Luna

2052 Kelimeler
Artık neredeyse iki haftaya yakın zamandır bu ormandaydık. Buraya bazı şeylerden özellikle de bazı insanlardan kaçmak için gelmiştim. Bu gezinin amacı tamamen gereksiz düşüncelerden kurtulup nasıl bir yol izleyeceğime karar vermem için oluşturulmuştu. Brenna Nehrini seçmemin özel bir sebebi olmadığını söylesem bile derinlerde bir yerde benim için bir anlam oluşturacağını hissetmiştim. Diğerlerinin aksine İngiltere topraklarında bir macera arayışı değildi benim amacım. Zaten geldikten bir iki gün sonra daha fazla eğlence kaldırmadığımdan onlardan uzaklaşmak için batı tarafında tuzak kurma bahanesiyle eski kamp alanımızdan ayrılmıştım. Aklımı boşuna meşgul eden sorularla boğuşuyordum, zaten hayatımın her döneminde uyku ile ilgili büyük sorunlar yaşamış bir insan olarak beni neredeyse hiç uyuyamaz hale getirmişti. Her şey bu düzene uyup giderken tam da artık eve dönebileceğimize kanaat getirmişken bir şey olmuştu. Hiçliğin bağırından kopup tam manası ile kucağıma düşmüştü. Tüm bu olanlar amacımda büyük bir değişiklik meydana getirmişti. Dün ağıma takılan daha sonra özgür bıraktığım kızı yeniden görmek istiyordum. Tüm gün ve gece onu ormanda aramama karşın hiçbir şey bulamadım, bu benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. İz süreceğimi tahmin etmiş olmalı ki ondan beklemediğim şekilde izlerinin hepsini örtmeyi başarmıştı. Geride tek bir iz bırakmadan geldiği hiçliğe dönmüştü sanki. Biraz dinlenmek için atımın sırtından indim ve onu bir ağacın gövdesine bağladıktan sonra bende ağacın gölgesinde kendime bir yer buldum. Başımı geriye yasladım ve gözlerimi kapattım. Tuzağın ipini kestiğimde yere büyük bir patırtıyla düşünce daha önce hissetmediğim bir şey hissetmiştim. Pişman olmuştum hemen. İlk kez birinin canını yaktığım için rahatsız olmuştum. Ama tepki vermedim, bunu zayıflık olarak görüp karşı bir atakta bulunması riskini almadım. Hareketsiz yattığını fark ettiğim an bayılmış belki de kötü şekilde yaralanmış olduğunu düşünerek ona yaklaştım. Ama bunun karşılığında ne oldu? O cadı ikinci kez düşünmeden elime bir cam parçası sapladı. Çoğu kadın bir adama cevap verme cesaretini gösteremezken o bana saldırma cürretinde bulunmuştu. O an acıdan çok şaşkınlık hakimdi genelde tepkisiz olan vücuduma. Bu kız benim kim olduğumu bilmiyordu. Eğer bilse karşımda durmaya dahi cesaret edemezdi. Büyük bir ihtimalle korkudan nefes almayı bile unuturdu... İçten içe gerçek beni bilmemesini diledim. Belki o zaman bildikleri ürkütecekti onu ve olmayan şansımı kaybedecektim. İlk defa bir kadın bedeni dışında ilgimi çekmişti. Nedenini henüz bilmiyordum ama farklıydı bu kız. Gördüğüm hiçbir kadına benzemediği açıktı. Aslında bunu tam olarak göremediğim diye düzeltmeliyim, tam olarak göremediğim o kızdan etkilenmiştim. Onu omuzlarından tutup kaldırdığım an yalnızca uzun yasemin kokulu saçlarını fark etmeye yetecek zamanım olmuştu. Koku öylesine akıl almaz ve cezp ediciydi ki... Peki, ama şimdi nasıl tanıyacaktım onu? Hızla ayağa kalkıp yanımda duran kırmızıya çalan atımın başını okşadım. "Belki de ufak bir gezintimize bir süre daha devam etmeliyiz dostum. Ne dersin?" At sanki dediklerimi anlamış gibi başını salladı. Hemen üstüne atladım ve rüzgar yüzüme çarparken sık ağaçlıktan çıkıp Ay Işığı Köprüsünden güneye doğru gitmeye başladık. High Lands'de gördüğümün aksine insanlar fazlasıyla uzaktı ormanlardan. İngilizler sebebini anlayamadığım bir şekilde ormanlarda vakit geçirmekten değil Londra'daki taştan malikanelerinde sosyete davetleri vermekten ve sinir bozucu oyunlar oynamaktan hoşlanıyordu. Gösteriş merakları ve bitmek bilmeyen sıkıcı kuralları da 'İngilizlerde Anlayamadığım Şeyler' listeme elbette ki dahildi. "Dur İgnis diğer tarafa dön." Dedim yularını çeksem de katır inadına sahip at son sürat gözüne kestirdiği istikamete doğru devam etti. Su sesini duyunca atı durdurdum. Daha dikkatli kulak kesildiğim zaman birinin mırıltısının su sesine ahenkle karıştığını işittim. Biraz daha yaklaşınca berrak sularıyla ışıldayan gölde yüzen periyi andıran bir kız gördüm. İgnis günlerdir benim yapamadığımı yapıp onu bulmuştu. Onu istediğim kadar net göremeyince vakit kaybetmeden ağaca tırmanıp gizlice izlemeye başladım, her hareketini takip ederken bir miktar daha hayran kaldım. Dikkatle dinledim söylediği şarkıyı, sözlerinde gizli bir anlam aramadan ne hissettirdiyse onu yaşadım. Paylaşmak istiyorum Tüm aşkımı seninle Hiç kimse önemli olmayacak Ve gözlerin Senin gözlerin Bana ne kadar önemsediğini anlatacak Sen her zaman benim sonsuz aşkım olacaksın İki kalp tek bir kalp gibi çarpacak Hayatımız yeniden başladı Ve sonsuza kadar Seni kollarımın arasında tutacağım... Başımı yan tarafa çevirdiğim zaman kıyafetlerini ağaç dalına astığını gördüm. Aklımdan geçenleri yapmamak için kendimle savaşmaya başladım, bunun bu kadar zor olduğunu görmek tehlikeyi anlamamı sağladı. Ben zayıf iradeli bir adam değildim. Hem bende o suya girsem işler ikimiz içinde tehlikeli bir hal alabilirdi. Bu yalnızca aklımdan geçen şeylerden biriydi. Kızın söylediği balad beni şaşırtmış bir o kadar da yeniden dinlemek istememe neden olmuştu. Daha fazla kalıp yine onunla konuşmayı umuyordum ama bunun için daha iyi bir an bulabilirdim, en azından ikimizin de giyinik olduğu bir an... Bu yüzden ağaçtan atladım ve ona biraz daha zaman tanımaya karar verip İgnis ile uzaklaşmaya başladım, oldukça gönülsüz bir eylemdi benim için. Avlandığım alana döndüğümde çalılara takılan bir şey dikkatimi çekti. Almak için eğildiğimde onun siyah yıpranmış bir elbise kumaşı olduğunu gördüm. Kaçarken saklamayı unuttuğu tek iz belki de bu kumaş parçasıydı. Her ne kadar yapmayacağımı söylesem de kendime kumaş parçasını büküp cebime koydum. Nereden çıktı bu kız benim karşıma ? Zaten kafamın karman çorman olması için bir kız yeterken bir de bu vahşi kıza ihtiyacım yoktu benim. Tuhaftır ki dünden beri ağıma takılan bu hırçını gördüğümden andan itibaren diğer kızı bir an olsun aklıma dahi getirmemiştim. Galiba bana kafa tutuşu garip bir şekilde etkilemişti beni. Onu fazla düşünmüyordum hem. Yalnızca uykularımı alt üst etmiş gece gündüz onu görme isteğiyle dolmama neden olmuştu. Sevgi değil beğeniden ibaretti bu da diğerleri gibi, imkanı olduğu an bir önemi kalmayacak sıradan bir kızdı. Hem bu sevgi meselesi gereğinden fazla abartılıyordu bana göre. Eğer hissettiklerimi söyleyebilen bir adam olsaydım ona gizlice dinlediğim en güzel baladın bu olduğunu söylerdim. Ama değildim. Tekrar göl kenarına gitmek ve onu bu sefer gizlenmeden görmek istiyordum. Gözlerinin içine bakabilmek kim bilir nasıl büyük bir huzur verirdi insana. Aklımı daha fazla onunla oylamamak için başka bir şeyler yapmam gerekliydi. Dün avladığım ceylanın derisini yüzmeye başladım. Bugünlük beni idare edebilirdi belki. Etini parçalara bölüp temizlediğim ağaç dalına asıp ateşin üzerine bıraktım. İskoçya'ya dönmek istemediğimi anladım. Yönetmek de istemiyordum, bazen bir ormancının çocuğu olarak doğmuş olmayı diliyordum o zaman nasıl bir hayatım olurdu diye düşünürken bulurdum kendimi. Savaşmak güzeldi ama politika ve ahlak kurallarından bir şey anlamıyordum, bir ülkenin gelişiminde ne gibi bir rol oynadığını bir türlü çözemiyordum. Bana kalsa bariz saçmalıktı hepsi. Çalılıkların etrafındaki hareketliliği fark edince hemen kılıcımı doğrulttum. "Lordum." Dedi gerginlikle tuttuğu nefesini bırakırken kılıcımı geri çektim. "Sean, senin burada ne işin var?" Gelip tam karşımda durdu. "Lord hazretleri etrafta İngiliz birlikleri var sizi uyarmak için geldim. Sanırım artık eve dönsek daha iyi olacak." "Uyarıya ihtiyacım yok benim. Eğer İngilizler bir kavga arıyorsa istediklerini onlara vermek benim için bir zevk olacaktır. Ayrıca dönüşümüzü bir süre için erteleme kararı aldım. " Dedim cep şişemi çıkarıp içkimden büyük bir yudum aldıktan sonra. Bu sefer yüzünde karşılaştığım sıkkın bir ifadeydi. "Lordum aralarında bizzat Kral Henry'de var." "Birini arıyor olmalılar, asıl soru kimi?" Kaşlarımı çattım. "Emin değiliz lordum ama öğrenmek üzereyiz. Ayrıca Blackwood, Adler ve Dudleyler de işin içinde." Hiç kimse bir asker kaçağını aramak için bu kadar adam toplamazdı. Ayrıca Blackwoodlar asla çıkarları olmadıkça kıllarını kıpırdatmazdı, Adlerlar'ın burada olması çok da önemli değildi sonuçta çok kıdemli bir hane değillerdi ama Blackwoodlar'ın yanında durmalarına izin vermesi ve Dudleyler ile birlikte olmaları da eklenince olası değildi. Bir terslik olmalıydı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, "Diğerlerine söyle kimse benden emir almadan bir taşkınlık çıkarmasın. Hatta burada olduğumuzu bile anlamalarını istemiyorum, askerleri kolaçan edin zorda olmadıkça müdahale etmeyin. " Dedim otoriter bir tavırla. Hastalık hastası Henry bile bin bir ilacını yanına alarak buralara asla teşrif etmezdi. Aklımdan geçenlerin olmadığını umarken buldum kendimi. Eğer ki olduysa gerçekten geri dönüşü olmayan o yola girerdik. "Öğrenir öğrenmez bana bildireceksin Sean." Dedim ama çoktan düşüncelere dalmıştım. Yüzündeki anlık korku görmeye değerdi, hızla eski ifadesiz haline döndü. "Elbette lordum derhal." Dedi ve bir el hareketimle yeniden geldiği yöne döndü ve hızla uzaklaştı. Beni gecenin karanlığında düşüncelerim ve iştahsızlığımla yalnız bıraktı. *** Güneş ışığını daha yeni paylaşırken göz kapaklarımla adeta bir savaş veriyordum. Talim yokken bu saatte uyanmakta neyin nesiydi? Kendimi yeniden uykunun güvenilir kollarına bıraktım. "Peşimden gelmekten vazgeç." Diye bağırdı kız bıkkınlıkla. Renk vermemeye çalışsam da onu görmek bile beni heyecanlandırmıştı. Onu yeniden kaybetmek istemediğimden hızlı düşündüm. "Hey" diye bağırdım peşinden koşturarak. "Biraz yavaşlamayı düşünür müsün acaba? " Nefes nefese kalmıştım iç gömleğimin pamuklu kumaşının sırtıma yapıştığını hissedebiliyordum. Kolunu tuttum bu onu durdurdu hatta taş kesmiş gibi kalmasına da neden oldu. "Ne isteyebilirsin ki benden?" Cevabı bile beklemeden devam etti sözlerine. "Uzak dur benden." Sesi fısıltıya dönüşmüştü. "Elimde değil." Tek söyleyebildiğim bu olmuştu, onca şey varken kelimeler istemsizce dudaklarımdan döküldü ve başını yavaşça bana doğru çevirdi. Elleriyle yüzümü tuttu ve gülümsedi. Yüzündeki ifade yumuşamış ve sevgiyle dolmuştu. Bu gülümseme uğruna imparatorluklar yıkılabilir ve sayısız savaş açılabilirdi. Ve kız bunların hepsine değerdi. "Mecbursun." Görüntü benden uzaklaşmaya başlamıştı. Uyandığım için bildiğim tüm küfürleri ettim. Rüyalarımda bile onunla konuşamıyordum. Nasıl bu kadar kısa sürebilirdi? En azından rüyalarımda soruları ben soramaz mıydım? Rahatsızca samandan bozma yatakta kıpırdandım. Üzerimde gömleğim olmamasına rağmen üşümüyordum. Kaşıntı dışında bir şikayetim yoktu. Rahat bir yatak arayışında değildim doğrusu. Bir müddet kendimden şüphe ettim bu kızı hayal etmiş olabilir miydim? Belki de zihnimin ufak bir oyunuydu bu bana. Sonuçta eğer rüyamdakine benziyorsa gerçekliği tartışılırdı. Bir insan öylesine bir güzelliğe sahip olması mümkün değildi. Bir çatırtı sesiyle dikkat kesildim. Gözlerimi açınca gördüğüm şeye inanamadım. Hareket etmeliydim ama gözlerimi ondan alamıyordum, rüya görmeye devam ediyor olabilir miydim? Beline kadar uzanan saçlarının kokusunu aramızdaki azımsanamayacak mesafeye rağmen rahatça alabiliyordum. Yüzündeki vahşi ifade düşünceleri toparlamamı imkansız bir hale sokuyordu. Gözleri gölde gördüğümü sandığımın aksine yeşil değil safirleri kıskandıracak bir mavilikteydi. Bakışlarındaki öfkeyle bir insanı yakıp küle dönüştürebilirdi ve bu öfke okları tamamen bana çevrilmişti. Hak etmediğimi iddia edecek değildim? O gözlere bakmak denizden çıktıktan sonra nefes almak gibiydi. Bakışlarımı güçlükle gözlerinden ayırdığımda onun pantolon giydiğini fark ettim. Üzerindeki siyah elbiseden kurtulmuştu. Bu kadın pantolon giyiyordu. Yüce tanrım! Bakışlarım biraz daha yukarıya çıktığında elindeki oku fark ettim elinde en ufak bir titreme belirtisi yoktu. Bakışlarının dışında birde okunu doğrultmuştu bana karşı. Yavaşça doğruldum ellerimi başımın üzerinde havaya kaldırdım. Etrafımda bir daire çizdi. "Seni kim tuttu?" Rüyamdakinin aksine sesi bir gürlemeden farksızdı, her sözcükte emir kipinin çekimini duyabilirdiniz. Bu beklenmedik soru karşısında ona boş gözlerle baktım. "Ne?" "Bunun sana yardımı olmaz." Alayla dolu bir kahkaha attı. "Şimdi konuş yoksa boğazında bir delik açmak benim için oldukça eğlenceli olacak." "Senin kim, niye senin peşine adam taksın?" Kibirle ona baktım. "Senin bir lord olduğuna inanır mıyım sandın? Sende o ün peşindeki şövalyelerdensin değil mi? Yoksa paralı asker misin?" Bu kadar güven ve boş tehdit fazlaydı artık. "Bir dakika dur bakalım. Sana bir lord olduğumu söyledim. Yalan söylemek için nasıl bir sebebim olabilir?" Ona yaklaşma çabamla yayını daha da gerdi, kesinlikle şaka yapmıyordu. "Kılıcını gördüm." Dedi dün bıraktığım yerde duran çelik kılıcı işaret ederk. "Kral mührü var. Sen İskoçsun." Tükürürcesine söylemişti son cümlesini. "Evet." Dedim elimden geldiğince sakin olmaya çalışırken. Hilal kaşları havaya kalktı. "Yani benim kim olduğumu bilmediğine inanmamı mı istiyorsun?" hala bağırmayı sürdürüyordu "Çok soru soruyorsun." "Ama cevap alamıyorum." Dedi hemen altta kalmaya hiç niyeti olmadığı her halinden anlaşılıyordu. "Eğer onu indirirsen alırsın." "Eğer sende böyle devam edersen iltihaplı bir ok yarası alacaksın." Dedi gözlerini kısarak bana baktı. Bu kızla uzlaşmanın imkanı yoktu. "Adını bile bilmediğim yabani bir kadına söylemek için çok özel bilgiler bunlar." Dedim ciddiyetle bu sefer ne yaparsa yapsın geri adım atmayacaktım. Bunun için bir ok yemem gerekse bile devam edecektim. Bakışlarını ilk kaçıran o oldu. "Alt tarafı bir isim için çok tantana yaratmıyor musunuz? Hem büyü meselesini anlattım bu konuda ısrarınızın bir yardımı olmaz." "Seni bulmaya çalışmadım. Sen bana geldin ben burada bir tantana göremiyorum. Hem sorularını cevaplamam için senden istediğim şeyi duymak istiyorum." Kıpkırmızı oldu yanakları ve ayaklarına çevirdi bakışlarını. "Ayrıca yabani değilim ben İngilizim. Barbar herif beni o kadar yüksekten yere bıraktığında anlamalıydım." Dedi öfkeyle. O cümle ile tüm olaylar bir anlam kazandı. "Ormandakiler seni arıyor değil mi?" Dedim. Boşluğuna gelmiş gibiydi. "Ha-Hayır." "Ah Safir yalan söylememelisin. Bu yeteneklerinden biri değil." Dudağını dişledi. "Yalan değil." Yüzünde daha şaşkın bir ifade oluştu. "Az önce bana ne dedin sen?" Bu kadar kısa zamanda yaşadığı duygu değişimleri beni şaşırtıyordu daha önce gördüğüm tek tip kadınlardan değildi bu kız. "İsmini söylemedin. Bende sana Safir demeye karar verdim." Dedim bir çocuğa açıklar gibi. "Sakın bir daha bana öyle seslenme." Kızın göz pınarlarında biriken yaşlar ışıl ışıl parlıyordu. "O zaman bana adını söyle." Dedim duygusuzca neden ismine bu kadar kafayı taktığımı bende bilmiyordum. "Benim adım Luna." Dedi fısıltıyla. Omuzları çöktü ve yayı tutan eli gevşedi. Arkasını dönüp gitmeye başladı. "Bende Beathan" Dedim bağırarak. "Harika bütün büyüyü bozdunuz bayım." Diye söylendi arkasına bile dönmeden ve kısa sürede gözden kayboldu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE