Evine Hoşgeldin

2660 Kelimeler
Victoria "Safir." Uyuma numarama devam edemedim bu tek kelimeyi duyduğum an. Yüzümde bir gülümsemenin filizlenmesine izin verdim. Her ne kadar bakmasam da onun da gülümsediğini biliyordum. Sesi bile kalbimin ritmini hızlandırmaya yetiyordu. Tüm kan yine yüzüme hücum etmişti. Kızardığım için daha da utandım sonra. "Asi." Sıcak nefesini dudaklarımda hissetmemle nefesim kesildi, kapalı gözlerimden bir damla süzüldü. Hıçkırarak ağlamaktan bir adım uzaktaydım. Ölüm soğukluğundaki parmaklarıyla yanaklarımdan süzülen damlayı yakaladı. Nasıl bir işkenceydi bu böyle? Sanki camdan yapılmışım gibi davranıyordu bana. Yoksa kırmaktan mı korkuyordu beni? "Yapma böyle ne olursun sevgilim." Sesi hipnotize ediciydi içinde yaşadığım tüm güzel anıları barındırıyordu, benim için eve dönüş çağırısıydı. Ona bakmamak için zorladım kendimi. Yavaş yavaş göz kapaklarım yukarıya kalktı inatla. O kadar yakındık ki. Ondan yayılan şarap ve naneli sabunun kokusunu alabiliyordum. Ezberlediğim o güven veren kokuyu içime çektim ve omuzlarım düştü. Sonunda pes etmiştim. Yüce tanrım bir acı fiziksel olmadan nasıl bu kadar kanatabilirdi insanı? Nazik bir şekilde çenemi tuttu ve gözlerimi gözlerine sabitlemem için biraz müdahalede bulundu. Gülümsedi. Buruk gülümsemesini görünce boğazımdaki yumru yutkunmama imkan vermedi. "Gözlerinde, gözlerimi görmeyi seviyorum. Diğer yanımı görmeyi seviyorum." Dedi. Söylediklerinde samimi olduğunu biliyordum. Ama bu daha çok kanatıyordu beni. Dudaklarıma hızlı bir öpücük bırakıp geri çekildi. Öpücüğün afallatıcı etkisinden kurtulunca ona doğru döndüm. Titreyen ellerimi yüzüne uzattım, hemen elime yasladı yüzünü. Kirli sakalları elimi gıdıkladı. Yavaş hareketlerle ellerim çok iyi bildiğim yüz hatlarında sırayla ilerledi. İlk kez sabırsızlanmadım. Her anı yeniden yaşayarak ezberleyerek devam ettim. Bronz heykelleri kıskandıracak güzellikteki burnu hafifçe kızarmıştı. Çelik mavi gözleri sanki gördüğü en ilginç varlıkmışım gibi gözünü kırpmadan baktı bana. Bakışlarına karşılık verince yüzümdeki ifade yumuşadı. Ellerimi kumral dalgalı saçlarına geçirdim. Başımı boynuna gömdüm. Çok soğuktu. Vücudundan yayılan soğuk beni dondursa bile sesimi çıkarmadım. Bir daha böyle bir fırsatım olmayabilirdi, bunu elimden alabilirlerdi. "Kimseye veda bile edemedim. "dedim sesim fısıltıdan farksızdı. Defalarca tartıştığımız konuya geri dönünce keyfinin kaçacağını düşünerek yanılmıştım. Benim mutsuzluğum onu daha çok üzüyordu ama bundan başka çaremizin olmadığını biliyorduk. "Veda etmeyi sevmem." Eskiden her gece buluştuğumuzda kaleye dönmem gerektiğinde söylediği sözleri tekrar etti anılara dalarken. Beni kendine çekmesine izin verdim. Başımı göğsüne yasladım. Kollarını başının altında birleştirip kararan bulutları izlemeye başladı. Sonsuza kadar böyle kalabilmeyi diledim. Son nefesimi bu kollarda vermek istedim. "Korkuyor musun?" dedim mırıltıyla. "Neden korkacakmışım ?" dedi gözlerini kapattı ve gülümsedi. Gülümsemesi beni gülümsetmeye yetti. "Demircinin oğlu olarak bir düşesi kaçırıyorsunuz bayım. Bence Dük Edward'ın gazabından korksanız iyi edersiniz" dedim bilmiş bir tavırla bunu bir oyunmuşçasına küçümsemem ne kadar büyük bir gafletti. Ufak bir kahkaha attı, yüzünde korkudan eser yoktu, sabırsızdı. Daha sıkı sardı beni. Saçlarıma yüzünü gömüp kokumu içine çekti ve başıma ufak bir öpücük kondurdu. Bu bazen küçük bir kız çocuğu gibi hissetmemi sağlasa bile bunu yapmasını severdim, güvende hissettiren nadir şeylerdendi tıpkı onun varlığı gibi. "Sözlerinizi aklımdan çıkarmayacağım. Tıpkı sizi aklımdan çıkaramadığım gibi." O nefes kesici gülümseme yerini muzip ve çocuksu bir sırıtışa bıraktı sonraları. Hemen ondan uzaklaştım ve doğruldum huzursuzca. "Yakalanırsak olanlardan korkmuyor musun Rhyse?" Dedim dudağımı dişlerken. "Yakalanmayacağız. Korkma Safir çok uzaklara gideceğiz." Dedi istifini bozmadan. Ona hemen inandım. Heyecanla kıkırdadım. "Nereye?" "Sürpriz Safir. Yakında çok yakında tüm bunlar tatsız eski anılar olarak kalacak söz veriyorum Asi." Dedi. Sis perdesinin ardındaki görüntüler tamamen uzaklaştı ve boşluğa düşen elimle uyandım. Kan ter için de kalan yastığı yere fırlattım. Bu rüya olamazdı. Rüyalar bize özlediğimiz insanların kokusunu getirmezdi sonuçta. Bir gecede böylesine can çekiştiren iki rüya görmek için nasıl büyük bir suç işlemiştim bunu gerçekten merak ediyordum. Kalkıp ufak aynanın önüne yürüdüm. Hızla inip kalkan göğsümü görmezden geldim. Gözlerimin altındaki mor halkalar azalmış, başımdaki şişlik neredeyse inmişti. Saçlarımı düzelttim hızlı hareketlerle. Omuzlarımdan aşağıya dümdüz inince aynadaki yansımama tatminkar bir bakış attım. Sonra bakışlarım üzerimdeki kıyafetlere kayınca gözlerimi devirdim. Üzerimde hala onun gömleği vardı. Derin bir of çektim ve şakaklarımı ovdum. Kurt sabah benimle karşılaşacak cesareti bulamayıp çoktan sıvışmıştı. Tabi ne diyecekti ki bana? Zaten zahmet etmesinin pek bir gereği de yoktu. Nasıl olsa ağzını açmaya fırsat bulamadan onu susturacaktım. Bu kadar takıldığım için aptal olmalıydım onun ne düşündüğünün bir önemi yoktu. Buna bizi sürükleyen onun aptallığıydı ve sonuçlarına katlanmayı fazlasıyla hak ediyordu. Tembel adımlarla çalışma masasına yürüdüm bir bardak şarap bıraktığımı umarak. Gördüklerimi idrak edebilmek için gözlerimi kırpıştırdım defalarca. Ufak bir kağıt bırakılmıştı. Hayatımda gördüğüm en çirkin el yazısı hakimdi bu ufak nota. Sandalyeye kuruldum ve sesli bir biçimde notu okumaya başladım. İskoçyaya vardığımızda halkını bu kılıkta karşılamasına izin veremezdim. Senin konforundan çok kendim ve hanemin adının alay konusu olmaması için uğraşıyorum. Dip Not: Umarım bu sefer de kıyafetlerinizi kaybetmezsiniz Düşes! İlk cümleden sonra adeta ateş püskürdüm. Alay konusu öyle mi? Hanenin adı öyle mi? Masanın üzerinde duran şamdanı kapıp aynaya vurdum tuz buz olup parçaların halının etrafına dağılmasını izledim. Ama bu içimdeki öfkeyi bastırmadı. Sandalyeyi ufak sobaya fırlattım eski alevin külleri havada uçuştu. Hızımı alamayarak masayı devirdim, üzerindeki haritaların büyük ölçüde zarar gördüğüne sevinerek devam ettim. Halıların birkaç ilmeğini söktüm. Öfkem her saniye etrafı tozu dumana katarak büyüyordu Tam şilteyi parçalayacaktım ki içeriye daldılar. Kurt'un deli bakışlarının hedefi olduğum an sıkıca kavradığım sandalyenin bir bacağını ona fırlattım. Yanına gelen Andret'in bakışları da bir talan olmuş çadıra bir de öfkeyle kendinden geçen bana yöneliyordu. Hangisine daha çok şaşırmalı bilemiyor gibi. Kurt geri çekilince tahta parçası çadırın kalın kumaşına çarptı. Sonra elime şamdanı aldım ve tereddüt bile etmeden kafasına fırlattım. Tekrar kaçınca ikinci kez ıskalamamın neticesinde daha da öfkelendim. Ben iyi bir okçuydum ve hedefimi ıskaladığım görülmüş şey değildi. "Kes şunu artık." Dedi sonlara doğru kısılan sesiyle olduğum yere mıhlanıp kaldım. Bağırsa belki bu kadar büyük bir etki bırakamazdı üzerimde. Tırnaklarımı avuç içlerime sapladım etkisinden kurtulmak için kanatana dek bunu yapmaya devam ettim. Biraz toparlanınca koşar adım kenara fırlattığım kıyafetleri kucakladım. "Böyle parça parça taşıması daha kolay olur." Dedim ve ona çarpıp kendimi dışarı attım. *** 《Andret》 Kurt başını ellerinin arasına aldı. Kızın az önce kafasına fırlattığı tahta parçalarını tekmeledi ve öfkeyle haykırdı. Kızın ona böyle davranmaya cesaret etmesi bende buz etkisi yaratmıştı. Bir diğer şaşılacak konu Kurt'un bu kadar alttan aldığını ilk kez görmemdi. Bunların onda birini yapan Maira olsaydı gözünün yaşına bakmadan onu Obsidyen Kuleye sürüklerdi. Ama Victoria'ya gram karşılık vermemişti. Hem Victoria neye öfkelenmişti yine? Benim ki de laf! Bu kadının öfkelenmesi için nedene ihtiyacı vardı sanki.Çoğu zaman onun bir Blackwood olduğunu unutuyordum. Demek ki kız gerçekten söylenen kadar vardı bu asilik meselesinde, bunun saçma bir dedikodu olduğunu düşünerek çok dikkate almamıştım ama kesinlikle bunun doğruluğunu defalarca kez kanıtlamıştı. Birde böyle parça parça taşıması daha kolay olur demişti meydan okurcasına. Aklımda sesi yankılanınca yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluşunca başımı başka yöne çevirdim. Batair'i böyle ne yapacağını bilemezken izlemek oldukça komikti. O da bir hışımla çıkıp kızın peşinden gitmeye yeltenince koluna yapışıp durdurdum onu. Sinirden hızlı ve derin nefesler alıyordu. Gözleri aniden karardı ve yumruklarını sıktı. "Zaten çıldırtmışsın kızı bırak ben gideyim peşinden." Dedim bakışlarını bana çevirdiğinde reddedeceğini düşünmüştüm. "Acele et." Öfkeyle derin bir nefes aldı." Üzerinde sadece benim gömleğim var." Deli gözlerini bana sabitleyip devam etti. "Ve Andret ona bakan birini görürsen hiç düşünme." Dedi sıktığı dişlerinin arasından. Kız soğuktan donabilirdi ama onun düşündüğü tek şey diğerleriydi. Asi dışındaki herkes... Sadece başımı sallamakla yetindim hala Beathan'a sinirliydim. Hızlı adımlarla çadırdan çıktım ve Asi'nin ufak ayak izlerinin peşine düştüm. Onu bulduğumda koruluğun sonunda çoktan giyinmişti. Üzerinde Beathan'ın emriyle Sean'a aldırdığı elbise vardı. Gri elbise ince belini sarmış her ne kadar alışkın olduğum kadınlar gibi belini yarı ölçüye düşürecek kadar sıkı bağlanmamış bir korsesi olsa da üzerindeki mavi işlemeli kısım gözlerini belirginleştirmişti. Dolan gözlerini kolunun tersiyle sildi ve çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. Yaptığı Fransız işi topuzunun üzerine gri başlığını sabitledi ve püsküllerini düzeltti. Sanki az önce sinirden patlayan o değil gibiydi. Neredeyse iki gündür kafamı kurcalayan tuhaf görüntüyü bile bir süre düşünmememi sağlamıştı. Kafasını çevirince beni fark etti ve gözleri donuklaştı. Halbuki gözleriyle gülen Victoria'ya bu hali hiç yakışmamıştı. "Kaçmayacaktım. Sadece ondan uzaklaşmak istedim." Dedi ve yere bıraktı ufak yorgun bedenini. Yanına oturdum. "İnanır mısınız leydim bende aynı şekilde." Dedim gülümseyerek. Ondan beklemediğim bir anda kıkırdadı. Bu onu adeta ufak bir çocuğa dönüştürdü. "Ona nasıl dayanıyorsun anlamıyorum." Dedi gözlerini kocaman açarak. "Kuzenim o benim." Bir an şaşırmış gibi oldu ama hemen toparlandı. "Benim kuzenimin de bundan aşağı kalır yanı yok inan bana." Dedi birden kaşlarını çattı ve alnında iki derin çizgi belirdi. "Ne yaptı?" Dedim haklı olduğuna adım kadar emindim. Onu daha önce Fransız Sarayında görmüştüm, herkesi kendine hayran bırakıyordu bunun için çaba harcamıyordu bile. İnsanlara karşı davranışlarını inceleme şansım olmuştu ve kesinlikle düşüncelerini bir sebep uğruna saklayacak ya da geri plana atacak bir kadın olmadığını anlamıştım. "Ne yapacak onu kıstırdığımı sandığımda od-" Derken kestim sözünü. "Beathan'ı kastettim Asi. Heaven değil." "Ah ben yanlış anladım." Dedi biraz mahcup bir edayla devam etti. "Andret onu sana şikayet edemem ki ben." Dedi yere bakarken. Bir başkası olsa ben daha sormadan her şeyi sıralardı ama Clayton Düşesi bir başkası olamayacak kadar sıra dışıydı. Bir süre konuşmadan yanında kaldım. İkimizde düşüncelere dalmıştık yine. "Sana bir şey sorsam bana dürüst olur musun?" Dedi bir nefeste. Sonunda onu rahatsız eden şeyi konuşmaya karar vermişti. Bana karşı hala tereddütü olsa bile biraz olsun güvenini kazanabilmiş olmayı diliyordum. "Her zaman." Derken fazlasıyla ciddiydim. "Bu Heaven meselesi nedir? Herkes –ki buna o yılan da dahil- bunu söylüyor." Ah demek öğrenmişti. Şimdi çıldırmaya hakkı olduğu kesinleşmiş oldu. Fazla emin olmamakla birlikte yüzünde bir an acıya yakın bir ifade gördüğümü sandım ama göz açıp kapayana dek kendini toparladı ve soran gözlerle bana bakmaya devam etti. Ben anlatmasam bile bu işin peşini bırakmayacak gibiydi. Ona nasıl anlatacaktım ki? Dolambaçlı yolu seçtim. "Victoria, savaş Hardwell birliklerini yıkınca bizim galibiyetimizle sonlandı biliyorsun." Dedim bir yerden başlamaya çalışmaktan çok zaman kazanmak peşindeydim. Etrafıma bakındım beni kurtarabilecek bir şey aradım çaresizce ama nafileydi. Bunu söyleyen kişi olmak istemiyordum. Boğazımı temizleyip devam ettim. "Henry anlaşma yapmak istediğini söyledi. Herkes buna olumsuz baktı ama Beathan Henry ile görüşme kararı aldı. Sırf bunu yaptığı için bile ne kadar düşman kazandı tahmin edersin. Kralın sınırda ateşkes ve aldığımız toprakların bedeli olarak karşılıklı evlilik önerdi." Elimden geldiğince kırıcı olmamaya çalıştım. Gözleri dikkatle takip ediyordu beni. "Hepimiz bunun aptallık olacağını söyledik kazandığımız toprağı bırakmayı istemedik. Ama Kurt sonuna kadar dinlemeye devam etti. Kralın Heaven'ı önerdi. Hem Lourdess sınırdan uzaktı hem de kız gözde bir bekardı. Güzelliğini saymıyorum bile." Gözleri öfkeyle kısıldı. " Bende onun nasıl bir şirret olduğunu saymıyorum." Diye mırıldandı. "Ama o seni seçti." Dedim uzatmadan. Detaylar onu daha da öfkelendirecek cinstendi. Zorla sinirli gülüşlerinden birini yaptı. "İnadından." Dedi. Ayağa kalktı hışımla. "Nereden biliyorsun?" Dedim. Harika bu kızın tuzağına düşmüştüm. Zaten bunları biliyordu. Sesli bir şekilde burnunu çekti. "Dün kendi anlattı. Biliyor musun içtiği zaman muhabbetine doyum olmuyor." Dedi alayla. "Bu yüzden mi öfkelisin?" Dedim emin olamayarak. "Hayır." Diyerek kestirip attı. Bende ayağa kalktım ve ağır adımlarla kamp alanına yürümeye başladık. Günlerdir ona sormak istediğim soruyu dilimde tutmak giderek zorlaştı. "Peki ben bir şey sorsam sen bana karşı dürüst olur musun?" Dedim onun gibi bir nefeste. Hareli mavi gözleri bana döndü. "Her zaman." Dedi o da beni taklit ederek. Gülümsedim. "Brenna'da Beathan Aqua'yı bulduğunda ben de oradaydım." "Ben sesleri duyup geldin sanmıştım." Dedi şüpheyle. "Hayır. Bende oradaydım ama sonra ilerde beni bir şeyin izlediği hissine kapılınca nehirden uzaklaştım." Dedim olayları hatırlarken sesim giderek kısıldı. Victoria durdu ve bir ağaca yaslanıp beni dikkatle dinlemeye devam etti. Boğazımı temizleyip devam ettim. "İlk başta İngiliz askerlerinden biri zannettim ama yaklaşınca işin rengi değişti." Soğuk terler alnımdan burnuma doğru süzülürken ürperdim. Kızın yüzünde anlamadığını belli eden bir ifade olsa da sustu ve bitirmemi bekledi. "Aslında orada bir kurt buldum sanki sana doğru gidecek gibiydi." Dedim şakaklarıma ağrılar saplanırken Victoria kolumu tuttu. "Emin misin?" Dedi gergin görünüyordu. Başımı salladım. "Sıkı dur şimdi asıl deli saçması kısma gelmedim." Dedim gergin bir kahkaha eşliğinde. "Bu kurdun bir gözü mavi bir gözü kırmızıydı. Böyle bir şey mümkün değil biliyorum ama ben gördüğümü sandığım şeyin bu olduğuna fazlasıyla eminim." O kadar şaşkın görünmüyordu. "Sonra ne oldu?" Elimi saçlarımdan geçirdim ve sakinliğimi korumaya özen gösterdim. Bacağımdaki kumaş pantolonu biraz kaldırdım ve yara izini gören ilk kişi olmasına izin verdim. "Okumu ona doğrulttuğum da o kadar hızlı fırladı ki oku bırakacak fırsatım olmadan bileğimi ısırdı." Eğildi ve soğuk parmakları yaranın üzerinde nazikçe gezindi. Bacağımı geri çekmek istedim ama kıpırdamadım. "Neden daha önce söylemedin?" Dedi beklediğim tepkiyi görememiştim, deli olduğumu söylememişti ya da sarhoş olduğumu iddia etmemişti. "Ben bile ne gördüğümden emin değilken ortalığı karıştırmak istemedim. Onu daha önce görmüş olabilir misin? Sonuçta haftalardır oradasın." Dedim. Gözlerini kırpıştırdı hemen."Hayır. Ama Brenna'daki kurtlarında diğerlerinden farklı olduğunu sanmıyorum. Sis seni yanıltmış olmalı." "Belki de haklısın." Ama gördüğüm şeyin gerçek olduğuna körü körüne inanıyordum ve içimden bir ses Victoria'nın bu konu hakkında bilgisi olduğunu ama kendine sakladığını söylüyordu. "Yarana baktırmalısın." Dedi Victoria şefkatle. "Elbette Düşes nasıl isterse." dedikten sonra ufak bir reverans yapınca gülümsedi ve biz hiç acele etmeden ağır adımlarla kamp alanına dönmek için ayaklandık. *** 《Victoria》 Üç günlük yolculuğun sonunda Merrick sınırına gelmiştik. Devasa kalenin asma kapısı Beathan'ın emriyle indi. Atlarımız sırayla birbiri ardına ilerlerken nefesim daralmaya başladı. Nedense içimden bir ses ellerinde çürük domateslerle beni bekleyen bir köylü ordusunun arasına dalacağımı söylüyordu. Yol boyu bana bakmayan Beathan'a baktım bir umut. Ama o çoktan kale sınırlarına girmişti. Beni beklemeden. "Endişelenme. Seni sevecekler. Seni sevmemek ne mümkün." Dedi Andret güven veren bir tebessümle. Elbette şuan benden nefret ettikleri barizdi ama yine de bunu dillendirmeyecek kadar gergindim. Sadece başımı salladım. Aqua'nın attığı son adımla birlikte Kara Kale'nin surlarından içeri girdim. Düşündüğüm kadar kasvetli değildi. Muazzam bir güzelliği olduğu bile söylenebilirdi hatta. Siyah taşlarla oluşturulmuş kale duvarları oldukça sağlam bir görünüme sahipti açık avlunun zeminine hanesinin arması işlenmişti. İki geniş kanadın ortasında kalan kısım kalenin en göze çarpan tarafıydı. Geniş pencerelerin hepsinde meraklı yüzler saklanmadan izlemeye koyulmuştu. Beathan'ın coşkulu konuşmasını sonradan yakaladım. Keltçe söylediği için yalnızca birkaç şeyi anlayabilmiştim. Andret'e sormak için başımı çevirdiğimde çoktan kaybolmuştu. Gerginliğim giderek artarken Aqua'da huzursuzlanmaya başladı. Kalabalık hep bir ağızdan onun ismini söyleyince şaşkınlıktan kala kaldım. Sonradan ufak bir detaymışım gibi beni hatırlayan Kurt atıyla yanıma geldi. Gözlerindeki tehdit inkar edilemeyecek boyutta olsa da çenemi hafifçe yukarı kaldırıp görmezden geldim. Elimi tuttuğunda az kalsın Aqua'nın sırtından düşecektim. Ellerimizi kenetlerken bakışlarını insanlara yöneltti. Herkes beni sonradan fark etmiş olacak ki o müthiş coşku anında söndü ve meraklı bakışlar bana çevrildi. Tek bir fısıltı bile yoktu ama yargılayan onlarca gözün hedefi olmak kolay değildi. Ah tanrım bunların domatesleri bile yok. Hepsi birden beni parçalayacak olmalı! Derin bir nefes alıp bende aynı şaşkınlıkla insanlara bakmaya başladım. Beathan elimi bir an olsun bırakmadı. Atla etrafımızda bir daire çizmemizi sağladıktan sonra konuşmaya devam etti. Keltçe konuşması canımı sıksa da insanların bakışları yumuşadı. Bir kısmı tebessüm etmeye başlamıştı bile. Öfkeyle bakanlardan çoktu bunlar. Bu ümit vaad eden bir gelişmeydi elbette. Bende gülümsedim. Kurt'un konuşması bitince kalabalık eski coşkusuna geri döndü ama bu sefer onun adını haykırmadılar. "éirich." Diye bağırdılar hep bir ağızdan defalarca. Elimi tutan Beathan'a döndüm. Şaşkın bakışlarını görmek bana büyük bir haz verdi. "Ne diyorlar ?" Dedim. Bakışları insanların üzerinde gezindi. "Asi. İsminin Keltçe karşılığı bu." Dedi bakışları tekrar beni bulduğunda. Kurt elini havaya kaldırınca herkes sustu ve yavaş yavaş isteksiz adımlarla işlerine döndüler. Kalabalıktan uzaklaşınca hemen ona döndüm. "Elimi bırakacak mısın artık ?" Sanki yanmış gibi hızla çekti elini dediğimi ikiletmeden. Sonra bu dediğime biraz pişman oldum. Kara Kale'nin dik merdivenlerine gelince atlarımızdan indik ve seyis yamağı olduğunu tahmin ettiğim genç bir çocuğun atlarımızı almasına izin verdik. "Evine hoş geldin." Tam evimin Clayton olduğunu söyleyecektim ki ilk kez bana içtenlikle bakan gözlerini görünce bundan vazgeçtim. Şuan için insanların güvenini ve sevgisini kazanmalıydım bana güvenebileceklerini onlara kanıtlamalıydım. O an ona nazik bir cevap verme kararı almışken aklımdaki güzel sözleri söyleyemeden karşımda beliren kişinin varlığı beni engelledi. Genç bir adamın koluna girmiş olan sarışın kız tam karşımdaydı. Yılanı anımsatan bir gülümseme tüm yüzüne yayılırken adımın kolundan kurtuldu. Herkesin siyahlara büründüğünü o an fark ettim. İnsanların tuhaf bakışlarının sebebini şimdi anlıyordum, onlar günlerdir benim için yas tutuyorlardı. İnsanlar daha burada gelin olamamış bir kızın gelmeyen cenazesine karşın yas içindeydi. Benim aydınlanma anımı bölmekten çekinmeyerek devam etti ve bana yaklaştı elbisesindeki siyah işlemeli taşlar her hareketinde daha da ışıldıyordu. Üçgen başlığının önündeki siyah tülü yüzünden çekti. "Yeni evine hoş geldin Asi. Hem de biz tam senden ümidi kesmişken." Dedi tıslayarak.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE