Victoria
Ağlamış olmamı bir türlü sindiremedim. Onun karşısında durmam gerekirken o zehirli sözlere karşılık vermem gerekirken susmuştum. Günlerdir buradaydım. Mümkün oldukça ortak salondaki öğünlere katılmadım, çatı katındaki sığınağım olan kütüphaneden çıkmamaya özen gösterdim. Mektuplarımın hiç biri Clayton'a gitmiyordu. Bunu bilsem bile yinede yazmaktan vazgeçmemiştim neredeyse her gün Sean'a mektuplardan birini verdim çoğu daha ilk engelden bile geçmeyi başaramayarak Düşes Albiona okuduktan sonra şöminenin ateşi ile buluştu, diğerleri ise Kurt tarafından kesin bir dille yasaklanmıştı. İngiltere elçisi ile görüşmeme izin verilmiyordu. Burada olmanın esaret altında olmaktan hiç farkı yoktu. Koca kalede yapayalnızdım. Yalnızlık hiç bu kadar canımı acıtmamıştı.
Kurt odasını benim için boşaltmıştı. Bu kesinlikle bende bir zafer çağrışımı yapmamıştı. Bilakis bunun beni yıldırmaya yönelik bir diğer ceza olduğunu oldukça iyi biliyordum. artık kalenin en ıssız yerinde yaşayan bir ben vardım. Buraya geldiğim günden beri zamanımın büyük kısmını kütüphanede geçirmeyi huy edinmiştim. Bu biraz olsun evde hissetmemi sağlardı. Saatin geç olduğunu fark ettiğim zaman kütüphanede saatlerdir üstüne tünediğim yeşil kadife koltukta gerindiğim zaman kemiklerim isyan eder gibi bir ses çıkardı ve ne kadar yorgun olduğumu daha fazla görmezden gelemeyerek odama gitmek için ayaklandım. Kristallerle süslü avize etrafa gökkuşağının renklerini dağıtarak biraz olsun hayat üflüyordu, buna ne kadar hayat denebilirse işte tam da o kadar. Ağır adımlarla yürüdüm, kapının kolunu tuttuğumda duyduğum ses beni durdurdu. Koridordaki porselen vazo büyük bir sesle parçalara ayrılırken kahkaha sesleri yükseldi. Kapının deliğinden baktım tereddütle.
Kim bu saatte Kara Kale'nin bu kısmına gelirdi ki? Bu çok gülünçtü!
Dışarıyı gözetlediğim kapının çarpma sesi ile titremesiyle birden bende dengemi kaybederek geriye doğru düştüm.
Bu sefer bir kadın kıkırtısı tüm koridoru doldurdu. Kalbimdeki ağırlık beni izlemeye sevk etti. Kendime çeki düzen verince kapının kenarındaki çatlak kısımdan dışarıya baktım. Dışarıda yetersiz bir ışık olsa bile görüntüleri ayırt edebileceğim kadar yakındık artık.
Bir el kadının kızıl dalgalı saçlarını sertçe kavrayınca kadının dudaklarından ufak bir çığlık koptu. Canı acıyormuş gibi görünmüyordu bilakis bu hoşuna gidiyordu, her anından zevk alıyordu. Adam bağırarak Keltçe bir şeyler söyledi ve bu sefer kadını kapıya daha sert bastırdı ve arkasından bir şarkıyı anımsatan o feminen kahkahasını dudaklarından kaçırdı kadın. Yüzünde vahşi ve istekli bir ifade vardı.
Sarhoştu ikisi de...
Aklına birden bir şey gelmiş gibi geri çekildi kadın, böylelikle suratını görebildim; kiraç beyazı bir ten alev kızılı saçlar, ince ama kesinlikle kırılgan olmayan çekici bir fiziği vardı. Ela gözlerinde cam kırıkları gibi bir parlayan duyguyu çözememiştim.
Adam şaşırsa bile kadına zaman verdi, bunu oyun olarak algılamıştı ve kadının hamlesi karşısında dimdik durdu. "Neden bana tüm olanları anlatmadın?" Sesi çatallaşmıştı sonlara doğru.
"Bu bir şeyi değiştirmezdi." Bu sesi çok iyi tanıyordum, ses tonu oldukça alçak gelse bile biliyordum.
Kadın ona yaklaştı ve kollarını adamın boynuna sardı, başını boynuna yaklaştırdı. "Bu her şeyi değiştirir. O kadın bizi değiştirir." Dedi artık kırgınlığını dile getirmişti.
Adam kadının kollarını tek harekette çözdü ama ondan uzaklaşmasına izin vermedi. "Endişeleneceğin bir şey yok." Dedi düz bir sesle kadın ona bakmadı ama sözlerinin doğru olduğunu biliyordu ve birden neşelenerek kaldıkları yerden devam ederek kendine, ona da hatta en çok da bana kanıtlamak ister gibiydi.
"Hadi artık odamıza gidelim." Dedi kadın cilveli bir sesle dudağını ısırmayı ihmal etmeyerek.
Odamız?
"Orası artık benim odam değil."
Bir an gözleri kapıdaki çatlağa kayar gibi oldu o çelik mavisi gözlerle karşılaştığımda geri çekilemedim şok bedenimi oraya mıhlamıştı resmen...
"Koridorun sonuna gidelim o zaman. Daha fazla bekleyemem." Dedi ve kollarını adamın boynuna doladı. Bir an o kolları itecek zannettim ama yanılmıştım. Adam bir an kaskatı kaldı kadının çelimsiz kollarında ama sonra ifadesiz bir suratla kadını kalçalarından tutarak kaldırdı. Kızıl kadın elbette yeniden kıkırdadı buna ve koridorun sonuna doğru ilerlediler.
Elimdeki kitabı fırlattım.
Saati ve üzerimdeki lila geceliği umursamadan merdivenlerden inmeye başladım. Sabahlığımı iyice kendime sardım. Spiralli merdivenlerden inerken hizmetlilerin meraklı bakışına hedef oldum. Biri arkamdan seslendi ama kulaklarımdaki basınç söylenenleri duymamı engelliyordu. Kalenin gri kapılarına gelince iki muhafız donuk bakışlarını bana çevirdi.
"Açın şunu."
"Düşes, Kurt'un kesin emri var. Size kapıyı açamam." Dedi yarım yamalak bir İngilizceyle. Adamın yakasını tuttum ve onu kendime çektim.
"AÇ ŞU KAPIYI DEDİM."
Adam yavaşça geri çekilince kadife gömleğin yakasını bıraktım. Çift kanatlı gri kapı açılınca gece ayazı yüzüme çarptı. Umursamadan çıplak ayaklarımla hızlı adımlarla taş basamaklara bastım, her basamakla dizlerim yeniden titredi ama geri dönmeyecektim, daha fazlasına seyirci kalmayacaktım. Ahıra doğru yürüdüm.
Genç seyis yamağı beni görünce elinde oyduğu tahta parçası ve bıçağı bıraktı, hemen hazır ol vaziyetine geçti.
"Düşes Victoria ne istemiştiniz?" Dedi bakışlarını geceliğimin belli ettiği yerlerden kaçırmaya çalışırken.
"Atımı." Dedim huysuz bir biçimde. Çocuk hemen Aqua'yı bağlı olduğu bölmeden çıkardı.
Eyer getirmek için gidince onu durdurdum.
"Eyer istemez."
"Ama düşes-" Devamını dinlemeden Aqua'nın sırtına atladım ve çıktım. Kalenin en uzak köşesinde gözlerden ırak olan kış bahçesinde kimsenin olmadığını umarak oraya yönlendirdim altın atımı.
Cam kapıyı ayağımla ittim ve içeri girdim. Kenarda duran mumu alıp orkidelerle dolu olan masanın üzerine çektim kendimi.
Tek başıma uğraşmam gereken meselelerim hep olmuştu. Ama bu sefer kimseyi tanımadığım bir yerde kimsenin tanımadığı güçsüz biriydim. İttifak kuracak ya da yanımda yer alacak kimsem yoktu.
Sanırım listelemem gerekirse; ağabeyim ölüyordu, Düşes Albiona benden hiç hoşlanmamıştı ayrıca yılan kuzenimi anlayamadığım bir fanatizmle destekliyordu, Thomas Hardwin'in kurtulacağını söylediği fareler Kurt'un yatağında -hatta kütüphane kapısındaki kızılda dahil olmak üzere- cirit atıyordu, en kısa zamanda benden kurtulmayı amaçlayanlarla dolu bir kalede yalnızdım.
Arkama yaslanınca camın soğukluğunu hissettim sırtımda. Derin bir iç çektim ve gözlerimi kapattım. Yaralarımın çoğu iyileşmemişti ama eskisi kadar yorgun hissetmiyordum artık, içimi dolduran öfke beni uyandırmaya başlamıştı. Cam kapının açılması ile birden doğruldum ve orkide saksılarından birini elime aldım ve karanlığa doğru fırlattım.
"Siktir." Diye inledi tanımadığım bir ses.
Beklemediğim tepki karşısında elime diğer saksıyı da aldım.
"Kafanı yardım ama koparmadan bırakmam diyorsun sanırım." Diyerek acıyla güldü. Saksıyı kenara bıraktım. Bir eli ile kafasını tutan adam diğer elini teslim oluyorum der gibi havaya kaldırmıştı. İstemeden yüzümde bir tebessüm oluştu.
"Size eşlik edebilir miyim?" Dedi reverans yaparken az kalsın düşüyordu. Kıkırdadım. Kıkırdamam onu güldürdü.
"Kafanızı koparmamdan korkmuyor musunuz yoksa?" Dedim alayla.
Yüzünde çarpık bir tebessüm oluştu. İçten gülümsediğini belli ediyordu, gözleriyle gülüyordu adeta genç adam. Andret'ten sonra karşılaştığım gülümsemekten çekinmeyen ilk insandı burada.
"Sanırım bu almam gereken bir risk." Mumu biraz kenara aldı ve kendini benim gibi masanın üzerine çekti.
"Beni tanıyor musunuz?" Dedim bakışlarımı aşağıya sarkıttığım ayaklarımdan ayırmadan.
"Bu kaledeki herkesi tanırım. Ama sizi ilk kez görüyorum." Dedi meraklı bakışlarını yüzümde hissedince ona döndüm. Saçları dağınıktı ama paspaldan çok komik yapmıştı onu koyu renk saçları. Kurttan daha uzun olsa bile fazlasıyla sıskaydı, kalın kaşlarının altındaki mavi gözleri mum ışığında parlıyordu.
"Nasıl olsa sonra tanışırız." Dedim bunu şuan istemediğimi belli ederek.
Sorgulamadı, inatlaşmadı."Anlaşıldı hanımefendi." Dedi ve o da benim gibi ayaklarını salladı. Uzun süre sessiz kaldık. Adam bundan rahatsız olmuş gibi kıpırdandı ve bana dönüp bağdaş kurdu.
"Bu saatte neden bu kılıkta burada olduğunuzu sorsam haddimi aşmış olur muyum peki?" Dedi dudak bükerek. Adamın komik duruşu bile insanı gülmeye teşvik ederken bu hareketleri karşısında kendimi tutamadım.
Sanırım bir başkası sormuş olsa çoktan hırçın tarafımı gösterirdim ama ona karşı bunu yapmak gereksiz bir tepki olurdu.
"Uyuyamadım. Ayrıca kara kale pek iç açıcı bir yer değil." Dedim gözlerimi devirerek.
Başını salladı ve gülümsedi. "Evet, boğucudur kale. Öyleyse uykunuza ne oldu?"
Dağa kaçtı.
"Sesten uyuyamadım." Dedim nezaketi elden bırakmayarak. "Peki ya siz? Sizin gecenin bir yarısı burada ne işiniz var?"
"İngiltere'den yeni geldim. Kapıda bir at görünce içeriye bakmak istedim, bir sorun olmadığından emin olmak istedim." İngiltere dediğinde gözlerim parladı. Boğazımdaki yanma arttı.
"Nereden?" Dedim çatallaşan sesimle.
"Clayton."
Adamın kolunu yakaladım hemen gitmesinden korkarak. "Xavier nasıl? Abim nasıl?" Dedim akmayan yaşlardan oluşan bir denizde kalbim boğulurken.
Adamın bakışları şaşkınlıkla değişti. Gözleri bir tuttuğum koluna bir de gözlerime gitti.
"Victoria Blackwood." Dedi sesi fısıltıya dönüşürken.
"Xavier." Diye direttim.
Ağabeyim...
Adam başını diğer tarafa çevirdi ve sıkkın bir nefes aldı. Bakışlarındaki değişim korkuttu beni.
"Üzgünüm Asi." Dedi kaşlarını çattı kolunu çekmedi ama biraz uzaklaştı. Kalbimde görünmez bir elin baskısını hissettim.
Beni deli eden ağabeyim.
Beni önemsemiyormuş gibi yapan ağabeyim.
"Hayır. Ölmedi. Hepiniz el ele verdiniz beni çıldırtmaya çalışıyorsunuz!" Dedim elimi çektim ve başımı tuttum. Ağrıyla ağırlaşmıştı sanki.
Adam bana yaklaştı yavaşça. "Bekle dur beni dinle!" dedi elleriyle omzumu tuttu. "Ölmedi Asi ama durumu çok kötü. Pek şansı yok gibi bunu bu şekilde öğrenmeni istemezdim. Çok üzgünüm."
Güldüm. "Sen ağabeyimi tanımıyorsun. Kalın kafalıdır, inatçıdır, çetin cevizdir o. Pes etmez."
Beni bırakmaz.
"Umarım senin dediğin gibi olur." Dedi ve tekrar masaya yaslandı ve kollarından destek alıp kendini yukarı çekti.
"Bu arada ben Archibald. Lord Archibald Bryceton." Dedi.
"Sen Heaven'ın nişanlısısın." Dedim üzgün bir tonda
Başını yana eğdi ve bana baktı "Evet?"
"Senin adına üzüldüm Archibald. İyi birine benziyorsun. Umarım seni zehirlemeden o yılandan kurtulabilirsin." Dedim ve arkamdaki cama yaslandım.
"Hadi ama Asi Heaven üç haftadır burada. Onun kötü biri olduğuna inanmıyorum. O, yani o o kad-"
"Dur bekle ben tamamlayayım. O, o kadar güzel ve masum ki." Dedim havada tırnak işareti yaparak. "Ama seni temin ederim saf değil, masum hiç değil. Elinde, tırnaklarının arasında kan var onun."
Rhyse'in kanı...
Anlamamış gibi baktı bana. "Yakında anlarsın. Bana dürüst olduğun için bu iyiliğinin karşılığında seni uyarıyorum. Sakın ona güvenme Lordum. Ona güvendiğin zaman o yılan seni zehirleyecektir..."
Archibald ufak konuşmamızdan sonra benimle kalmayı teklif etmişti ama insanların bunu yanlış yorumlayacağını bildiğimden teşekkür edip cam kapıdan çıkmasını izledim.
Kış bahçesinde her türlü çiçek vardı; kamelya, yasemin, nergis, orkide, gardenya hatta lavanta bile vardı.
Ama gül yoktu. Bir tane bile.
Sanki biri inadıma yapıyordu. Clayton'un güllerini düşündüm. Annemin inatçı toprakla olan şanlı zaferini hatırladım. Sonra kırmızı ve mavi güllerle çevrili avluyu...
Ayağa kalktığımda güneş doğmak üzereydi. Birazdan insanlar ayaklanırdı. Hızla kalenin dik merdivenlerini tırmandım ve odama gidene kadar da hız kesmedim. Çıplak ayaklarım soğuk zemine vurdukça acımasına rağmen koştum. Odaya girince etrafı yine de kolaçan ettim ve kapıyı kilitledim. Yorgunlukla yatağın üzerine çöktüm. Kendimi bıraktım ve başım yumuşak yastıkların arasına gömüldü.
Albiona Marrok'u düşündüm. Aşağılar gibi bakan bakışları zihnimde belirene kadar...
Heaven'ı düşündüm. Yılan gülümsemesi gözlerimde canlanana kadar...
Sonra -buz tutmuş olduğunu düşündüğüm halde- canımı yakan adamı düşündüm. Ta ki yüzümde kibirli gülümsemem belirene kadar...
Sabahlığımı yere fırlattım ve koyu renk perdeleri açıp ışığın içeri girmesine izin verdim.
"Burası benim kalem, düşes benim, asi olan benim. Burada hüküm sürebilecek tek kadın da benim." Dedim dışımdan güçlü bir sesle.
Sonra kapıyı açtım ve birini rahatsız edip etmeyeceğimi umursamadan koridora doğru bağırdım.
"Biri baksın. Hemen." Dedim ve gürültüyle kapattım kapıyı. İki kız odaya girdi başları yerdeydi. İkisine de dikkatle baktım. Dün ki kadın değildi ikisi de.
Neyse...
"Banyo yapacağım. Sıcak su istiyorum, küveti hazırlayın."
"Elbette efendim." Dedi kız neredeyse duyamadığım titrek sesiyle.
"Kıyafetlerimin hepsi geldi mi?"
Başını salladı.
"Güzel. Çıkabilirsiniz bayanlar." Dedim neşeyle.
Dolabı açtım hemen içinden kırmızı bir elbise çıkardım. Ateş kırmızısı...
Aynanın karşısına geçtim ve tatmin olmuş bir şekilde gülümsedim. Mavi gözlerimle tezat olan elbisemle yansımama baktım bir süre.Hırçınlaşan bakışlarımdan dolayı çok daha koyu görünüyordu gözlerim. Hırs içim de kendine büyük bir yer edinirken bir kez daha gülümsedim.
"Geri döndüm Kara Kurt ve inan bana gitmeye de hiç niyetim yok. "
《Heaven 》
Başıma saplanan ağrıların tek sebebi o yaratık. Ölmüş olmalıydı. O aptal saldırıda açık hedef olan oydu. Ama onun dışında herkes ölmüştü. Her zaman ki gibi dört ayağının üzerine düşmüştü biricik kuzenim.
Annelerimiz gibi anlaşamazdık bizde. Hakkımızı yediklerini göz ardı edecek değildik ya!
Ben istediğimi elde etmek için çabaladığım için bana Kaya Yılanı adını taktı Asi. Hor gördü hep beni. Elinden geldiğince uzak tuttu beni asil dostlarından. Çocukken bile Keenan ve Seymour kızlarıyla oynadığı aptal oyunlarda bile hep böyleydi, ben asla dahil değildim.
Ama onun şımarıklıklarına, yabani tutumuna hep olumlu yaklaştılar. Cesur dediler, asi dediler, dişi kaplan bile dediler...
İlk aşkımı elimden almıştı, hakkım olan konumu almıştı kısacası istediğim her şeyi almıştı. Hiç çaba sarf etmeden, benim kadar istemediği halde hem de...
Asinin yokluğunda her gün ortak salonda verilen yemeklere katıldım. Şarkılar söyledim, Kurt'u öven şiirler okudum, her fırsatta adamı yüceltmiştim. Ama adam en ufak yakınlık göstermedi Düşes Albiona'nın desteği bile işe yaramadı. Yaşlı kadını kandırmak kolay olmuştu. Tek yapmam gereken Rhyse'i anlatmaktı, bu tarz bir olay yaşayan birini hiçbir anne biricik oğlunun yanında görmek istemezdi.
Kütüphaneye gideceğim diye Victoria'nın odasına giderek karıştırdığımı bahane ederek odasına sızmayı aklıma koymuştum ama kızıl bir kadınla onu sarmaş dolaş görünce hemen merdiven korkuluklarına yaslanıp gölgelerde gizlendim. O an nasıl nefes almam gerektiğini bile unuttuğumu söylemeliyim. Kadının yüzündeki arzuyu okumak için insan sarrafı olmanıza gerek yoktu fazlasıyla açıktı, çekince yoktu. Tahminimce bütün kale hatta bütün şehrin bundan haberi vardı. Benim dışımda; elbette bir ilişkisi olmasını bekliyordum ama bu kadını kesinlikle görememiştim.
Benim anlamadığım paylaşmayı sevmeyen Victoria nasıl oldu da buna ses çıkarmadı?
Ben odasından fırlayıp kadının yüzünü şöminenin kor alevine basar diye beklerken ufacık bir kıpırtıda dahi bulunmadı. Görmezden gelmek onun tarzı değildi en ufak hamle bile onu kışkırtmaya yeterdi genelde bende buna güvenerek planlar üretirdim zaten.
Bu kadar kısa zamanda pes etmesini beklemiyordum. Oysa ben daha yeni ısınmaya başlamıştım. Böyle olursa bu kolay fazla kolay olacaktı.
Mücadelesiz tatsız ufacık bir oyun...
Aynadaki yansımama baktım. Yüzüm iyice solmuştu, fazlaca kilo vermiştim ve gözlerimin altı uykusuzluktan şişmiş gri ile mavi arası bir renk almıştı,sarı uzun kirpiklerim bakışlarımı yumuşatsa bile hülyalı bir bakış kazandıracak kadar belirgin değildi.
Kapı açılınca başımı çevirdim hemen. Elayne nefes nefese kalmıştı. Bu kalede ufak muhbirler edinmek fazlasıyla kolaydı. Kimse lordess altınına hayır diyemiyordu. Böylece fazlasıyla müttefikim asiye zorluk çıkaracak adamım oluyordu.
"Ne oldu?"Dedim saçlarımdan bir tutamı parmağıma dolarken öfkeyle.
"Leydi Heaven be-"
"Düşes." Diye tısladım. "Düşes Haeven."
Merrick Düşesi Heaven Marrok
"Düşes efendim, Düşes Victoria odasından çıkmış."
Aynadaki yansımama bakmayı bıraktım. Ayağa kalktım ve minyon kızın yanına yürüdüm. Hoyratça tuttum çenesini, canının acıması umurumda bile değildi. "Ne yapmış dedin?"
Kızın titreyen çenesi açıldı sonunda. " Kahvaltıyı sabah mutfakta çalışanlarla yapmış. Hepsi şuan onun hakkında konuşulanların iftira olduğunu söylüyor. Onu sevmişler."
Çenesini sıktım. Acıyla yüzü ekşidi ama sesini çıkartmadı. "Bunu bana yeni mi söylüyorsun küçük fare?"
"Ben sizin kıyafetlerinizi yıkamak için nehir kenarına inmiştim." Dedi fısıltıyla.
"Başka ne halt etmiş?"
"Kale çalışanlarına kendisi yeni üniformalar tasarlamış ve kendi bütçesinden ödeme sözü vermiş."
Demek kaleyi içten fethediyordu. Sinsi...
Tek kaşımı kaldırınca devam etti.
"Yoksulları görmeye gitmiş. Şuan kalede onu sevmeyen yok efendim." Kızın çenesini sarstıktan sonra sertçe bıraktım. Tüm bunları ne ara yapmıştı bu kız. Daha öğleden sonra bile olmamıştı.
"Başka neler oldu?"
"Asi'nin mektuplarına yine el koydu Düşes Albiona. Bu arada Lord Archibald İngiltere'den döndü." Dedi kız ve bakışlarımı fark edince hemen bir adım geri çekildi ama daha fazla uzaklaşamadan bu kez boğazını yakaladım.
"Seni aptal! Bunları ne ara söylemeyi planlıyordun peki ." Dedim ve kızı öfke ile duvara çarptım. Yanaklarından hemen yaşlar süzüldü ve yalvarışlarının arasında onu yere fırlattım.
"Def ol!"
İşe yaramaz.
Aynadaki yansımama baktım. Felaket.
Saçlarım dağılmış,gözlerimdeki ışık sönmüş betim benzim atmış....
Sinirle aynadaki yansımama bir yumruk attım ve aynada örümcek ağına benzer bir çatlak oluştu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Şimdi her şeyi baştan planlamalıydım. Annem başarısız olduğumu düşünmeden hızla toparlanmalı ve küllerimden doğmalıydım.
Kapı tekrar çaldı. Tam küfretmek üzereydim ki gelen sesi ayırt etmekte hızlı davranmıştım.
"Altın Leydim..." Dedi nazik ses.
Archibald...
Kapıyı açtım hemen yüzüme yerleştirdiğim yalandan gülümsememle. "Lordum." Gözleri yüzümden kanayan parmaklarıma yöneldi. Soğuk parmaklarının dokunuşuyla ürperdim.
"Ne oldu leydim?" Dedi sesinden endişe akarken.
"Başım döndü lordum. Aynaya tutunup düşmekten sakınmaya çalışırken oldu. Mühim değil." Dedim. Kurumuş kanlı kesiği dudaklarına götürüp bir öpücük kondurdu."Hem siz yanımdayken artık acımıyor." Dedim.
Hoşnut bir biçimde gülümsedi. "Benimle bahçede ufak bir gezintiye çıkmak ister misiniz?"
Asla!!!
"Elbette bu beni çok mutlu eder." Dedim bakışlarımı kaçırarak utanmış gibi yaparken.
Uzattığı koluna tutundum ve odadan çıktık.
"Dük Batair'i bugün hiç görmedim." Diye aniden söze girdim.
"Ah! Bugün ki talim haftanın en uzun talimidir leydim. Güneş batana dek ormandan çıkmazlar."
"Anladım."
Başımı çevirince avlunun köşesindeki kalabalığı gördüm gözlerimi kısıp daha iyi görmeye çalışsam da faydası olmadı. Archibald'ı sürükleyerek oraya götürdüm adam sesini bile çıkarmadı. Bu saf salak hallerini görmek bende kuş yuvasına benzeyen saçlarını yolma isteği uyandırıyordu. Derin bir iç çekip ilerlemeye devam ettim. Kalabalığı iterek kendime yer açıp Archibald'ın kolunu bıraktım.
"Atamazsınız Düşes. Hiçbir kadın böyle bir hedefi vuramaz." Dedi kızıl saçlı bir adam kadınla inatlaşıp neler yapabileceğini görmeyi umarken.
Sonra biri sinirli bir kahkaha attı. "Ben diğer kadınlara benzemem bayım. O bıçağı bana verin." Dedi Asi sinirle parlayan gözleri etrafı aydınlatıyordu. Daha fazla direnemeyen adam bıçağı ona verdi ve kız gözlerini kapattı.
Bıçağı kaldırdı ve hiç beklemeden karşıda duran seyis yamağının kafasındaki elmayı vurdu. Gözlerini açınca kibirli gülümsemesi genişledi. Koşarak ağaca saplanan elmayı aldı ve yarısını alıp bir ısırık aldı. Diğer parçayı da beti benzi atan seyis yamağına verdi çocuğun titreyen elleri elmayı zar zor tuttu. Korkudan bayılmanın eşiğindeydi zavallı.
Tam bir şeyler söyleyecektim ki Asi'nin sesi bahçede yankılandı.
"Sen! Buraya gel." Dedi ve bir kızı durdurdu.
Kızın yeşile çalan ela gözleri kısıldı ve küçümseyen bakışlara dönüştü, oralı olmayarak bordo elbisesi ile bir masal karakterine benziyordu. Çekinmeyerek kıza bir elma fırlattı, sırtına gelen darbe ile afallayan kız anlamadığını belli eden duruşu ve boş bakışları ile onu daha da keyiflendirdi istemeden.
"Ağaca yaslan ve başına bu elmayı koyduktan sonra sakın kıpırdama." Diye emretti.
"Hayır." Bunun bir soru olmadığının henüz farkında bile değildi.
"Benim kim olduğumu biliyor musun?" Dedi elindeki bıçağı ustaca çevirirken bakışlarını kadının üzerinden bir saniye olsun ayırmadı.
Bunu ne zaman söylese etrafa dakikalar boyu bitmeyen unvanlarını sayardı. Bunu yeniden dinlememek için içimden ufak bir dua ettim.
"Umurumda değil. Beni vurmana izin vermeyeceğim." Dedi inatla.
Victoria kızı dinlemiyor gibiydi. Eline bir başka bıçak aldı ve havada çevirdi. Kemik kabzalı bıçak parıldarken herkes nefesini tuttu.
"Tüm gün seni bekleyemem. Dediğimi yapmazsan elmayı değil seni vururum." Dedi ve çizginin arkasındaki yerine gitti. Bakışları donuklaştı ve bıçağı son kez elinde çevirdi. Bu mesafeden asla vuramayacağını hatta bıçağın mesafenin yarısında gür çimenliğe saplanacağını düşünmüş olmalıydı kız. İşin sonunda Asi'nin egosunun sarsılmasını sağlayacağını düşünerek istemeyerek de olsa kız sonunda ağaca yaslandı ve elmayı başının üstüne koydu. Meydan okuyan bakışları gözümden kaçmadı. Açıkçası bunu yapabilmek çok büyük bir cesaret isterdi.
Kız bir şey söylemek için ağzını açtı ve fikrini değiştirerek elmayı yere atıp uzaklaşmak için bir adım attı ama birden acı dolu bir çığlık koptu dudaklarından. Alnını sıyıran bıçak yinede elmayla ağaca saplanmıştı. Kız yere dizlerinin üzerine düştü nefesimi tuttuğumu fark etmemiştim bile. Ağır adımlarla kızın yanına gitti ve kızın kızıl kıvırcık saçlarını kavradı.
"Kıpırdama demiştim." Dedi gözlerini hızlı hızlı kırpıştırdı ve kızı itip bıçağını ağaçtan çıkardı.
Yüzündeki zalim gülümseme fazlasıyla tanıdıktı. Dayımın ufak bir kopyası gibiydi.
Eğildi ve soran bakışları kızı buldu.
"Elma?"
***
Beathan
Geldiğimiz zaman hava kararmak üzereydi. Tüm askerler kan ter içinde kalmıştı. Bir sürü yaralımız vardı. Bölüğün bir kısmı şifahaneye gitmek için bizden ayrıldı. Geri kalanlarsa avluda onları bekleyen yemek masalarına gitti.
Kale hiç olmadığı kadar sessizdi. Sanırım sonunda Asi'yi evcilleştirmeyi başarmıştım. Günlerdir odası ve kütüphanesi dışında dışarı çıkmıyordu. Annemin ısrarlarına rağmen ortak salondaki yemeklere bile neredeyse hiç katılmıyordu.
Kaçmaya çalışmasını beklesem bile buna yeltenmedi.
Andret onu görmeye gittiğinde kızın ağzının bıçak açmadığını, hasta gibi durduğunu söylemişti. Bana göre hepsi onu Clayton'a göndermem için numaraydı. Giderse babası onu asla bırakmazdı. Ayrıca çoktan giderek uysallaşan nişanlımı bırakmaya hiç niyetim yoktu.
"Batair kız çok yalnız." Dedi Andret. Bu çocuk sessizliğe tepki olsun diye doğmuştu. Muhalefet etmekten de asla kaçınmıyordu, bu oldukça can sıkıcıydı.
"Sessiz olduğu sürece benim için problem yok."
"İyi değil. Kızın sonu annesi gibi mi olsun istiyorsun?"
Asi'nin annesi zorla evlendiği Dük Edward'a her zaman sadık olsa da hayatının aşkının öldüğünü öğrenince kendini Clayton kayalıklarından aşağıya bırakmıştı. Bu trajik öykü dedikodu malzemesi olarak kalelerde asla eskimezdi.
"Ayrıca kız çoktan hayatının aşkını kaybetmiş." Dedi Andret tepki vermemi beklemeden. İçimde bir şeylerin yükseldiğini hissettim. Öfke, belki onun yanında başkasının olmasına tahümmülsüzlük...
Kıskançlık değil...
"Neden bahsediyorsun sen?" Dedim sesim tahmin ettiğimden yüksek çıkınca herkes korkuyla bana baktı. Uzaklaşmaları için işaret verince sonunda yalnız kaldık.
Alnında boncuk terler birikti. "Bilmiyor muydun?" Dedi Andret pot kırmanın verdiği gerginlikle.
"Andret sabrım taşmak üzere. Dilbazlığın sırası değil!" diye uyardım onu gözüme bir perde inerken.
"Rhyse Falconer." Sesli bir biçimde yutkundu. "Asi'nin bugüne kadar tam anlamıyla nazik davrandığı tek kişiymiş. Arkadaşlıkları yaşları ile birlikte büyürken aşık olmuşlar." Dedi başını yere sabitleyerek.
Bu yüzden mi bu kadar öfkeliydi? Bunca tantana bunun için miydi?
"Çocuğa ne olmuş?" Dedim fazla meraklı görünmemeye çalışarak.
"Önce Londra Kulesine atmışlar."
Devamı zaten iyi bitemezdi o kuleden canlı çıkmak neredeyse imkansızdı. Ne kraliçelerin ne lordların kanı dökülmüştü o bahçeye.
"Niye yargılanmış?"
"Sorunda bu Heaven'ın ifadesiyle yargılanmadan infaz edilmiş." Dedi.
İşte bu Heaven nefretini de açıklardı.
"Niye suçlanmış? Yüksek ihanet falan mı?" O kuleye öyle ufak suçlardan kapatılmazdınız. Birilerinin canını fazlasıyla sıkmış olmalıydınız.
"O kadarını bilmiyorum." Dedi.
Hemen yanaklarımın iç kısmını kanatana kadar ısırdım. Bunu öğrenmek ona karşı yumuşamama neden olamayacaktı. Ona acımayacaktım.
"Beathan bırak da bari şu Fransız kadın gelsin Clayton'dan."
Başımı salladım. "Hayır."
Sonunda ısrarı kesti ve benden uzaklaştı konuşmanın bittiğini anlayınca beni yalnız bıraktı ve atıyla biraz daha gezinmek için kalenin sol tarafındaki patika yolu kullandı.
İgnis'in sırtından indim ve atımı seyise emanet ettikten sonra içeriye gittim. İkinci kattaki çalışma odamın önündeki kanepede biri beni bekliyordu. Gömleğimi çıkarıp ona doğru attım.
"Evet Sean?"
Adam gömleği tuttu. Başını saygıyla eğdi orta yaşlardaki adam. "Sizinle bir şey konuşmalıyım."
"Bu iç açıcı bir şey değildir kesin." Dedim ve odamdan içeri girdim. Beni takip ettiğini bilmem için arkama bakmama gerek yoktu.
"Maira yaralanmış efendim."
"Ne olmuş?" Dedim ufak bir kahkaha atıp devam ettim. "Elbise provasında toplu iğne falan mı batmış?"
Adamın yüzü asıktı."Hayır Lordum. Düşes Victoria'ya kafa tutmuş."
Ne yapmış?
"Lordum, kaza olmuş ama Maira aksini ifade ediyor. Herkes düşesi doğruluyor." Dedi yüzümü incelerken.
Tek kaşım havaya kalktı, endişeden çok bir merak sardı beni. "Nesi varmış?"
"Alnını bıçak sıyırmış."
Alnını nasıl bıçak sıyırabilirdi? Kızı elma soyar gibi doğramış mıydı?
Kıskançlık baş gösterdiğine göre sorunlarda başlardı.
Ağlama krizleri, kıskançlık seramonisi, suçlayan bakışlar ve çok daha fazla rekabet...
Elime bir kağıt parçası tutuşturdu ve bir şey söylemeden hemen çıktı.
Batair,
Bugün yaşadığımız ufak kaza çoktan kulağına gelmiştir.
Metresinden -her ne kadar uyarmış olsam da- benim adıma özürlerimi ilet. Bu akşam ortak salonda yanındaki yerimi almayı çok isterim. Ayrıca sana bir sürprizim var.
Not: Akşam metresinin sızlanmasını çekmek istemiyorsan ona dulavrat otu kökü yedir. Merak etme zehir değil çok bilinen bir ağrı kesicidir...
Asi
***
《Batair》
İnsanlarda kuyulara benzer içlerinde boğulabilirsiniz.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Akşam herkes ortak salonda toplanmıştı ama Asi hala görünürde yoktu. Yeşil kadifeler ve altın rengi duvar kağıtlarıyla kaplı salon her anlamda ışıl ışıl görünürdü. Bugün salon ziyadesiyle kalabalıktı. Düşesi merak eden gözler ve fısıltılar her köşe başında konuşlanmıştı.
Eğer bir rezillik çıkarırsa onu...
Birden kapı açıldı. Asi'nin üzerinde göğüslerinin çoğunu açık bırakan kırmızı altın rengi işlemeli bir elbise vardı. Kulağında sallantılı altın rengi küpeler takmıştı. Yüzüne renk gelmişti, gözleri elbisenin ateşine inat deniz ışıltısı ile parlıyordu, saçları yarım bir atkuyruğu ile toplamıştı. O gözler benim gözlerimle buluşunca dudakları yukarıya doğru tehlikeli bir kıvrım aldı. Tüm gözler onun üzerindeydi.
Birden hala açık olan kapıya baktı ve elini uzattı. İnce kemikli parmaklar minik ellerinin üzerine kapandı. İstemsiz bir şekilde sol gözümün seyirdiğini hissettim. Merdivenlerden aşağıya bir adım attı ve yanındaki adamı tam olarak görebildim.
Bu adamı parçalara ayırmak bana tarifi olmayan bir zevk verecekti.
Adamın sarı saçları özenle geri taranmıştı. Ufak kalkık burnunun iyice havalanmasını sağlayacak şekilde Asi'ye baktı. Kırmızı dudakları gördüklerinden memnun olduğunu doğrular gibi tatminkar bir gülüşe dönüştü.
Hala elini bırakmamıştı. Sonunda yanımdaki sandalyeye oturdu ve adamda onun karşısındaki yerini aldı.
"Üzgünüm geç kaldık. Misafirimizi bekliyordum." Dedi neşeyle.
Bu kıza mektuplarını ulaştırmazken bu herifin geleceğini nerden haber almıştı?
"Önemi yok." Dedim ve yemeğimi yemeye başladım.
Adam bana aldırış etmeden kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
"Kadeh kaldırmak istiyorum. Victoria'ya. Clayton'un asi gülüne."Dedi ve herkes söylediklerini tekrar etti.
Heaven ve ben hariç.
"Kimsin sen?"
"Lordum kabalaşmayın lütfen. İngiliz elçisine bu kadar kaba davranmanızı gerektirecek bir şey yok." dedi sakinlikle.
Bir şey değil birçok şey var.
"Siz yeni elçi misiniz?"
Adam küçümser bakışlarıyla etrafı süzdü. "Evet. Ben Keanan Hardwin. Thomas Hardwin'in oğluyum. Aynı zamanda Asi'nin çocukluk arkadaşıyım."
"Merrick'e hoşgeldiniz." Dedim yarım ağız. "Ne zaman gideceksiniz?"
"Victoria aksini söyleyene kadar buradayım."
" Kara bir kurt" Ufak bir kahkaha attı. "Gerçekten kaybedecek hiç bir şeyi olmayan kaplan karşısında durmak istiyor mu gerçekten?" Dedi yalnızca benim duyabileceğim bir tonda ve koluma tırnaklarını geçirdi.