Av ve Avcı

2841 Kelimeler
Victoria Sanki uyuduğum yer samandan bozma bir yatak değil de bulutlardan yapılmıştı. Buraya geldiğimden beri ilk kez böyle derin bir uyku ile buluşabilmiştim. Huzurlu, derin ve güvenli... Bu kadarı ile yetinmek zorundaydım, bu kaçmak için son şansım olabilirdi oyalanmadan bir an evvel uzaklaşmalıydım buradan. Kalkmak için ağırlığımı ayağıma versem bile yerimden milim ilerleyemedim. Çünkü Beathan uyuduktan sonra beni iyice kendine çekmiş ve kaçmamdan korkar gibi sıkı sıkıya sarmıştı. Gece önce Beathan'ın uyumasını beklemiştim. Nefesi düzenli ve uzun soluklara dönüşene dek gözümü bile kırpmadan beklemiştim hem de. Gecenin bir yarısı nefessiz kalıp boğulduğunu sanmıştım. Ama sonralarda bunun bir horultu olduğu kesinleşince rahat bir nefes alabilmiştim. Yüz yüze bakacak şekilde duruyorduk, kollarının izin verdiği ölçüde yüzüne doğru eğildim. Ona yakalanmadan inceleyebilmem için tek fırsatım bu olabilirdi. İster istemez sırıtışım büyüdü. Dikkatli bir biçimde onu izlemeye başladım. Kirli sakalları sert yüz hatlarının olduğundan daha keskin görünmesini sağlıyordu. Çok da kısa olmayan dalgalı kumral saçlarını elimle geriye attım uyanmasından korkarak. Heykelleri anımsatan hokka burnu özenle yapılmıştı sanki. Alnında sert duruşundan kaynaklanan yaşına ters düşen çizgiler vardı, bu ona hiç yakışmıyordu. Her zaman böyle miydi acaba? Güldüğü zaman nasıl göründüğünü merak ettim. Bakışlarım dudaklarına kaydığında dirseklerim üzerinde doğruldum ve ona iyice yaklaştım. Bir insan uyurken nasıl bu kadar ciddi görünebilirdi ? Belki de rüyalarında bile insanlara emirler yağdıran bir diktatördü. Bu düşünce karşısında gülümsedim. Sonunda göz kapakları açılıp gök mavisi gözleri ile karşı karşıya gelince nefessiz kaldım. Tek eliyle bileklerimi kavradı ve ağırlığını verince sol tarafa yuvarlandık. Birkaç parça saman havada uçuştu ben öksürürken. "İnsanları gizlice izlememeniz gerektiğini kimse size söylemedi mi ?" Dedi sahte bir kınama ile. "Çekil üzerimden." Tanrım nefes alamıyordum. "Gördükleriniz sizi etkiledi mi bari ?" Dedi ve göz kırptı. İşte o an aptal kalbim tekledi. Nasıl bu kadar kısa zamanda üzerimde böyle bir etki bırakıyordu ? Bana ne yaptığının farkında mıydı bu İskoç ? Kendimi zorlayarak sahte bir kahkaha attım. "Sizden etkilenmek mi? Ah lordum komik olmayın lütfen." Dedim bakışlarımı yüzünden çevirip devam ettim. "Artık çekilecek misiniz? Nefes alamıyorum da." "Bir de etkilenmedim diyorsun. Nefesini kestiğimi inkar mı ediyorsun Luna ?" "Siz değil ama ağırlığınız fazlasıyla kesiyor inanın." Dedim gerçekten zorlanırken ve hemen geri çekildi. Ciddileşti. Hem de gülümsemeye en yakın olduğu sırada, yine o ifadesiz maskesini yerleştirdi yüzüne. "İyi misin?" Dedi kollarını kavuşturup benden uzaklaşarak. "Neden bunu sorup duruyorsun Beathan?" Dalmış gibi görünüyordu başımı yüzüne yaklaştırınca irkildi ama neredeyse fark ettirmeden hemen kendini toparlandı. "Seni merak ettiğimden değil." Örtüyü üzerinden attı ve hemen ayağa kalktı. "Sadece seni iyileştirmek için verdiğim emeklerin boşa gitmediğinden emin olmak istiyorum." Bu kabalığa tahammül edemedim. "Merak etme artık başımın çaresine bakabilirim." Dedim ve bende hızla kalktım, başım dönse bile bunu ona söyleyecek değildim. Ağaca yaslandım ve derin bir nefes aldım. Üzerimde hala onun kıyafetleri vardı. Bakışlarını kumaşın örtmediği tenimde hissettiğimde gömleği çekiştirip bakışlarımı yere sabitledim. Bakışlarını bir an olsun benden ayırmadan, "Bu iyi olur. Yakında eve döneceğim." Dedi atını yularından çekiştirip benim zıt yönüme giderken. Başımla onayladım ama yüzümde anlayıştan eser yoktu. "Sizde haklısınız. Leydi Asgaill'in gözleri yollarda kalmış olmalı." Dedim zehir gibi bir ifadeyle. Kıskançlık ettiğimden değildi sadece meraktı benim ki. Yoksa ne önemi olabilirdi ki benim için? "Ben evli değilim Luna." Bakışlarından geçtiğini gördüğüm şeye bir isim veremedim. En azından evli bir adamla uyumamıştım, harika! Bu gerçekten yüzyılın tesellisi olabilirdi. Aramızda garip denecek kadar uzun bir sessizlik geçti. Sonunda bundan pek de rahatsız görünmeyen Beathan söze girdi. Aptalca bir şey söyleyip gitmem için bana haklı bir sebep vermesini diledim. "Peki ya sen, arkanda bıraktığın bir sevgilin yok mu ?" Dedi kirli sakalını kaşırken bana saniyenin onda biri kadar kısa bir bakış attı. O istediğimin tam aksini yapıyor; bana düşünmemem gereken şeyleri düşünme cesareti veren bir soru soruyordu. Neden yalnızca benim ona soru sormama izin vermiyordu? "Hayır. Benim artık kimsem yok." Dedim bir çırpıda panikle. Gerçekten artık bir ailem ya da sevdiğim bir insan kalmamıştı, yapayalnızdım. "Peki ya siz lordum, sizin arkanızda bıraktığınız biri var mı İskoçya'da ?" Dedim onun sorusunu yumuşatarak. Neyin peşinde olduğumu bilmiyordum. Ben bile kendimi anlayamamışken bunu ondan nasıl beklerdim ki? Sanırım kadın olmak en basit örneğiyle buydu. Siz bile kendinizi anlamazken karşınızdaki zavallı adamın anlamasını bekliyordunuz. Kaşlarını çattı ve alnındaki çizgiler derinleşti. Atın yularını bıraktı ve yanıma geldi. "Daha iyisi." Dedi buruk bir tavırla ve yanıma gelip o da ağaca yaslandı. "Ama be-ben sanmıştım ki yani se-senin-" Sözümü bitirmem için beklememişti. "Evde beni bekleyen bir nişanlım var." Yüzümü görmemesi için arkamı döndüm. Onu suçlayamazdım. Ondan etkilenmem kaçınılmazdı ve kaçınılmazı engelleyemezdiniz. Bu basit bir çekimden ibaretti. Belki benimle ilgilenmediği için gözümde bu kadar büyümüştü. Aksi takdirde en ufak bir benzerliğimiz bile yoktu, minnettarlığımdan kaynaklanıyor olmalıydı, yalnızlığımdan belki de... Kolumu yakaladı ve beni sert bir hareketle kendine çevirdi. Ona bakamazdım. Bakarsam boğazımda düğümlenen hıçkırığı daha fazla tutamazdım. Elini çenemin altına koydu ve onun geceden daha koyu olan gözlerine bakmam için zorladı beni. "Neden söylemedin?" Dedim sesimdeki hayal kırıklığı fark edilmeyecek gibi değildi. Başını hayır anlamında salladı. "Sormadın." Dedi tüm suç benimmişçesine bir rahatlıkla. "Üzgünüm lordum ama o ihtimali düşünmemişim." Dedim burnumu çekerken ağlamaklı bir edayla. O kadar durgundu ki sinirlerimi bozuyordu. Hak etmediği halde üzerimde bazı etkileri vardı. Beathan dürüst oynamamıştı. Bende tam olarak dürüst değildim ama bu ikisi kesinlikle aynı şey değildi. Ben oyun oynamak istememiştim, kendimi gizlesem bile niyetim hiç bu olmamıştı. Çenemin altındaki elini sertçe çekip çenemi itti ve "Önemi yok." Dedi lütfederken beni elinin tersi ile itmişti. İçimdeki korun büyüyüp bir yangına dönüşmesine izin verdim. "Haklısınız artık bir önemi yok. Size iyi yolculuklar lordum. Müstakbel leydi ile size mutluluklar dilerim." Dedim soğuk bir tavırla ve her zaman yaptığımı yaptım. Önüme döndüm ve son sözü benden başkasının söylemesine müsaade etmeden ilerledim bir kez olsun ardıma bakmadım. Tek fark bu sefer acının fazla olduğu taraf bendim. İçimdeki ateşi söndürecek kadar su Brenna' da bile yoktu. *** Beathan Gözlerine bakınca bile her şeyi berbat ettiğimi anlardınız. Söylediklerim gerçek olsa da bana kızmakta haklıydı. Keza hayal kırıklığına uğramaya da öyle. İşin aslı kızın toy olduğuna biraz olsun inanmıyordum. Beni görünce kaçan İngiliz askerleri olurken bu taşralı kız beni yaralamayı düşünmüştü ve birinde başarılı bile olmuştu. Bu kesinlikle hayranlık uyandıracak bir başarıydı. Eğer hislerini dile getirebilen bir adam olsaydım -ki kesinlikle değildim- berbat bir yalancı olsa bile ona inanmaya çalıştığımı söylemeyi isterdim. Fakat onun yerine 'Önemi yok.' Demeyi seçmiştim. Elbette bunun yaptığım en akıllıca seçim olduğu söylenemezdi. Tıpkı nişanlanmam gibi... Hayatım boyunca yattığım en güzel uykum, duyduğum en güzel şarkımdı Luna. Yalnız bir kurdun uluması sisli ormanı aşarak geldi. İgnis korkuyla hareketlendi. Yumruk vaziyetini alan elimi yaşlı ağaçlardan birine geçirdim. Kızın ateşinin düşmesi için hazırladığım ebegümeci suyuna takıldı gözüm ve demir kabı tekmeleyip etrafa saçılmasını sağladım. Çantalardan birinden siyah gömleklerimden birini çıkarıp üzerime geçirdim. Zihnimde Luna'nın mecburen giydiği gömleğimi çekiştirerek bana baktığı bir yansıma belirince görüntüden kurtulmama yardımcı olacakmış gibi başımı iki yana salladım. Derken Luna'nın gittiği yolda bir hareketlilik oldu. "Lordum." Dedi sadakatinden şüphe etmediğim adam tüm beklentilerimi yıkarken. Büyük kayalardan birine oturdum ve gözlerimi kapattım, başımdaki ağrı beni delirtmeye başlamıştı artık. "Ne var Sean ?" Diye bağırdım. Kırlaşmış saçlarını geriye atıp alnından çekti. "Lordum bazı haberlerim var." "Bazılarının güzel haber olması senin için iyi olur." Yüzümdeki ifadeyi görebilmesi için geriye yaslandım, cebimden şişeyi çıkarıp büyük bir yudum aldım. Alkol boğazımdan inip içimi yakmaya başlayınca bir saniye için gözlerimi kapattım. Bu en azından içimde bir şeyleri öldürebilecek bir güce sahipti. "İngiliz birlikleri az önce Brenna'dan ayrıldılar." Dedi devamının kötüden de beter olduğuna dair bir his oluştu içimde. "Bu iyi haber mi ?" Dedim alay eder gibi, sanki burada olmaları benim için bir sorun yaratabilirmiş gibi. Kendini daha dik durmaya zorlarken bakışlarını kaçırmayı tercih etti. "Buna ne açıdan bakacağınıza göre değişir elbette efendim." Boğazımıza kadar boka batmış olmalıydık, Sean'ın bu kadar gergin olduğunu hiç görmemiştim. Cesaretini toplayarak, "Artık buraya geliş amaçlarının ne olduğunu biliyoruz." Dedi yutkunurken. Ayağa kalktım "Neymiş?" Dedim kaşlarımı çatarken. "Lordum bunu nasıl söyleyeceğim inanın bilemiyorum." Dedi adam arkasına baktı ve kimsenin olmadığından emin olunca bana yaklaştı temkinli bir şekilde. "Uzatma Sean. Anlat da şu lanet yerden bir an önce gidelim." Dedim kılıcımı nemli toprağa saplarken. "Lordum İngilizler birini arıyormuş." "Orasını anladık zaten. Kimi ?" "Bunu söyleyen kişi ben olduğum için üzgünüm ama Victoria Blackwood'u." Dedi sesi titreyerek. Kılıcı topraktan çıkarıp karşımda titreyen adama doğrulttum. "Saçmalık. Onun günler önce Kara Kaleye ulaşmış olması gerekirdi." "Evet, efendim öyle olmalıydı. Hatta bende başta bu bilgiye itibar etmeyerek Merrick'e bir haberci gönderdim. Ama aksini kanıtlayan bir bilgiye ulaşamadım." Birkaç adım geriledi korkuyla. Yüzüne diktiğim delici bakışlarla daha hızlı konuşmaya başladı. "Leydi High Land'e hiç ayak basmamış. Hatta İngiltere sınırını bile geçme şansı olmamış." "Ne demek oluyor tüm bunlar? Kızı korumak için yanında koskoca bir birlik vardı. O kadar adam bir kızı koruyamamış mı yani?" Diye gürledim. İgnis bile korkup huzursuzlaşmış, yerdeki toprağı eşelemeye başlamıştı. "Onun için fazlasıyla büyük bir koruma birliği ayarlanmış, yalnızca kendi hanesinin de değil arada kralın askerleri, birkaç hanenin gönderdiği askerlerle oluşturulan karma yapılmış. Hatta aralarında Xavier varmış. Saldırı olabileceği haberini alınca birlik ikiye ayrılmış sanırım dikkat dağıtmak istediler ama bu onları saldırıya açık hale getirmiş." O yolda böyle bir şey yapmak hangi aptalın fikriydi böyle ? "Kim yapmış? Bunu yapanı bizzat ben cezalandıracağım." Delirecek gibiydim. Kim bu coğrafyanın en güçlü kadınına saldırmaya cesaret ederdi? Kim Düşese zarar vermeyi düşünecek kadar aptal olabilirdi? "Maşa olarak yol çetelerini kullanmışlar efendim ama iş bundan daha fazlası olduğunu düşünüyorum." "Bundan sağ kurtulan var mı peki ?" Artık eşyalarımı toparlamaya başladım, burada gereğinden fazla vakit kaybetmiştim. "Xavier Blackwood. Ama onun ölümün kıyısında olduğunu biliyoruz." Buna biraz olsun üzülmemiştim bile. "Peki ya Edward neden Merrick'e haber göndermemiş ?" "Bilmiyorum efendim." "Andret ve diğerlerine söyle av partisi sona erdi. Adamları topla. Ormanın en uç noktasına kadar her yer aranacak. Kızı bulmadan dönmeyeceğiz." Gürültü ile boğazını temizleyerek oyalandı, tereddütte olsa bile önemli olduğuna karar vermiş gibiydi. "Lordum, gecenin sonunda alevler her yeri yutmuş. İngilizler bir ceset buldu ama tanınmayacak halde. Belki de çoktan hanımefendiyi kaybetmiş olabiliriz." "Askerler cesetleri giderken götürdü mü?" "Bazı askerlerin cenazelerini götürdüler geri kalanlarını toz oluncaya dek yaktılar. " Başımı iki yana salladım. "Eğer onun Victoria olduğuna kesin gözle baksalar onu da yanlarında götürürlerdi." Dedim derin bir nefes alıp devam ettim, "Ölmüşse bile cenazesini almadan buradan ayrılmıyoruz. Emirlerim hala geçerli." "Emredersiniz efendim." Dedi ve selam verip istediklerimi yapmak için hızla yola koyuldu. Bunların hepsinin birden olması nasıl mümkün olabilirdi? Nasıl olurdu da bu olanlardan Kara Kale'ye, bana haber gitmezdi. Bu işte kesinlikle büyük bir yanlışlık vardı. İgnis'in yularını çekip eyere atladım. "Eğer bunlar da sizin oyunlarınızdan biriyse Tanrı sizi benden korusun Bayan Blackwood. Aksi takdirde kimse koruyamaz." *** Issız ve bir o kadar da huzur verici bir yerdi burası. Brenna'da bu doğal güzellik yerleşim yerlerinden oldukça uzaktı ve karnaval ve şölenler haricinde neredeyse yöre halkı buraya hiç gelmezdi. Avlanmak için onu bu kadar güzel yapan unsurlardan yalnızca biriydi bu. Ağaçlar rüzgarın dinginlik veren ıslığında kendilerine özgü bir dansla hareket ediyordu. Gölgesine sığındığım ağaç diğerlerinin beni görebilmesi için en uygun noktaydı, etrafımda beni gizleyecek çalılar ya da bir sis bulutu yoktu. Yeniden düşüncelere dalıp kaybolacakken beni buldu. Kılıcının kınına işlenen armanın kabartısına kaçamak bir bakış attı. "Duyduklarım doğru mu ?" dedi Andret hiç olmadığı kadar ciddi görünüyordu. Yüzünden ne o can sıkıcı gülümsemesi var ne de iğnelemeye dair ufacık bir iz. "Ne duyduğuna göre değişir." Dedim kestirip atmak için ama anlaşılan onun niyeti bu değildi. Bunu biran önce düzeltip çoktan zedelenmeye başlayan ismimi korumalıydım. Bunu ne o Blackwood kızı ne de bir başkası engelleyebilirdi. "Sean'ın anlattıkları." dedi ve atını durdurup sinirle gürledi. "Nasıl bu kadar vurdum duymaz olabilirsin? Bu kız senin sorumluluğundaydı." İgnis'i durdurdum, böylesine bir çıkışın hedefi olmayı beklemiyordum. Öfkeyle ona baktım. "Onun, haftanın sonunda kraliyet birlikleri ile gelmesi gerekiyordu." Dedim defalarca ama onun siniri geçmek bilmedi. Gerçekten de iki taraf böyle anlaşmıştı ve kimse anlaşmada bir değişiklik olduğunu bile duyurma zahmetinde bulunmamıştı. Hafta sonunu geçmiştik yeni haftayı çoktan yarılamıştık, bir aksilik olsa çoktan öğrenirim sanmıştım. Anlaşılan Edward kızından daha erken kurtulmak istemişti. Onu günahım kadar sevmesem de hak veriyordum. Bu kız belasıydı. Hem de en büyüğünden bir baş belası. Söylediklerine şuan için önem vermeyecektim. Çenemi hafifçe yukarı kaldırıp ona baktım. "Kızı daha önce gördün değil mi?" Andret yere bakıp bir süre sustu ve sakinliğini korumak için derin bir nefes daha aldı. "Evet. Geçen yıl Paris'te Fontainbleau Sarayında karşılaşmıştık." dedi kendinden bir tavırla bana doğru yaklaştı. "Pekala, sen benle geliyorsun." Arkada sessizce konuşmamızın bitmesini bekleyen gruba döndüm "Sean siz doğuya gidin. " "Elbette efendim." Dedi ve hemen birkaç adamla birlikte ilerledi. "Aiden, siz de Alby Gölüne gidin." "Hadi millet benimle iki kişi gelsin." dedikten sonra o da coşkuyla ilerledi, bu onlar için çok daha eğlenceli bir av macerası olacaktı. "İain sizde batıya." Tek kelime etmeden onlarda gitti. "Biz nereye?" Dedi sinirle şuan beni yanında görmekten hoşlandığı söylenemezdi. İgnis'i yönlendirirken "Nehir kenarına ." Dedim ve patikadan yukarıya doğru ilerledik. Yol boyu Andret sessiz kalmıştı. Ondan beklemediğim şeyleri yapmaya özen gösteriyordu sanki. Saatlerdir nehrin kıyısında ilerlesek bile en ufak yaşam belirtisi bile görmemiştik. Tam vazgeçecekken Andret birden atı dizgininden tuttu ve bizi durdurdu. Ona bağıracakken parmağını dudaklarına götürüp beni sessiz olmam için uyardı, gösterdiği yere bakınca gördüğüm yaratık karşısında adeta dilim tutuldu. Bana daha önce defalarca anlattığı at tüm görkemiyle karşımdaydı. Nehir kenarında su için at bugüne kadar gördüklerime benzemiyordu. Altından yapılmıştı sanki, bütün vücudu ihşamla parlıyordu, gözleri sudan daha berraktı. "Asi'nin atı." Dedi fısıltıyla."Aqua." Gülmemek için kendimi zor tuttum. Andret anlamadığını belli eden bir ifade ile bana bakarken bunu yapmak çok daha zor olmuştu. Asi ile o kadar zıttık ki. İsim seçiminden bile belli oluyordu bu. İgnis ateş, Aqua ise su demekti eski Latincede. Sonunda kendimi toparlayıp atımdan indim ve altın ata yürümeye başladım. Hemen beni durdurmaya çalıştı. "Delirdin mi sen? Bu at o kızdan başkasını yanına yaklaştırmaz. Yabani o." dedi ama duymazdan geldim. İgnis'i de ben eğitmiştim ve işin aslı o da pek dost canlısı sayılmazdı. At ben gelince başta tedirgin oldu ama sonra sakinleşti. Hala mesafeli duruyordu ve bana çifte atmayacağına dair bir garantim yoktu. "Belki de o asi yaratığın nerede olduğunu bana sen gösterirsin Aqua?" Dedim ufak hareketlerle yaklaşırken, onu ürkütmekten kaçındım. At saldırgan değil de utangaç görünüyordu. Elimi burnuna uzattım ve yavaşça okşadım. Sıcak nefesi elime vuruyordu. "İşte böyle oğlum, aferin sana."Onu da yanımızda götürebilmek için yularını tuttuğum an at adeta deliye döndü ve şaha kalkıp beni hazırlıksız yakalayarak suya düşürdü. Nehrin akıntısına direnerek yüzeye çıktığımda üzerimde bir gölge hissettim. Başımı kaldırdığımda ağaçtan atlayan o gölge ile birlikte tekrar şiddetle akan suya daldık. Oksijensizlikten isyan eden ciğerlerim yanmaya başlamıştı. Suda çırpındım ama ayağı göğsümde olduğu için kıpırdayamıyordum. Bacakları yorulunca biraz gevşedi ve bende fırsattan istifade ayağını tutup onu itince hareket edebildim. Sonra benden kaçmaya çalışan siyah gölgeyi tuttum. Düşündüğümden daha çelimsiz olsa da mücadele hırsı ile doluydu. Başındaki başlığı çektiğim zaman uzun gür saçlar tarafından etrafım sarıldım. Tüm bedenim itiraz etse de aklım bırakmıyordu. Saçları elimle topladım ensesine gelecek şekilde tuttuğumda bile direniyordu. İkimizin de havasız kaldığımızı belli eden kabarcıklar artmış ve tehlikeli bir hal almıştı. İşte şimdi tüm benliği ile karşımdaydı. Hayatımda gördüğüm en değişken mavi gözler. O kadar çok duygu geçiyordu ki suratından, birini bile zar zor yakalayabildim. Suyun altında başını iki yana salladı gözlerime bakarken hayır der gibi bir hali vardı. Sonra onu kolunun altından kavrayıp yüzeye çıkardım. İkimizde yuttuğumuz sulardan dolayı helak olduk ama Luna fırsatını bulduğu anda kaçmaya yeltendi. Fazla uzaklaşamadan onu bu seferde belinden kavrayıp tekrar kendime çektim, böylece ikimizde suya düşmüştük yeniden.Dizlerim üzerimde doğrulduğumda hala çatışıyorduk. Ne inadı ne de hırsı bitiyordu bu kızın. Başımı çevirince atları yalnız gördüm. Andret ortadan kaybolmuştu. Tamda olması gerektiği zaman toza dumana karışmıştı her zaman ki gibi. Kız öfkeyle bağırdı ve kendini benden uzaklaştırmaya çalıştı. "SEN." Dedi saf bir nefretle, her hareketiyle ıslak saçlarından sular saçılıyordu. "BEN." Deyip sustum. "Yalan söyledin." Göğsümü yumruklarken bağırıyordu tekrar tekrar. Hep aynısını söylüyordu. Nefesi hatta kendi tükenene kadar da devam etti. O da yalan söylemişti. Hem de defalarca. Karşımdaki kadın kimdi bilmiyordum ama ona bir daha güvenmeyeceğimi adım kadar iyi biliyordum. Ayrıca iyi bir derse ihtiyacı olduğunu da... Sonunda sabrım taştı ve onu minik omuzlarından tutup sarstım."Bu son şansınız bayan. Gerçekte kimsiniz siz ?" Dedim tüm nehir benim sesimle inlerken. Başını yere eğdi ve saçları yüzünü kapattı. Sabrımı zorlamamalıydı. "Benimle konuşurken yüzüme bak." Diye bağırdım bileklerini sertçe tutup onu savrulmasına neden olacak şekilde çektim. Böylece iyice olduğu yere sindi ve olabilirmiş gibi daha da çelimsiz göründü gözüme. Ağır ağır kaldırdı başını. Çenesini hafifçe yukarı kaldırdı ve dudakları kibirle kıvrıldı, bakışlarımız birleştiğinde sonunda konuştu. Düşündüğümden güçlüydü. "Ben Clayton Hanesinden Victoria Blackwood. Karaorman ve Brenna Leydisiyim. Kral Henry'nin danışman yardımcılarından biriyim. Clayton Düşesi ve müstakbel Merrick Düşesiyim. Kara Kurt'un biricik nişanlısıyım. Bu kadarı kafi mi Dük Batair?" dedi beni kısa süreli bir sessizlikle bırakırken. "Yoksa Beathan konusunda ısrarcı mısın?" dedi sahte bir kibarlıkla gözleri soğuk bir ateşle parladı. Öfkesini ve kim olduğunu artık saklamıyordu, maskelerle ve tüm o hikayelerden uzaklaşarak gerçeğe dönmeyi seçmişti. Olayları benden hızlı sindirmesi canımı sıktı. "Ben Beathan Batair Marrok, Merrick Düküyüm. Kara Kurt diye anılırım. İskoç ordusu kumandanı ve Kralın sağ koluyum." Dedim düm düz duygusuz bir tonla. "Yalnızca bu kadar mı ?" kindar bir gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken beklentilerini karşılamadığımı belli etmekten çekinmeyecek kadar korkusuzdu. Dişlerimi sıktım biraz daha zorlarsa hayatının sonunu acınacak bir halde geçirmesi için elimden gelini yapacaktım. "Clayton'un asi gülü Victoria Blackwood'un biricik nişanlısıyım." Ve bunun ne kadar büyük bir şans olduğunu anlatabilmek için kelimelerin yeteceğini sanmıyorum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE