasını işaret ederek, "Önce bir kahvaltı yapsaydınız, krep yaptım," dedi sıcak bir tebessümle. Eda, şaşkınlıkla karşılayıp, "Zahmet etmişsin, teşekkür ederim," dedi, ama yüzündeki gerginlik halua geçmemişti. Üç kadın masanın etrafında toplandı ve sessizce kahvaltıya başladılar.
Serin, düşünceli ve dalgın bir haldeydi. Masadaki huzursuzluk, sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Kahvaltı bittikten sonra Serin, bulaşıkları toplamak için harekete geçti ancak Eda, ona engel oldu. "Bırak, sonra toplarsın. Abim daha önemli. Ben taksi çağırdım, az sonra gelir. Hemen hazırlan, bekletmeyelim abimi," dedi, aceleci bir tavırla.
Serin, duraksayarak cevap verdi. "Emir’in arabasıyla giderdik. Biliyorsun, benim ehliyetim var."
Eda, alaycı bir gülümsemeyi zor bastırarak, "Bir araba sürmüşlüğün mü var?" diye çıkıştı ."Abim sana güvenip arabasını vermiyor bile. Kaza mı yaptıracaksın ikimize?" dedi, küçümseyici bir ses tonuyla.
Bu tavır, Tülin’in canını sıkmıştı. Eda’nın, Serin’i sürekli aşağılamasına daha fazla dayanamayarak, ağzını açıp bir şey söylemek üzereydi ama kendini zor tuttu. Gerginliği dağıtmak isteyen Serin, Tülin’e dönerek, "Aras hâlâ uyuyor. O uyanana kadar evde kalır mısın?" diye rica etti.
Tülin, bu isteği memnuniyetle kabul etti. "Tabii ki. Aras uyanınca da benim eve götüreyim. Sen gelince benden alırsın," dedi, dostane bir tavırla.
"Anlaştık o zaman,"** dedi Serin, arkadaşına minnettarlıkla.
Serin ve Eda, hızlıca hazırlanıp evden çıktılar. Taksiye binip hastaneye doğru yola koyuldular. Hastaneye vardıklarında doğruca Emir’in odasına gittiler. Odaya girdiklerinde, Emir’in yanı başında Ahmet öğretmen ve eşi Selin Hanım’ı gördüler. Serin, içinden, "Ne ara haber aldılar da geldiler?" diye düşünmeden edemedi.
Emir, Serin’i görünce, yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle, "Aa, gönlümün sultanı gelmiş," dedi, abartılı bir nezaketle.
Selin Hanım, gözleri Serin’de, "Emir hep seni sayıklıyordu," diye ekledi.
Serin, gözlerini Emir’den ayırmadan sordu. "Senin neden borcun vardı? O adam seni niye bıçakladı?"
Emir, yüzünü buruşturarak, "Hayatım, hiç sırası değil," diye geçiştirdi.
Ahmet Bey de hemen devreye girdi. "Evet, sırası değil yenge. Bırak adam biraz dinlensin," dedi, destekler bir tavırla.
Eda, abisine hak verircesine başını sallayarak, "Abim onu özlemiş, onun sorduğu soruya bak. İnsan bir şeyin var mı, iyi misin diye sorar ama nerdeee?" diye söylendi.
Emir, kardeşine dönerek yumuşak bir sesle, "Eda, yeter. Karımın üstüne gitme. O da benim için endişeleniyor, ondan böyle soruyor," dedi, sanki Serin’i savunuyormuş gibi görünerek.
Selin Hanım, "Çok düşünceli bir kocan var, kıymetini bil," diye eklemekten kendini alamadı.
Serin, içten içe öfkeleniyordu. Emir, her zaman olduğu gibi zeytinyağı gibi üste çıkıyor, kendisini bencil ve düşüncesiz bir kadın gibi göstermeye çalışıyordu. Odayı saran bu yapay huzur ve aldatıcı samimiyet, Serin’in içindeki burukluğu daha da derinleştirdi.
Emir Serin'e bakıp söylendi. "Benim biricik oğlum dün çok etkilenmiştir."
"Evet, çok ağladı." diye karşılık verdi Serin.
"Okuldadır şimdi."
"O uyuyor, uyandırmaya kıyamadım."
"Bugün okula gitmedi mi oğlum? Çok yanlış yaptın Serin."
"Tüm gece senin için ağladı. Bugün de dinlensin istedim fena mı yapmışım?" dedi Serin.
"Okulundan geri kalacak ama neyse, seni oğlum için çağırdım."
"Nasıl yani?"
"Normalde seni hayatta ayağıma çağırmam hayatım. Benim için hastaneye gelip yorulmanı istemem biliyorsun."
"Bilmem mi?" dedi Serin alaycı bir ifadeyle.
"Bugün oğlumun veli toplantısı var. Ben gidemediğim için bu görev senin. Yaparsın değil mi? Daha önce hiç gitmedin biliyorum ama benim de halim belli."
Selin Hanım şaşkına döndü. "Daha önce hiç oğlunun veli toplantısına gitmedi mi?"
"Hayır gitmedi. Ben ilgilendim veli toplantısıyla ödeviyle her şeyiyle. Eşim evde bir sürü iş yapıyor yoruluyor. Bari bu konuda yorulmasın dedim fena mı etmişim."
"Sizin gibi eş çok nadir bulunur Emir Bey."
"Selin haklı. Bravo sana çok iyi bir aile babasısın deyip karısını destekledi Ahmet Bey."
Serin, bu yapmacık övgülerin ortasında kendini daha da yalnız hissetti. Emir, yine herkesin gözünde mükemmel bir eş ve baba rolünü başarıyla oynuyordu, oysa gerçek çok farklıydı. Oğlunun ödevleriyle bile hep Serin ilgileniyordu. bir de veli toplantılarına kocası gitmesine izin vermiyordu. Ben gideceğim veli toplantılarına diye diretmişti Emir. Serin de karşı çıkamamıştı ona. El mahkum kabul etmişti. Emir'in bahanesi hazırdı. Oğlunun okul durumuyla bizzat yakından ilgilenmek istiyordu. Bu kadar bencil bir adamın bu kadar ince düşünceli olması mümkün değildi, besbelli ki başka planları vardı ama Serin'in aklına bu konuda bir şey gelmiyordu.
Serin, hastaneden ayrıldığında düşünceler arasında kaybolmuş bir halde eve döndü. Hızla hazırlanması gerekiyordu, çünkü zamanı daralıyordu. Aras henüz uykusundaydı, bu yüzden Tülin’den biraz daha kalmasını rica etti. Tülin, arkadaşının bu isteğini gülümseyerek kabul etti ve "Tabii ki Serin, hiç sorun değil. Aras uyanana kadar burada olurum," dedi.
Serin, bir taksi çağırarak yola çıktı. İçinde garip bir heyecan vardı; hayatında ilk kez oğlunun veli toplantısına gidecekti. Kalbi hızla çarparken, düşünceleri Emir’in bıçaklanmasına kaydı. "Eğer Emir bıçaklanmasaydı, belki de bu anı hiç yaşamayacaktım," diye düşündü. İçinden, kocasını bıçaklayan adama bile garip bir minnettarlık duydu. Ama aynı zamanda, Emir’in bu borcu nasıl ve neden yaptığını da sorgulamadan edemedi. "Bizim hiç bilmediğimiz bir borcu nasıl olabilir?" diye düşündü.
Taksi okulun önünde durduğunda, Serin derin bir nefes aldı. Dışarıda oynayan çocukları izledi, onların masum neşesi yüzüne bir gülümseme yaydı. Oyun oynayan çocuklar arasında oğlunun olmadığını biliyordu, ama yine de onları izlemek içini biraz olsun rahatlattı. İçeri girerken, okulun koridorlarındaki heyecan ve hafif kargaşa onu sarmıştı. "1B sınıfı," diye fısıldayarak sınıfı aradı ve bulması da kolay oldu.
Sınıfın kapısından içeri adım attığında, içerideki velilerin şaşkın bakışlarıyla karşılaştı. Herkes ona dönüp meraklı gözlerle bakıyordu. Serin, üzerindeki bu ani ilgi karşısında kendini biraz tedirgin hissetti.
"Sizi daha önce hiç görmemiştim," dedi bir kadın, şaşkınlıkla.
"Siz kimsiniz acaba?" diye ekledi bir diğeri, şüpheyle bakarak.
Serin, biraz sıkılarak cevap verdi. "Ben Aras'ın annesiyim."
Ancak bu açıklama bile ortamı yatıştırmaya yetmedi. Aksine daha çok karıştırdı.
"Demek artık veli toplantılarına katılmaya karar verdiniz," dedi diğer kadın, alaycı bir ifadeyle.
Başka bir kadın ise daha da ileri giderek, "Hangi dağda kuş öldü ki buradasınız?" diye ekledi.
Bir başkası, daha sert bir tonda, "Oğlunun ödevini bile kocan yapıyor. Bu çok yanlış bir davranış," diyerek Serin’i eleştirdi.
Serin, kızgınlıkla ama aynı zamanda üzgün bir sesle, "Hayır, ben yapıyorum," diye itiraz etti. Ancak bu bile yeterli olmadı.
"Emir Bey yalan mı söyleyecek? Ne kadar dürüst ve efendi bir adam olduğunu hepimiz biliyoruz," dedi kadınlardan biri, Serin’i daha da köşeye sıkıştırarak.
Serin, bu ilgisizlikle suçlanmaktan dolayı gözleri dolmuş bir halde sessizleşti. O an sınıfa Hale Hanım girdi. Gözleri hemen Serin’e takıldı.
"Siz, Aras'ın annesi olmalısınız," dedi sıcak bir gülümsemeyle. Sonra konuşmasına devam etti. "Sizi daha önce görmüştüm. Toplantıya gelmeniz beni çok mutlu etti."
Serin, iç çekerek "Ben de çok memnun oldum," dedi, sesi hala titrekti.
"Bu arada Emir Bey neden gelmedi toplantıya? Normalde hiç kaçırmazdı," diye sordu merakla.
Serin, yüzünü buruşturarak, "Şu an hastanede yatıyor," diye yanıtladı.
Hale Hanım endişelenmişti. "Ciddi bir şey yok ya..."
Serin, yüzünde isteksiz bir ifadeyle, "Hayır, gayet iyi," dedi. Ancak sesi, bu sözlerin tam zıttını söylüyor gibiydi. Bu kısa konuşma, Serin’in içindeki karmaşayı daha da derinleştirdi.
"Aras da bugün okula gelmedi."
"Dün gece çok geç uyudu O yüzden bugün uyandırmaya kıyamadım."
"Oğlunuzu böyle düşünmeniz çok ince bir davranış. Bugün işlediğimiz konuları ben w******p grubundan atarım çalıştırırsınız."
"Tabii, memnun olurum," dedi Serin sevecen bir tavır takınarak ama velilerin ona yargılayıcı bakışları ve imaları onu çok üzmüştü.
Serin’in hüzünlü ve dalgın hali, Hale Hanım’ın dikkatinden kaçmamıştı. Gözlerinde derin bir empatiyle, "Biliyorum, biraz sıkıldınız. Eşiniz bana durumunuzdan bahsetmişti," dedi nazikçe.
Serin, şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Durumumdan derken...?" diye sordu, merak ve endişe arasında bir sesle.
Hale Hanım, sakin bir tebessümle devam etti. "Çekinmenize gerek yok, kalabalık fobisi her insanda olabilir. Ama bunu birlikte aşacağız, değil mi hanımlar?"
O an sınıftaki kadınlar, sanki önceden planlanmış gibi hep bir ağızdan, "Evet, biz destek oluruz," diyerek Hale Hanım’a eşlik etti. Ancak bu birliktelik, Serin’in içinde yankılanan duyguları daha da karmaşıklaştırıyordu.
Hale Hanım, konuyu daha da ileri taşıyarak, "Anne ile çocuklar arasında bağı güçlendirecek bir etkinlik düzenlemeyi planlıyorum. Mutlaka katılmalısınız. Bu fobi böyle yenilir," dedi, cesaret verici bir tonla.
Serin, hala şaşkın ve karışık duygular içinde, "Katılırım," diye mırıldandı, ancak sesi isteksizlikle doluydu. Kocasının onu bu şekilde tanıtması, daha doğrusu kötülemesi, sinirlerini alt üst etmişti. "Emir herkese beni ilgisiz, zayıf biri olarak mı anlatmış? Üstelik öğretmene de sosyal fobi masalını mı uydurmuş? Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilir?" diye düşünüyordu, içindeki öfke dalgası giderek büyüyordu.
Hale Hanım, Serin’in düşüncelerine dalmasını engelleyerek sözlerine devam etti. "Sizden tek bir ricam var. Lütfen, oğlunuzun ödevlerine siz yardımcı olun. Ona siz ders çalıştırın. Sadece babası yetmez ki, anne her zaman farklıdır," dedi, samimi bir tavırla.
Bu sözler, Serin’in içindeki öfkeyi daha da körükledi. "İyi de zaten ben yardımcı oluyorum oğlumun ödevlerine." Sesi biraz daha yüksek ve sinirliydi.
Hale Hanım şaşırmış gibi başını hafifçe eğdi. "Emir Bey hiç öyle demiyor ama..." diye karşılık verdi, nazik ama sorgulayıcı bir tonla.
Serin’in sabrı taşmıştı. "Bana inanmıyorsanız, oğlum okula geldiğinde bizzat ona sorun. Veli toplantısına gelmeme gelince, kocam izin vermiyor. Bugün hastanede olduğu için mecburen beni yolladı. Yoksa bunu bile yapmazdı," diye patladı, sesi sinirle titriyordu.
Ancak sınıftaki kadınlar, bu sözlere inanmak bir yana, sanki Serin’in söyledikleriyle dalga geçercesine bakıştılar. Onların gözlerindeki şüphe, Serin’in sinirlerini daha da boğuyordu. Kendini daha fazla tutamadı, bir anlık öfkeyle ayağa kalktı. "Ben ilgisiz bir anne değilim!" diye bağırdı, sesi sınıfta yankılanıyordu.
Ardından, öğretmene döndü. "İnanmazsanız, oğluma sorun!" dedi ve hızlı adımlarla sınıfı terk etti.
Hale Hanım, arkasından şaşkın bir şekilde "Ama daha oğlunuzun durumunu konuşacaktık..." diye seslendi. Ancak Serin, koridorda yankılanan bu sesi duymadı ya da duymamazlıktan geldi. İçinde fırtınalar koparken, okuldan çıkıp derin bir nefes aldı. Başını gökyüzüne kaldırıp gözlerini kapattı, öfkesini bastırmaya çalışarak yavaşça nefes alıp verdi. Ancak içindeki kırgınlık ve hayal kırıklığı, gözlerinden süzülen yaşlarla dışa vurmuştu.
Çaresiz kadın, okuldan çıktığında derin bir nefes aldı, ama boğazındaki düğümü çözmek mümkün değildi. Adımlarını hızla okul bahçesinden dışarıya attı ve karşısındaki parka yöneldi. Parkın huzurlu havası bile içinde kopan fırtınayı dindiremiyordu. Bir bank buldu, dizlerini karnına çekip başını ellerinin arasına alarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, kalbindeki kırgınlık ve çaresizlik her bir damlayla biraz daha dışa vuruluyordu.
Tam o sırada telefonu çaldı. Gözyaşlarını aceleyle silerken ekrana baktı. Arayan kişiyi görünce, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Tülin... Hayattaki tek dostu, sırdaşı, güvenebileceği tek kişi... Kendini toparlamaya çalışarak titrek bir sesle telefonu açtı.
"Serin, Aras uyandı da onu bize götürüyordum. Aslında konuşmak istediğim bir konu vardı."
"Sonra konuşsak olur mu?" dedi
Serin. Sesi kırılgan ve zayıftı.
Tülin, hemen arkadaşının sesindeki farklılığı fark etti. "Serin, ne oldu sana? Neden üzgünsün? Ağladın mı sen? Sesin öyle geliyor," dedi endişeyle.
Serin, bir an için suskun kaldı, ama içindeki duygular artık taşacak gibi hissediyordu. Telefonun diğer ucundaki tek dostuna her şeyi anlatmaya karar verdi. Gözyaşlarını tutamayarak, yaşadıklarını bir bir dökmeye başladı.
"Tülin, o veli toplantısında olanları anlatamam... Emir, herkese beni nasıl kötülemiş. Öğretmene bile, sosyal fobim olduğunu söylemiş. Sınıftaki kadınlar beni ilgisiz bir anne gibi görüp, yüzüme karşı küçümsediler. Öyle utandım ki... Sanki tüm hayatım mahvolmuş gibi hissettim."
Sesi çatallaşmış, hıçkırıkları konuşmasını zorlaştırıyordu. Tülin ise sabırla dinliyordu, her kelimenin Serin için ne kadar acı verici olduğunu hissedebiliyordu.
"Emir beni hiç önemsemiyor, Tülin. Beni hep yetersiz ve zayıf biri gibi göstermeye çalışıyor. Bugün bile beni sadece zorunluluktan veli toplantısına gönderdi. Sanki oğlumla ilgilenmek, onun sorumluluğunu almak benim için bir lüksmüş gibi. Halbuki o istemezdi benim veli toplantılarına katılmamı. Şimdiyse suçlusu ben oldum." dedi, gözyaşları daha da yoğunlaşarak yanaklarından süzüldü.
Tülin, derin bir nefes aldı. "Serin, sen harika bir annesin. Bu söylediklerine asla kulak asma. Emir'in yaptığı tamamen adilik. Seni herkese kötü göstermeye çalışan bir pislik o." Sonra bir an telefon sessizleşti.
"Kusura bakma Serin böyle dedim ama, fazla ileri gitmedim umarım."
"Hayır Tülin, dedi Serin arkadaşını teselli ederek. "Az bile dedin o şerefsize. Az bile dedin. Keşke ölseydi, keşke. Keşke ben kötü ilgisiz anne konumuna düşmeseydim. Keşke vaktinde ona karşı çıksaydım, gelseydim tüm toplantılara, keşke.,"
"Kendini suçlama Serin. Sen, oğlun için elinden gelenin en iyisini yapıyorsun. Bunu unutmamalısın," dedi Tülin arkadaşını teselli etmeye çalışarak.
Serin, Tülin’in sözleriyle biraz olsun rahatlamıştı, ama içinde hâlâ bir burukluk vardı. "Haklısın Tülin, ama bazen bu yük çok ağır geliyor. Onun beni böyle kötülemesi, güvenimi sarsıyor. Oğlum için güçlü kalmam gerektiğini biliyorum ama bazen gerçekten çok zorlanıyorum," dedi, iç çekerek.
Tülin, Serin’in bu sözleri üzerine daha da kararlı bir tonla konuştu. "Serin, sen yalnız değilsin. Her zaman yanındayım ve sana destek olacağım. Ne olursa olsun, birlikte üstesinden geleceğiz. Sen güçlü bir kadınsın ve bunu unutma. Ayrıca, Aras seni çok seviyor. Onun için bu dünyadaki en önemli kişi sensin."
Serin, Tülin’in bu sözleriyle biraz daha güç bulmuştu. "Teşekkür ederim, Tülin. Gerçekten minnettarım. Seni yanımda hissetmek bana güç veriyor," dedi, gözyaşlarını silerek.
"Şimdi konumunu at bana, Birol seni almaya gelecek."
Serin bu sözlerle şaşkına döndü. "Birol Bey mi, ama ne gerek var. Zahmet etmeseydi."
"Hayır, gelip seni alacak. Zaten seninle özel olarak konuşmak istiyordu, şu boşanma planı hakkında."
"Tamam, onu bekleyeceğim. Şimdi konumumu atıyorum,"dedi Serin.
Telefonu kapattığında, Serin biraz daha rahatlamıştı. Tülin’in desteği, içindeki fırtınayı biraz da olsa dindirmişti. Derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalıştı. Artık daha güçlü hissetmeye başlamıştı. Ne olursa olsun, oğlunun ve kendi mutluluğu için mücadele etmeye kararlıydı.
Birol Bey'i beklemeye başladı.
O avukat ilk günden beri Serin'e umut ışığı olmuştu. Serin, onda kimsede göremediği bir ışık görmüştü.
Serin, parkın bankında oturmuş, gözlerini parkta oynayan çocuklara dikmişti. Yüzünde hüzünle karışık hafif bir tebessüm belirdi. Çocukların koşuşturmalarını izlerken, kalbinde derin bir özlem ve özgürlük arayışı belirginleşti. "Bir gün Emir'siz bir hayatımız olacak mı?" diye düşündü. Aras'ı hayal etti; parkta oynarken, onun özgürce koşup gülümsemesini izlemek istedi. Sadece Aras ve kendisi… Anne-oğul, huzurlu bir hayata adım atmayı düşledi.
Düşüncelerinin ağırlığı altında ezilirken, bir anda omzuna dokunan bir el ile irkildi. Hızla başını kaldırdığında karşısında Birol’u gördü. Açık kumral saçları özenle taranmış, ela gözleri içten bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Serin, bir an için onun gözlerine takılı kaldı. Bu gözlerde bir sihir vardı, sanki insanın tüm dertlerini hafifleten bir sıcaklık yayıyordu.
Birol’un ses tonu yumuşaktı. "Üzgün görünüyorsunuz," dedi. Serin, gözlerini kaçırmadan, hafifçe başını eğdi. "Evet, üzgünüm,"diye itiraf etti. Artık bu hislerini saklamaktan yorulmuştu.
Birol, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "O zaman sizi mutlu edelim," diyerek arkasına sakladığı pamuk şekerleri çıkardı.
"Seç birini."
Serin, şaşkınlıkla bakarken, yüzüne istemsizce bir gülümseme yayıldı. Bu küçük jest, ona bir an olsun rahatlık vermişti. Birini eline aldı ve hafifçe yana kayarak Birol’un yanına oturması için yer açtı. İkisi eşzamanlı olarak pembe pamuk şekerlerinden bir parça koparıp yemeye başladılar.
"Küçükken bulutları pamuk şekerden sanardım," dedi Birol, dalgın bir şekilde uzaklara bakarak.
Bu sözler Serin’i bir anda geçmişe götürdü. Kalbi aniden hızlandı ve gözleri doldu. İlkokul aşkı aklına geldi; o da bulutları pamuk şekere benzetirdi. Anılar bir anda zihnini sararken, dudaklarından hafif bir titreme geçti.
Birol, onun bu ani duygusal tepkisine şaşırarak yüzünü ona döndü. "Yanlış bir şey mi söyledim?" diye sordu, endişeyle.
Serin, gözyaşlarını silerek başını hafifçe salladı. "Hayır, hayır… Sadece anılar canlandı," dedi, derin bir nefes alarak. Gözlerinde hüzünle karışık bir şefkat vardı.
Birol, onun ne kadar hassas olduğunu fark etmişti. "Anılar bazen bize en çok ihtiyacımız olan şeyi hatırlatır," dedi yumuşak bir sesle, Serin’in gözlerinin içine bakarak.
"Ama o öldü," dedi genç kadın gözyaşlarına boğularak. "O da sizin gibiydi, bulutları pamuk şekere benzetirdi. Bana onu anımsattınız. Ama o öldü."