İstenmeyen Misafir

2190 Kelimeler
Kurt etrafımızda bir daire çizdi. Harry'yi fırsat olarak gördüğü her atakta geriye çektim. Sonunda sabrı taşmıştı. "Sen kimden tarafsın?" diye bağırdı. Bir savaşçıyı daha ne kadar oyalayabilirdim bilmiyorum. Kolumu tuttu ve heybetli bedeninin bedenime kalkan görevi görmesini sağladı. Çok da emin olamayarak, "Be.. ben sadece onu tanıyorum. " dedim yalnızca. Bunu ona nasıl anlatabilirim ki? Anlatsam bile beni anlamazdı, anlayamazdı. Kurtun her adımını takip ederek ikimizi ona göre yeni bir hamleye sürüklerken, "Nasıl bir şeye bulaştın bilmiyorum ama bu işin sonu iyi bitmeyecek güzellik." Dedi. Boğazımdaki sıcaklığın boğucu etkisi artıyordu. İlk başlarda korkudan olduğunu sanıyordum ama elimi attığım zaman sıcaklığın Cassidy'nin verdiği kuvars kolyeden yayıldığını fark ettim. Aydınlık için karanlığın yardımına ihtiyaç duyacağımı kim bilebilirdi ki? Kolyeyi sıkıca tuttum. Şimdi bütün alevler parmaklarımın arasındaydı. "Harry geri çekil." "Neden bahsediyorsun delirdin mi sen?" Sanki olabilirmiş gibi beni daha da sıkı tutuyordu artık. Kendimden emin görünmeye çalışarak "Güven bana ne yaptığımı biliyorum." Dedim. Tabi ki ne halt ettiğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Nasıl olabilirdi hayatımda böyle bir şey yaşayacağımı hiç düşünmediğimden hazırlıklı değildim. Başını yana çevirdi. "Sence seni riske atar mıyım Torry?" Benim için her şeyi yapacağını biliyordum. Aslında tam olarak bende buna güvenmiştim. Ufacık bir an için gözlerini alaca kurttan ayırdı ve bana baktı. İlk defa onu, kendini korumak için kullandığı alaycılığından uzakta gördüm. Ben onun için fazla yanlıştım. Fazla yaralıydım. Zihnimden duygusal düşüncelerimi uzaklaştırdım. Bana başka çıkış yolu bırakmadığı için bileğime sakladığım bıçağı çıkardım. Tek istediğim ufak bir dikkatsizlik anıydı. Fazla büyük bir hasar bırakmamayı dileyerek bıçağı omzundan hızla aşağıya kaydırdım. Acıyla yalpalayan Harry'nin kılıcını kapıp onu karanlığa, uzağa doğru ittim. Bunun için bana kızacak belki ama ikimiz içinde böylesi daha iyiydi. Kurda yaklaştıkça başını geriye atıp ulumaya başladı. Sesle tüm Clayton ve Karaorman yankılanıyordu. Tereddüt etmemeye çalışarak ona iyice yaklaştım. Bakışları yumuşadı. Dizlerimin üzerine çöktüm böylece suratlarımız aynı hizaya gelmişti. Nemli burnu ve çiğ et kokan nefesi bana yakındı. Artık korkumdan eser yoktu. "Benden ne istiyorsun ?" İnce burnunu biraz daha yaklaştırdı bana. Verdiği her nefesle yüzümün önündeki tutamlar uçuşuyordu. Elimi uzatıp parmaklarımı gür postunda dolaştırdım. İlk başta kuşku ile geri çekilmek istese bile olduğu yerde kaldı. Bunca kopardığın kıyamet bu yüzden miydi? Kızıl-gri gözlü muhteşem yaratık adeta büyüledi beni. O kadar eşsiz o kadar olağanüstüydü ki... Bugüne kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemeyecek kadar eşsizdi. İnsanın o gözlerin içine bakınca nefes almayı unutabilirdi. Büyük bir dikkatle beni izlemeyi sürdürdü. Bundan vazgeçtiği an sivri dişleri yine çıktı ben daha kıpırdayamadan boğazıma atladı. Geriye doğru sendeledim ama düşmedim. Delici keskinlikteki dişlerinin boğazımı parçalamasını bekliyordum. Ölmümün bir başka kurt tarafından olması ne fark eder ki? Bu belki de benim kurtuluş yolumdu ya da cezamdı bilemiyorum. En ufak bir boğuşma olmamıştı aramızda. Kurt hemen doğruldu, olaylara bir anlam yükleyememiştim, gözlerimi kısarak ona baktım. Ağzında pembe kuvars ve metal zinciri sallanıyordu. Parmaklarımı nemli toprağa saplayıp kalkmak için destek aldım. Beni öldürmemişti sadece aptal kolyemi istiyordu. Ama neden? Islığa benzer bir ses duyunca arkama baktım, Harry elinde yayım vardı çoktan ok yaydan çıkmıştı. Beyaz ince gömleği omzunda açtığım kesik yüzünden kana bulanmıştı. Benim kadar iyi nişancı olmasa bile yine de hayvanı ön sol ayağından vurmayı başardı. Kurt iyice sinirlendi. Harry ikinci oka uzanıp yayı sıkıca çekti. Oku kurda isabet etmeden havada tutmayı başardım. Hayvan son kez bana baktıktan sonra gölgelerin arasında kayboldu. *** "İyi misin?" Diye sordum yüzüncü kez. Yüzündeki ifadeyi görebilmek için ona yetişmeye çalışıyordum. Ama sinirli oluşu hızlı adımlarına yetişmem için pek de yardımcı olmuyordu. Gerçekten onu isteyerek incitmeyeceğimi anlamasını istiyordum. Harry benim için bir askerden çok daha fazlasıydı. Onu yaralamasaydım asla durmazdı, bu bile onu tam olarak durdurmaya yetmemişti. Aynı umursamaz tavırla yeniden yanıtladı sorumu ama asla yavaşlamadı. "İyiyim Düşes. Görünen yaralar nedir ki bir erkek için?" Yutkundum. Kumaş parçalarını çekip yeniden yaraya baktı. "Revirde ufak bir dikiş atarlar olur biter." "Revire bu saatte gidersen bunu nasıl açıklayacaksın?" Üstümdeki yükten hiç hoşlanmıyordum. "Tamam, o zaman alt tarafı bir sıyrık sarsam yeterli olur. " Beni yanlış anlıyordu ben bunu kastetmemiştim. Hemen itiraz ettim. "Olmaz yara derin kan durmaz hem temizlenmezse iltihap kapar." Beklemeden bana döndü. Keskin yüz hatları ay ışığı ile aydınlanıyordu. Gülümseyince gözleri kısılıyordu. Karanlıkta su yeşili gözleri gümüş gri gibi görünüyordu. Ellerini düz siyah dağınık saçlarına geçirip daha da dağılmasını sağladı. "O zaman bugün açtığınız yarayı kendiniz onarmak zorundasınız Asi leydim" çarpık gülümsemesi yayılıyordu yine yakışıklı yüzüne. Onu dikkatle inceleme gereksinimi hiç duymamıştım. Ama itiraf etmem gerekirse keskin yüz hatları, düzgün burnu, insanın gündüz düşleri kurmasına neden olacak bakışları ile Harry Clayton'daki en yakışıklı adam olabilirdi. Sonunda hala benden bir cevap beklediğini fark ettim. "Gereksiz nezaketi bir kenara bırakıp şu yaraya yakından bakmak istiyorum Hardwick." Biraz geriye çekilip bana yol verdi. Hafifçe önümde eğildi alaya alırken beni. Hızlı adımlarla ahıra giriyorduk. Varmamıza yakın Harry yürüyecek hali kalmamıştı. Sağlam kolunu boynuma doladım sendeleyerek ahıra girdik. Saman balyalarının üzerine yavaşça bıraktım Harry'i. Kapının sürgüsünü çekip seyisin dolabından merhem, iğne ve ipi kapıp koştum. Pantolonumun cebinden ufak bir şişe çıkarıp ona uzattım. Konyaktan büyük bir yudum aldı. Öksürünce bir kısmını etrafa saçtı. Boğazını yaktığına emindim. "Bu acıtacak." Dedim peşinden. İğneyi alıp meşalenin üzerine tutup ısıttım, dolapta bulduğum teneke tası aldım. Rafların birinde bulduğum bezi tastaki suya batırdım. Bir başka saman balyasını çekip yanındaki yerimi aldım. Gömleğini tek hareketle yırttım. "Sanırım bugün hayallerimi gerçekleştirmek için özen gösteriyorsun sevgilim." Attığı ufak kahkaha ile canı yansa bile bunu dile getirmedi. Bezi sıkıp yaranın üzerini temizledim. Su da kırmızı dalgalar oluşuyordu. Bıçakla yaranın üzerini kaplayan sarı parçayı aldım. Acıyla başını arkaya attı. İpi iğneden geçirmek için büyük bir mücadele veriyordum. Titrek ellerimi kontrol etmek imkansızdı. "Sakin ol yoksa parmağına geçireceksin." Dedi alnı ter içinde kalmıştı. Daha iyi görebilmek için meşaleye yaklaştım. "Tamam ben halledebilirim." Dedim ve o an şans eseri yapabildim. Tekrar eski yerimi aldım ilk kez iğneyi etinden geçirdiğimde acıyla titredi. "Neden karşı koymadın?" Diye dolandırmadan sordu, acı şuan umurunda değildi. Gülümsedim. "Boğazıma atlayan bir kurt vardı. Tek hamlede işimi bitireceği aşikar. Karşı koymaya gerek bile yoktu, bu kazananı belli bir savaş." Dedim tenine ikinci kez ipi geçirirken. Başını diğer tarafa çevirdi. "Diğer Kurt'u kastediyorum." Dikmeye devam ederken bunları sorması beni germiş olsa bile doğruyu söylemekten kaçınmadım. "Başta o olduğunu bilmiyordum." Alaycı bir kahkaha attı."Seni oyuna getirdiklerine inanamıyorum. Eskiden İngiltere kraliçesi olmaktan ya da Suffolk düşesi olmaktan kaçmayı başarmıştın." Dudağımı ısırdım. "Ve sanırım şimdi cezamı çekiyorum. " Son kez ipi teninden geçirdim. Bezden arta kalanlarla kolunu sardım."Adamın sana yapacakları beni korkutuyor. " Ayaklanmaya başladı. "Peki ya benim ona yapacaklarım?" *** Güneş yüzünü Clayton'da göstermeye başladığında odama yeni ayak basıyordum. Olanların gerçek olduğuna inanmak delilikti. Karaorman'a da gidememiştim. Kapının çalması ile kendimi yatağa atıp örtüyü kafama kadar çektim... Bir bu eksikti. Kıyafetlerden kurtulmak için fırsatım kalmamıştı. "Evet?" Kapı açılınca içeriye Amy girdi. Rahatlayarak örtüyü yere fırlattım. Gelen kişi babam ya da Xavier olmadığı sürece rahat olabilirdim. "Ah yüce Tanrım! Neden geceliğin yerine bir asker pantolonu giyiyorsun?" Dedi o kadar hızlı yürümüştü ki hemen aramızdaki mesafe yok olmuştu. "Asıl sen neden hep sabahın köründe soluğu ilk benim odamda alıyorsun?" Söylediklerimi umursamadan direk yatağa oturdu. "Neler oluyor? "Boş gözlerle yere bakıyordum. Yüzümü görmek için biraz eğildi. "Sanki bilmiyorsun. Kurtla evleniyorum." Dedim gerçeği bir kez daha sesli bir şekilde tekrarlamak bunu kabullenmemi sağlamamıştı. İkimizi de delirtecek olan sessizliği sonunda Amy bozdu. Bakışları tüm yüzümde gezindi. "Gerçekten o yaratıkla evlenecek misin Asi?" "Evet. Bunu artık bende istiyorum." Diye yalan söyledim. "Peki Françoise? " Dedi peri masallarına delice inanan Amy sonunda Fransız markizine aşık olup mesut olabileceğimi hayal ediyordu. Oysa ben mutluluk şansımı üç yıl önce sonsuza dek kaybetmiştim. "Ben hala... yani ben. Hala kimi sevdiğimi biliyorsun Amy." Boğazım kuruyordu. Gözlerinde görmek istemediğim o yansımayı gördüm. "Torry, Rhyse öldü artık bunu kabullenmelisin. Sen de ordaydın." O kadar nazik söylüyor ki neredeyse canım daha az yanıyordu. Bunu biliyordum ama bazen ne yaparsak yapalım sevmekten vazgeçemezdik. Bu insanoğlu için bir çeşit lanet olmalıydı. İnsanı yaşayan bir ölüden bin beter etmek için olan bir lanet. "Ama bu sevmeye engel değil." Bu acıyla yaşamayı öğrendim ben. Françoise ve Rhyse'in birbirlerine korkutucu derecede benzediklerini fark etmiş olmalıydı. Belki de bu kadar üstelemesinin sebebi buydu. Başımı çevirip mücevher kutusuna kaçamak bir bakış attım. "Sana mektubu verirken ne dedi?" Yine yüzünde o heyecanlı ifadesi "Seni bekleyeceğini Nişanlı olsan da senden vazgeçmeyeceğini." Dedi. "Bekleyişinin uzun sürdüğünü söyleyemem. " Başını evet anlamında salladı. Bu halimi görünce yeniden konuyu değiştirdi. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. "St.August'da canını sıkan bir şey olmadı ya?" Derin bir nefes aldım. "Saygı değer Lourdes Leydisi kuzenim Heaven geliyor." Sinirle ayağa kalktı. "O kaya yılanının burada ne işi var, bu ne cesaret ?" "Birlikte İskoçyaya gideceğiz." "O niyeymiş nedime olarak onu seçmeleri tam bir skandal." Amy'nin de en az benim kadar Heaven'dan nefret ettiğini biliyordum. "O da evleniyor." Yüzündeki şaşkın ifade daha da büyüdü. "Evet. Acair Lordu Archibald Bryceton ile." Zavallı Acair lordu hayatının hatasını yapmak üzere. "Yine senin sayende dört ayak üstüne düştü desene. " Dedi nefretle. "Neyse ne artık hazırlanmalıyım." "Daha yeni gelmişsin nereye? Dinlenmeyecek misin?" "Karaorman'a. " Endişeleniyordu. "Onun palavracı bir falcı olmadığını biliyorsun. Artık tehlikeli olmaya başladı. Hem bu sefer bedel olarak ne ister ancak Tanrı bilir. " Altın saçlı kız hemen istavroz çıkarttı. "Bende istediğini sandığım bir şey var." Bana pahalıya patlayan bir şey. Amy'nin bu sefer benle gelmesine izin vermedim. Buna biraz bozulsa bile her zamanki gibi kaleden sıvışmama yardım etti. Ona Blythe ve Xavier'i gördüğümü söylemek istesem de onu üzmek istemiyordum. Yıllardır onu gizlice seven ve onu fark etmesi için pervane olan Amy bunu hak etmiyordu. Bu yüzden gördüklerimi kendime sakladım. Kendisinin öğrenmesine izin vermeye karar verdim. Ahıra gidip birliğin siyah atlarından birini aldım. Altın atım fazla dikkat çekerdi ve ben ikinci kez yakalanma riskini arttırmak istemiyordum. "Üzgünüm Aqua." Dedim yanından geçerken. Aqua kadar hızlı olmasa bile diğerlerinden daha cesur Temple. İlk önce korulukta bıraktığım yay ve ok çantamı aldım. Temple ile asma kapıdan geçip Karaorman'a girdik. Yanımdan geçen her rüzgârla tenimde birinin çığlığını hissediyordum. Umutsuzluk Nehiri'nin önünde attan indim ve oturup beni fark etmesini beklemeye başladım. Düşündüğüm kadar uzun sürmedi. Yine etkili gizemli bir giriş yapmıştı. "Assssii. Karaorman'ın seni hoş karşılamayacağını belirtmiştim." "Seninle konuşmalıyız." Ellerini ovuşturdu. Ufak çantayı açıp beze sarılı beyaz kuzgunu gösterdim. Hemen almaya çalışınca bıçağımı boynuna bastırdım. "Tabi ki bu nadir güzellik için bir bedel istiyorum." "Leydim ne isterssssse." Ellerini havaya kaldırınca parmaklarının ucundaki derinin çürümüş olduğunu gördüm. Bakışlarımı fark etmişti hemen. "Bazı büyülerin bedeli ağırdır." Dedi parmaklarını sallarken. "Uzatmak istemiyorum. Bir kurt var." "Evet nişanlınız." Demek bunu şimdi söylüyorsun... "Hayır, alaca kurttan bahsediyorum. Kolyemi aldı neden? "Kuzgunu elimden kapıp demir yüzüğü ile gözlerini oydu. "Kuzgun bana olanları gösterecek." Kuzgunu bırakıp odaklanmaya başladı. Gördüklerinden hoşlanmamış gibiydi. Gözleri Umutsuzluk Nehrine atıp yanmasını bekledi. Ufak dumanlar yükselince. "Üzerinizde büyü olmasından hoşlanmamış." Garipsemiştim. "Neden insanmış gibi konuşuyorsun." "Bu kurt uzun zamandır sizi izliyor." Nasıl? "Neden?" Diyebildim yalnızca. "Sizi korumak için. " "Korunmaya ihtiyacım yok benim." Diye çıkıştım hemen. Başını salladı. "O böyle düşünmüyor." "Yoksa o Kurt mu?" "Ah kızım savaş hikayelerinde geçen her detaya inanmamalısın. Ama o asıl hikayeyi dinlemelisin. Birden çok hikaye var." Derken kahkahası bir sis gibi etrafa dağılıyordu. "Neden bana sen anlatmıyorsun?" "İsterdim Asssssi ama misafirin gelmiş onu bekletme. Tekrar görüşeceğiz." Geldiği gibi sessizce kaybolmuştu. Zaten bir kez olsun açık bir cevap verse şaşardım. Öfkeyle Temple'ın yanına döndüm bir hiç uğruna bunca zahmete katlanmıştım. Elimden geldiğince hızlı kaleye gittim. Çamaşırhaneden bulduğum zümrüt yeşili bir elbise giydim. Başıma üçgen başlıklarımdan birini taktım. Korseyi elimden geldiğince sıkı bağlamaya çalıştım. Tüm vücut hatlarım belirgindi. Yüzüme renk gelmesi için yanaklarımı ve dudağımı çimdikledim. Büyük salona giden koridora sapınca Harry ile göz göze geldik. Bana göz kırptı. Kabul etmek istemesem de bu iyi hissettiriyordu. Kapıya yaklaşınca muhafızlar ulağı çağırdı. Bu organizasyondan haberimin olmayışı oldukça tuhaftı Amy bile bana bu konu hakkında bir şey söylememişti. "Clayton Düşesi, Brenna Nehri ve Karaorman Leydisi, müstakbel Merrick Düşesi. Victoria Blackwood..." Herkes sessizliğe büründü. İnsanlar bakışlarını Heaven'dan bana çeviriyordu. İlgi odağı olmuştum hemen. Heaven'ın gölgemde kaldığı için sinirlendiğini bilmek zevk veriyordu bana. Beni ilk yakalayan kişi Suffolk Dükü Brandon oldu, elimi öptü nazikçe. "Güzelliğiniz ile geceyi aydınlattınız leydim. " dedi uzun bir süre elimi bırakmayınca elimi çekmek zorunda kaldım, oldukça rahatsız ediciydi. Sahte bir hevesle "Ah lordum sizi saray kortejinden uzakta hanemde görmek çok güzel."dedim. Bana daha birçok iltifatta bulunmasına izin verdim. Topuklu ayakkabılarımın çıkardığı ses yankılanıyordu devasa salonda. Bana bakan bir çift mavi göz karşıladı beni. Hemen ayağa kalktı. Meydan okuyan bakışlarını takip eden kıvrımlı bedeni ağır hareketlerle bana doğru ilerledi. Çekincesi yoktu kartlarını açık oynuyordu bu onun tarzı değildi. "Sevgili Düşes Victoria. Bende tam sizi bekliyordum." Dedi dişlerini sıkarak kaya yılanı. Bu lakabı kesinlikle kendisi kazanmıştı. Hiç bekletmedim biricik kuzenimi. "Leydi Heaven sizi yeniden ağırlamak benim için şereftir." Dedim tatlı tatlı. Hemen bana reverans yaptı. İnsanlar aramızda bir gerginlik bekliyordu. Sonuçta çoğu kişi sebebi bilmese de aramızdaki husumeti bilmeyen kalmamıştı. "Ah Heaven, bırak bunları gel ve kuzenine sarıl." Bu ufak oyunu devam ettiren Heaven bile şaşırıyordu bu ani sevgi gösterime. Bana sarılmak için hamle yaptığı an onu sıkıca sardım. Kimsenin duyamayacağı bir şekilde fısıldadım usulca. "Beni dinle sarı çiyan. Bu sefer beni durduracak kimsen yok. Yolumdan çekil. Tabi parçalarının Karaorman'dan toplanmasını istiyorsan o başka." "Elinden geleni ardına koyma. Çünkü bende öyle yapacağım." Dedi en az benim kadar iddialıydı. Ama o bir Blackwood değildi ve ben hayatımın iplerini elime almaya kesin kararlıydım, kafasını ezmem gerekse bile hiçbir şeyden çekinmeyecektim. Bunu bilmesi lazımdı. "Ah sevgili Heaven seni temin ederim ölmek için daha acısız yollarda var ."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE