Beathan
Victoria bileğini tutan elimin baskısı ile dursa bile ateş saçan gözlerle bakmaya devam etti. Nabzı avucuma çarpıp giderek hızlanıyordu. Bu istemsiz biçimde benim de kalp atışlarımın hızlanmasına neden oluyordu.
Bedeninin sinirle kasıldığına emindim. Geçen gece söylediklerim doğru olsa bile bu şekilde öğrenmemesi gerektiğinin farkındaydım ama o beni hiçe sayarken canını yakmak istedim. Öfkesinden anlaşıldığı kadarıyla gösterdiğim başarı beni mutlu etmeliydi.
Ama etmemişti...
Böyle olunca her şey boşa gitmiş gibi geliyordu. Her zamanki düşmanlıklarını devam ettirecekleri her hallerinden belliydi, bu sefer geri çekilme gibi bir seçenek olduğuna dair şüphelerim vardı.
"Xavier'ın aksine gayet iyi görünüyorsun." Sahte bir sevecenlikle elini kızın omzuna koyup sıktı. Asi ona uzatılan bu eli ittiği zaman şaşırmış gibi yaptı ama gülümsemesi hiç bozulmadı. Bu olaya şaşıran insanlarda Heaven'ın sahte metanetini görünce ona hafiftan hayran kaldılar.
Ne kadar farklı olduklarını şimdi çok net bir şekilde görebiliyordum. Asi'nin gözlerinden kendinden emin ve inatçı bir parıltı eksik olmazdı. Ama bu kızın gözleri aksine zehirli donuk bir mavilikle ışıldıyordu. Kız yüzündeki ifadeyi ustaca gizleyebilirdi ama bunu asla...
Kalenin gri ağır çift kanatlı demir kapısı görevlilerce açılınca biraz olsun bu tatsızlık bizden uzaklaştı. İçeriye daha bir adım dahi atamamışken karşıdan gelen kişiyi görünce hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Refakatçileri ile birlikte bize yaklaşan kadının yüz ifadesi anında değişti. Onun gelişini gören herkes kendine ister istemez çekidüzen verdi. Asi bile en saygılı tutumunu takınırken olanları şimdilik görmezden gelerek ona odaklanmıştı. Heaven'ın yüzünde birden masum bir tebessüm belirdi ve beni bile şaşırtacak ölçütte bir şey yaptı. Vakit kaybetmeden hemen boynuna atıldı ve uzun çelimsiz kolları ile neredeyse ondan da zayıf olan kadına sıkıca sarıldı.
Her ne kadar Asi'nin yüzüne bakıp tepkisini ölçmek istesem de duruşumu bozmadım, benim gibi şok olmuş olmalıydı. Elimin bileğindeki kelepçe görevine devam ediyordu, daha ne kadar kendini tutabilirdi bilmiyordum ama ben saçma bir şey yapmasını ya da benim için en önemli insana saygısızlık yapmasına razı olacak değildim.
Orta yaşların sonlarında olsa da güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti bu kadın, insana güven veren asil gülümsemesi fazlasıyla samimiydi. Kızıl kahve saçlarındaki yeni yeni beyazlar çıkmaya başlamıştı. Üzerinde zümrüt yeşili bir elbise vardı yaka kısmı yakutlarla işlenmişti gelişimi beklediği ve hazırlıklı olduğu belliydi.
Victoria'nın aksine kuzeni çoktan kalede –benim kalemde- dostlar edinmeye başlamıştı. Kadın geri çekildi ve yanağına ufak bir öpücük kondurdu. Heaven dizlerini kırarak hafif bir selam verdikten sonra olacakları yüzünde muzip bir gülümseme ile izledi.
"Güzel kızım, Beathanla sonunda karşılaşmana sevindim." Dedi saklamadığı büyük bir hoşnutluk ile.
Asi tam başımı kaldırıp cevap verecekti ama kadının bakışları Heaven'ın üzerinde olunca cümlenin muhatabının o olmadığı anlaşıldı ve Asi'nin yüzündeki gülümseme hemen soldu. Arkasını dönünce onu es geçip bana yöneldi, derin bir nefes aldım sıkıntıyla daha geleli bir saat bile olmamıştı ama şimdiden gereksiz bir rekabetin fitili ateşlenmişti.
"Hoş geldin oğlum." Kollarını açınca Victoria'nın bileğini bıraktım ve annemin bana sarılmasına izin verdim. Asi onu bıraktığımda bir an dengesini kaybetti ve tökezlemekten son anda kurtularak dengesini hemen geri kazandı.
Sevgili Merrick Düşesi çoktan favorisini ilan etmiş ve nişanlımı dikkate almamıştı.
Hemen geri çekildim ve başımı hafifçe eğdim, elimden geçtiğince bunu kısa kesmek ve işlerimi halletmek istiyordum. Daha Clayton'a göndermem gereken hediyeyi hazırlamam gerekiyordu...
"Hoş geldin Victoria Blackwood." Dedi aralarındaki boşluğu sesindeki soğukluğun doldurduğuna yemin edebilirdim.
"Teşekkürler Düşes Albiona." Dedi o da onun kadar resmi olmaya çalışırken.
Heaven'ın yüzündeki ifadeye bakarsak fazlasıyla hoşnuttu kuzenini düşürdüğü durumdan.
"Yorgunsunuzdur Dük hazretleri, sizin temizlenebilmeniz için James'e su kaynatmasını söyledim. Şuan odanızda küvetiniz hazır olmalı." Dedi uzun sarı kirpiklerinin altından kaçamak bakışlar atarken.
Benim kalemde ona ait olmayan bir rol üstlenmiş, benim için hazırlık yapmış ve çoktan burada bir söz sahibi olmuştu. Bu gereksiz özen beni rahatsız etse bile Victoria'nın canını sıktığı için bunu görmezden geldim şimdilik.
Yanına yaklaştım. "İşlerim var. Kıymetli vaktinizi benim için harcayıp bunu yapmanız büyük incelik olsa da siz misafirsiniz leydim bunlarla pekala bir başkası da ilgilenebilir. Siz istirahat edip kalenin keyfini çıkarmaya bakın." Dedim ve cümlenin sonunda bakışlarım bizden geride duran kıza kaymıştı.
Verdiğim tepki onu şaşırtsa bile suskunluğunu korudu. Hayatı iki farklı ülkenin saraylarında geçmiş olduğu düşünülünce hislerini saklamayı iyi öğrenmişti. Bu ona yıllar boyu büyük bir avantaj kazandırmış olmalıydı.
Yeniden ona döndüm, bakışlarında anlamlandırmadığım bir duygu vardı. "Sizde dinlenin düşes annem sizinle istirahatinizin ardından da görüşebilir."
"Ah kaleyi nişanlınıza gezdirecek kadar da mı vaktiniz yok lordum." Dedi Heaven fesatlığını sürdürürken kuzeninin canı sıkmak ona hayat veriyordu sanki, şimdiden yanakları al al olmuş tenine can katmıştı.
Ama ona daha fazla şans tanımaya niyeti olmayan Asi lafını esirgemedi. "Dük uzun zamandır Merrick dışındaydı. İnsanların ve bürokrasinin denetlenmesi gerekir. Elbette sen bir dükalığın nasıl işlediğini bilmediğinden bu söylemini anlayışla karşılayabiliyorum." Yüzündeki maskeyi biraz olsun çatlatabilmek onda ufak bir zafer havası yaratmıştı.
Keyfi yerine gelirken devamını getirmeden edemedi. "Nasıl olsa burası artık benim evim. Zamanımızda bol aceleye hacet yok tadına bakacağım..."
Rekabet eden kadınların etrafa yaydığı havadan ortam gerilirdi. Ama bu bahsi geçen rekabet iki kuzen olduğu zaman işlerin ulaşabileceği boyutu anlatmak için gerginlik kelimesi basit kalıyordu.
"Size Kara Kale'yi gezdirme onurunu bana bahşeder misiniz güzel düşes ?" Dedi varlığını bile fark etmediğim ses.
Bunu kızın ifadesinden fark etmiş olmalı ki devam etti."Ne kadar kabayım! Beni mazur görün lütfen." Boğazını temizledi ve devam etti. "Ben Pellanor Lordu Allister Bhriain. Eğer Dük hazretlerinin izni olursa bu benim için büyük bir zevk olacak." Dedi Allister gözlerini bana çevirerek.
Allister her zaman iyi bir politikacı ve güvenilir bir dost olsa bile bu fikirden hoşlanmamıştım. Asi'yi tanımadığı biri ile bırakmak özellikle bana bu kadar öfkeliyken iyi bir fikir olmayabilirdi.
Belki de işimin olduğunu söylememeliydim.
Victoria'nın bakışları da bana dönünce bir cevap vermem gerektiğini hatırladım.
Başımı salladım. "Eğer Düşes istiyorsa be-" İstemediğini düşündüğümden rahatça devam ettiğim cümle acele ile kesildi.
"Bunu çok isterim Lord Bhriain." Dedi tek nefeste.
Tek elimi yumruk yaptım ve renk vermemeye çalışarak başımı salladım.
Allister kolunu Victoria'ya uzattı ve gülümsedi. Victoria anneme sessiz vedasını sunduktan sonra Allister'ın uzattığı koluna elini koydu ve ağır adımlarla uzaklaşırlarken Allister'ın kızın söyledikleri karşısında attığı kahkahalar koridorda yankılandı.
Ben hala onları izlerken Asi bir kez bile arkasını dönmeden Kara Kale'nin merdivenlerinden yukarıya çıktı.
***
《Victoria》
Allister'ın teklifini kabul etmemin tek sebebi bu kalede kibar olan tek insan oluşu değildi. Bu teklif beni Heaven ve Düşeş Albiona'dan kurtaracak biletti. Bu beni bahane bulmuşum gibi göstermezken bilgi edinmemi sağlayan ufak bir tanışmaya vesili olacaktı.Ayrıca Kurt'un beni baskı almasından fazlasıyla sıkılmıştım.
Aklımda Xavierdeydi.
Gerçekte durumu bu kadar kötü olabilir miydi?
"Düşes iyi misiniz?" Dedi Lord Allister dalgınlığımı fark ederek.
Başımı salladım. "Yalnızca aklıma takılan şeyler var Lordum."
"Bu şeyler ağabeyiniz hakkında olabilir mi ?" Başımı ona çevirince anlayışlı bakışları karşıladı beni.
"Evet. Acaba bu konu hakkında bir bilginiz var mı?" dedim midemdeki baskı artarken.
"Keşke size iyi şeyler söyleyebilsem Victoria." Başını yere eğdi ve yavaş adımlarımız kesildi. Kelt efsanelerinin resmedildiği vitraylı pencerenin pervazına yaslandım ve hikayeleri çözmeye çalıştım.
Şuan Clayton'da olmam gerekirken avare bir biçimde gezindiğim için utandım kendimden. Üstelik ağabeyim benim için mecbur olmadığı şeyler yapmışken...
"Xavier ile dost olduğumu söyleyemem ama onunla daha önce çarpışmalarda süngü süngüye çatışan biri olarak kolay pes etmeyeceğini gönül rahatlığı ile söyleyebilirim." Dedi buruk bir gülümsemeyle koyu kahve gözlerinden samimi olduğunu anladım.
Bende gülümsemeye çalışmıştım ama yüzümde tek bir kas dahi oynamadı.
"Devam edelim mi ?" Diye sorduğumda beni başıyla onayladıktan sonra ufak gezimize devam ettik.
Kale etrafını çevreleyen devasa ağaçlarla saklanmıştı. Kasvetli görüntüsünün ardında ihtişamlı salonlar, kabul odaları ve misafirhaneler vardı.
En üst kata çıkan kavisli merdivenleri tırmanırken elbisemin kabarık etekleri tutarak dikkatle ilerledim. Devasa pencerelerden giren güneş ışınları karşıladı bizi. Burası kalenin gezdiğim yerlerine hiç benzemiyordu. Burası gerçekten eve yakın gelen tek yerdi benim için. Meraklı bakışlarla etrafımı izlemeye başladım.
Sağ taraftaki kapıyı çekinmeden açtığımda gözlerime inanamadım.
Kütüphane o kadar büyüktü ki! İtiraf etmek istemesem de burası Clayton'daki kütüphanemizden çok daha donanımlıydı. En üstteki kitaplara yetişmek için ahşap bir merdiven bırakılmıştı. Boş kalan tek yer kapının karşısındaki duvardı. Orada da kitaplardan alınan sözler yazılmıştı, el yazısı sözlerin güzelliği altından ezilmişti ama fazlasıyla yaratıcıydı. Bir kısmını okurken beni izleyen meraklı gözler beni durdurdu.
"Beğendiniz mi?" Dedi kendinden emin bir tebessümle.
"Evet. Şaşırdığımı söylemeliyim lordum burası gerçekten eşsiz bir kütüphane." Dedim bakışlarım odada gezinirken.
Oturduğu yeşil koltuktan kalktı ve bana yaklaştı.
Birden ciddileşti. "Eşsiz kelimesi basit bir kütüphaneye kullanılmamalı. Özellikle kütüphanede kelimenin karşılığı olabilecek bir kadın varsa."
"Çok kibarsınız." Dedim kısık sesle.
İstemeyerek de olsa çıktım kütüphaneden.
Birden fazla sıcak olmuştu hava.
Bunun kızaran yanaklarım ile bir ilgisi olamazdı değil mi?
Koridora yeniden çıktığımızda karşımda duran kapının çekimine kapıldım. Arkamdan seslenen Allister'ın sesini bile duyamaz olmuştum.
Çift kanatlı oyma kapıyı itince karşımda inanılmaz manzarası ile bir yatak odasına girdim.
Kalın koyu renk kadife perdelerle taçlandırılmış devasa pencerelerden dolayı oldukça ferah görünüyordu, girdiğim tüm odalar arasında en geniş olanıydı. Genişçe bir yatağı donatmış kaz tüyü yastıklar beni haftaların yorgunluğunu atmak için çağırır gibiydi. Sol tarafta kızıl sarı bir alevle yanan şöminesi ile odaya hayran kaldım.
"Benim odam neresi?" Ona dönmeden çalışma masasına yürüdüm.
Tek kaşı havaya kalktı. "Kalenin sol kanadındaydı unuttun mu yoksa? İkinci katta."
"Artık değil." Dedim yüzüme yayılan kibirli bir gülümseme ile.
"Nasıl yani ?"
"Orası benim odam olamaz. Çünkü benim odam artık burası." Kollarımı açarak tüm odayı kast ettiğimi yeniden belirttim.
"Düşes çok üzgünüm ama bu mümkün değil."
Gerilmişti ve ben gerilen insanları daha çok germekten hoşlanan bir yapıya sahiptim.
"Neden mümkün olmasın ki?"
"Burası Dük Batair'in odası."
İşte şimdi bu odayı almam için daha iyi bir nedenim olmuştu.
Varlığını yeni fark ettiğim çalışma masasına yaslanan sandalyeyi çektim ve keyifle yerime kuruldum. Bacaklarımı masanın üzerine attım ve gözlerimi kısarak ona baktım.
"Kurt'un odası demek?" Başıyla onayladı yeniden. Dolabın yanında bir kapı daha vardı. Kapının ardından gelen güzel kokular burnuma dolmaya başladı.
Heaven'ın hazırlattığı sıcak su dolu konforlu küvetin boşa gitmesine gönlüm razı olamazdı sonuçta.
"Çok ileriye gitmem umarım lordum ama rica etsem eşyalarımı bu odaya taşıtır mısınız?" Afallayan adam anlamayan gözlerle bana baktı.
Bu giderek eğlenceli bir hal alıyordu.
En masum ifademi takınırken utangaç bakışlarımı koyu renk gözlerine çevirdim.
"Dük bundan hoşlanmayacaktır." Diye yeniden uyarmaya yeltendi beni.
"Bana istediğim odayı seçebileceğimi söylemişti. Ona haber verirsiniz umarım. Uygunsuz bir durumdayken ona yakalanmak istemem." Alt dudağımı dişlerken kollarımı göğsümde kavuşturdum.
"Pekala, ona bunu ileteceğim." Topuklarının üzerinde dönüp çıkacakken onu durdurdum.
"Son bir şey daha istesem kabalık etmiş olur muyum?"
"Lütfen düşes böyle düşünmenizi istemem. Buyurun."
"Banyo yapacağım. Malum yoldan geldim temizlensem iyi olur. Acaba hizmetliyi odama gönderir misiniz?"
"Tabi ki yardımcı olmaları için birilerini birazdan yanınıza göndereceğim." Dedi ve onayımı aldıktan sonra beni Kurt'un izleriyle dolu olan yeni odamda yalnız bıraktı.
***
Üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim.
Cemal Süreya
《Victoria》
Allister sözünü tutmuş ve bana yardım için birilerini göndermişti. Bana temiz kıyafet ve havlu getirmişlerdi. Suyu yasemin kokulu esanslı bir köpüğe boğmuşlardı. Onlara teşekkür edip gönderdim ve küvetin içinde derim büzüşene, iliklerime kadar sıcak suyu hissedene kadar durdum.
Havluyla kurulanıp temiz geceliği üzerime geçirdim. Boy aynasına bakıp saçlarımı düzelttim ve fazlasıyla davetkar görünen konforlu yatağa uzandım.
Yatak o kadar büyüktü ki...
Yastıkları ideal bir düzene getirip uykum için hazırlandım. Beathan'ın bunu öğrenince ne kadar sinirleneceğini düşündükçe içimdeki kıkırdama isteğini bastıramıyordum.
Sonunda yorgunluktan kırılan bedenimin baskısına dayanamayarak kendimi yastıkların yumuşak yüzeyine bıraktım.
Ama irkilerek geri kalkmam bir oldu.
Yastıkta ki koku tanıdıktı. Hatta bu kokuyu tanımış olmak bile benim için rahatsız ediciydi. Bunu düşünürken yatakta oturur pozisyona geçtim.Yastığım onun gibi kokarken uyuyamazdım. Yani onun izlerini taşırken uyumamalıydım. Rahatsız edici olan koku değildi, bende yarattığı etkiydi. İstemsiz bir şekilde yastığa iyice sarılmamı ve güvende hissetmemi sağlıyordu.
Kapının önünde birileri konuşunca kendimi yeniden yastıkların üzerine bırakıp ekoseli battaniyeyi üzerime çektim. Başucumdaki mumu söndürdüm hemen.
Kapı nazik denemeyecek bir hızla açılınca kendimi battaniyeye iyice sardım ve mümkün olduğunca göz kapaklarımı titrememeye çalıştım.
Öfkeyle verilen hırıltılı nefeslerin derinliğini hissedemesem de duyabiliyordum. Sonra kapıdan yine bir ses geldi.
Neydi bu şimdi?
Kavga etmeyecek miydik?
Sinirden kasılmış çenesinde atan damarı görmeden onu sinir etmemin anlamı neydi?
Kazanan bendim ama bu zafer kazanmış gibi hissettirmiyordu. Rahatsız bir biçimde yatakta kıpırdandım. Uzun zamandır böyle bir soğukluk hissetmemiştim yatağımda. Onunla uyumaya bu kadar kısa zamanda alışmış olamazdım. Bu yalnızca güven arayışı olmalıydı. Ya da benim buz tutmuş bedenime inat sıcaklık arayışı... Tam olarak neydi bilmiyorum ama bu sevgiye yakın olabilecek son şeydi. İçimden de aksinin olmamasını diliyordum.
Derin bir iç çektikten sonra olduğum yerde iyice sindim ve yastıkta ki kokusu dışında yatağımda en ufak izi kalmayan adamı düşündüm. Düşündüklerimden dolayı dişlerimi sıktığımı sonradan fark ettim. Çenemi ovuşturdum acıdan kurtulmak için.
Kapı yeniden açıldı. Bunun hemen ardından yatağımda bir ılıklık hissettim. Tam bağıracakken kendimi tuttum. Numara yaptığımı belli etmek olurdu bu. İnatla iyice yanaştım duvar tarafına. Zaten soğuktan titreyen bedenim duvarın soğuğunu da yiyince dişlerimin takırdamasına neden olacak şekilde titremeye başladım.
Beklemediğim bir an da dirseklerinin üzerinde doğrulunca nefesi nefesime karıştı. Sinirle hareketlenen göz kapaklarım yukarıya kalktı ve uzun bir süre devam eden düşmanca bakışlar sonunda tek kelime etmeden yanımdaki yerini aldı. Kendi yastığı ile onu boğmamak için kendimle savaşırken birden güçlü kolları belimi sardı ve beni kendine çevirdi. Yüzlerimiz birbirine dönünce bakışlarım daha da sertleşti ama yine sustum. Onun ifadesini çözmeye çalışıyordum.
Neden kızgın değildi?
Neden buradaydı hem?
Bunu biri görse hakkımda ne düşünürdü?
Sonunda dayanamayarak sessizliği kırdım. "Ne yapıyorsun?"
"Seni ısıtıyorum." Dedi pişkin pişkin.
Kolunu itmeye çalışsam da bu kale surlarını itmekten farksız bir hareketti.
"Buranın benim odam olduğunu açıkça belirttiğimi sanıyordum." Dedim.
Nefesini solurken sarhoş gibi olmuştum.
"Bunu açıkça kabul ettiğimi hatırlamıyorum."
"Kabullenmeye başlamanızı öneririm." Dedim sanki arada bir fark varmış gibi.
"Odamı bırakmak gibi bir niyetim yok."
Sadece oda mı? Kolumu belimi öyle bir sarmıştı ki belimi bırakmak gibi bir niyeti de yok gibiydi.
"O zaman bu gece için başka bir odaya gideceğim. Yarın başka bir odaya taşınsan iyi olur."
Taşınmazsa ne yapabilirdim ki?
"Sence bu saatte biri seni buradan çıkarken görürse ne düşünürler? Hatta etrafta ne derler Safir?"
O kadar lafımın üstüne hala bana Safir demekten vazgeçmemesi sinirlerimi daha da bozdu.
"İnsanların ne düşündüğü umurumda değil!" Sesimi yükseltince sonlara doğru sesim çatladı ve başımı çarşafa doğru eğdim.
Ayrıca fazlasıyla umurumdaydı.
"Buna inanmış gibi yapmamı ister misin?" Dedi umursamayarak.
Sesinden eğlendiği belli oluyordu. Yüzü ifadesizdi yine.
"O zaman kanepede yat."
"Soğuktan donarak ölmene izin veremem. O yüzden yanında, yatağımda yatmaya devam edeceğim."
Derin bir nefes aldım. "Sen de iyi alıştın yanıma yatmaya." Dedim somurtarak.
"Ne diyebilirim yalnız uyumaya pek alışkın değilim."
Ağzım açık bir şekilde ona baktım. Kolumu kurtardım ve göğsünü yumruklamaya başladım. "Ben yatağını ısıtan kadınlardan değilim. Bunu aklına sok." Diye tısladım
Yüzünde tek kas oynamadı."Biliyorum. Zaten bu sefer yatağı ısıtan taraf benim."
Bileğimden yakalayınca başımı kaldırmadan gözlerimi ona çevirdim. Tek eli iki bileğimi yakaladı ve başımın altındaki yastığın üzerine hapsetti.
Boşta kalan elini kaldırdı ve geceliğin acık bıraktığı boynumda durdu. Nefesim derinleşirken yutkundum elinden yayılan sıcaklık tenime akıyordu. Fazla yakındık ve bu yakınlık beni yakarken giderek tehlikeli bir hal alıyordu. Boğazımdaki damarın üzerindeki parmakları derimde yakıcı bir etki bırakıyordu.
"Heyecanlanıyorsun." Diye mırıldandı. Karanlık olsun ya da olmasın hissettiklerimi harita okur gibi okuyordu.
"Hayır." Diye fısıldadım huzursuzca.
Niye nefes nefese kalmıştım ki şimdi?
Üzerimde bıraktığı etki mantıksızdı.
Güldü ve eli kalbimin üzerine indi. "Kalbin çok hızlı çarpıyor."
Gülmüş müydü? Yoksa gerçekten soluduğum nefesi beni sarhoş mu etmişti ?
Yüzüne dikkatle baktım. Her ne kadar itiraf etmek istemesem de gülümsemek ona yakışıyordu. Düşündüklerim beni sekteye uğratırken gözlerimi kapattım.
"Öfkeden." Dedim içimden de öyle olduğunu umarken midem kendi asidiyle beni eritiyordu.
Bu sefer melodik bir kahkaha attı. "Şimdi de kızarıyorsun."
"Yüz kızartacak bir şey yapmadım ki ?" Dedim sesim küçük bir çocuk gibi çıkmıştı.
Tüm ağırlığını bileklerime verip bana doğru eğildi. Derin nefesler almaktan hızlı hareketler eden göğsüm göğsüne çarpınca gözlerim kocaman açıldı. "İstersen öyle bir şey de yapabiliriz." Dedi yüzü tehlikeli bir ifadeye bürünürken.
"Çekilsene! Saçmalamaya başladın."
Ağırlığını üzerime biraz daha bıraktı inatla.
Ona baktığımda soluğum gırtlağımda takıldı.
Uzun siyah kirpiklerinin gölgesi bitap düştüğü için daha da belirginleşen göz çukurlarına düşmüştü. Mavi gözleri siyaha çalan bir tondaydı. "Neden bir anlaşma yapmıyoruz?" Dedi alnını terli alnıma yaslarken.
Zorla sinirli kahkahalarımdan birini yaptım. "Bizi bu hale getiren de senin anlaşmalarından biriydi." Diye hatırlattım.
Kaşlarını çattı ve alnındaki çizgilerin belirginleştiğini karanlığa rağmen net bir biçimde görebildim. "Belki bu sefer ki işleri daha iyi bir hale getirir. Ne dersin?"
"Şüpheyle yaklaştığım için beni suçlayabilir misin Kara Kurt?" Dedim sesime yansıyan alayla.
"Peşin hüküm verme ve dinle. Senden yalnızca bir şey isteyeceğim. Eğer bunu yaparsan Merrick'te kalmak zorunda olmayacaksın."
Beni istemediğini belli eden bu öneri beni yaralasa da yüzümdeki kibirli gülümsemeyi bozmadım. "İlgimi çekmeyi başardınız Dük Batair devam edin lütfen."
"Evlendikten sonra. Bir süre burada olacaksın diğer lordlarla görüşürken yanımda kalacaksın ve sözümü dinlemesen bile dinlermiş gibi yapacaksın. Bir de-"
Kaşlarımı çattım ve sözünü kestim. "Bir şey isteyecektin bir sürü şey değil." Diye itiraz ettim.
Bunu dikkate almadan devam etti. "Asıl istediğim şeyi de yaparsan eğer Brenna'da yaşayabilirsin. Hatta kaleni de ben yaptırırım ve bir daha birbirimize katlanmak zorunda kalmayız."
Ve beni bir daha görmek istemediğini de vurguladığına göre mutlak bir aşk evliliği olduğumuzu da kanıtlamış oldu.
Bir şey hissetmek istemiyordum ama sözleri beni kırmaya devam ediyordu.
"Ne istiyorsun?" Dedim duygusuz bir sesle. Gözlerimi mavi bir alevle yanan gözlerine sabitledim.
"Bir oğul. Varisimi doğurduğun zaman gidebilirsin. Hatta onu bir daha görmek zorunda bile değilsin. Çocuk benimle Kara Kale'de kalır, en iyi şekilde yaşar ve doğuştan gelen haklarını asla inkar etmem."
Duyduklarımı sindirmeye çalıştım. "Senin için bir çocuk doğuracağımı düşündüren nedir?"
"İstesen de istemesen de bana bir varis vereceksin. Sana böyle bir seçenek sunacak kadar cömert davrandığım için duacı olmalısın. Bunu düşün bir daha böyle bir teklifle gelmeyebilirim." Dedi ve bileğimi tutan kelepçeler çözülünce serbest kaldım.
Konuşmayı bitirdi ve hiçbir şey olmamış gibi kolunu belime doladı. Sonucunu bildiğimden ondan uzaklaşmaya çalışmadım bile.
Yüzümü yastığa bastırdım ve ona fark ettirmeden sessizce ağladım.