Victoria
Yemek masasındaki herkes kısa bir süre sonra gerginliğini atarak içkilerini yudumlamaya başlamıştı. Müzisyenlerin olağanüstü melodisine kendini kaptıran genç bir grup tüm hünerlerini sergilerken flört etmekten de geri kalmayarak geceye yeni bir renk kattı.
"Yatmıyor musunuz Düşes ?" Dedi Kara Kurt. Bu soruyu her tekrarladığında daha sinirli görünüyordu.
Şöminenin önünde Keanan ile gizli ve heyecanlı sohbetimizi bölmek için elinden geleni yapsa da başarılı olduğu söylenemezdi. Çok uzun zamandır görüşmemiştik ve konuşmamız gereken fazla konu vardı.
Omzumun üzerinden ona bir bakış attım. "Ah hayır Lordum. Keanan ile konuşamadığımız daha çok şey var." Dedikten sonra Keanan'a kulak verdim.
Bakışlarını benden ayırmadı, elindeki kadehi daha sıkı tuttuğunu fark edince bakışlarım can çekişen kadehle buluştu. Üst kısmının eğilmiş olduğunu fark edince gülmemek için dudağımı sertçe ısırdım.
"Ama siz bugün ki talimden sonra yorgun olmalısınız. İstirahat etmek için odanıza gitmek isterseniz sizi anlayışla karşılarım." Dedim tatlı tatlı. Salondaki hareketlilik bir anda son bulmuştu sanki etrafıma bakınca salonda yalnızca beş kişi kaldığımızı fark ettim.
Elbette ilk ayrılan Düşes Albiona ve kıymetli yılanı olmuştu. Kapıdan girdiğim an yüzündeki ifadeyi görmek gerçekten paha biçilmez cinstendi. Keşke daha yeni başladığıma dair onu uyarabilseydim...
"Sizin rahat odanıza girdiğinizi görmeden gözüme uyku girmez güzel Düşes." Gözlerindeki mavi ateş büyürken bakışları gözlerimden aşağıya elbisenin açık bıraktığı tenime kaydı.
Keanan ayağa kalktı ve kömür maşasını alıp yavaşça korlaşan kömürleri dağıttı. Yüzündeki ifade beni bile ürkütmüştü. Keanan eskisi gibi sabırlı değildi bunu bu gece izinsiz giriş yaptığında fark etmemiştim, eskisi gibi kuralları umursamıyordu. Ne yaşadığını bilmiyordum ama her neyse onu epey değiştirmişti.
"Yeterince açıktı Dük Batair." Adamın adını tükürürcesine söyleyince birden soluğum kesildi. Hiçbir şey olmamış gibi bana döndüğünde bakışları biraz olsun yumuşadı ve elini uzattı. Tereddüt etmeden ellerimi tutunca hemen ayağa kalktım. Elimi çekmeye yeltensem bile bırakmadı.
"Victoria neden yarın piknik yapmıyoruz? Tıpkı eski günlerdeki gibi..."
Cümlenin sonunda Kurt'un boğazından bir hırıltı çıktığına yemin edebilirdim.
Boğazımı temizledim. "Bunu çok iste-"
"Yarın için Asi'nin bana sözü var. Kale eşrafı ile ava çıkacağız. Kendisi de bana eşlik edecek." Dedi bakışlarını ellerimizden ayırmadan.
Tehlike çanları çoktan çalmaya başlamıştı...
Öfkeyle gülümsedim. Ellerimi sonunda kurtarıp Batair'e döndüm. "Aklımdan çıkmış olmalı." Diye sürdürdüm yalanını.
"İzninizle ben artık odama çekilmek istiyorum. İyi geceler beyler..." Dedim ve Keanan'a gülümsedikten sonra ortak salondan çıkan merdivenleri tırmanmaya başladım. Ayakkabılar beni öldürüyordu.
Eğer biraz daha hızlı olabilirsem Batair'e yakalanmadan kapımı kilitleyecek vaktim olabilirdi.
"Dur."
Ya da hiç vaktim olmazdı.
Durmak istemezken bacaklarım emirlerime uymadı ve olduğum yerde kaldım. Yanan birkaç mum dışında yaşama belirtisi göstermeyen en üst katta bizden başka kimse yoktu.
Derin nefes aldıkça korsenin infilak edip göğüslerimin ortaya çıkacağından korktuğumdan ufak ve kesik nefeslerle idare ettim.
Ta ki Kara Kurt tüm heybetiyle karşımda durana kadar da gayet iyi gidiyordum aslında.
Beni küçük bir çocukmuşum gibi azarlamasını beklerken sessizce durdu. Düşmanca bakışlarımız varken cümlelere ihtiyacımız yoktu belki de. Bana yaklaşınca geri adım atmamı bekledi ama kıpırdamadım. Ondan korkmuyordum. Dimdik durdum karşısında, bakışlarımı kaçırmadan.
Birden belimi kavradı ve şaşkınlığımdan yararlanarak beni kaldırarak omzuna attı. Yüzüm az kalsın kalçalarına çarpacaktı. Çığlık atmak için ağzımı açtım ama nefesim kesilmişken nasıl çığlık atabilirdim?
"Ne halt ediyorsun? İndir beni çabuk." En azından olumsuz bir cevap beklerken kalçama vurunca bir an aklımı kaybettim sandım.
"Şimdi de sağır numarası mı yapıyorsun?" Sinirle bir kahkaha attım. "Olmadığın biriymiş gibi davranmayı Brenna'dan sonra bıraktın sanıyordum." Kalçama yeniden inen darbeyle az kalsın düşüyordum.
Yine beni susturamadı. "Beni o fareyle karıştırıp terbiye edeceğini sanma sakın. Ah sahi ona yaptıklarımdan haberin var mı?"
Yeni bir darbeyi beklerken gözlerimi sıkıca yumdum ama onun yerine odama dalıp beni devasa yatağın üzerine fırlattı.
Hırıltılı nefesler verirken kapıyı kapattı ve kilidin sesini duyunca sesli bir biçimde yutkundum.
"Şimdi konuşabiliriz." Diye fısıldadı yatağın kenarına otururken.
Başını ellerinin arasına aldı ve bir kahkaha attı. Bu kahkaha insanın aklını başından alacak türdendi. Şaşkınlığıma engel olamayarak anlamayan gözlerle ona baktım. Ama o inatla gülüşünü sürdürmeye kararlıydı.
Neye gülüyordu bu sersem? Ben gülsün diye değil sinirden gözü dönsün diye o kadar emek vermiştim üstelik.
Daha fazla dayanamadım ve arkamda duran yastığı aldım ve tüm gücümle suratına geçirdim. Kahkahası kesilince yüzümde o kibirli gülüşün olduğuna emindim.
"Asıl şimdi konuşabiliriz." Dedim kararlı bir tonda.
Yastığı aldı ve ben daha ne olduğunu anlamadan onu göğsüme bastırıp beni geriye itti. Ağırlığını hissedince tüm bedenim titredi. Nefes almak için çırpındığımda nefeslerimiz birbirine karıştı. Onun nefesini solumanın sarhoş olmaktan farkı yoktu. Gözlerimden akan saf nefret parıltılarını görünce ifadesi daha da sertleşti. Artık kimse geri adım atamayacaktı.
"Bugün yaptıklarına gelirsek." İyice yaklaştı ve dudaklarıma gelince boynunu biraz daha eğdi. "Hiç biri hoşuma gitmedi." Diye söylendi baştan çıkarmak isterce dudaklarıma doğru.
"Yemeğe gelmem için baskı yapan sizdiniz." Diye tısladım.
"O herifle değil." Sesindeki tehditkar tınıyı görmezden geldim.
"Misafirimize fazla kaba davranıyorsunuz."
"Sen de anneme karşı öyle davranıyorsun." Sağ gözüm seyirdi ve annesi hakkındaki düşüncelerimi yeterince belli ettiğine inanan bakışlarımla karşı karşıya kaldı. Bana annesini mi savunacaktı gerçekten?
"Annenin de kollarını açıp beni öpücüklere boğduğu söylenemez." Dedim sesimi yükselterek.
Albiona için beni boğmuş olmak kafiydi, bunun için öpücüklerle uğraşmazdı.
Pozisyonunu bozmadı. "Ufak bir gösteri yapmışsın."
"İnsanların kalenin düşesi ile tanışma zamanının geldiğini düşündüm." Dedim inatla.
Yüzüme düşen asi bir tutam saçı parmağına dolarken gözlerini gözlerimden çekmedi. "Benim olana dokunmak ne demek biliyor musun?"
Maira'ya yaptıklarım için azarlanacağım elbette. Sonuçta benim ne haddime kutsal metrese dokunmak! Açıkça onun kalede kalacağını söylemişti ben onun için damızlık bir inekten farksızdım. Bunu düşünmek istemesem de kendime yediremesem de durum buydu. Ama bunu ondan duymak istiyordum.
"Açık olun." Elleri ellerime kerpeten gibi kapandı. Sanki olabilirmiş gibi beni daha çok çekti kendine. Bedenime dokunduğu yerlerden ateşler çıkarken dudağımı ısırdım.
"Sana, benden başkası dokunamaz."
Bunu beklemiyordum.
Bu fazla açık oldu.
Hatta biz buna şeffaf oldu diyebiliriz.
Cevap vermeye utandığımdan mı yoksa söyleyecek söz bulamadığımdan mı bilmiyorum yalnızca sustum.
"Bitti mi?" Dedim bıkkınlıkla.
"Konu siz olunca bitmiyor maalesef."
Siz böyle devam ettikçe de bitmez ki Lordum.
"Hızlı olun. Yarın erken kalmam gerek; son anda haberdar edildiğim bir av merasimi varda." Dedim alayla.
"Bir daha böyle giyinmeyeceksin. Burası İngiltere değil!"
"Ne varmış elbisemde?"
"Elbiseniz yok ki düşes. Üzerinizde tüm hatlarınızı belli eden kırmızı yalnızca dekolteden oluşan bir kumaş parçası ile kalemde dolaşamazsınız."
"Kalemiz lordum." Güldüm. "Ayrıca beğenmediğinizi mi iddia ediyorsunuz? Üstelik ben arsız bakışlarınıza defalarca maruz kalmışken..." Dedim dudaklarımı büzerek.
İnkar etmeye yeltenmedi. "Bir dahakine daha fazlasını yaparım Düşes beni sınamayın."
Kıpkırmızı olduğuma emindim.
"Başka bir şey?"
"Maira'ya yaptıklarının nedenini öğrenebilir miyim?"
Benim olana dokunmak ne demek biliyor musun?
"Kaza oldu. Ayrıca onu uyardığımı inkar edemez. Kıpırdamamalıydı."
"Gerçek nedeni söylemen için illa ki seni tehdit mi etmeliyim? " Dedi sert bir sesle. Başımı yan tarafa çevirdim.
Derin bir nefes aldı. "İkimiz de senin o elmayı gözün kapalıyken bile vuracağını biliyoruz."
"Zaten gözüm kapalı vurdum."
Şaşkınlıkla yastığın üzerindeki elleri baskıyı azaltınca tüm ağırlığımı verip onu devirdim. Tüm ağırlığımı verip yastığı göğsüne koydum. Onun gibi bitmeyecekmiş gibi gelen bir kahkaha attım.
"İsterseniz yarın avda da aynısını yapabilirim. Sonuçta geceleri çatı katında kıkırdayan fareleri avlamaktan sıkıldım."
***
Dün olanlardan sonra büyük bir keyifle uyandım. Devasa yataktan zıplayıp dolabımdan binicilik elbiselerimden birini ve matmazelin hediye olarak gönderdiği pırlantalarla dolu başlığı aldım. Saçlarımı taç şeklinde ördüm ve ağır esanslı parfümden uzak durdum. Uzun çizmelerimi de giyip koşarak aşağıya inmeye başladım.
Birine çarpana kadar ne kadar hızlı gittiğimi bile fark etmemiştim.
Adamın sert göğsüne çarpan burnumu tutup başımı kaldırdım. Elini dağınık saçlarından geçirdi ve endişeyle bana baktı.
"İyi misin?"
"İyiyim Lord Archibald." Dedim başını yana eğince saçları olabilirmiş gibi daha dağınık bir şekle büründü.
Kolunu bana uzattı ve boğazını temizledi abartıyla. Beni güldürmeyi hep başarıyordu. Elimi koluna koydum ve burnumun sızısını düşünmemeye çalıştım.
"Dün şifahaneye uğradım. Maira'yı o hale nasıl getirdin inan anlayamadım." Durdu ve gözlerini dikti.
Ellerimi belime koydum. "Kazaydı. Ayrıca sözümden çıkmaması gerektiğini öğrendi fena mı?" Dedim inatla.
"Kızın kafasını elma gibi doğramışsın resmen." Dedi kıkırtısını bastırmaya çalışarak. İstemeden de olsa tebessüm ettim.
İbret olsun diye yaptım ben demek vardı ama imajımı bir fare için bozmak niyetinde değildim. Buna cevap vermem yersiz olurdu.
Tekrar koluna girdim ve gri kapının açılmasını bekledik. "Artık Kara Kale'de kızdırmak istemediğim ikinci kişisiniz Düşes."
"İlk kişi neden değilim?" Sorum karşısında afalladı.
"Kara Kurtla uzun zamandır birlikteyim ve inanın bana daha onu tanımıyorsunuz. O halini görmek istemezseniz leydim yakında sabrı tükenecektir." Dedi bana üstü kapalı bir uyarı yaparken. Kolunu bıraktım ve ağır adımlarla bizi bekleyen atlarımızın yanına gittik.
Aqua'nın sırtına atladığımda onu dizginleyemedim ve hemen Beathan'ın atının yanına gitti.
"Günaydın sevgilim." Dedi Beathan.
Kim?
Tek kaşım havaya kalktı. "Günaydın?"
Başımı çevirince Keanan'ı gördüm. Bana kendinden emin bir gülümseme gönderdi ve atıyla yanımıza geldi. Altın rengi saçları özenle geriye doğru taranmıştı, kıyafetleri özenle seçilmişti ve ailesinin armasını büyük bir gururla taşıyordu.
"Günaydın Asi." Dedi evimin özlediğim tınısı vardı sesinde.
"Günaydın Keanan."
"Hadi o zaman. Av başlasın." Diye gürleyince seyis yamağı tazıları serbest bıraktı ve hepsi deli gibi koşmaya başladı. Arkalarından onları takip etmeye başladık.
Sağ dönemece doğru yaklaşıp grubun çoğunluğundan uzaklaştım. Keanan beni gözden kaçırarak diğerleri ile devam etti. Av hırsı ona da bulaşmıştı.
Aqua'nın sırtından atladım ve soğuğa aldırmadan çimenlere uzandım. Yaklaşan ayak sesleri duyunca bakmaya gerek bile duymadım.
"Merak etmeyin Lordum kaçmaya çalışmıyordum. Yalnızca kalabalıkla koşuşturmayı sevmem." Dedim elimde kopardığım bir parça çimeni rüzgara doğru bırakırken.
"Biliyorum." Dedi. Çimenlere yanıma uzandı.
"Ah Andret seni Kurt zannettim." Dedim ona dönerek.
"Tatlım yapma lütfen. Ben Kara Kurt ile karıştırılmak için fazla yakışıklıyım." Dedi bugüne kadar duyduğum en kötü İngiliz aksanı ile.
Kahkahalara boğulunca bir an bocaladı ve sonra o da gülmeye başladı.
"Yine bana bir şey soracakmış gibi bakıyorsun." Dedim ve kollarımı başımın altına alıp çimenlere uzandım yeniden.
Eli dikkatsiz bir hareketle ensesine gitti ve derin bir nefes aldı. "Aslında bu sorabileceğim en kötü soru." Dedi çekinerek.
Alayla güldüm. "Hayır, hiç sanmıyorum. O soruyu biricik nişanlım soralı çok oldu."
Andret'in yüzü garip bir şekle girince boş ver der gibi baktım ve derin bir nefes aldım.
"Sor bakalım." Dedim istemesem bile burada arkadaşım sayılacak tek kişi Andretti. Belki de birazcık Archibald...
"Heaven ile aranızda ne geçti?"
Nerden çıktı bu şimdi?
"Hiç. Onun bana cephe alması için bir şey olmasına Nerden gerek yok. Ana-kız ikisinin de tabiatında var bizimle uğraşmak." Dedim öfkeyle. Parmaklarımı nemli toprağa geçirip sakinleşmeye çalıştım.
Yüzündeki ifade merakla gölgelendi. "Şey aslında Rhyse konusunda ne oldu?"
İsmi duyduğum an nefesim kesildi ve karnıma derin bir sızı saplandı.
Rhyse...
O benim için hem zehir hem de panzehirdi. Beni yıkacak güce sahip olup, onaracak tek kişi de yine oydu.
"Öldü." Dedim her bir harf görünmez bir bıçağa dönüşüp beni kanatırken.
"Nasıl peki?"
Ben kaçamak cevaplar verdikçe Andret konunun üzerine gidiyordu. Belki bunu Amy ya da Robb dışında biriyle konuşmanın vakti gelmişti. Birden ceketinin cebinden bir şişe çıkarıp bana uzattı. Tereddüt etmeden şişeyi kaptım ve büyük bir yudum aldım. Vücudumda ilerleyen alkol soğukluğunun aksine içimi yakmaya başlamıştı.
"Aramızda kalacak mı?" Dedim cevabı bilsem bile yalan söyleyip beni avutmasına izin verecektim. Başını salladı yalnızca.
"En baştan mı?" Yine başını salladı.
"Ben çocukken babam hep Seymour kızlarıyla ya da Heavan ile oynamamı isterdi. Ama ben dikiş dikmekten ya da evcilik oynamaktan pek anlamazdım. Sıkıcı gelirdi hep. Ağabeylerim gibi olmak isterdim ben." Dedim buruk bir gülümsemeyle.
"Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümde; annem intihar etti. Aerielle Blackwood biricik aşkının ölümüne dayanamayıp intihar ettiğinde ufacıktım ben. İnat ettim, kaçtım, konuşmadım kimseyle uzun zaman." Şişeden büyük bir yudum aldı. Bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde yüzündeki pişmanlığı gördüm.
"Babamın kılıcının teslimatını yapmak için ufak bir çocuk kalemize girmesiyle her şey değişti." Gözlerimi ayaklarıma sabitledim ve bir yudum daha aldım. "Gururunu ezmeye çalıştığı için Keanan'a meydan okuduğunu hatırlıyorum."
Derin bir nefes aldım sıkıntıyla yeniden. "Cesaretine hayran kaldım ve akşam kaleden kaçmasına yardım ettim ve daha sonra bende onun yanına gittim. Saklandığı yerden çıktı beni hemen fark etti belki saatlerce konuştuk. Kara Orman'a gittik beraber. Bunu her gece tekrar ettik, beni her gece kaleye dönerken bana eşlik etti."
"Ona aşık olduğunu ne zaman anladın?" Dedi bir an varlığını unutmuştum kendi kendime konuşuyordum sanki o kadar sessizdi ki.
"Vedalar ağırlaşmaya başladı bir süre sonra. Her şey değerini kaybetti sanki benim için, o hariç tabii."
O dünyalara değerdi, benim için her şeye değerdi.
Ellerini saçlarından geçirdi ve şişeyi benden aldı. "Neden öldü?"
"Bizim kaçacağımız gün cadı mahkemeleri vardı; kargaşadan yararlanıp kaçarız sandık. Ama aşkına karşılık bulamayan Heavan bunu öğrenince Rhyse'i kara büyüyle suçladı." İçimdeki alev büyürken sustum bir süre. Anlatmak yeniden yaşamanın yarısıydı sanki.
"Suçsuzdu Rhyse. Onu tanırım. Kara Orman yasaklı değilken bile fazla açılmazdı, büyülerden korkardı." Dedim fısıltıdan farksız bir sesle.
"Peki ya sonra?"
"St.August'ta onu bekledim saatlerce. Ama gelmedi." Andret'in yaşlarla dolan gözleri benim buz kaplı gözlerimle karşılaşınca gülümsemeye çalıştım beceriksizce.
"Sonra Keanan geldi. Mahkemeye çıkarılmak üzere onu Londra Kulesine kapattıklarını söyledi." Zaten devamını herkes çok iyi bilirdi. Londra kulesi sizi öldürmeden önce çıldırmak için varlığını sürdürürdü. O bahçede başını kaybeden Krallar, Kraliçeler ve niceleri olmuştu.
"İtiraz etmedin mi? Baban imtiyaz kullanmadı mı?" Dedi hızlı hızlı.
"İtiraz ettim ama Heavan delil gösterince babamda bunu fırsat olarak gördü ve infazını onayladı." Dedim akmayan gözyaşlarım gözlerimi asit gibi yakarken.
"Yapma Andret. Bakma öyle." Dedim acıyan bakışlarına tepki olarak.
"Üzgünüm. Devam et lütfen..."
"Babam değil onu son kez görmemi, infazına gitmemi bile yasakladı."
"Edward Blackwood, ona 'Kasap' demek övgüymüş meğer.." Dedi öfkeyle. Cevap vermek istemediğim için devam ettim.
"Sonra Keanan ve Rob beni gizlice Kuleye götürdü. Rhyse defalarca yemin etti; kitabın, tanrının ve en değerli varlığı olarak benim üzerime. Ama kimse onu dikkate almadı. Cadılıkla itham edildikleri için diri diri yakılmalarına karar verildi." Yanık et kokusunu ve çığlık atan insanları hatırladıkça kalbim sıkıştı.
"İzledin mi?" Dedi mahvolmuş bir sesle.
"Sonra sıra ona geldi. Kollarını ve bacaklarını bağlamalarını, daha yavaş tutuşması için destekleri çekmelerini izledim. Gözleri kalabalıkta hemen beni buldu. Son sözleri neydi biliyor musun?"
"Ne?"
"'Veda etmeyi sevmem Safir.' Dedi ve ateşler onu yakarken Rob beni oradan uzaklaştırdı."
***
Yol boyu Andret tek kelime bile etmedi ve kale eşrafının yanına döndük. Herkesin devasa boyuttaki bir yaban domuzunun etrafında olmasını pek tabi beklemiyordum. Kara Kurt ve Sean hayvanı kıstırsa bile diğerlerinin üzerine gitmesinden endişelendikleri için silahlarına davranmıyorlardı.
Şaşkın bakışlarla insanları izleyen Andret'in dikkatsizliğini fırsat bilerek sırtındaki yayı ve eyerin kenarında asılı duran çantadan bir ok aldım. Yaya yerleştirdim ve sonuna kadar gerdim, gözlerimi hayvanın gırtlağına sabitledim ve oku bıraktım. Hedef hiç şaşmadı ve ok hayvanın gırtlağını yardı. Zafer kazanmış bir edayla gülümsedim. Herkesin bakışları birden arkaya döndü ve elimde tuttuğum oku görünler şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Gözlerimi kapattım ve zarifçe başımı eğdim ve gözlerimi hayranlıkla ışıldayan mavi gözlere çevirdim.
Yayı Andret'e uzattım ve gülümsedim. Atımı onların yanına sürdüm ve vurduğum hayvana tekrar baktım. Yığıldığı çimenlik çoktan kanla ıslanmış ufak bir çamur birikintisine dönüşmüştü.
"Tebrikler Düşes Victoria." Dedi Sean saygıyla başına eğerken.
"Sağ ol Sean. Av bitti mi Lordum?"
"Artık daha büyük bir şey vuramayacağımıza göre bitmiştir Düşes." Dedi Beathan ondan beklenmeyecek sakin bir sesle.
***
Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!
Can Yücel
《Beathan》
Dönüş yoluna saptığımız zaman Hardwin'in Asi'nin çevresinde dolanmadığını görünce biraz rahatladım. Kızın biraz arkada kaldığını fark edince bana yetişebilmesi için bekledim.
"Tekrar tebrik ederim." Dedim atının dizginlerini çekerken. Buna bir şey demediği için şaşırsam da sustum.
"Dük hazretleri bugün çok kibar." Dedi ve dudağını ısırıp başını eğdi.
Keşke bunun bana ne yaptığını bilseydi.
Hangi kadın av merasimi sırasında böyle bir hareket yapabilirdi ki?
Ona biraz yaklaştığım zaman yasemin kokusu ciğerlerimi doldurdu. "Neden size etrafı gezdirmiyorum?"
"Vaktinizi çalmak istemem Dük Batair. Kara Kaleye dönsem daha iyi olacak."
Tüm vaktim sizin düşes...
"Size vakit ayırabileceğime eminim." Dedim tabi onun yerine. Kız başını yeniden eğdi ve sağ dönemece doğru saptık ve onu kış bahçesine doğru götürdüm. Belki bu biraz olsun neşelenmesini ve onu evinde hissettirmesini sağlardı.
İgnis'in sırtından atladım ve Victoria'yı belinden kavrayıp atından indirdim.
"Burası Kış bahçesi." Dedim kırık buğulu camların birleştirilerek yapılmasından elde edilen serayı gösterdim.
"Biliyorum daha önce gelmiştim. Çok sakin bir yer." Dedi kız derin bir nefes aldı ve çiçek kokularının tadını çıkardı.
Onu ilk kez buraya getiren kişi olmadığım için biraz sinirlensem bile sürprizimi mahvetmek istemedim. Elini tuttuğum zaman hemen geriye sıçradı ama elini bırakmadım.
Hemen kızardığı için gülmek istedim ama bunun onu hırçınlaştıracağını biliyordum.
"Elimi tutuyorsunuz. Sakıncası yoksa nedenini öğrenebilir miyim?" Dedi tereddütle.
"Öyle istiyorum."
"Ben istemezsem peki?" Dedi inatla.
"Yine tutacağım ve bırakmaya niyetim yok leydim." Dedim sesimi yükselterek. Gözlerindeki gümüş hareler öfkesiyle birlikte büyüdü.
Derin bir iç çektim ve cebimden beyaz bir bağ çıkardım.
"Beni boğacaksınız değil mi?" Dedi heyecanla.
"Ne?"
"Beni ıssız bir yer olduğunu bildiğiniz için buraya getirdiniz. Çünkü beni öldüreceksiniz." Dedi bundan adı kadar emin gibiydi.
Onu neden öldürecektim ki?
Dün ona söylediklerimden ne anlamıştı hem?
Bu kadın insanı hiç çaba göstermeden çıldırtabilirdi.
"Gülünç tahminleriniz bittiyse gözünüzü bağlayacağım." Dedim sabrımın sınırına gelmiştim.
"İyi. Ama bu size güvendiğim anlamına gelmiyor." Dedi çocuk gibi kollarını bağlayarak.
"En mantıklısını yapıyorsunuz." Dedim soğuk bir sesle. Ona yaklaşınca arkasını döndü ve beyaz kumaşı gözlerini kapatacak şekilde kaldırdım ve arkadan ufak bir düğüm attım.
Elini yeniden tuttuğum zaman beni daha sıkı tuttu ve yüzümü göremediği için fırsattan istifade sırıttım.
"Hazır mısın?"
"Değilsem bile bir şey değişmeyecek." Dedi bıkkınlıkla.
"Aferin akıllı kız." Dedim alayla. Basamaklardan çıkarken fazla dikkatli davrandım, cam kapıyı açıp içeri girdiğimiz zaman onu iyice kendime çektim.
"Artık çıkarır mısın şunu?" Huzursuz olduğu her halinden belliydi. Biraz daha kıpırdanırsa masalardan birine çarpıp her şeyi devirebilirdi.
"Bekle." Dedim ve etraftaki birkaç mumu çarpmaması için kenara aldım. Tırnaklarını koluma geçirdi.
"Bırakmayacağını söyledin." Fısıltısı bile o kadar berraktı ki...
Bırakmam ki zaten.
"Açıyorum. Sakin dur." Dedim huysuzca.
Bağı çıkarınca gözlerini hızlı hızlı kırpıştırdı. Etrafına baktı. Mumlar gümüş harelerinde parlayıp can buluyordu sanki. Gözleri sürprizimle buluşunca çocuk gibi heyecanlı bir çığlık attı. Elimi bırakacağını düşünürken beni de sürükleyerek arka odaya koştu.
Etrafa özenle dağıtılmış mavi ve kırmızı güllerin etrafında döndü. Gülümsemesi gözlerine ulaşıyordu.
"Güller. Clayton'un gülleri..." Dedi defalarca. Onun heyecanı karşısında mutlu oluyordu insan ister istemez. Aniden boynuma atıldı ve bana sarıldı.
"Evet."
"Sadece evet mi? Hem bu kadar gülü nasıl getirttin? Babam yasaklatmıştı şehirden çıkışlarını." Diye peş peşe konuştu.
"Kızı için bir iltimas yaptı diyelim." Dedim. Oysa Edward katı kurallarını şu hayatta en değer verdiği varlığı için bile çiğnemezdi.
Ellerini göğsüme koydu ve gözlerini gözlerime sabitledi. Avucundan yayılan sıcaklık beni hemen sardı. "Yalan söylemek meziyetlerinizden biri değil Dük hazretleri." Dedi ormanda ona söylediklerimden alıntı yaparken.
"İstediğine inan küçük yaratık." Dedim sinirle.
Fark etmekte gecikmedi. "Çaldın." Dedi ve tekrar kıkırdadı. Andret'in günlerdir başımın etini yemesi etkili olmuştu elbette, Archibald gitmeden önce ondan küçük bir iyilik isteniştim ve o da bunu fazlasıyla yapmıştı.
Sonra duygu değişimleri geri döndü ve benden uzaklaştı. Bakışları yine ciddileşti.
"Ama neden?" Ellerini beline koydu ve dik dik baktı.
"Çiçekleri severim."
Pekala, hayatım boyunca kurduğum en akıllıca cümlenin bu olduğunu iddia edemezdim.
Kız bir süre baktı ve dudaklarından bir kahkaha kaçtı. Dengesini kaybedecek gibi olunca masaya tutundu ve devam etti.
"Gülme."
Devam etti.
"Gülme diyorum."
Sanki kriz geçiriyordu.
"Asi, gülme." Dedim ve kollarını tutum. Birden yıldırım çarpmış gibi kaldı.
"Nedeni size kalsın madem. Ama beni çok mutlu ettiniz. Neredeyse Maira'yı bile unutacağım." Dedi ve sanki ağzından bir şey kaçırmış gibi ellerini ağzına kapattı ve gözlerini kaçırdı. Elimi çenesinin altına koydum ve bana bakması için ufak bir müdahale de bulundum.
"Maira neden aklındaki senin ?" Dedim eğlenme sırası bendeydi şimdi.
"Sizi gördüm."
Neyi ?
"Her şeyi." Dedi sanki içimden gelenleri duymuş gibi.
Olanları hatırlamasam bile görmemesi gereken şeyler olduğunu ve Maira'nın ona inat kıkırdadığını hatırlıyordum.
"Bir şey olmadı." Dedim inanmayacağını bile bile.
"Umurumda değil zaten. Açıklamanız da sizde kalabilir." Dedi kurumuş bir gül yaprağını koparırken.
"Asi yapma böyle." Dedim kıvranır gibi.
"Ne yapıyorum ben Batair? Ne yapsam kabahatten sayıyorsun." Dedi küskün bir sesle.
Ona sarılmak istedim ama ona hiçbir şeyin garantisini veremezken bu çok bencilce olurdu.
"Uzak durma." Dedim söylediğime ben bile inanamayarak.
Güldü. Gülüşü acı doluydu ama ifadesi hiç değişmedi. "Bunu bana Brenna'ya gitmem için uğraşan adam mı söylüyor?"
Son söylediğini duymazdan geldim ve onu kaldırıp masanın üzerine bıraktım.
Ama o işin peşini bırakmadı.
"İsteğiniz bu yöndeyse gideceğim." Dedi güçlü bir sesle ve bakışlarını güllere çevirdi.
"Anlaşma iptal."
Kafası karışmış gibiydi. "Niye?"
"Daha seni eğitmedim bile küçük yaratık." Dedim alayla.
"Deneyen çok oldu. İyi şanslar bayım." Dedi burnundan soluyarak.
"Bir şey deneyebilir miyim?"
"Ne deneyecekmişsiniz?"
Bunu kendimce bir evet olarak kabul ettim ve köşedeki sarmaşıktan beyaz bir yaban gülü koparttım. Ona yaklaştım ve gülü sol kulağına sıkıştırarak sabitledim. Yüzündeki şaşkınlığı gizleyecek bir maskesi olmayınca Victoria öylesine masumdu ki...
Ona doğru eğildim ve kollarımı cama yaslayınca kollarımın arasında hapsoldu.
"Ne yapıyorsun?" Verdiği her nefes dudaklarıma rüzgar gibi çarparken dikkatimi toplamam imkansız bir hale geldi. Biraz geriye çekilince sırtı cama çarptı ve benden kaçamaması için ona iyice yaklaştım.
"Bir şey deneyeceğim. Bu ikimiz içinde yeni olacak Düşes. Beni eğer gerçekten istiyorsanız durdurabileceksiniz." Dedim hırıltılı nefeslerim arasında.
"İstemediğimi nereden anlayacağım ?"
"Denemeden anlayamayız." Dedim aramızdaki mesafeyi giderek kısaltırken.
Dudaklarım dudaklarına yaklaşırken gözlerini kapattı. Soğuk dudaklarım ateş dudaklarına kapanınca her şey gece kadar siyah oldu.