Gerçek Planlar

2892 Kelimeler
Tepemizde karabulutların arasından ara sıra yüzünü gösteren yanıltıcı bahar güneşinin altında ve dinmeyen dondurucu soğukta tökezleye tökezleye, sulusepken fırtınada kafalarımız öne eğik yolculuk ettik. Eastwall'a gitmek için 10 mili kat etmemiz bir günümüzü almıştı. Kafilenin başında olan Kurt kimseyle konuşmadan bize önderlik ediyordu. Sessizliğinin başta iyi bir şey olduğunu düşünmüştüm ama zamanla beni büyük bir deliliğe sürüklemeye başlamıştım. Bana gelirsek etrafımı kuşatan bu ufak grubun ortasında; Iain'ın atına bağlanmış atımla bir şekilde ilerlemek zorundaydım. Ellerim arkamdan sıkıca bağlandığı için çoğu zaman dengemi sağlayamıyordum. Andret kimseye fark ettirmeden bazen bana bu konuda yardımcı oluyordu. Bana yardım etmek için ufacıkta olsa bir sebebi olmadan bana yardım etmesi ona karşı sempati beslememi sağlamıştı. Bunun için ona fazlasıyla minnettardım. Yorgunluktan bitmiş durumdaydım. At üstünde yolculuk yapmaya alışkın olsam da son olanlar beni çok yormuştu, son günlerde düzgün beslenmemiştim, defalarca kendimi sakatlamayı başarmıştım ve son nehirde Kurtla aramızda geçenlerden dolayı alt üst olmuştum ama bunu belli etmemek için elimden gelinin çok daha fazlasını yaptım. O ise aksine bana tavır almış ve tüm suçu bana atmıştı.Böylesi ona daha kolay gelmiş konuşmaktan kaçınmış ve ciddiyetle bizi yönlendirmeye adamıştı kendini. Ama aramızdaki en büyük farkı görememişti. Ben kendimi ve ağabeyimi korumak için yalan söylemiştim. Kendisi ise yalnızca farklı bir macera yaşamak uğruna yalan söylemişti bana. Düşündükçe beni yıkmak için bir başka yaşanmışlık bulduğumdan bunları kafamdan atmaya baktım. Derin bir nefes aldım ve bakışlarımı Iain'a çevirdim, göz göze geldiğimizde keltçe söylendi hemen. Andret'ten sonra bakıldığında dost canlısı olduğunu söyleyemezdim. Ama yinede bunu umursamadan "Daha ne kadar var? "Dedim yeniden bir çukura girince düşmemek için iyice yaslandım Aqua'ya. "Toirmisgte." Dedi ve anında önüne döndü kızıl saçlı adam. Ne demek istediğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Başımı çevirdim. "Chan eil mi eolach air an fhacal seo idir !" Bu kelimenin anlamını bilmediğimi keltçe söyledim, karşılığında bir cevap beklerken beklenti dolu bakışlarımı ona çevirdim. Daha sonra fark edecektim ama bu kocaman bir hatadan başka bir şey değildi. Ama o başını yan tarafa çevirip yere tükürdü. Altta kalamazdım. Ayağıma tüm ağırlığımı vererek sertçe belini dürttüm. Biraz sendelese de dizginleri sıkı tuttuğu için hızla toparlandı. Öfkeyle parladı koyu renk gözleri bana karşılık vermesini beklerken burnundan soluyarak önüne döndü kendini zorlayarak. Harika bir de yavrukurtlarla uğraşıyordum. Bunu günü geldiğinde ona ödetecektim, hepsine tek tek misli ile ödetecektim bu olanları. "Bana cevap ver." Diye bağırdım iyice kendimi kaybetmiştim artık. Geçtiğimiz bu eski yolun fazla yolcusu olmazdı. Issız boşlukta yankılanan sesim bana geri döndüğünde içimdeki boşluk olabilirmiş gibi iyice büyüdü. Herkes kısa bir an için arkasına dönüp donuk bir ifadeyle bana baktı. Kurt hariç... O heybetli atı ile birlikte önden giderek beni görmezden gelmek ile meşguldü. Kimse bana bir açıklama yapmıyordu. Bir tutsaktan farkım yoktu benim. .. Diğerlerine nazaran bana daha nazik davranan tek kişiye çevirdim bakışlarımı son bir ümitle. Ama Andret beni görmüyor gibiydi. Sonra son derece meşgul görünen kafasını bana çevirince soran gözlerle baktı. Başımla Iain'i işaret ettim. Sonunda benim dışımda Beathan'ı umursamayan tek kişi olarak bana cevap verdi. "Toirmisgte Keltçe yasak demek. Seninle konuşmaları hatta bakmaları bile yasak." Dedi halime üzülür gibiydi. Tek kaşım havaya kalktı. " İyi de neden?" Dedim masumane bir edayla anlamaya çalışırken. "Sen bunları düşünme ama emin ol bu en iyisi. İki taraf için." Son kısmını bastırarak söylemişti. Üzerimde uzun süre gezinen bakışlarını fark edince pelerinin kenarlarına iyice sarındım. Sessizce ilerlediğimiz ıssız yolda Beathan aniden durdu. Onunla birlikte herkes birden durunca Aqua ıslak toprakta tökezledi. Tutunamadığım için kaydım ve düşmeyi bekledim çaresizce. Ama biri beni tutmuştu. Belimi saran eller hiç zorlanmadan, nazikçe atının terkisine çekti beni. Şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı gözlerim, nefesimi tuttuğumu bile fark etmemiştim. Başımı kaldırdığımda uzun açık kahverengi saçların arkasında kalan şefkatli ela gözler karşıladı beni. "İyi misin ?" Dedi endişeyle. Bu soruyu Beathan'dan o kadar çok işitmiştim ki bir başkasının sorması garibime gitmişti. Sesli bir biçimde yutkundum. Cevap veremediğim için başımı salladım gözlerimi gözlerine dikerken. Ama üzerimde delici bakışlar hissedince hemen bakışlarımı kaçırdım, ne kadar yakın olduğumuzun yeni farkına varabilmiştim. Diğerlerinin gözlerini üzerimde hissettiğimde başımı kaldırdım. Kurt sinirden kısılmış mavi gözleri ile bana odaklanmıştı. Konuşurken bile anlaşamazken bakışarak anlaşmamızı nasıl bekliyordum. Gözce bilmiyordum ki ben. "Bu kadar yol yeter. Biraz ileride kamp kuracağız." Dedi bakışlarını benden ayırmadan ve atının dizginlerini çekti ve grubun ortasından insanları yararak yanımıza geldi. İşte o zaman Andret ile aralarında bir anlaşmazlık olduğunu anladım. Heaven ve benimki gibi bir anlaşmazlık değildi, yalnızca sebebini bilmediğim bir kırgınlığın varlığını fazlasıyla hissetmiştim. Güçlü kolları ile kibar sayılmayacak şekilde -sanki bir çuvalı kaldırır gibi- belimi kavradı ve beni eyerinin ön kısmına yan duracak şekilde yerleştirdi. Ona bakmamak ve dokunmamak için büyük bir özen gösterdim. Kollarının arasında kafesteki bir kuş gibi mahsur kalmıştım. Tartışmadım ve başımı diğer tarafa çevirdim. Çok sevdiği suskunluğunu sonlandıracak değildim. At hızla ileri atıldığı zaman sırtımda onun sert göğsünü hissettim. Kendimi ileri itmeye çalışmam nafileydi. Etrafına göre biraz yüksek bir alana gelince durduk. Bizi kamufle edecek ağaçlıklarla çevriliydi etrafımız. Bir handa kalamazdık değil mi? İlla ki kamp olmalıydı, doyamamıştı Brenna'ya sanki... At durduğu an derin bir nefes aldım. Beathan çevik bir hareketle attan atladı ve çadırların kurulmasını istediği yerleri tek tek göstererek emirler yağdırmaya başladı. Bu bir karınca kolonisini izlemekten farksızdı. Biri çoktan yakması gereken ateş için baltasını çıkarmış ve odun kesmeye başlamıştı. Andret ise insanlardan uzaklaşmak için atları bağlayacak bir yer ararken kendini emirlerin dışında tutmuştu. Beni unutmuş gibiydiler. Atın üzerinde huzursuzca kıpırdandım. Bacaklarımı hissetmiyordum. Her tarafım bağlıyken hareket de edemezdim. Ne kadar beklediğimi elbette bilmiyordum ama bana göre oldukça uzun bir süre geçmişti ve hala kimsenin beni bu kızıl atın üzerinden almaması oldukça sinirime dokundu. Daha fazla bu şekilde bekleyemezdim. Gözlerimi kapattım ve kendimi yere bıraktım. Sert zeminde yankılanan ayak sesimle herkes yaptığı işi bırakıp bana bakmaya başladı yine. Rahatsız bir ifadeyle etrafıma bakmaya başladım. "Dluthadh!" Diye kükredi ve herkes kaçacak delik arayarak dağıldı. Bu komuta karşı gelecek cesaret burada bulunun hiç kimsede yoktu. Başımı çevirince öfkeyle bana yaklaşan nişanlımı gördüm ve bunu sevindiğimi söylemek istesem bile pek de öyle olmadı. Büyük bir çadır gözlerden ırak olan bir yere kurulmuştu çoktan. Beni yine bir un çuvalı taşır gibi omzuna attı ve geniş çadıra doğru ilerledi. Bunu iyice alışkanlık haline getirmişti. Sanki burada beni bıraksa kaçabilecektim, nerede olduğuma dair en ufak fikrim bile yoktu. Sadece bu iplerden kurtulmak istiyordum. Çadır dışarıdan görünenin aksine oldukça genişti. İçi halılarla kaplanarak soğuk dışarıda bırakılmıştı. Kenarda ceviz ağacından bir çalışma masası ve ufak bir soba bile vardı. Mumlar her tarafa serpiştirilmiş bir kısmı yakılmıştı. Etrafa daha şimdiden haritalar dağılmıştı. Köşede duran döşeği gördüğüm zaman dondum kaldım. Üstü kürklerle süslenmiş, ekoseli battaniyeler ile örtülmüştü. Beni bırakınca düşmemek için çalışma masasından son anda destek aldım. "Birlikte mi kalacağız ?" "Bundan sonra gözümün önünden ayrılmayacaksın." Dedi kararlı bir ifadeyle. Ona doğru döndüm zorlanarak. İpler canımı yaksa da o an şikâyet etmedim. "Bu söz konusu bile olamaz. Bu kadar insan varken üstelik. Hakkım da ne düşünürler sanıyorsun? " Gözlerim yanmaya başladı, şuan için isteyeceğim son şey kaledeki insanlara benden önce ulaşacak dedikodular ve daha fazla önyargıydı. Karşısında ağlayacak kadar küçülmeye niyetim yoktu benim. Başımı kaldırıp mavi gözlerine baktım. Bakışları bir süre üzerimde gezindi. "İnsanların söylediklerine kulaklarını kapamayı öğrenmelisin. İskoçyadaki insanların kollarını açmış bir ingiliz gelini beklediğini sanıyorsan yanıldığını bilmen senin lehine olur." dedi alayla buz gibi bir sesle. Başımı iki yana salladım. "Aynı çadırda bile kalamayız. Siz bir de bu döşekte sizinle uyumamı bekliyorsunuz bu kabul edilemez." Sıcaklık vücuduma dalga dalga yayılıyordu. "Brenna'da birlikte uyurken sesiniz çıkmıyordu." Dedi zayıflığımdan faydalanmaktan çekinmeyerek. Ağzımı açtım ama söyleyecek bir şey bulamayarak gözyaşlarımın akmaması için kirpiklerimi kırpıştırdım. Aklıma gelen ihtimaller kanımı dondurdu. Şöyle bir düşününce oldukça basitti aslında. Zaten ölü olarak biliniyordum, hala yaşadığımı bilen insanların büyük bir çoğunluğu buradaydı ve hepsinin Kurt'a fazlasıyla sadık olduğu barizdi. Geriye kalanlardan biri de Xavier'dı ama zavallı ağabeyim belki de çoktan cennetin kapılarına ulaşmıştı. Son olarak Cassidy vardı ama onun benim lehime bir şey yapacağını hiç sanmıyordum. Yani isterse beni şuan Kara Kale'deki Obsidyen Kule'ye hapsedip tahmin dahi edemediğim işkencelere tabi tutabilirdi ya da hepsinden daha beteri beni metresi olarak yanında tutabilirdi. Gururumu ayaklar altına alırken biraz olsun tereddüt edeceğine dair bir şüphem yoktu. "Aynı şey değil." diye fısıldadım bakışlarım hissedemediğim ayaklarıma kayarken. "Merak etme. Senin aksine ben sözümün eriyim; sana yapabileceğim şeyleri gayet iyi biliyorsun. Ama ben öyle biri değilim Victoria." Duygudan eser yoktu onda. Arkasını döndü ve beni yalnız bırakmak için bir adım attığında geç olmadan durdurdum onu. "İpleri çözer misin ? Lütfen..." dedim mırıltıyla. Başını çevirmeden "Kaçmaya yelteneceğini ikimizde biliyoruz." Dedi sesi artık yorgunluğunu ele verir gibiydi. Normalde olsa kesinlikle haklıydı ama şuan adım atacak durumda bile değildim. Karaorman'da o kurtla karşılaştığım o gece gibi hissediyordum. Tüm vücudumu kaplayan bir duyguya teslim olmuştum, artık yapacak hamlem kalmamıştı ve direnemeyecek kadar yorgundum. "Hayır. Çok yorgunum yalnızca uyumak istiyorum." Dedim belki de ilk kez ona bu kadar gerçek bir cümle kurarak. Bir süre sonra ağır ve isteksiz adımlarla geri döndü. Havaya kaldırdığı kılıç çınladı ve ardından bileklerim özgür kaldı. Kaçmaya çalıştığımda birbirine sürtmekten aşınmış geriye kırmızı yer yer çoktan kurumuş kan olan bir iz bırakmıştı. Sonra tek hamlede ayaklarımdaki ipi kesti. Bacaklarımda güç bulamayınca ister istemez ona doğru sendeledim. Başım göğsüne düştü, kollarımla refleks olarak belini sardım. Bedenine yaslanan bedenimle taş kesmişti adeta onu tanımasam dünyevi varlığımın onu ürküttüğünü söylerdim. Sımsıkı kapattım gözlerimi. İkimizde konuşmadan olduğumuz yerde birkaç dakika hiçbir şey söylemeden hiçbir geri adımda bulunmadan kaldık. Beni yeniden kaldırdığı zaman –bugün kaçıncıydı bu artık sayamamıştım- başım boynuna gitti, kokusu ciğerlerimi doldurdu. Kıpırdamaya bile cesaret edemedim. Beni yatağa bıraktığında tek eliyle battaniyeyi kaldırdı üzerimi örttü. Tıpkı Brenna'da birlikte uyuduğumuz zaman ki gibi. Onun ağırlığıyla biraz daha çöktü şilte. Örtüyü düzeltti üşümem umurundaymış gibi davranması beni oldukça duygulandırmıştı (!) O kalkınca sanki hava daha da soğudu, bu kez battaniyeye iyice sardım kendimi. "Kapıda iki adam var. Umarım fikrini değiştirip kaçmaya çalışmak gibi bir aptallık yapmazsın." Cevabımı beklemedi ve beni uykunun tatlı kollarına sığınırken çadırda yalnız bırakıp dışarı çıktı. ... Rüyamda Clayton'daydım. Kayalıkların orada geziniyordum. Üzerimdeki beyaz elbisenin ipek kumaşı tenimi sarıyordu rüzgarla birlikte hafif bir ürperti bırakarak dalgalanıyordu. Parmaklarımdan dirseklerime dek uzanan beyaz dantel eldivenimin üzerine işlenen minik deniz kabukları vardı. Öylesine bir keyif vardı ki üzerimde yılların ağırlığını ve getirdiği acıyı hırçın dalgalara bıraktım sanki. Güneş batmaya oldukça yakın, bonkörlüğü üzerinde kızıl ışığını çoktan paylaşmış bizimle. Bu ışıkta her şey o kadar güzel ki gerçek olamayacak kadar eşsiz, hatta kusursuz. Dik yamacın üzerinde yürümeye başladığımda, denizin kokusunu alabiliyor, kayalara vuran dalgalardan üzerime gelen su damlalarının tuzlu yapısını hissedebiliyordum. "Torry." İsmimi duysam bile sesin nereden geldiğini kestirmem oldukça güçtü. Etrafıma baktım. Ses avludan ya da koru tarafından gelmiyordu, yanı başımdaydı sanki. "Buradayım." Dedi ses bu sefer daha güçsüzdü. Aşağıya baktığım zaman su da birini gördüm, azgın dalgıların arasında kalmıştı. "Xavier sen misin?" Diye bağırdım bir yandan da panikle atlayabileceğim bir noktaya inmeye çalışırken. "Yardım et." Dedikten sonra su yuttu. Hiç düşünmeden kendimi suya attım. Basınçla uğuldayan kulağım neredeyse infilak edecekti. Nefesimi oldukça uzun süredir tutuyordum suyun rengi öylesine koyuydu ki bir türlü onu göremiyordum. Nefes almak için su yüzüne çıktım. Gördüklerim karşısında panikledim su yutarken çırpınmaya başladım. Her yer güneşin ışığı sayesinde kızıldı okyanus hariç. Bu kızıllığın sebebi kandı. Ağabeyimin akan kanıydı bu. Su tamda beni yutmak üzereyken yere düşen bir şeyin çınlama sesi ile uyandım. Tedirginlikle doğruldum hemen. Alnımdaki ıslak bezi fark edince büzüp kenara koydum. Bunun bir rüya olmasına şükrederken karşılaştığım bu manzara karşısında afalladım. Belki de hala kabusum devam ediyordu. "Ah kahretsin." Dedi ses. Gözlerim karanlığa alışınca sonunda onu beceriksizce bakır tası eski yerine koymaya çalışırken buldum. Gülmemek için dudağımı ısırdım, uyuduğumu düşünmesi benim için daha iyiydi. Sendeleyerek devam etti. Büyük bir gümbürtüyle çalışma masasına tosladı bu kez. Ayağını tutarken sessiz bir küfür savurdu. Elinde tuttuğu kadehin içindeki sıvının bir kısmı yere döküldü. "Neyse ne." Dedi ve şerefe der gibi bir tavırla havaya kaldırdı kadehini. Eğer müdahele etmezsem etrafa serpiştirilmiş mumlardan birine çarpıp yere döktüğü içki ile beraber bizi tutuşturacaktı bu sersem. Nefesimi bıkkınlıkla bırakıp kalmak için bir hamle yaptım. Masaya dayanan adamın yanına vardığımda koku daha da keskinleşerek dayanılması güç bir hal aldı. Bu gereksiz laf kalabalığının ve sendelemenin gayet mantıklı bir nedeni vardı. Kurt zil zurna sarhoştu. Bunu bir başkası anlatsa hayatta inanmazdım, şuanda inanmakta bile güçlük çekiyordum. Başını kaldırınca beni fark etti. Üzerimdeki gömleği çekiştirdim. İlk o kaçırdı gözlerini benden. "Uyandırdım mı yoksa asi Leydimi ?" Dedi sulu sulu. Elindeki kadehten büyük bir yudum daha alıp masaya bıraktı sertçe. Küçümseyici bir bakış attım ona. "Acınacak haldesin." Dedim ellerimi belime koyup onu yukarıdan aşağı süzdüm. Boş boş bakmakla yetindi. "En az sizin kadar bayan." Dedi ve olmayan şapkasını çıkarıp bana bir selam verdi. "Bu mesele kimin suçu düşünmek lazım bence de." Dedim öfkeyle ona biraz daha yaklaştım. "Neden hep beni suçluyorsun anlamıyorum. Burada masum taraf benim." Dedi başını kaldırıp, küçük bir çocuk gibi ısrar etmişti. "Masum mu?" Sahte bir kahkaha atıp devam ettim. "Bu evlilik davası senin yüzünden başıma geldi benim. Anlaşma olmasa tüm bunlar yaşanmayacaktı. Ben burada bir çadırda seninle sıkışıp kalmayacak, ağabeyim bunları yaşamayacak bunca insanın kaderi ile oynadın." Sonunda dudaklarını kadehten kaldırıp konuşmaya başladı, bu olanların umurunda bile olmadığı açıkça göründü."Vaktim varken kaya yılanı ile evlenmeliydim. Ama ben ne yaptım? İnat ettim. İlla ki Clayton Düşesi asi Victoria diye direttim. " Konunun geldiği yere şaşkınlıkla takip ediyordum. "Heaven mı?" Dedim bocalayarak. Kendini masanın üzerine çekti ve başını geriye atıp beni izledi bir süre. "Senin aksine o portresini gönderdiğinde aklıma gelen tek şey gerçekten cennete yaraşır bir güzelliği olduğuydu, tıpkı ismi gibi." Dedi. Kıskançlık beni giderek tekeline alıyordu. "Öyleyse neden diğerlerini dinleyip o yılanı seçmedin?" Kollarımı kavuşturdum, öfkeyle doluydum. Zira Heaven'ı seçse koşa koşa onunla geleceğine emindim. Tüm bu kargaşaya neden olmayabilirdi. "Çünkü Asi Kralın seni İngiltere prensesi olarak görmek istiyordu ." Dedi büyük bir rahatlıkla içkisini yudumlarken. Olduğum yerde kala kaldım. Bunu bilmiyordum. Parmağını kaldırıp önünde duran hayali anlaşmaya bir madde ekledi. "Planı bozmak için; özellikle seninle evlenmek için anlaşmaya şart koştum. " "Sırf bunun için mi?" Dedim boğazıma oturan yumru ile kısıldı sesim. Başını salladı. Olabilirmiş gibi daha da değersiz hissetmeme neden oldu. Aklımdaki her şey uçtu gitti. Ayağı masanın ayağına takılınca onu son anda yakaladım. Düşündüğümden de ağır çıktı. Tanrım şimdi ikimiz de iki seksen yere serilecektik. Kolunun altına girip eğilip bükülerek katlandığım acı verici zahmetler sonucu onu şilteye kadar getirebildim. "Biraz yardımcı olsan iyi olurdu dostum. Az kaldı hadi bekle." Dedim ve sarmaşık misali beni saran kolundan kurtulup onu şilteye bıraktım. Geriye doğru düşerken yastıkları devirdi. Ne yapacağımı düşünürken ellerimi dizime koydum, nefes nefeseydim. Ah hayır kesinlikle hayır. Üzeri kan ve toprak lekesi ile taçlandırılmış o pislik topağı kıyafetlerle yanımda yatamazdı. Ayağımla yataktan sarkan ayağını sertçe dürttüm. "Onlarla yatamazsın. Üstüne temiz bir şey giy. Hadi kalksana seninle konuşuyorum. "Dedim aralıksız ayağını dürterken. Sert bir şekilde vurduğumda yüzünü ekşitti ve mavi gözleri sinirle açıldı. Sonra aynı hızla geri kapandı. Ne bu şimdi? Ah yok artık horlamaya başladı. Vücudunun yarısı yatakta değil bile. Şu trajikomik halimi Amy'e anlatabilmeyi dilerdim. Yeniden çalışma masasına ilerledim ve kendimi yukarıya çektim. Bacaklarım boşlukta sinirle sallanırken yanımda duran kadehi fark ettim. Omuz silktim ve kadehi bir dikişte içtim. En az kokusu kadar tadı da keskin olan viskiyi geri püskürtmemek için masaya sertçe yumruğumu geçirdim. Buna sıvı altın demek nasıl büyük bir yalandı böyle! Hala yorgundum ve bir an evvel onun orda olmasını ya da gördüğüm rüyayı umursamadan yeniden uyumak istiyordum. Ne yazık ki söylediklerinden sonra bu mümkün değildi. Tamam bende benimle evlenmesi için romantik bahaneleri olmasını beklemiyordum ama hepsinin siyasi planları bozmak uğruna olması benim için oldukça onur kırıcıydı. İngiltere prensesi olma şansımı benden almasının gözümde bir değeri yoktu ama beni Heaven'a tercih etmesine karşı söyledikleri umurumdaydı ve gururumu kırmıştı. Mumların bir kısmını olası bir kazadan korktuğum için söndürdüm. Uyuduğundan tam olarak emin olunca şiltenin kenarına oturdum. Beceriksiz parmaklarımla gömleğinin iplerini çözmeye başladım. Bittiğinde zafer kazanmış bir edayla gülümsedim bir korseden kurtulmaktan oldukça basitti. Altında kalan iç gömleği alabilmek için onu ileriye ittim ve inatla çekiştirdim. Homurdanarak arkasını döndü. Çıplak sırtında dört pembe kabartı parlıyordu. Parmağımı yara izinin üzerinde dolaştırdım yavaşça. Böyle bir yaraya sahip biri nasıl hayatta kalmıştı? Deri hafif kabartılı, sandığımın aksine pürüzsüz ve pembemsiydi. Daha fazla bakamayacağımı anlayınca üzerini örttüm. Sandalyenin arkalığına astım beter olmuş kumaş parçasını. Onu uyurken izlemek için yine bir fırsat geçmişti elime. Ama bu geçen seferki gibi hissettirmedi. Bir harabeye bakıyordum sanki. İç acıtıcıydı, karanlıktı biraz... Etrafı kurcalayınca kocaman bir şarap şişesi buldum. Mantarını dişimle çekip rastgele fırlattım, artık kibar olmam için bir gerekçem yoktu. Çalışma masasına kurulup kadehi ağzına kadar doldurdum ve önümde duran mum eriyene kadar da kalkmadım. İstesem de kalkamazdım bu bacaklarla zaten. Artık sızacak kıvama geldiğimde sandalyeyi ittim. Geriye düştü takırdayarak. Almak için eğildim ve gömleği kolumun altına sıkıştırdım. Gömleği ikinci asışımda cebinin biraz şişkin olduğunu fark ettim. Merakıma yenik düşüp elimi daldırdım hemen. Bu ufacık siyah kumaş parçası fazlasıyla tanıdıktı. Parmağıma doladım, evirip çevirdikçe aklımda bir görüntü belirdi. Elbisem. Ondan kaçarken üstümde olan elbisem. Alby Gölünde yüzerken kaybolduğunu fark etmediğim elbisemin parçası... İyi de böyle bir şeyi niye saklardı ki? Kafamı kaşıdım düşüncelere daldığım sırada. Yüzüme vurmak için yapmıştı belki. Ya da iz sürmek için kullanacaktı. Sonuçta beni düşünerek saklamış değildi ya? Kumaşı bulduğum yere koydum ve ayaklarımı sürüyerek şilteye gittim. Uzanıp diğer battaniyeyi örttüm üzerime. Artık soba söndüğü için buz gibi olmuştu çadır. Ufak bedenim şiltede titremeye başladı. Arkamı dönüp iyice sokuldum battaniyeye. Gözlerimi kapattığımda kolları ahtapot gibi beni sardı ve sıcaklığı ile içim ısındı. Başı iyice saçlarıma gömüldü. Donmamak için ona tahammül etme kararı aldım. Bunu bir kez daha sineye çekecektim. Nasıl olsa bu gece söylediklerini burnundan getireceğim günler de gelecekti. "İyi geceler Asi." Dedi saçlarımın arasından gelen sesi boğuktu. Boynumdan geçen ürperti ile bir süre karşılık veremedim. "İyi geceler Kara Kurt." Dedim bende sıktığım dişlerimin arasından.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE