Batair
Kara Kale'nin en üst katındaki odam güneş ışığıyla dolmaya başlayınca uyku beni terk etti. Başımı hafifçe kaldırınca etrafa rastgele saçılan kıyafetleri ve dağılmış masayı görünce şakaklarımı ovdum. Gecenin fazlasıyla olaylı olduğunu hayal meyal hatırladım, diğer gecelerimden çok da farklı olmamıştı. Bu topraklarda yaşayan herkesin ondan haberi vardı, kolumun altına yatan genç kadın düzenli nefesler vererek hala uyuyordu, onu uyandırmadan kendimden uzaklaştırmak için bir hamle yapmaya çalıştığım zaman bu yalnızca Maira'yı uyandırmama neden oldu. Dalagalı kızıl saçları tüm yastığa yayılmıştı, yüzünde tembel bir gülümseme ile hemen yatakta doğruldu ve vücutlarımız arasında mesafe kalmayacak şekilde durduğunda vücudundan yayılan sıcaklık fazlasıyla davetkardı.
Parmakları sakallarımın üstünde daireler çizerek geziniyordu. "Neden sana Kara Kurt diyorlar ? " Diye sordu Maira ılık nefesi tenime çarparken.
"Cevabı biliyorsun. " Dedim duygusuz bir tonda, sabah oynaşmalarına katlamazdım. Bu yine de iyi bir sabahtı ya söylentileri duymamış ya da dikkate olacak kadar umursamamıştı. Bana kalırsa birincisi daha olsaydı, elimden geldiğince bu konuşmayı kısa kesmeye niyetliydim.
"Yeniden dinlemek istiyorum. Birinci ağızdan hem de. "
Parmakları bu sefer dudaklarıma gitti. Israrı bitmek tükenmek bilmiyordu. Sonunda mızmız davranışları beni bıktırınca yeniden anlatmaya başladım.
Anılar yeniden canlanırken, acı yeniden vücuduma akın etti ama bunu fark edemeyecek kadar heyecanlanmıştı. "Bundan on yıl önce savaş yine kızıştı, sınır hakkında bir türlü uzlaşamıyorduk. İngiltere'de din kavgaları devam ederken saldırdık, zayıf olduklarının bilincindeydik ve bu bizim için muazzam bir fırsat olacaktı, büyük bir zaferle sonlanacaktı. Bundan hepimiz emindik. Bu benim katıldığım ilk seferimdi."
Aldığım ilk yenilgi.
Tek yenilgim.
Tüm dikkatini bana veren Maira'nın suratındaki ifade giderek ciddileşti. "İngiltere tarafında bir efsane vardı. Bugüne kadar İngiltere'de onun hanesinin desteklemediği hiç kimse hükümdar olamadı" küçümseyerek gülümsedim "olsa bile uzun sürmedi. "
Parmakları gezintisine bir ara verdi. "Madem bu kadar güçlüler neden hüküm sürmek yerine bir başkasına izin vermeyi seçtiler?" Dedi kafası karışmıştı.
Bunun cevabı oldukça basitti. "Gizli bir şekilde hüküm sürüyorlar zaten kraliyette pek tabi bunun farkında. Bir kralı yönetmek varken neden koca bir ülkeyi yönetmekle uğraşmak istesin ki?"
Maira, açıklamama rağmen pek de anlamış görünmüyordu ama hala soruları vardı. "Her şeyin sebebi olan adam o mu? Kasap dedikleri cani? " Heyecanla gözleri büyüdü, bunu es geçip aldırmadan kaldığım yerden hikayeme devam ettim.
"Aylarca orda sefalet içindeydim. Bölükten kalan tek kişiydim. Babamın ölümünü izlemem gerekmişti. Artık devam edemeyecek kadar yaralıydım ve büyük ihtimalle beni Londra Kulesi'nde bir süre esir olarak tutacak sonrada leş kokulu sokaklarında sallandıracaklardı." Şakaklarımdaki ağrı biraz daha artmıştı. "Ama öyle olmadı, daha yaratıcı bir şey yapmayı seçti, savaş hikayelerine konu olabilecek bir şey daha sonra fantastik anlatımlarla süsleyebileceği bir yol. Adam Keltçe bilmese bile Marrok'un ne anlama geldiğini biliyordu. " Genç kadın hemen durdurdu beni. Bu iş artık sinirlerimi bozsa bile bir şey demedim.
"Ben her zaman hanenin simgesi olan alaca kurttan dolayı olduğunu sanıyordum. " Sesindeki kendinden emin ton gitmişti, bildiklerinin o kadarda doğru olmadığını görmek onu şaşırtmıştı. Bilmediği oldukça fazla detay vardı ama onların daima bende kalması gerekliydi.
Aramıza biraz mesafe koyarak yatakta uzun oturdum. "Marrok şövalye demek aynı zamanda kurt adam anlamına da geliyor, bunu bir fırsat olarak görünce değerlendirmek istemişti. Hoş öyle bir adamın eylemleri için sebebe bile ihtiyacı yoktu. Adam atından indi ve hemen yanıma geldi. Bana adımın hakkını vermem gerektiğini söyledi ve kemik kabzalı bir bıçak çıkartıp özenle sırtımda dört derin kesik açtı, bir saniye olsun tereddüt etmemişti. Bir kurt pençesinin izi..." Gri gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadan yapmıştı bunu.
Kız sırtımdaki yara izine dokunmaya çalışınca elini ittim.
"Artık bende adımın hakkını veriyorum." Dedikten sonra pantolonumu hızlıca giyip sandalyeye asılı gömleği de üzerime geçirdim. Siyah kürk ceketi de her ihtimale karşı yanıma alıp Maira'ya bakmadan biran önce oradan çıktım.
* * *
Bugün yapılacak olan görüşmeyi az kalsın unutacaktım. Diplomasiyi asla sevememiştim, kesinlikle Andret olmasa klanlarla anlaşma yapmaktan bile ilk fırsatta vazgeçerdim. Ben daha çok etkili çözümleri tercih eden bir adamdım vakit kaybetmek aptal işi gelirdi. Yıllardır birbirinin aynı olan günlerim geride kalacaktı artık.
Elbette, bu değişimin sebep olan tek kişi Clayton'un Asi gülü Victoria Blackwood'dan başkası değildi. Gelişi yaklaştıkça kaledeki hareketlilik artıyordu. Benim dışımda herkes bu asi yaratığın gelişini dört gözle beklemeye başlamıştı. Bu fanatizmin nedeni bir türlü anlayamamıştım.
Kızı kafamdan atıp kalenin merdivenlerinden aşağıya indim. Vitraylı camdan kalenin iç kısmına süzülen güneş ışığı bu katı olduğundan çok daha karamsar gösteriyordu. Andret kapının yanındaki duvara yaslanmış, bir ayağı diğerinin üzerinde kollarını sıkıldığını belli eden bir şekilde göğsünde birleştirmiş bekliyordu. Alnının daha şimdiden terlediğini görmek iyiye işaret değildi.
Boğazımı gürültülü bir şekilde temizledim. "Neden içeride değilsin? "
Hemen kendini toparladı. "Bende aynısını sana soracaktım kuzen." Yüzünde her daim eksik olmayan alaycı gülümsemesi vardı.
Kapıyı itekleyince büyük bir gürültüyle ardına dek açıldı. Herkes en güvenilir adamım Lord Archibald Bryceton'un etrafına toplanmış ateşli bir tartışmada seslerini yükseltmekle meşguldü. Ben gelince herkes konuşmayı kesmişti.
" Beyler Kara Kaleye hoş geldiniz. Her zamanki gibi ufak bir sorunu hallediyordum devam edelim. " Dedim geç kalmış olmamı kesin bir nedene dayandırma sebebi görmeyerek. Masadaki yerimi aldığım zaman tüm o telaşe yeniden başladı, güne bu şekilde başlamaktan gerçekten nefret ediyordum. O kadar boş konular uğruna büyük fırtınalar koparıyorlardı ki bir an dalıp düşüncelere dalıp gidiverdim.
"Lordum artık kalede bir hain olduğuna eminiz efendim. " Dedi Pellanor Lordu Allister beni kendi alemimden çekip çıkararak.
Önümde duran sıvı dolu kadehi kaldırıp kocaman bir yudum aldım sonunda." Doğru mu bu? " Bakışlarımı Andret ve Archibald'a çevirdim. Başlarını sallamakla yetindiler. Uzun zamandır şüphelendiğim şeyin doğrulanması hiç iyi olmamıştı. Özellikle şimdiki duruma baktığımızda bu bana kesinlikle dağ kadar problemle geri dönecek gibiydi.
" Kimmiş peki? " Sinirden yumruklarımı sıktım, bir köstebeği kalemde kendi ellerimle besleyecek değildim.
Andret öne çıktı. " Henüz emin değiliz. Ama olanı biteni Clayton'a ve Henry'e bildiriyor. Bir mektubu yakaladık şifreli ama yazıyı çözmek zor olsa da sonunda keltçeye çevirmeyi başardık. "
Her zamanki gibi çamur atıyorlardı haneme. Clayton beni nedense hiç şaşırtmamıştı. Ben onlardan kızlarını alıyordum, onlarda kalemdeki huzur ve güven ortamına kast ediyorlardı.
Bu köstebeği yakaladığımda parça parça Windsor'a gönderecektim.
" Şüphelileri sorguya çekin. Acımadan. " Son kısmı özellikle bastırarark söylerken masada oturan her yüze teker teker baktım. Allister hemen sözlerimi not olmaya başladı.
Masadaki gergin sessizliği bir suçlama ile bozuldu. " Lord Allister ya da Lord Archibald olmadığından nasıl bu kadar eminsiniz Dük hazretleri? " Dedi Lord Duncan tükürürcesine. Bira dolu bardağını masaya bırakıp gözlerini Archibald'a sabitlemişti.
" Senin olmadığını nereden bileceğiz kokuşmuş herif? " Sinirle ayağa fırladı Archibald elindeki mektup bıçağını Duncan'ın boğaz hizasına getirmişti bile. Neyse ki daha kötü şeyler olmadan Andret onu sakinleştirebilmişti. Ama her ihtimale karşı bıçağı ondan almayı ihmal etmemişti.
Ufak bir anlaşmazlık bir diğerini tetikleyince herkes etrafındakini suçlamayı sürdürdü.
"Bunu birbirimize düşmemiz için yapıyorlar. Şimdi herkes sakin olsun. Bunu çözeceğiz. " dedi Andret insanları sakinleştirmeye çalışırken.
" Bunu nasıl halletmeyi planlıyorsunuz? " Diye soruyordu tekrar Lord Duncan. Bugün oldukça cüretkardı, benim masamda görmekten hoşlanmayacağım kadar fazlaca cüretkardı hem de.
"Beni sorguluyor musun? " Dedim elimde siyah kabzalı bıçağımı çevirirken ona bakmayı sürdürdüm.
"Yalnızca ihtimalleri değerlendiriyorum. Leydi Victoria bile kralın casusu olabilir. " Utangaç başlayan cümle diğerlerinden alınan aptalca destek ile güçlenmişti.
Ayağa kalktım ve ona doğru yürüdüm. "İhtimalleri değerlendiriyorsun öyle mi?" Sandalyesinin sırt kısmına iyice yaslandı, ifademi çözmeye çalışmasını izledim. "Birimiz değerlendirmek zorunda. " Dedi ve diğer sandalye sahiplerinden destekleyici fısıltılarını bekledi. "Evet hepimizin zorunda olduğu şeyler var." Kimsenin beklemediği anda masanın üzerinde duran eline bıçağımı sapladım. Bıçağın kemik ve etten geçtikten sonra tahta masaya saplanıncaya dek bastırmaya devam ettim. Duncan'ın çığlığı tüm kalede yankılandı.
Ona yukardan bakarak," Laflarınıza dikkat edin Lord Duncan burası Edinburgh değil ve bende kolay unutan, affedici bir adam değilim. İhtimal olarak değerlendirdiğiniz kişi benim müstakbel eşim. Ona yapılan suçlama bana yapılandan farksızdır." Bıçağı çevirirken adam acıyla bir çığlık daha attı diğer eliyle çıkarmaya çalışsa bile beceremedi. Andret'in delici bakışlarını görmezden gelip eski yerime yürüdüm. Bu geriye kalan herkesin ayağa kalkmasını sağladı.
" Şüphelerinizi giderdiğime inanıyorum beyler. Başka bir şey yoksa görüşme bitmiştir. " Herkes kâğıtlarını toplayıp kendi topraklarına dönme hazırlığına başlamıştı bile en az benim kadar rahatlamış göründüler.
Kapıya ulaşmak üzereydim ki, " Ah az kalsın unutuyordum." Dedim ve salonda tekrar dönerek bıçağımı tek hamlede çıkardım. Masadan taşan kan damla damla mermer zemine akmıştı. Bıçağımın üzerindeki kanı Duncan'ın gömleğine sürüp temizlenmesini sağladıktan sonra salonu terk ettim.
* * *
Çalışma odama gidip birkaç mektubu cevapladıktan sonra yalnız kalmak için sonunda özgürdüm. Sol kanattan orta kuleye geçip bahçeye çıkan merdivenleri inmeye başladım. Kapıdaki muhafızlar beni bekletmeden çift kanatlı kapıyı açtı. Sonunda bahçeye ulaştığımda derin bir nefes aldım, bugünün kolay geçeceğine inanmış mıydım gerçekten? Beni hazır bekleyen atıma atlayıp hemen tepeleri süsleyen ormana kaçtım. Talime gitmeyi bile istemiyordum. Kafam bu kadar meşgulken daha fazla sorunu kaldıramayabilirdim. Al renkli atım birden durdu. Sesleri dinleyince burada yalnız olmadığımızı anladım. Tereddüt etmeden elim kılıcıma gitti.
Köşedeki ağaçların arasından Andret belirince yüzüm asıldı. "Yalnız kalmak istiyorum git başımdan. "
Atını yanıma doğru sürdü. "Neler oluyor Batair? Çok dalgındın bugün. "
"Uyuyamadım.'' Diye itiraf ettim bir çırpıda, Maira'nın varlığına rağmen uyuyamadım bu ilk kez olmuştu.
Kaşlarını çattı. "Neden?"
Ona anlatabileceğimi biliyordum, belki de bu ağrılıktan kurtulmamam yardım ederdi. "Rüyamda şu kızı gördüm. "
Bu onu güldürdü. "Karından şu kız diye mi bahsediyorsun ?"
"Karım değil." diye çıkıştım hemen, görüşmede söylediklerimden sonra bunu beklemiyordu.
"Henüz. " Sağlam bir şekilde vurguladı. "Pekala seninle bunu tartışmayacağım ne gördün?"
"Rüyamda onu gördüm işte. Karaorman'da ata binerken."
"Karaorman yasak değil mi? " Gözlerinden geçen tereddütü fark etmemek elde değildi.
Başımı diğer yana çevirdim. "Kızın yaptıklarını az biraz duymuşsundur yanı başında duran ormana gitmez mi sence? "
Ufacık bir an düşündükten sonra, "Yani sonuçta yapmış olabilir." Dedi.
"Rüyamda yüzünü tam olarak göremedim bile. Onu şu anlattıkları atından tanıyabildim yalnızca. "
Bir süre düşünceli bir hale büründük ve konuşmayı kestik.
"Belki de biraz uzaklaşmalısın. Neden ava çıkmıyoruz?"
Alnımı kırıştırdım. "Bu o kadar da iyi bir fikir değil. "
Bu ona yeni bir kahkaha daha attırdı, rekabeti ne kadar sevdiğini en iyi ben bilirdim. "Hadi ama yoksa Kurt izinsiz bir av yarışından mı korktu?" İngiliz aksanı ile abarta abarta söylemekten geri durmadı.
"Kes şunu. Yoksa suratına yumruğumu getireceğim. "
"Ah yüce Tanrım merhamet et Kara Kurt beni öldürecek. " kahkahası etrafa yayıldı.
"Tamam, yeter ki kes saçmalamayı. Sadece birkaç gün için ayrıca gideceğimiz yeri de ben seçeceğim." Diye şart koştum.
"Bana uyar." Dedi iki elini de havaya kaldırıp bana bakarken. Keyfi iyice yerine geldi.
***
Saatler sonra kaleye döndüğümüzde atları askerlerden birine bıraktıktan sonra sağ kanattaki kapıdan girdik. Birkaç dakika bile geçmeden genç bir uşaklardan biri çekingen bir şekilde bana seslendi. Arkamı dönünce karşı karşıya geldik. Bana yetişmek için nefes nefese kalmıştı.
Gözlerini yere sabitledi hemen." Dük Batair Efendim İngiltere'den sizin için bir araba geldi. Eşyaları salona yerleştirdik. " dedikten sonra aceleyle gitti.
Bana İngiltere'den ne gelebilirdi ki?
Müstakbel eşimi saymazsak tabii!
Yeşil salonun geniş kapılar açıldı. Peşimden kuzenim Andret ve Lord Archibald Bryceton geldi. Bu bir geri dönüştü, en başta anlamam gerekirdi.
" Portreler. " Diye atıldı hemen Andret.
Heyecanını saklamaya gerek görmeden " Güzeller güzeli müstakbel Merrick Düşesini görmek büyük bir onur. " dedi ve hemen büyük tabloyu etrafına sarılı bezlerden çıkarmaya çalıştı.
"Andret sanki bilmiyorsun görücüye çıkarılan tablolar abartıdan başka bir şey değildir. Kıza biraz olsun benzediğini sanmıyorum. " Dedi Archibald umursamaz davranmaya çalışarak.
İnat ederek tabloyu açmaya devam etti Andret.
Soluk benizli bir İngiliz duruyordu karşımda. Kızın donuk mavi gözleri ve güneşi kıskandıracak güzellikte saçları vardı. Ufak burunu ve uzun boynu ile asil bir görünüm sergiliyordu. Gülümsemesi adeta bir illüzyondu.
" Bu bayan kim peki? " Diye sordu Archibald. Tablonun altındaki ismi okumak için eğildi Andret.
"Leydi Heaven."
Diğerleri kayalık leydisinin bu kadar duru bir güzelliğe sahip olabileceğini düşünmemişti. Archibald biraz olsun rahatlatarak nefesini verdi ve hemen şöminenin önüne kurulup bizi izlemeye devam etti.
" Diğerini de aç. " Dedim. İçten içe Asiyi görmek istiyordum.
Gülümsedi. "Görmek istemediğini sanıyordum."
" Aç dedim. " Daha fazla zorlamayarak beni de şaşırttı ve hızla açmaya başladı. Gördükleri karşısında herkes donup kaldı, kendi gözlerime inanmakta bile zorluk çekmeye başladım. Tüm bunlara bir anlam yüklemek kelimenin tam anlamıyla anlamsızdı. Resimde pelerinli arkası dönük bir kadın var, kadın elindeki yayı ile bir şey vuruyordu. Ne olduğunu anlamam biraz zaman aldı.
Alaca bir kurt...
Kadın alaca bir kurdu vururken tasvir edilmişti.
Resmin kenarına sıkıştırılmış kağıdı aldım. Zarif bir el yazısıyla keltçe yazılmıştı.
Beni yeniden şaşırttı.
Dük hazretleri,
Merakınızı kamçılamak istediğim için bana kızmadığınızı umuyorum. Bunun aldatmaca bir portreden çok daha iyi olacağını düşündüm. Ava çıkan avlanır sözünde ilham aldım. Umarım beğenmişsinizdir.
Not :Bu dostane eserden yanlış anlamlar çıkarmayacağınıza tüm kalbimle inanıyorum.
Müstakbel Merrick Düşesiniz Victoria Blackwood