Defalarca geri dönmeyi düşündüm. Xavier yaralı bir şekilde orada kalmıştı, tüm bunları benim için yaptığını inanamıyordum. Ormanda onu Blythe ile konuşurken duyduğumda benden bahsediyor olabileceği aklımın ucundan geçmemişti. Ona yıllarca haksızlık etmiştim, gelecekte bunu telafi edebilmek için şansım olması için dua ettim. Hiç ara vermeden patikayı takip ettiğimde sonunda Brenna'ya varabilmiştim. Yol şartları çok iyi değildi, Aqua yorulduğu için daha yavaş yol alır olmuştuk, artık bende yanında yürüdüğümden bu daha çok zaman alıyordu.
Bunun haricinde yolda kötü bir ile karşılaşmamıştım ve her ne kadar sonunda ulaşacağım yeri istemden çok da emin olmasam da artık bitmesini diliyordum...
Bir kaçak olarak ölebileceğimi yıllar önce düşünmüştüm.
Ama yalnız bir kaçak olacağımı hiç düşünmemiştim. Rhyse ile oluruz sanmıştım içten içe. Bu düşünce bile eskisi kadar güzel bir fikirmiş gibi gelmiyordu ne yazık ki...
Ne zamandır burada olduğumdan emin değildim. Bunu bilmenin de bana bir getirisi olduğu söylenemezdi. Sanki zaman kavramı yitirilmiş bir değerdi benim için.
Belki günlerdir buradaydım. Belki de haftalardır.
Harry'e olanları düşündükçe boğazım düğümleniyordu. Dizlerinin üzerine düşünce dağılan güzel koyu renk saçlarını ve şaşkınlıkla fal taşı gibi açılmış gece kadar koyu bir mavi olan gözlerini bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Son yaptığımız konuşmada beni vicdan azabından öldürebilirdi şayet.
Sarf etmek istemediğim sözlerdi ağzımdan çıkan can kırıkları.
Söylemiştim ama her bir sözcük derinden bir kesik açmıştı çaresizlikle boğuşan şu yüreğimde. Yakışıklı yüzünü kaplayan alaycı gülümsemesi belirdi gözlerimin önünde. Son sözler olarak beni atının terkisine çekerken söyledikleri ve o son fısıldayışı vardı yalnızca elimde. Biraz düşünüp tam olarak hatırlamaya çalıştım. Sonra zihnimde yankılandı şimdiden özlediğim erkeksi boğuk sesi.
"Önce seni şuradan çıkaralım güzellik. "
Hıçkırarak ağlamak istiyordum ama yapamazdım. Eğer pes edersem Harry boşuna ölmüş olacaktı. En azından onun için biraz daha dayanabilirdim. Yani ne yapacağımı çözene kadar bunu sürdürmeliydim. Şuan ne yapmam gerektiğine dair en ufak bir fikrim dahi yoktu.
Tek bildiğim vakit kaybetmeden biran önce rıhtıma doğru atımı sürmem gerektiğiydi ama ben onun yerine benim için kendini tehlikeye atan ağabeyime verdiğim sözü tutmamayı tercih etmiştim. Françoise'yi de tehlikeye atamazdım. Hem ölü süsü verilen ve hala arta kalanları aranan bir kızla sürgün hayatı yaşamayı da ona reva görmüyordum. Benim için acı çeken insanlar listesine onu da ekleyemezdim. Harry gibi onun da eceli olmayacaktım.
Sonuçta insanların benim yüzümden bu kadar bedel ödemesi adil değildi.
Nal sesleri ve bağırışları duyunca Aqua'yı yularından çekiştirerek cüce ağaçlarla çevrili bir yere saklandım hemen. Tedbir için yayımı çoktan germiştim.
"Bir de ormanın diğer tarafına bakalım." Dikkatimi çeken seslere kulak kabarttım hemen.
Askerler...
Yakında bir birlik olmalıydı.
Etrafı daha iyi kolaçan edebilmek için yüksek bir ağaca tırmanmaya başladım. Yaşlı ağacın kabuğu her harekette kesik olan avuç içimi biraz daha kanatıyordu. Kendimi birkaç adım daha atmaya zorladım ve dalın beni taşıyacağına emin olunca ellerimi bırakıp başka bir dala yaslandım. Gözlerimi kıstım ve dikkatle baktım. Dalgalanan üç farklı bayrak görünüyordu sisli ormanda.
Kırmızı bayrağın üzerinde kılıç ve kükreyen bir kaplanın asaletini yansıtan Blackwood bayrağının yanında siyah üzerine çapraz duracak şekilde altın rengi bir yılan vardı. Bu da çok sevgili Adler hanesinin bayrağıydı. Demek ki halam çok kıymet yeğenini bulmak için yapılan aramalara yardımcı oluyordu. Tamda ondan beklenecek hareketti doğrusu... Öldüğümü teyit etmeyi en çok onun istediğine emindim. En önde de lacivert kırmızı bayraktaki işlemeler de Tudorlara aitti. Kralın bu işin peşini bırakacağını düşünmek fazlasıyla aptalca olurdu. Özellikle bunca zıtlaşmadan sonra...
Ağaçtan bir kedi çevikliğiyle atladım. Çevrede bu kadar insan varken etrafta dolanmak akıl karı değildi ama çok acıkmıştım. Xavier'in verdiği erzaklarda çoktan suyunu çekmişti. Artık yiyecek bir şeyler bulmamın zamanı gelmişti. Ağabeyime yayımı da getirdiği için tekrar şükrederken buldum kendimi. Aqua ile temkinli şekilde iyice uzaklaştım ve sonunda kendime etrafı korunaklı bir alan bulunca kamp kurmaya karar verdim. Ormanın bu kısmı oldukça çorak araziydi, her şeyi hazırladıktan seri hareketlerle uzaklaşmaya başladım.
Düşünmek dışında her şeyi engelleyen bu ormanda kapalı kalmıştım. Kafamda o kadar çok cevapsız soru vardı ki. Ama bazıları başlı başına beni yiyip bitirmişti. Durup durup aynı şeyi düşünüyordum. Ancak bir türlü mantıklı bir cevap bulamıyordum.
Kurt neden beni aramamıştı ?
Ya da neden en azından teşrif ederek beni araması için birkaç adamına kıyamamıştı?
Bu evliliğin gerçekleşmesi için kazandığı bir savaştan vazgeçmişken hem de. Şimdi de benden vazgeçmiş olabilir miydi?
Yaptıkları hiç mantıklı değildi.
En çok kafamı meşgul eden soru; acaba Kurt kaybettiği biricik nişanlısının yasını kimin koynunda tutuyordu?
* * *
Saatlerce yürüdüm havanın kararmasına en fazla iki saat olmalıydı. Daha ne kadar devam edebilirdim ya da nereye gidiyordum bilmiyordum.
Vücudumun her yanı çürük ve kesiklerle doluydu. Bazen ufacık bir kımıldama bile eziyet olabiliyordu benim için, iyi tarafından bakarsam hiç enfeksiyon yoktu, yaralarım temizdi. Artık pes edemezdim devam etmek artık bir yükümlülüktü. Kaderimi belirlemem için belki de son şansımdı bu ve savaşmadan vazgeçmek bir Blackwood'a göre değildi.
Kendimden emin adımlarla biraz daha ilerleyince Ay Işığı Köprüsü çıktı karşıma. Bu köprü hakkında o kadar çok masal dinlemiştim ki annemden. Brenna'yı Henry'den istememin en büyük nedeni de buydu. Verimli topraklar umurumda bile değildi.
Köprünün altından akan hırçın Brenna sularını izledim bir süre hareketsiz kalarak. Bir zamanlar beni bu sulara benzeten annemin kahkahası kulaklarımda çınlayınca hemen tırnaklarımı avuç içime batırdım ve acı beni gerçekliğe taşıyana kadar da devam ettim. Acıyla gözlerimi açınca avuç içlerimde oluşan taze hilale benzeyen izleri temizlemesi için soğuk suya daldırdım ve acım az da olsa hafifledi.
Karanlığa kalmak istemiyorsam acele etmeliydim. Bu ormanı henüz o kadar iyi tanımıyordum. Ağaç dallarındaki ufak hareketliliği görünce yayımı gerip okumu ağacın üzerinden gelen sese doğru bıraktığımda kırmızı bir sincap düştü yere. Gözünden aldığı tek atışla can çekişmeden ölmüştü. Oku dikkatle çıkarıp bez çantaya sarıp sırtıma attım.
Dönerken başımı çevirdiğimde beyaz bir kuş biraz önümden güçlü kanatlarıyla ardında bir rüzgar bırakıp uçtu. İster istemez birkaç adım geriledim, ihtiyatla ufak bıçağımı çıkardım. Nefesimin hızlandığını hissettim. Uğursuz diye nitelendirilmiş bu kuşa her daim ilgiyle yaklaşmıştım ama bu sefer her şey çok daha farklıydı.
Sırtımdaki çantayı daha da sıkı tuttum. Kuş bir ileri duran büyükçe bir taşın üzerine kondu ve haykırışı anımsatan ötüşüyle adeta gelişini tüm ormana duyurmuş oldu. Yaklaşınca kuşun beyaz bir kuzgun olduğundan emin oldum. Gözlerinin olması gereken yerde dikişleri olan bir kuzgun...
Cadı için vurduğum kuzgun şuan evden fazlasıyla uzakta yanı başımdaydı. Karşımdaki görüntünün bir yanılgı olup olmadığına karar veremedim. Bana biraz daha yaklaşıp tekrar o tüyler ürpertici haykırışını koy verdi ve kafasını yana eğdi. Beni ikna etmeye çalışmak ister gibi bir hali vardı.
Elimi uzattığımda gagasındaki zarif beyaz zarfı bırakıp kanatlarına rüzgarı alıp Karaorman'a doğru uçup gözden kayboldu.
Geldiği gibi hızlı ve beklenmedikti bir şeydi bu gidişte.
Aralarına toprak ve kurumuş kanla dolmuş kirli tırnaklarımla beyaz zarfı parçalayarak açtım ve başımı eğip hızla okumaya koyuldum. El yazısı beklenmedik şekilde gösterişliydi.
Asi,
Kafanızdaki soru işaretlerinin eski dostumuzu görünce daha da artmıştır haklı olarak. Burada olanları merak etmişsinizdir diye varsayıyorum leydim.
Sevgili nişanlınız kötü Kurt, Kara Kale'de olmadığı için sizin ölüm haberiniz henüz ona ulaşmış değil.
Babanız her yerde sizi arıyor. Gömecek bir ceset dahi bulamamak Dük hazretlerini kahrediyor. Yanında Adlerlar ve diğer kraliyet mensupları da hazır bulunuyor. Küçük oyununuza bir süre daha devam etmelisiniz Asi.
Cesur kurtarıcınıza gelecek olursak; Xavier daha Clayton surlarına ulaşamamışken ölüden farkı yoktu. Üzülerek söylüyorum ki toparlanması neredeyse imkansız. Bu mektup size olan iyi niyetimin bir göstergesi, karşılığında güveninize nail olabileceğimi ummak dışında bir isteğim yok...
Not : Belki çok ironik olacak ama dikkatli olun . Bu yaptığınızın ateş ile oynamaktan bir farkı yok. Dikkat edin. Dikkat edin ki o ateş sizi yakmasın düşes....
Cassidy Cabot
Cadının mektubunu defalarca gözden geçirdim. Kurt henüz olanlardan haberdar değildi demek. Öğrendiğinde nasıl bir yaygara koparacağını kestirmek mümkün görünmüyordu.
Xavier'e bir şey olursa kendimi asla ama asla affetmeyecektim.
Gözyaşlarım inatla yanaklarımdan aşağıya süzülmeye çalışıyordu. Söz geçiremez olmuştum artık duygularıma. Çok geç olsa da anlamıştım artık insan duygularını uzun bir müddet bastıran bir diktatöre dönüşünce yıkılmayacağını sanıyordu. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdan başka bir şey değildi.
Çıplak ayaklarımla nemli toprağa basarak ilerliyordum. Düşündüğümden çok daha hızlı dönmüştüm Ay Işığı Köprüsüne. Güneş sis bulutlarının arasında kendine yol açmaya çalışıyordu.
Köprünün diğer tarafından gelen sesleri duyunca etrafında dolanmam gerektiğini anlayarak hemen harekete geçtim. Hırıltılı nefesim saklanmamı güçleştiriyordu. Brenna sularının azaldığı nehrin aşağı kısmından taşlara dikkat ederek ilerlemek için çabalamaya başladım. Ama yosunla kaplı keskin bir taşa basmamla nehrin hırçın ve hızlı sularına kapıldım. Su o kadar soğuktu ki iliklerime kadar donmuştum. Durmak için tutunabileceğim bir şeyler arıyordum.
Tutunmaya çalıştıkça daha çok kapılıyordum bu deli akıntıya. O an düşünülecek son şeydi belki ama aşkı anlatabilecek nadir tanımlardan biri de buydu belki.
Son anda bir ağacın firar etmiş köküne tutunarak durmayı başardım. Tırnaklarımı toprağa saplayarak karaya çıktım. Daha nerde olduğumu anlayamamıştım. Daha önce ormanda hiç bu kadar açılmamıştım.
Etrafa bakınırken geri geri yürümeye başladım. Yaprakların arasına gizlenmiş ipi fark etmekte çok gecikmiştim. Ufak bir çığlık attım. Ayağıma takılan kalın iple birlikte ağacın tepesine doğru çıkan bir ağın içinde buldum kendimi. Kanın sinirle yanaklarıma hücum ettiğine emindim. Avcı olan ben av olmuştum hem de bana ait olan topraklarda. Giderek daha ironik bir hal alıyordu bu durum.
"HEEEEY. HEEEY. İNDİRİN BENİ! "Bakınsam bile etrafta kimseyi göremedim. Ufak bıçağımla kesmeye çalışsam bile bu kalın ip bana mısın demiyordu. Tekrar tekrar denedim şansımı. Sinirden kudurabilirdim.
"İndirin diyorum. Ben lanet bir av hayvanı değilim. Bu topraklarda izinsiz avlanmakta yasak kuş beyinliler." Başımı dizlerime koyup kollarımla sardım. Çırpındıkça ip derimi kesiyordu.
Hangi cani avlanırken camlı ip kullanırdı ki?
Bana ait topraklarda izinsiz avlanmışlar üstüne üstlük beni yakalamışlardı.
Umutsuz vakaydım ben.
Daha şanssız olmak mümkün müydü?
Yeniden bağırmak için nefesimi toplamaya çalışırken adamı fark ettiğim an sustum vakit kaybetmeden, yeniden acıyı umursamadan çırpınmaya başladım. Yüzünü net olarak göremiyordum bir türlü, sanki sis ile birlikte hareket ediyorlardı. İnatla kaldırdım çenemi ve olabildiğince yukarıdan bakmaya çalıştım bu küstah herife.
"BENİ. İNDİR. HEM DE. HEMEN." Büyük bir ısrar ile her kelimenin üzerine bastırarak konuşmuştum.
"Siz de benim topraklarıma izinsiz girmeseydiniz o zaman genç bayan."
Genç bayan mı? Beni nasıl tanımazdı? Tam ağzımı açıp Clayton düşesi olduğumu söyleyecekken durdum. Bu adama güvenemezdim. Kimseye güvenemezdim.
"Burası sizin değil Clayton Düşesinin toprakları." Dedim duygusuz bir tondan tırnaklarımı incelerken oldukça umursamaz görünmek istedim.
"Düşesin benim burada olmamı sorun etmeyeceğine sizi temin edebilirim." Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme gördüğüme yemin edebilirdim ama sis kesin bir şey söylememi engelliyordu.
"Bundan şüpheliyim. Düşes beni bu duruma düşüren kişiye de haddini pek tabi bildirecektir. Bende bu konuda sizi temin edebilirim bayım."
Bana biraz daha yaklaştı. Beni bırakıp gideceğini düşünürken kılıcına uzanıp tek bir hareketle ipi kesti ve ağ ile birlikte toprak zemine doğru sert bir inişe geçtim. Beni tutmak için en ufak bir girişimde bulunmamıştı. Bu adam edepten payına düşeni almamıştı besbelli. Acı ile inlememek için her hücrem ile savaş içerisindeydim.
Hareket etmemeye özen gösterim ve yerdeki cam parçasını aldım. Adam bir süre bekledi benden bir hareket göremeyince merak ederek yanıma geldi ve sonra eğilip beni kaldırmaya yeltendiği an cam parçasını tüm gücümle eline sapladım. En ufak acı belirtisi vermeden cam parçasını elbisemin üzerine atıp beni omuzlarımdan tutup kaldırdı. Acıyla doğrulurken hemen elimden geldiğince yüzümü buruşturmamaya çalıştım.
Sırtımı sertçe ağaca vurunca durdu. Okum benden uzaktaydı onu alıp doğuya doğru koşmalıydım. Adamın büyük adımları tekrar bana yaklaştı.
Arkamı döndüm bu deli adam kimdi bilmiyordum ama beni tanıması ihtimalini göze alamazdım. Ayağa kalktım ama sesi beni durdurdu.
"Siz beni tehdit edip saldıran bayan neden bana adınızı bahşetmiyorsunuz?" Tekrar ona döndüm sis sanki yüzünü saklamak için özel bir çaba harcıyordu. Ellerimi gözlerimin üzerine koyarak daha net görmeye çalıştım. Elbette hiçbir işe yaramamıştı.
Cevap vermekten kaçınmak için sorusuna soru ile karşılık verdim. "Benim gibi birinin ismi ne işinize yarar ki?"
"Sizi yeniden görmemi sağlayabilir elbette. "Ondan beklemediğim cevap karşısında afallasam bile vakit kaybetmeden cevap verdim.
"Sizi yeniden görmek istediğimi de nereden çıkardınız bayım." Dedim ani bir çıkışla.
Yükselen sesimle ciddileşti. "Lordum demelisin." Diye uyardıktan sonra sözlerine devam etti. "Peki ya ben sizi görmek istersem bayan?" Bu densizden hitabeti öğrenecek değildim. Aksanından ingiliz olmadığı aşikardı. Ama bir iskoçta buraya gelecek cesaret yoktu.
"Bakın işte size bir tavsiye. Benden böyle bir istekte bulunmayın o zaman lordum. "
Ayak sesleri tekrar yaklaşıyordu. "İsmini söylersen gitmene izin vereceğim. " tekrar ciddileşti sisin arasındaki inatçı adamın sesi. Bu ısrarın sebebini anlayamıyordum. Eğer benim ya da ödülün peşinde olsa beni çoktan paketleyerek Londra'ya götürür ya da beni tanıdığını belli ederek bir şeyler talep ederdi.
"İzninizi istemedim. İhtiyacım da yok." Dedim bende inat etmeye devam ederken. Kaçmak için fırsat kolluyordum artık, bu iş fazlasıyla uzamıştı ve tehlikeli bir hal alıyordu.
Meydan okumamı kabul ediyordu ve bundan hoşlandığını açıkça belli eden bir hali vardı. "Öyle mi deneyin o zaman bayan."
"Ah lordum ben denemem yaparım." Dudaklarım kibirle yukarıya kıvrıldı.
"Bir unvanı bile olmayan bir kız için çok iddialı sözler bunlar." Dedi volta atmaya başlamıştı artık. Gözlerim ok çantama kaydı, hala aramızda ulaşamayacağım kadar mesafe vardı.
Zaman kazanmak için bir şey yapmalıydım.
Ya da söylemekte bu safhada işe yarayabilirdi, daha öncesinde yaramıştı.
"Neden ismimi söyleyeyim ki? O zaman bütün büyüsü bozulur. " dedim dudaklarımı büzerek.
Cevap vermeden bir süre bekledi adam. "Ne büyüsüymüş bu?"
Sonunda dikkatini çekeceğim şeyi bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla derin bir nefes alabildim.
"Kader." Dedim beni buraya getiren kaderin beni kurtarmasını umarak. "Kadere inanır mısınız? "
Hiç vakit kaybetmedi. "Kaderimi yazdığıma inanırım." Bende buna inansam bile şuan için rol yapmaktan zarar gelmezdi.
"Ben kadere inanırım. Eğer tekrar karşılaşmamız gerekiyorsa bırakın buna kaderimiz karar versin ve beni bulmaya çalışmayın. Aksi takdirde bütün büyüyü bozacaksınız." Dedim tatlı tatlı en uysal tavrımla.
"Pekala. Gitmene izin vereceğim ama bu seferlik. Hem zaten içimden bir ses bu son karşılaşmamız olmayacak diyor. " dedi.
Ama ne yaparsam yapayım bende içimdeki o sesi susturamadım.
Bende bunun son karşılaşmamız olmayacağını düşünüyordum.
Hemen okuma doğru atıldım ve ormanın derinliklerinde kaybolmayı diledim. Nerede olduğumu dahi bilmek istemiyordum...