Alevlerin Arasında

3573 Kelimeler
Bu hafta ilk kez odama giren davetsiz bir misafir tarafından uyandırılmadım. Biraz rahatlayarak gerindim geniş mis kokulu yatağımda. Günlerdir bu kadar iyi uyumamıştım. Matmazelin bitki köklerinden hazırladığı kokusu ile bir devi bile devirebilecek olan karışımı beni baş ağrılarımdan azat etmişti. Sonunda kafamdaki baskıdan biraz olsun kurtulduğum için daha iyi hissediyordum. Muazzam bir keyifle odamın ufak balkonuna gittim sabahlığımı üzerime geçirmeye çalışırken. Tuzlu deniz havasını içime çektim. Rüzgarın dondurucu esintisini umursamadım, bu kış diğerlerinden daha çetin geçmişti. Şurada bahara az bir süre kalmış olmasına rağmen hiç etkisini kaybetmemiş gibiydi. Martıların çığlık dolu şarkılarının kendini çılgın bir ezgiye kaptırmasını dinledim. Gözlerimi ufağa diktim sonra. Bunların hepsini ezberleyebilmek için bakıyordum artık. Bir daha dünya gözü ile Clayton'ı görememek vardı bu işin sonunda. Evimden kesin bir ayrılıktı bu kesinlikle diğerleri gibi değildi. Yuvamdan ayrılmaktı... Bulutlara günün ilk ışıklarıyla kırmızının tonları eşlik ediyordu. Gökyüzü bu haliyle alev almış gibi görünüyordu. Düşüncelere dalmaya zorluyordu bu güzel manzara beni. Defalarca aynı şeyi unutturmaya çalışır gibiydi. Bu neşeyi elbette baş yapıtıma borçluydum. Dudaklarım hınzırca yukarıya kıvrıldı. Acaba Kurt şaheserimi gördüğünde böylesine bir kırmızıya bürünmüş müydü yüzü? Bunu hayal etmek bile bana sağlam bir kahkaha attırdı. Sabahlığımın kuşağını iyice sıkılaştırıp odama girdim. Dolaptan siyah bir elbise çıkardım. Üzerinde dikiş izleri dışında en ufak bir detay dahi yoktu. Başıma üzeri ufak gri taşlarla işlenmiş oval biçimli başlığımı takıp kendimi dışarıya attım. Kalenin arka tarafında yer alan gül bahçesine götürüyordu ayaklarım beni. Annemin bin bir emekle Clayton'un kısır toprağıyla olan mücadelesinin şanlı zaferiydi bu bahçe. İnsanı dinlendiren, rahatlatan bir etkisi vardı bu bahçenin. Aynı zamanda haneme flamasının rengini verende bu kırmızı güllerdi. Bahçenin bitimindeki toprak yola arabalar ve tahtırevan yerleştirilmişti. Çalıların arkasına geçip İskoçya yolcusu eşyalarımın yerleştirilmesini izlemeye başladım. Matmazel yaptığı listeyi dikkatle kontrol ediyordu. İnsanlar onun emirleriyle oradan oraya koşuşturup duruyordu. Bir çoğu bundan memnun değildi elbette. Neredeyse sahip olduğum her şey oradaydı. Talimden dönen askerlerin gelişini duyuran borazanın ötüşüyle hemen hareketlendim. Rob ile karşılaşmak istemiyordum. Biricik ağabeyimle vedalaşmak bana her şeyden ağır geliyordu ve bunu elimden geldiğince erteleme niyetindeydim. Kurtla evleneceğimi duyduğunda bunun olmaması için elinden gelini yaptığını biliyordum, bu onu büyük bir arayışa itmişti ve imkansız olduğunu bilse bile bir çıkış yolu arıyordu. Aptalca bir şey yapmaması için dua ediyordum. Yakalanmayı göze alamadığım için kilerden girdim kaleye ve kimseye görünmeden beni odama götüren merdivenleri tırmandım. Nihayet odama geldiğimde geniş pencerenin kenarına oturup kitap okumaya başladım. Kalede çok da alışık olmadığımız bir sessizlik hüküm sürüyordu ve bunu kaybetmeden bilmem gerekenleri öğrenmem için hızla başladım. Marrok hanesi hakkındaki bu kitap fazlasıyla sıkıcıydı. Belli bir düzen dahilinde devam eden monoton olaylar merhum kayınpederim Artuir Marrok'un ölümüyle başlıyordu. Ondan önce görülen yalnızca bir klanın çokta gözde olamayan bir hanesiydi. Ama daha sonra yıllarca pasif kalmış olan hane Kurt ile birlikte büyük bir güç elde etmişti. Bu kafamda soru işaretleri yarattı. Yıllarca babamı diplomatik krizlerde yara almadan defalarca kurtuluşuna şahit olmuştum ama bunlar olurken değer kaybeden birçok hanenin nasıl yok olduğunu da görme fırsatı bulmuştum. Ama bir hanenin neredeyse yoktan zirveyi zorladığına hiç tanık olmamıştım. Bunun üzerine daha fazla gitmem gerektiğini hissediyordum. Tam da o esnada kapımın hızla açılmasıyla Heaven'ın odama dalması bir oldu. Büyük bir gümbürtüyle kapandı kapı ardından ve vakit kaybetmeden dönen kilidin sesi yankılandı odada. Sanırım bugün davetsiz misafirler hakkında erken konuştum. Her sabah odama insanlar böyle girmek zorunda mı? Belki de son zamanlarda formumdan düşmüştüm... Kitabı kapağı alta gelecek şekilde kenara koydum. "Bu tatsız gelişi neye borçluyum?" dedim sahte bir gülümsemeyle. Yüzünün aldığı şekle bakarsak oldukça canını sıkmış olmalıydım. İtiraf etmem gerekirse bunun beni rahatsız ettiğini söylenemez. Gözlerini kıstı. "Çocukça oyunlarından bıktım usandım." Sinirle odanın içinde volta atmaya başladı. Topuklu ayakkabılarının ritmi öfkesiyle birlikte artarak yaklaştı. Kitaba hiçbir şekilde ulaşmasını istemediğimden onu minderin kenarındaki açıklığa sıkıştırdım, ayağa kalktım. Benden bir kafa boyu daha uzundu. Mavi gözleri fırtınadaki bir okyanus gibi çalkalanıyordu. Öfkesi o kadar şiddetliydi ki kullandığı her kelimede nefretini bir kez daha kusuyordu üstüme. Geldiği günden beri bu anı bekler gibi bir hali vardı. "Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok. Neden beni aydınlatmıyorsun?" Dedim ona doğru yürürken attığım her adımda dizlerinin titrediğini gördüm, bakışlarını ayırmadan birkaç adım geriledi, temkinliydi. Kaşlarını çattı."Kes şunu. Ne halt ettiğini bilmediğimi mi sanıyorsun? Senin yüzünden anlaşma tehlikeye girerse.."Sözünü kestim hemen. Heaven'a her zaman bir şeyleri hatırlatmam gerekirdi. Kendini bilmeyen insanlar için bunu yapmak zorunda kalırdınız. "Benim sayemde yapılan ama senin de yararlandığın anlaşmadan mı bahsediyorsun?" Beni suçlamaya o kadar dalmıştı ki arkasındaki duvarı fark etmekte çok gecikti, artık onu kurtaracak bir boşluğu kalmamıştı. Onda bir şeylerin değiştiğini fark etsem bile ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. "Kimin sayesinde olduğu umurumda bile değil. Bu işte birlikteyiz." Dedi ve işaret parmağı ile sertçe göğüs kafesimi dürterken. " Hoşuna gitse de gitmese de." Diye eklemeyi de ihmal etmedi. Köşeye sıkışmış olmasını umursamadan hala devam ediyordu. Elini sertçe ittim. "Hoşuma gittiğini söyleyemem." "Bunun icabına bakabilirim." Sinsi gülümsemesi yayıldı yüzüne. O ifadeyi yüzünden silmek istedim. Sağ kolumla kaçışını engelledim."Öyle mi? Nasıl yapacaksın Kaya yılanı ?" Küçümseyen bir edayla başımı kaldırdım. "Sana hayatını zindan ederim Victoria. " Bana zaten hayatı zindan etmişti, benden en çok sevdiğim şeyi çalmıştı. Hakkı olmadığı halde yapmıştı bunu ve bir kez olsun benden özür dilememişti. Yaptığını savunmuş beni yıkımın eşiğine getirmeyi başaran tek kişi olmuştu. Çenesini tutup bana bakmaya zorladım onu. Burun delikleri sinirden açılmış, göğsü de hızla inip kalkıyordu. Dağılmış sarı saçları loş ışıkta bile ışıldıyordu. "Geç kaldın tatlım zaten zindanda yaşıyoruz. " Bu sefer kendimi frenlemedim ve Heaven'ın boğazına yapıştım. Olaylar çok hızlı ilerledi. Kendimi kontrol etmekten fazlasıyla uzaktım, sanki davetsiz bir misafirdim ve kendi hayatımı yalnızca dışarıdan izliyordum. Tüm gücüyle beni itmeye çalışırken yüzü kızarmış ve boynundaki damarları daha belirgin olmuştu. Elimden kurtulmak için çırpınışlarına devam ediyordu. Bırakmazsam birkaç saniye içinde onu boğabileceğimin farkındaydım. Ama yaptıklarının bedelini ödetmek için bu tek fırsatım olabilirdi. Biri sertçe kapıyı yumrukladı. "Victoria aç şu lanet kapıyı." Konuşanın kim olduğuna bile aldırmadım, şu saatten sonra hiçbir önemi yoktu. Kızın çırpınışları durmak bilmiyordu. Hala nefes almak için fırsat kollarken bana donuk gözlerle baktı. Açmamakta kararlıydım. Kaya yılanını pençelerine alan bir kaplan ... Sonunda kapı gök gürültüsünü andıran bir sesle parçalandı. Sese aldırış etmesem bile ister istemez babamı görünce hemen geri çekildim. Heaven sırtını duvardan ayırmadan yavaşça yere bıraktı kendini. Öksürükleri arasında adımı söylüyordu. Edward Blackwood'un acımasız gri gözleri üzerimdeydi. Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu anlatabilecek yüzlerce ölü vardı. Ellerimde Heaven'ın tırnakları ile açtığı kesikleri görünce arkama sakladım. "Baba ben açıkla.." Elini havaya kaldırması ile olduğum yerde kaldım. "Açıklaman sana kalsın Victoria." O kargaşanın ortasında artık yerinde olmayan kapıya doğru baktığımda bana dehşetle bakan Robb'u gördüm, hemen bakışlarımı babama çevirdim. Heaven'ın yanına eğildi ve kız derin nefes almaya çalışırken nazikçe elini tuttu. İçim kıskançlık ve öfkeyle doldu, hiçbir şey bilmiyordu. Sesi kendine yeni bir ton bulmuştu benim yıllardır tanık olmadığım şefkat dolu bir tını. "Ne oldu Heaven?" "Ah Dük hazretleri burada olup beni o vahşiden kurtarmanız yüce Tanrımızın bir lütfu. Eğer gelmeseydiniz bu cani canıma kast edecekti." Hıçkırıkları arasında devam etti sözlerine. Babam eliyle kızın omzunu tuttu ve devam etmesi için onu teşvik etti. "Odaya gelip kalan eşyalarını arabalara götürüp yerleştirmeyi teklif edecektim, yeni bir hayata başlarken birbirimiz dışında kime sahibiz ki sonuçta eski defterleri kapatabileceğimizi ummuştum. Ama onun tek yaptığı bana fırsat bile vermeden bunların hepsi senin suçun diyerek boğazıma sarılmak oldu." Gözyaşları mermeri andıran teninde iz bırakıp yanaklarından süzüldü. Duyduklarım karşısında öfkem giderek büyüdü. "Kaya yılanına mı inanacaksın? Odama dalan oydu. Gelir gelmez beni tehdit bile etti." Diye gürledim. Edward Blackwood sesini yükseltmeyi geçtim bana bakmaya bile gerek duymadı. "Sakın bir daha kuzenine öyle seslenme." Diye ikaz etti beni. Başını öfkeyle sallarken etrafı gösterip "Siz ikiniz rahat durmayacaksınız." Dedi. Gerçekten aksine bir an olsun inanmış mıydı? "Ama Dük hazretleri inanın ben masumum." Diyerek Heaven tekrar gözyaşlarına sığındı. Uzun kemikli bir yüz, gri donuk mavi gözler, gösterişli kadife kepinin altında yaşına rağmen gür hafiften kırlaşmış saçları. Kepin üzerinde altından yapılma kocaman bir aile arması: bir kaplan ve gül rengi bir kılıç. Gözlerine baktım ve... hiç bir şey göremedim. Bu oldukça korkutucu olsa da incelemeye devam ettim. Kalın dudaklarının etrafında oldukça düzenli bir bıyık ve kirli sakalı. Bu düşüncelerini açık etmeyecek bir yüzdü hayatla hatta başka hayatlarla kumar oynayan bir yüz. "Yeter bu kadar." O an Robb'a baktım bir şey söylemek için ağzını açtı ama onu durdurdum. Bu işe karışmasını istemiyordum. Babam kararının vermişti. "Madem öyle Victoria bu gece yola çıkacaksın." Bu kadar hafif bir ceza beklemiyordum. "Suffolk'a mı gideceğim?" O an gözlerinden geçen koyu mavi bir gölge gördüğüme yemin edebilirdim. "Hayır. Merrick'e gideceksin." Tehlike sezgisi ile boğazımın yandığını hissediyordum. "Ama daha üç günüm var." "Son olanlardan sonra yok. Hadi Heaven gidip bir hekime görünsen iyi olacak, boynun iyi görünmüyor." Babam önden çıktı. Yüzüme bakma gereği bile duymamıştı hayatım boyunca hayranı olduğum adam. Ben onun için kendimi ateşe atmaktan çekinmezken o beni kendi eli ile itmeyi seçmişti. Heaven yüzünde yine o sinsi gülümseme ile doğruldu. Keskin köpek dişleri fazlasıyla belirgin, pembe elbisesi yer yer yırtılmıştı. Saçlarını arkaya attı ve boynunda oluşan çürüğün ortaya çıkmasını sağladı. "Sana icabına bakacağım demiştim. Beni fazla hafife alıyorsun sevgili kuzenim. Unutmuş olmalısın ben izin vermedikçe kimse bana dokunamaz." Ve ben bir kez daha Heaven Adler tarafından oyuna getirilmiştim. *** Gül bahçesinde oturup hazırlıkların tamamlanmasını beklerken Harry yanıma geldi. Üzerinde anlayamadığım bir neşe vardı. Olanlardan haberi yok gibiydi. "Demek sonunda Heaven'ı postalıyorsun ha? " Alaycı gülümsemesi bile sinirimi bozmadı. Etrafı gösterip kollarımı kavuşturdum. "Tam tersi. O beni postalıyor ." dedim. Neşesi hemen uçup gitti, alnını kırıştırdı. "Daha üç günün var sanıyordum." "Hayır, artık yok. Hazırlıklar bitince gideceğim." İç geçirip devam ettim sözlerime "Ben de seni görmeyi umuyordum." Onu ilk kez şaşırtmayı başarmıştım. "Beni mi ?" Başımı sallamak ile yetindim. Kralın mührünün olduğu belgeleri çıkardım ve birini ona uzattım. Yüzündeki şaşkınlıktan bunu beklemediği aşikardı. Elimi uzattım. "Tebrikler. Brenna ve çevresinin koruyucusu siz olduğunuz sürece gözüm arkada kalmayacak. " Bakışlarını belgelerden ayırmadı. "Olmaz. Neden yaptın bunu?" Diye sordu hemen. "Bu sana bırakılmış bir karar değil. Üstelik güvenebileceğim biri lazımdı." Kağıtları kaldırdım. " Bugün yola çıkmanı istiyorum. Toparlan artık Brenna'da yaşayacaksın." Başımı kaldırınca göz göze geldik, koyu mavi gözleri bana oldukça kırgındı. Onu böyle görmek beni üzse de onun için yapabileceğim en iyi şey buydu. Bakışları öfke ile kısıldı. "Bu yaptığın adil değil." "Sana unvan kazandırmak mı adil değil?" Hışımla kalktım ayağa. "Unvan umurumda mı sanıyorsun? Seni sevmemi mesafeler ya da bir barbar engeller mi sanıyorsun? " O da hiddetle ayağa kalktı, insanların duymasını umursamadan yükseltti sesini. Sonunda asıl meseleyi dillendirmişti. "Seni uyarmadığımı söyleyemezsin." Diye fısıldadım. Harry biran için durumu sindirmek için duraksadı, sonra yine öfkelenmeye başladı ve artık bunu içinde tutmaya niyeti yoktu. "Rhyse'den sonra kimseyi sevmeyeceğini sanıyorsun ki bu konu da yanılıyorsun Victoria." Bileğimden yakaladı beni ve sertçe tuttu. Etraftaki meraklı kulakların bizi dinlemek için dikkat kesildiğini bildiğimden ona doğru eğildim. Dudaklarımı ısırıp söyleyeceklerimi yuttum, ani bir umursamazlık çöktü üstüme. "Bir senin kehanetin eksikti." Gözünden bir damla yaş aktı ama görünüşünün aksine sesi güçlü ve kendinden emindi. Elinin tersiyle sildi hemen gözyaşını, bunu yapmayı çok istesem bile bunu yapamadım, yapamazdım. "Ne haddime güzel Victoria? Ama şunu bilmelisiniz. Bir gün sizde birini sevme gafletinde bulunacaksınız işte o zaman sizde benim gibi hissettiğinizde pişman olacaksınız." Bileğimi çekip kendimi ondan kurtardım. "Son sözlerini de duyduğuma göre gidebilirim Hardwick. "Elimden geldiğince daha da kırıcı olmalıydım. Böylece beni atlatması daha kolay olacaktı. Artık eskisi gibi değildik artık çocuk değildik, artık büyümek ve kendi sorunlarımızla baş etmeyi öğrenmeliydik. "İyi yolculuklar Leydim." Hızlı adımlarla başını yerden kaldırmadan okyanus kıyısındaki kayalıklara doğru yürüdü. Arkasına bir kez bile bakmadı. Clayton'a dönüş yaptığım şu kısacık zamanda kırdığım ikinci kalpti bu. O an Françoise'in mektubunda yazdıklarını ilk kez gerçek anlamda idrak edebildim. Birinin gidişini izlemek tarif dahi edilemezdi. Özellikle ardından bıraktığı ne yapacağını bilememe duygusu ... *** Dünyanın en kısa bekleyişinin ardından sonunda beklenen an gelip çattı. Zamanından erken gerçekleşecek bu yolculukta bana eşlik edecek Sör William bazı talihsiz sorunlardan dolayı burada olmadığı için yerini ağabeyim Xavier aldı. Tüm ısrarlarına rağmen Robb babamı ikna edememişti. Aslında böylesi çok daha iyiydi bu benim için. Ama Kralın yağcısı Vikont Barron Caine anlaşmaya sadık kalarak sözünde durmuş vaktinden erken bir zaman dilimine rağmen bunu kaçırmamıştı, buradaydı. Bu acelenin sebebini soruşturup durmaktan asla geri kalmamıştı, babamın bakışlarını gördüğü zaman zoraki bir şekilde yutkunabilmiş ve sonunda Clayton'ın tebaasında bulunan askerleri kontrol etmeye devam etmişti. Gereksiz sorularından sıkılıp kale kapısına yaslanan Robert'ın yanına gittim. Hemen kollarıyla sardı beni, başımı kaldırdığım zaman sevgi ile parıldayan duru yemyeşil gözleri karşıladı beni, kesinlikle anneme çok benziyordu. Bunun iyi bir şey olduğundan o an için emin değildim. "Eskiden hep gideceğim günü iple çektiğini söylerdin." Dedim kıkırdamama mani olamadan. Çarpık bir gülümsemeyle karşılık vermeyi başardı. "Evet, şuan o ip beni boğuyor Asi." Sesi çok alçaktı sanki beni fısıldayarak cevap vermeye yöneltmek istemişti. Bunu onun için yapmaktan çekinmedim. "Korkma. Ben korkmuyorum." Diye fısıldadım. Nazikçe elimi tuttu ters çevirip avuç içime çocukluğumuzdan beri yaptığı gibi bir öpücük kondurdu. Eskiden bunun her türlü yarayı iyileştirebileceğine inanırken hayatımın ne kadar güzel olduğunun farkına varamamıştım. "Ah inan bana o adam başına nasıl bir bela aldığını bilmiyor." Bu sefer ikimizde kıkırdadık. Babam gelince hemen Rob'u dirseğimle dürttüm ve eski suskun halimize döndük. Babamın bana söyleyecek neyi kalmıştı ki başka? "Sana ceza olsun diye değil bunlar biliyorsun. Sadece olgun davranmak zorundasın artık bunu görmeni istedim." "Biliyorum." Bunu söylemekle yetinip merdivenlerden hızla aşağıya indim. "Leydim artık yola çıkıyoruz. " dedi miğferi tüm yüzünü kaplayan bir asker. Bakışlarım hala aradığı şeyi bulamamıştı. "Aqua nerede?" "O birkaç gün sonra diğer kafile ile gelecek."dedi Barron sanki bu karar ona kalmış gibi. Kollarımı kavuşturdum diğer yandan sabırsızca ayağımı yere vuruyordum. "Atım olmadan nasıl gideceğim?" Eliyle önümüzde duran devasa at arabasını gösterdi. "Araba bu yüzden var zaten." Gösterdiği zeka parıltısı gözlerimi yaşartıyordu doğrusu. "Atım da gayet bu iş için fazlasıyla uygundu." Sabrının zorladığımı belirten alnındaki o damar belirdi. "O vahşi yaratıkla gecenin bir yarısı yola çıkamayız." "At yoksa ben de yokum. Acaba bunu Kral Henry'e nasıl anlatacaksınız." "Getirin şu şeytani yaratığı."diye bağırdı bir at için kendini riske atmayacak kadar mantıklı davranacağını biliyordum. "Beni kırmayacağınızı biliyordum." Dedim tatlı tatlı. Matmazel, Amy, Ella, Blythe ve diğerleri kalenin merdivenlerinden hızla inmeye başladı. Amy'nin yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmiş, tüm vücudu titriyordu. Birden boynuma atıldı. "Beni de götür yalvarırım. Bir daha bir dediğini iki etmeyeceğim. Seni asla sorgulamayacağım, yeter ki beni de götür." Başını omzuma yaslayıp gülümsedim."Olmaz sen benim buradaki gözüm kulağım olacaksın. Sana düzenli aralıklarla mektup göndereceğim gizli alfabemizi hatırlıyor musun?" diye sordum hemen başıyla onayladı. Fısıldayarak devam ettim. "Hem gelirsen Xavier'i nasıl göreceksin?" İfadesi acı ile doldu. "Sen yokken kale yine gri olacak. Sen buranın neşesisin Asi." Hıçkırıkları arasında hızla inip kalkıyordu minik omuzları. "Yapma ama Amy sen bile destek olmazken nasıl devam ederim." Bunu duyunca biraz toparladı kendini. Konuşmadan başını salladı sadece. Herkesle tek tek vedalaştım. Ella'yı teselli etme görevi Blythe'e kalmıştı. Matmazel kenarda durmuş sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Onu ilk kez böyle görüyordum. Oysa onun tepkisiz hallerinden sonra böyle bir hüzne sahip olabileceğini asla düşünmezdim. Kollarını açıp bana doğru yürüdü. "Ah ma petite ne yaptıysam Dük hazretlerini ikna edemedim. Seninle gitmeliyim bende. O kadar insanın arasında yabancı bir düşes. Nasıl yapacaksın hem ?" Elimi tuttu, buz tutmuştu ince kalem gibi narin parmakları. "Endişelenmeyin Matmazel çok yakında sizi kendi kalemde ağırlama onurunu tadacağım. O zamana kadar işleri yoluna koymuş olurum." Beklemediğim bir anda bana sarıldı kulağıma iyice yaklaştı ve kimsenin duyamayacağı şekilde bana "O bıçağı yanından ayırma sakın. " dedi. Bu beni güldürmeye yetmişti. "Ah Matmazel bir leydinin bıçak taşıdığı nerede görülmüş. " Ufak bir kahkaha attı Matmazel ama sonrasında hemen ciddileşti. "Ciddiyim Asi." "Heaven için asl..." Bana fırsat vermeden atıldı. "Son yaptığını biliyorum ve emin ol burnu sürtmeden Clayton'dan ayrılamayacak." Yüzündeki gülümseme korkutucu da olsa bu hoşuma gitmişti, bu belki de matmazelin ne kadar ileriye gideceğini ilk kez görme şansımız olacaktı. Hayali bile oldukça güzeldi. "Leydim daha fazla karanlığa kalamayız. Yolda bizi neyin beklediğini bilemeyiz." Miğferli asker tekrar uyardı beni. "Pekala. Sanırım Heaven beni uğurlamaya gelmeyeceğine göre artık gidebilirim. "Dedim alaycı bir tınıyla. Atları üstünde bekleyen asker alayının sıraları arasından Xavier çıkarak beni arabaya yerleştirip yanımdaki yerini aldı. Bu adamlar bir zamanlar benim oyun arkadaşım olmuştu şuan beni korumakla yükümlülerdi. İçten içe Kurtla evleneceğimi bilmelerini istiyordum. Belki o zaman beni o küçük şımarık kız olarak görmekten vazgeçerlerdi. Başımı kaldırınca odamın hala aydınlık olduğunu gördüm. Perdenin arkasındaki yüz gülümsedi ve narin bir hareketle bana el salladı. Heaven çoktan odama kurulmuştu. Çok şaşırdığım söylenemez. Son kez herkese baktım. Babam gidişimi görmeden merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Artık bu beni üzmüyordu bile. Beni gözden çıkardığını o gün o masada anlamalıydım. Harry'nin gelmeyişi beni az da olsa rahatlattı. Belki de işe yaramıştı son konuşmamız. Atlar hareket etmeye başladı. Biraz ilerleyince sıkılmaya başladım, tek başıma seyahat etmekten her zaman nefret etmişimdir. Arabanın ufak penceresini açınca Xavier hemen baktı. Şaşkınlıkla afalladım. "Neden bu kadar aydınlık?" Görmek için başımı biraz dışarı çıkarttım, gerçekten de bu kadar geç bir saat için gereğinden fazla ışık aydınlatıyordu yolumuzu. "Meşaleler. Köylüler Clayton sınırına kadar evlerinden çıkmış durumda. Seni uğurluyorlar." Gözlerini hemen yola sabitledi. Dikkatlice dinlediğim zaman iyi dileklerin bir kısmını duyabilmiştim. "Tanrı seni korusun Clayton'un Asi gülü." "Senin için dua edeceğim leydim." "Sen her zaman gerçek bir Blackwood olarak kalacaksın." Birden taburun bir kısmının eksildiğini ne kadar geç fark ettiğimi gördüm. "Diğerleri nerede ?" "Saldırı ihtimaline karşı ikiye ayrıldık." "Saldırı mı? Kendi topraklarımızda bize kim saldırmak isteyebilir ?" Bu tehlikeli soru karşısında Xavier'in hafifçe yutkunduğunu gördüm ama cevap verirken sesi güçlü ve pürüzsüzdü. "İngiliz bir düşes istemeyen iskoçlar ve hırsız çeteleri." Ezberlemiş gibi söylüyordu her şeyi. "Pekala..." Boğazımı temizleyerek devam ettim. "Ne taraftan gideceğiz?" " Karaorman'ın etrafında dolaşıp geçeceğiz." "Öyle yol uzamıyor mu?" Rahatsız olmuş gibi kıpırdanmaya başladı. Sanki yanlış bir şey sormuşum gibi. "Senin güvenliğin daha önemli yol uzasa bile bunun bir önemli değil, normalden erken varacağız." "Merrick'e gideceğimi haber verdiler mi?" "Bu konu hakkında bilgim yok." Dediği zaman sohbetimizin çoktan bittiğini anladım. Pencereyi kapatıp içerideki yumuşak yastıklara yaslandım. Belki biraz uyumak bana iyi gelebilirdi. Daha birkaç saat bile olmamışken aniden durduk, dışarıya bakınca yolda doruğun geri kalanını kaplayan sık ağaçlar vardı. "Ne oluyor? "Dışarı çıkmaya yeltensem de Xavier beni engelledi. "İçeride kal. Ne olursa olsun. Anlıyor musun Victoria?" Her kelimeyi bastırarak söyledi, başımı salladım. Kılıcını kınından çıkardı hemen. "Tamam." Dedim yeniden o çoktan savaşa hazırken. Atların kişnemesi kılıç çınlamalarına ve çığlıklara karıştı. Daha fazla dayanamayıp dışarı çıktım, yerde yatan cansız bedenlerin üzerindeki üniformalar ve hanemin flamaları yerdeydi. Askerlerimizin çoğunu kaybetmiştik, adımımı attığım an ayağım içeri göçtü yere baktığım zaman toprağın kanla ıslanıp çamura dönüştüğünü gördüm. Gözlerim Xavier'i arıyordu. Başımı çevirince bana doğru ilerleyen atlıyı son anda fark etmiştim ve kendimi yere atıp at arabasının altına girdim. Fare gibi saklanmaya niyetim yoktu benim. Bacağımdaki bıçağı çıkardım ve meşalelerden birini kaptım, dikkat çekmeden hızlı çevik hareketlerle dışarı çıktım. Eldivenli bir erkek eli beni belimden kavradı, çizmesini elime doğru savurunca sarsıldım ve bıçağımı düşürdüm. Ayaklarım yerden kesildi, beni hızla kaldırdı ve atının sırtına aldı ve beni ormanın içine doğru götürmeye başladı. "Bırak beni adi herif." Çığlıklarım yankılanıyordu. "Hiç sanmıyorum güzelim senin için bana servet ödeyecek çok fazla insan var. Asla uslu bir olamadın değil mi?" Beni daha sıkı kavradı. Atı bir adım daha atamadan sanki taş kesilmiş gibi yüz üstü düştü yere düştü az kalsın bende onunla birlikte düşecektim ama atın dizginlerinden güç alarak kendimi geri çekebilmiştim. Miğferli adam yanıma geldi ve elini uzattı. Tereddütle tuttum o eli. Miğferini kaldırdı." Seni dinlemediğim için şanslısın aşkım." Harry ve eşsiz alaycı gülümsemesi tam karşımdaydı. "Beyaz atlı prensim. Hayatımı kurtardınız." Dedim şairane bir abartıyla. Beni belimden kolayca kavrayıp atının terkisine çekti." Önce seni şuradan çıkaralım güzellik." Ellerim omuzlarını tuttu. "Neden Brenna'ya gitmedin?" Bir başını bana çevirdi. "İçimden bir ses büyük bir terslik olduğunu hissetti. Seni bırakamazdım, yaşadığım sürece seni güvende tutacağıma dair ona söz verdim." Daha fazla soru soramadan arabanın etrafına gelince Xavier'ı gören Harry hemen atıyla yanına götürdü bizi. Attan atlayıp yardım etti ağabeyime kılıcını hiç düşünmeden sapladı son nefesini verdiğine emin olunca ayağı ile iterek çıkardı ve derin bir nefes verdi. Ama arkasındaki adamı görmekte fazla gecikmişti, bende aynı şekilde. Siyahlar içindeki adam gölgelerin arasından çıkmıştı, Harry hiç beklemediği bir an diz kapağının arka kısmına aldığı darbe aldı. "Harry. Harry..." Diye bağırdım defalarca o an susmak ve hareket edememek çok ama çok ağır bir bedeldi. Xavier kollarıyla tuttu beni. Yalnızca dizlerinin üzerine düşüşünü izledim. Koyu mavi gözlerindeki ışık sönmüştü adam bileğindeki bağı çekti ve ince çelik bir bıçak göründü. Kalbime kör bir bıçak saplandı sanki. "Bir gün sende aynı kaderi tadacaksın." Diye ölüm çığırtkanlığı yaptı adam. Harry'nin boyunun sertçe kavradı. "Götür onu Xavier." Diyebildi yalnızca. Dudakları morarmıştı. "Yapma!" Ses bana ait olamayacak kadar çatlayarak çıktı dudaklarımdan. Adamın artık sabrı taşmıştı elindeki bıçakla tereddüt etmeden Harry'nin boğazını kesti. Xavier kalan son gücü ile yerdeki kırık mızrağı alıp adama fırlattı. Beni bıraktığında tökezledim, yerde kanlar içinde yatan Harry'nin dışında bir şey göremiyordum. Omuzlarımı kavradı. "Victoria, Harry öldü seni buradan götürmeliyim." Xavier'ın konuşması sanki uzaktan geliyordu. Aqua'nın yanına götürdü beni. Gözyaşlarım sel olup akıyordu. Ağabeyim yüzümü elleri arasına aldı. "Bak Torry ben her şeyi ayarladım. Françoise seni rıhtımda bekliyor. Başından beri plan buydu. Bizi kayalıkların orda gördüğün günü hatırlıyor musun? Onlar gerçekti. Hepsi seni kaçırmak içindi." "Harry bir hiç uğruna mı öldü?" "Hayır. Bunu o da biliyordu. Senin için herkes gönüllü oldu, bilmediğimiz tek şey bu saldırıydı." Aklımı kaybedecek gibiyim. "Yaralanmışsın." Dedim elimi karnına götürdüğüm an kan içinde kaldı. "Önemi yok. Burayı yakmalıyız. Elbiselerinden birini barbar kadınlardan birine giydirip sana öldü süsü vermeliyiz." Bunları ne zamandır planlıyordu? Ne zamandır beni umursuyordu ? Çantama bir kese altın koyup Aqua'nın sırtına yükledi. Dediklerini bir bir yapmaya koyuldu. Yayımı bile getirmişti, ihtiyacım olan şeylerin bulunduğu kocaman bir çanta yapmıştı. Bana sıkıca sarıldı." O adamla evlenmene izin veremezdim Torry. " Sadece başımı salladım ve ona sarıldım. Gerçekten de cadının söylediği kıvılcım vardı ve o çoktan büyüyerek ateş olmuştu. Aqua ile Brenna topraklarına ilerlerken o ateş arkamda kalan her şeyi yutmaya başladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE