Victoria
Öpüşüne karşılık vermesem bile geri çekilmemiştim. Onu durduracak tek şeyin ben olduğumu söylemişti.
Peki ya beni kim durduracaktı?
Gözlerimi kapattım ve devam eden öpüşü karşısında düşüncelerimle boğuştum, zihnime aniden düşen görüntülerle savaşmam gerekti yeniden. Andret ile konuşurken bitirdiğimiz şişe zaten başımı döndürmüştü ama bu, öpücüğün etkisiyle kıyaslanamazdı bile. Kalbim göğsümden fırlamak için inat ediyordu.
Kurt'un dudakları ısırgan bir soğuk, nefesime karışan nefesi ise içimi yakan bir sıcaktı.
Rhyse...
Zihnimin çığlık çığlığa bağırdığı isim bana onu durduracak gücü verdi. Birden geri çekildim. Tüm bedenim titrerken ondan uzak durmamı sağlarmış gibi ellerimi göğsüne koydum. Sessizliği kesen tek şey birbirine karışan soluklarımız oldu, nefes nefeseydik. Başımı yere eğdim, ona bakamazdım.
Konuşamadım. Her şeyi hissettim, her anımızı, sıcak nefesini, gülen gözlerini. Hatta bir an bile olsa benim için atan kalbini...
Her ne kadar kulağa şairane bir güzelliğe sahipmiş gibi gelse de öyle değildi. Bu bilakis trajikti benim gibi biri için.
"Ben gitsem iyi olacak." Sesim bir fısıltıdan fazlası değildi. Mavi gözlerinin beni takip ettiğini vücudumdaki karıncalanmadan anlayabiliyordum.
"Kaçıyorsun."
"Kim? Ben mi?" Dedim heyecanlanan kalbimi yatıştıramadım bir türlü.
Çekilmelisin hala aklımı karıştıracak kadar yakınsın bana.
Güldü. Gülüşü o kadar zalimdi ki. "Elbette siz."
Boğazınıza oturan yumru ile konuşmak zordu ama şimdi susmanın da sırası değildi. İyice yaslandım soğukluğunu kaybeden pencereye ve gergin bir şekilde güldüm. "Lordum bu naif sürpriziniz karşısında hala şaşkınım. Hem ben art- "Dedim. Ama öfkeyle birkaç adım geri gitti ve cam vazolardan birini alıp duvara fırlattı. Vazonun parçaları her yana dağılırken gözlerimi kapattım.
"Bu durumundan faydalandığımı mı iddia ediyorsun?" Diye kükredi. Seranın camlarının titrediğine yemin edebilirdim.
Arkasını dönmüş olsa bile mumların ışığı sayesinde yüzünün penceredeki yansımasını görebiliyordum. Tamamen öfkeden gerilmiş durumdaki yakışıklı yüzünde aniden beliren mavi mor damarlar bana işin ne kadar ciddi olduğunu belirtmek ister gibiydi. Bu her zaman ki atışmalarımızdan değildi. Bu sefer beni kolayca bırakması ise söz konusu bile değildi.
Belki de Archibald ve Andret'in beni bu kadar uyarmasının sebebi buydu. Şansımı çok zorlamıştım ve şimdide sona gelmiştik...
Tereddütle olsa bile ayağa kalktım ve ona doğru yürüdüm. Tuttuğum nefesimi bırakırken titreyen ellerim güçlü omuzlarına gitti. Vücudu ellerimin sıcaklığını hissedince taş kesildi ve hırıltılı nefesleri derinleşti. Onu bu kadar sinirlendirmek istememiştim. Özellikle benim için yaptığı küçük sürprizin hemen ardından.
"Böyle bir şey iddia edemem. Ama-" Beklemediğim bir anda bana dönünce nefes bile alamadım.
Kollarını belime sardı ve beni kendine çekti. Omuzlarıma sardığım sarı şal yavaşça kayarken ayaklarımızın dibine düştü. Yüzündeki ifadeyi çözemiyordum. Onun karanlığını aydınlatmaya yetecek kadar mum yoktu burada ne yazık ki!
Yeniden güldü. Ruhsuz bir gülüştü bu sefer ki. "Ama... Hep bir ama olur zaten." Dedi buz gibi bir sesle.
"Sen neden bahsediyorsun?" Dedim şaşkınlığımı saklamaya gerek görmeden.
Belki de öfkelenme sırası çoktan bana gelmişti.
Nefesi başlığımın altından çıkan bir kaç tutam saçın uçuşmasını sağlıyor ve bunu görmezden gelmeye çalışmış olsam da dikkatimi toparlamama engel oluyordu.
"Neden geri çekildin peki?"
Titrek bir nefes alırken kolları kaburgalarımı sıkıştırdı. "Bence cevabı sizde benim kadar iyi biliyorsunuz." Dedim deli cesaretiyle devam ettim sonra. "Hatta öfkenizin sebebi de bu."
Beni aniden tutuşu kadar beklenmedik bir anda bırakınca yere düşeceğimi sandım. Ama dik durmayı başardım ve kollarımı göğsümde kavuşturup soran bakışlarla baktım genç düke. Ellerini saçlarından geçirdi ve çenesini ovuştururken diğer tarafa baktı. Öfkesini ne kadar daha dizginleyebilirdi bilemiyordum.
"Beni tanıyormuşsun gibi konuşma." Diye bağırdı. Geriye doğru gittiğimde bu sefer alçalttı sesini. "Ayrıca bunu sizden duymak isterim." Sinirle sımsıkı kapattığı gözlerini açtı ve içime işleyen bir şekilde baktı bana. Sert yüzünde bir an üzüntüye benzer bir şey gördüm ama göz açıp kapayana dek eski haline döndü.
Hala Rhyse'i seviyorum.
Hala acı çekiyorum.
Mümkünmüş gibi hala onu bekliyorum.
Ve sen aklımı karıştırmaktan başka bir şey yapmıyorsun.
Bunları ona söyleyemezdim. Hem söylesem bile bu onu çileden çıkarmanın dışında bir işe yaramazdı.
"Ani değişimlerini anlamıyorum. Mavi bir ateşken birden buza dönüşen gözlerinden bir şeyler çıkarmaya çalışmak anlamsız olsa da deniyorum." Dedim bu sesimi yükseltmemden hoşlanmadığı belliydi ama onunla Rhyse ya da kırık kalbim hakkında konuşmak istemiyordum. Bir şey söyleyecek gibi olunca ondan önce davrandım.
"Ve sen Kara Kurt seni anlamam için, seni tanımam için bana hiç fırsat vermiyorsun." Dedim kısmen de olsa doğruyu söyleyerek.
"Bu samimiyetsiz ilginiz gözlerimi yaşarttı Düşes." Dedi ondan beklenen terslikte.
"Böyle düşünmeniz üzücü Dük hazretleri. Özellikle sizde beni tanımazken böyle davranıyor olmanız gerçekten çok ama çok üzücü." Dedim alınganlığım sesime yansırken.
Hayatında duyduğu en komik cümleymiş gibi güldü buna. Ben ablak ablak ona bakarken midesini tutarak gülmeye devam etti.
"Sizi tanımadığımı düşündüren nedir?" Dedi.
Gerçekten mi?
"Örneklemem gerekirse aynı ormanda sizinle birkaç gün geçirdim, yanı başınızdaydım defalarca hem de ama siz beni tanımadınız." Dedim. Yüzü ölümcül bir gerginlikle şekillenince sakinliğimi korumaya çalıştım.
"Atının adı Aqua." Dedi.
Başımı yana eğip ona baktım. "Bunu herkes biliyor zaten."
"Öfkelendiğin zaman gözlerin irileşiyor ve gümüş hareler tüm ışığı hapsediyor."
Yüz ifademi hemen toparladım ve burnumu çektim. "Gözlemler sayılmaz."
Beni duymamış gibi devam etti. "Kuşkonmaz ve ceylan yahnisini seviyorsun."
"Beş dil biliyorsun. Üç farklı ülkenin sarayında yaşama şansın oldu."
Pekala, inkar edemem bunlar doğruydu.
"Saçların yasemin gibi kokuyor. Dikiş dikemiyorsun ama daha önce başkalarının yarasını dikmişliğin var." Aklıma Harry gelince sesli bir biçimde yutkundum. Konuşmak istemediğim konulardan kaçınmak giderek zorlaşmıştı.
"İnsanlara kafa tutmak, gergin insanları daha çok germek hoşuna gidiyor."
Başımı sallayarak onu onayladım.
"Annen sen altı yaşındayken Lord Brandon Caine'in ölümüne dayanamayınca intihar etti. Ona benzemediğini kanıtlamak dışında şu hayata tutunmanın sağlayacak hiçbir şeyin yok."
"Bu sizin gibi biri için bile acımasızca bir itham. Yaptığınıza bel altından vurmak derler, haksızlık ediyorsunuz. Bilmediğiniz çok şey var." Dedim yaban gülünü parçalara ayırırken.
"Gerçeklerin, acıması olmaz." Dedi tekdüze.
"Ama insanların göstermeseler bile acısı olur. Bu onların sizin aksinize insan olduğunu gösterir." Çiçeğin parçalanmış yapraklarını ona fırlatıp cam kapıdan dışarı çıktım.
***
Bir kadın bakıyor pencereden, mutsuz.
Bir adam geçiyor karşı kaldırımdan, umutsuz...
Aşk. Tam ortada duruyor.
Adam bakıyor. Kadın ağlıyor.
Aşk geçip gidiyor.
Dostoyevski
《Victoria》
Odamın kapısını kilitledim ve sakinleşmek için pencerenin önündeki sedire oturdum. Az önce hizmetçi kızlardan birinin getirdiği papatya çayının sinirlerimi düzeltemeyeceğini bilsem de içmeye devam ettim. Pencerede beklediğime inanamıyordum. Bana yönelttiği acımasız cümlelerden sonra bile onu merak etmem nasıl büyük bir aptala dönüştüğümü kanıtlar cinstendi.
Oda artık bana dar gelmeye başlamış, aldığım nefeslerin bir faydasını göremez olmuştum. Kafamdaki düşünceleri uzaklaştırmak için başka bir şeyler yapmalıydım. Başımı çevirdiğim zaman gözlerime inanamadım. Artık mektup yasağım kalkmıştı anlaşılan. Hemen adımlarımı şöminenin karşısına çevirdim. Masanın üzerindeki mektuplardan birini aldım ve mührü söküp nazikçe açtım.
Fildişi renkli kağıt loş ışıkta daha koyu görünüyordu. Mektup korunmak istenmişti babam bana bu gibi zor durumlarda kullandığımız sekiz farklı alfabe öğretmişti. Fransadayken fazlasıyla fırsat olduğundan şifreyi çözmem uzun sürmedi ve babamın kelimeleri gizli bir hazine haritası gibi açığı çıktı. Ses tonunu hatırlamaya çalışırken mektuba başladım.
Victoria,
O alçakların mektuplarımı sana ulaştırmayacağını bildiğimden Keanan'ı gönderdim. İlk elden teslim aldığını ve iyi olduğunu umuyorum. Tabi tüm bu çılgınlıkların ardında iyi kavramının değiştiğine de eminim. Henry senin adına bir birlik tayin etti. Çoktan Brenna'ya ulaştılar. Toprakların güvende. Bu durumunda birde bununu düşünmeni istemem.
Xavier'i merak ettiğini biliyorum. Keşke sana iyi bir şey söyleyebilsem. Matmazel daha fazla acı çekmemesi için onu tüm gün uyutan karışımlar veriyor. Bu şekilde daha ne kadar dayanır bilmiyorum. Umutlar tükendi artık yalnızca acı çekmeden bu hayattan huzurla göçmesini dileyebiliyorum.
Sanırım bu, kızım bir babanın yaşayabileceği en büyük acı. Oğlunun bir çete saldırısından kurtulup kendi kalesinde elinden bir şey gelmeden ölümü beklemesi, kızının tanıdığı en adi adam ile evlenmek üzere soytarılarla dolu bir kalede yalnız bir esir olması... Bu benim gibi bir adamı bile aciz konuma sokacak bir durum.
Sana yalan söylemeyeceğim Victoria seni bulduklarını söylediklerinde ölmüş olmanı diledim. Keşke biricik Victoria'm, bu zalim adamın pençelerinde yaşayacağına ölseydin kızım. Böylesi hem senin hem de benim için daha acısız olurdu.
Not: Kimseye güvenme. Hiç kimseye.
Clayton Dükü
Edward N. Blackwood
Gözyaşlarım yüzümü ıslatırken mektubu parçaladım ve şöminenin kızgın alevlerinin onu yutmasını izledim. Banyoma gidip yüzüme soğuk su çarptım ve Xavier'i düşünmemeye çalıştım. Ama vicdanım bir an olsun hiç susmadı.
Sabahlığımın bağını iyice sıktım ve düşünmemeye çalışarak pencerenin önündeki yerimi aldım. Saat fazlasıyla geç olmuştu ama Beathan hala ortalıkta yoktu. Kaledeki hizmetlilerin çıkışını ve diğer vardiya için gelenleri izledim, nöbet değiştiren askerler şakalaşırken düşünmek istemediğim şeyler çoktan aklıma sızmanın bir yolunu bulmuştu.
Kim bilir belki de şifahaneye biricik metresini görmeye gitmişti.
Bu düşünceyle hışımla ayağa kalktım ve kalın ciltli kitaplardan birini alıp banyonun vitray camlarla kaplı kapısına attım. En az benim kadar parçalandığım gibi parçalanmalıydı her şey...
Şöminenin üzerindeki rafa vurdum kömür maşasıyla rafı tutan vidalardan biri düştü ve tüm biblolar yağmur damlası gibi yere saçıldı. Hızımı alamayınca kızgın maşayı koyu renk kadife perdeye geçirdim ve yırtılma sesi tüm katı kapladı.
Kapım ısrarla çalınca derin bir nefes aldım. Hala uyku sersemi olsa da merakla aydınlanan yüzü görünce kapıyı ardına kadar açtım. Kum rengi saçları dağılmış, yeşile çalan gözleri tembelce etrafına bakınan Andret'in üzerinde tam olarak ilikleyemediği bağların belli olduğu mavi binici pantolonu dışında üzerinde başka bir şeye ihtiyacı olmadan karşımda dikiliyordu. Teni pürüzsüzdü, Beathan'ın aksine ufacık bir çizik bile yoktu. Teni solgundu, ayışığında kaslarının her çizgisini daha iyi görebilmiştim. Ne kadar süre bu şekilde kaldığımızı bilemeyerek bakışlarımı ondan kaçırdım ve hızla içeri girdim.
"Gecenin bu saatinde ne halt ettiğini sorabilir miyim?" Dedi kısık sesle gözlerini ışıktan korumak için elleriyle yüzünü gizlerken.
Hiçbir şey olmamış gibi elimdeki maşayı halıya attım ve devasa yatağıma oturup ellerimi kucağımda birleştirdim. Kapıdan dışarıya baktı dikkatle, yalnız olduğumuza emin olunca bakışları yeniden beni buldu.
"Dekorasyon." Dedim umursamaz bir şekilde etrafı işaret ederek.
Hala uyku sersemiydi, kaşlarını çattı. "Bu saatte?"
"Sen bu saatte yarı çıplak halde odama geliyorsun, Dük hazretleri hala Kara Kale'ye teşrif etmiyorlar. Ama ben odamda ufak bir değişiklik yapamıyorum öyle mi?" Diye bağırdım. Ellerini tıkadığı kulaklarından çekti ve inanamaz gibi bana baktı. Bakışlarının altında giderek ezilirken sabahlığın açık bıraktığı kısmı elimle daha sıkı tuttum.
Başını bıkkınlıkla iki yana salladı. "Pekala, sen üzerindeki sabahlıkla kendini öldürmeden çıksam iyi olacak."
"Pardon?"
"Yapma Asi geceliğinin yakasını biraz daha sıkarsan kendi celladın olabilirsin." Yüzüm kırmızının bambaşka bir tonuna bürünürken dudağımı ısırdım. Metalik tat vücudumda yol alırken Andret bir an olsun bakışlarını üzerimden çekmedi.
Gürültüyle boğazımı temizleyince dalgınlığından kurtuldu ve ellerini nasıl tutacağını bilemez gibi devamlı hareket ettirdi.
"Seni neyin bu kadar rahatsız ettiğini benimle paylaşmak ister misin?"
Alnıma düşen o sinir bozucu saç tutamını yine kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Bunu da nereden çıkarttın?"
Güldü. Bu diğer gülüşlerine hiç benzemedi. "İnan bana bu kalede herkesin kendine ait bir trajedisi vardır."
Bununla neyi kastettiğini anlayamadım ama sormak istesem bile şuan için kendimi buna hazır hissetmedim. "Bunun doğruluğunu bir saniye olsun sorgulamam." Dediğim zaman konuyu kapatma isteğimi görmüş oldu.
"Dekorasyonun bittiyse ben artık gideyim?" Soru sorar gibi söyledi.
"Sanırım yarın kaldığım yerden devam edebilirim. İyi geceler Andret." Dedim ve gülümsemeye çalıştım. Topuklarının üzerinde döndü ve yerdeki cam parçalarına basmamaya çalışarak odamdan çıkıp beni yalnız bıraktı.
Odada sayamayacağım kadar çok volta atmış, bitap düşmüştüm ama ne yaparsam yapayım o aptal pencereden uzak duramamıştım. Çalışma masasındaki saatin tik taklarına eş değer adımlar atarken dışarından gelen nal seslerine dikkat kesilip koşar adım penceredeki gizlenme konumuma geçtim. Perdenin yırtık olmayan bir bölümüyle kendimi gizlemeye çalışırken yanı başımda duran mumu söndürdüm. Kızıl at hızını kesince seyis gelip atı sahibinden aldı ve saygıyla başını eğdi. Beathan da hafifçe başını salladı ve avludaki süs havuzunun önüne oturdu. İçimdeki istediği bastırmak fazlasıyla zordu. O hafifçe salladığı başını koparıp Merrick tabelasının üzerine saplamak istiyordum.
Sadistçe bir fantezi miydi?
Belki.
Akıl sağlığıma iyi geliyor muydu?
Fazlasıyla.
Beathan'ın heybetli bedeni sönük ışıkların altında bile kendini belli ediyordu. Katlanılması zor insanlarla hep karşılaşmıştım. Ben de onlardan biriydim hatta. Ama Beathan tüm bunlardan daha öteydi. Çünkü o katlanılması zor insan sınırını çoktan aşmıştı. Çok farklıydı, inat ederken en çok hislerini gizliyordu. Elbette bunu fark etmiştim ama o duyguların yönünü ya da düşüncelerin yükünü anlayamıyordum. Bu bizi uzaklaştıran en temel sorundu. Birbirimizi tanımamızı imkansız hale getirdiği kesindi.
Dikkat kesildim ve onu izlemeye devam ettim. Düşünceli görünüyordu, öpücüğü düşünüp düşünmediğini gerçekten merak ediyordum. Burada hava Clayton'dakinden bile daha sertti. Dışarısı dondurucu bir soğuktu ama o pelerinini bile çıkarmıştı, üzerinde krem rengi bir iç gömlek, siyah soluk bir pantolon ve binici çizmeleri vardı. Zatürreden ölmesi kurtuluş olurdu onun için.
Acaba pencereden bir battaniye fırlatsam? Ceket atsam? Diye düşünürken sarı kumaş göründü. Kumaşı yüzüne bastırdı ve kokuyu içine çekti.
Benim şalımı...
Benim kokumu...
Ayakta durabilmek için pencere pervazından destek aldım. Sanırım bu adam benden çok kıyafetlerimi seviyordu. Yanındayken bana katlanamıyor, elinden geldiğince canımı acıtma çabasına giriyordu.
Önce Brenna'da ondan kaçarken arkamda bıraktığım kumaş parçasını cebinde buluyordum. Sonra da yine ondan kaçarken düştüğünü bile unuttuğum şalıma, yüzüne bastırmış olan Kara Kurt'u gecenin bir vakti gizlice izliyordum.
Biz birbirimize müstehaktık galiba...
Çatırtı sesiyle dikkatim dağılınca başımı yukarı kaldırdım ve perdeyle kornişin birbirinden ayrıldığını görmekte çok geciktim. Ağırlığıma daha fazla dayanamayan kumaş isyan ederek yerinden ayrıldı ve dudaklarımdan ufak bir çığlık koparken Kurt'un bakışları pencereye yöneldi. Düşmekten son anda kurtulsam bile rezilliğimden kurtulamamıştım. Soğuk bakışları, endişeli bakışlarımla birleştiğinde bile ifadesi değişmedi. Ellerini cebine koyduktan sonra Beathan karşıdaki binaya yöneldi. Gözlerimde bekleyen yaş daha fazla dayanamayarak süzüldü elmacık kemiklerimden.
***
Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
Bir umuttun
Bir misillemeydin yalnızlığa
Cemal Süreya
《Beathan 》
Sabah kahvaltı bile yapmadan talime gittim. Onunla karşılaşmak istemiyordum. Ya da beni soru yağmuruna tutacak herhangi biri ile.
Dün olanları düşündükçe nasıl bu kadar çığırından çıkabildiğini gerçekten anlayamıyordum. Öfkemi az kalsın Victoria'nın narin bedeninden çıkaracaktım. Üstelik o vazoyu ona atmaktan son anda kurtulmuştum.
O bana mahkumdu. Bende ona mahkumdum. Hem de kendi isteğimle. Beni en çok sinirlendirende buydu.
Kılıcımı tekrar kaldırdığımda genç askerlerden birinin omzuna indi. Adam acıyla yere yıkılırken alnımdaki teri sildim.
"Kaldırın şunu ayağımın altından!" Diye bağırdığımda alanda çınlayan bütün kılıç sesleri sustu ve İain gelip adamı omzuna aldığı gibi şifahanenin yolunu tuttu.
Pallenor Lordu bana yaklaştığında kılıcımdaki kanı umursamadan yeniden savurdum. Yüzündeki şaşkın ifade giderek genişlese de kılıcı ile darbemi ileriye itti.
"Batair bugün yaraladığın beşinci adam. Bu gidişle kendi ordunu kendin yok edeceksin." Dedi fısıltıyla meraklı kulakların duyamaması için.
Omuz silktim ve kılıcı ona doğru keskin bir hamleyle çevirdim. Elindeki kılıç yere düştü ve diz kapağının arkasına aldığı darbeyle ayaklarımın dibine düştü. Bana her zaman kuş yuvasını anımsatan gülünç saçlarını kavradım ve parmaklarımın arasına doladım. Başını hafifçe kaldırınca acıyla inledi.
"İşine bak Archy. Yoksa başka hiçbir şeye bakamamanı sağlarım dostum." Dedim ve hoyratça bıraktım başını.
"Bu kadar yeter. Dağılın!" diye bağırdım Keltçe.
Andret elini Archibald'a uzatırken yargılayan bakışları yüzümde gezindi. Şu dünyada bizim kadar zıt iki adam daha olamazdı gerçekten. Burnumun kanamasını umursamadan silahları yaverime teslim ettikten sonra çitlerden atladım ve İgnis'i kapalı olduğu bölmeden çıkardım.
Arkamdan bağırmasını umursamadan atıma atlayıp Merrick'in en yüksek tepesine doğru ilerledim.
Elbette onu burada bulmayı beklemiyordum. İncilerle süslenmiş kahvereni başlığını çıkardı ve sepetin üzerine koyduktan sonra gülümsedi. Yanında biri mi vardı onun? Çalılık önümü kapattığı için ufak bir küfür savurduktan sonra İgnis'in sırtından atladım.
Elbette Keanan Hardwin'in bakışlarıyla onu esir aldığını görmek hoşuma gitmemişti. Henüz ona olan sinirim geçmemişti ama leydim çoktan pikniklere çıkmıştı. Benden izinsiz, hem de bu züppe herifle. Ellerimi yumruk yapıp derin nefesler aldım. Onlara doğru yürürken Victoria'nın içten olduğu kahkahası kesildi. Elindeki keki kenara bıraktı ve bakışları kasılmış çeneme kaydı.
"Senin burada ne işin var?" Dedi Keanan ayaklanarak.
"Burası benim topraklarım çocuk." Dedim meydan okurcasına ona bakarken.
"Beathan kes şunu. Alt tarafı piknik." Dedi Asi sıktığı dişlerinin arasından.
"Size katılmamın bir mahsuru yoktur o zaman ?" Dedim bakışlarımı Keanan'dan ayırmadan. Bu herife güvenmiyordum. Babasının ismi sayesinde diplomat olmuş bencil bir veletti Keanan. Ayrıca Asi'ye bakışları hoşuma gitmiyordu.
Geçen sefer bunu yeterince açık bir şekilde ifade etmiştim oysa.
"Yok." Dedi Victoria delicesine bir öfkeyle.
"Madem öyle diyorsunuz Leydim." Dedim ve mümkün olduğunca ona en yakın olacağım yere oturdum. Asi kafama atarcasına kek konmuş üzerine hanemin flamasının işlenmiş olduğu tabağı önüme koydu. Gülüşü büyümüştü ama nefretle.
Bir süre sonra gerginlik tavan yapmak üzereydi ve olaylar büyümeden altın çocuktan kurtulmaya niyetliydim. "Bay Hardwin sizin bir an önce Archibald Bryceton ile görüşmeniz lazım." Dedim politik bir sesle.
Sarı kaşları çatıldı. "Sebep?" "Takdir edersiniz ki Pallenor'un konuları ile yakından ilgilenmiyorum. Malumunuz Merrick Dükü olduğumdan sizde İngiliz elçisi olduğunuzdan sizin görüşmeniz gerek." Dedim sinirlerimi bastırmak için son kez çırpınırken.
"Şimdi mi?" Dedi öfkeden gözü seyirirken.
"Şimdi." Dedim ve kolumla Asi'nin belini sardıktan sonra devam ettim. Kızın gerilen bedenini hissedince kahkahamı yutmak zorunda kaldım. "Victoria'yı merak etmeyin emin ellerde."
"Sorun değil Keanan. Hem baksana dük hazretleri bana eşlik etmeye pek bir hevesli." Dedi burnundan solurken. Kolumla belini iyice sıkınca öksürdü.
"Öyle olsun Dük Batair." Dedi yüzündeki tehditkar gülümseme gözümden kaçmamıştı.
"Öyle sayın elçi." Dedim umursamaz bir tonda.
Keanan beyaz atıyla gözden kaybolunca asi hemen kolumdan kurtuldu ve benden en uzak olan köşeye oturdu.
"Maira nasılmış Lordum?" Dedi safirlere rakip olabilecek mavi gözlerini gözlerime sabitleyerek.
"Bilmem. Ziyarete gitmedim."
Güldü. "Dün gece nereye gittiniz o zaman?"
Kaşlarımı çattım. Bu hiç hoşuma gitmemişti. "Beni mi sorguluyorsun?"
"Sohbet ediyorum."
Sinirle bir iç çektim. "Madem sohbet ediyoruz. Dün tüm gece beni pencerelerde mi beklediniz?"
Sepeti sertçe kapattıktan sonra bana baktı. "Ne münasebet! Yalnızca uykum kaçtığı için yıldızları izlemek istedim."
"Buna da inanmış gibi yapmamı ister misin?" Dedim kayıtsız bir sesle.
"Tercih sizin. Bende arada size inanmış gibi yapıyorum sonuçta!"
Bu. İnatçı. Kadın. İnsanı. Deli. Eder.
Aramızdaki boşluğu kapattım hemen. Yasemin kokusu burnuma dolarken başımı döndürdü. "Öyle mi?"
"Pek tabii öyle."
"Mesela?"
"Dün beni bırakmayacağınızı söylediniz. Yalandı. Ama size inanmışım gibi devam ettim. Brenna'dayken bana bir Lord olduğunuzu söylediniz yine aynısını yaptım. Maira ile aramda bir şey geçmedi dediniz ve ben yine bunu tekrarladım." Burnunu çekti. " Devam etmemi arzu eder misiniz?"
Kırgındı.
Bende kızgındım.
Ne yapacağımı bile bilmiyordum.
Sanki onu bırakmak istemiştim.
Sanki Brenna'da ona yalan söylemeyi istemiştim.
"Maira konusunda bak Asi ben-"
Elini havaya kaldırınca beni durdurdu. "Sizde kalsın Lordum. Bilmek istemiyorum."
Elleriyle elbisesinin metalik mavi etekliklerini düzeltti ve başlığını yeniden taktı. "Artık Kara Kale'ye dönmek istiyorum."
Gözlerime bakmayınca resmen hayal kırıklığı yaşadım. "Peki Aqua'yı getir hadi." Dedim isteğine istemeyerek boyun eğerken.
"Şey... Olmaz"
Tek kaşım havaya kalktı. "Nasıl yani?"
"Aqua burada değil. Biz buraya Keanan'ın atıyla geldik." Dudaklarını ısırdığına göre bu iyi bitmeyecekti.
"Buraya kadar o herifin atıyla mı geldiniz? İkiniz ? Tek başınıza?" Dedim öfkeyle, kızın bakışlarındaki şaşkınlık beni delirtiyordu.
Tanrı aşkına neden tek kelime bile anlamıyordu bu kız?
Benim olana dokunan Keanan bunu fazlasıyla ödeyecekti.
Kızın kolunu yakaladım ve sürüklemeye başladım. Dirense bile bir işe yaramadı. Birden onu kendime çevirince vücudu bana çarptı nefesim derinleşirken elimi biraz olsun gevşetmedim. Kızın nefesi havada asılı kaldı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Seni evcilleştireceğim Safir. Sonuçları umurumda değil."
"Nasıl evcilleştirmeyi planlıyorsunuz onu düşündünüz mü?" Dedi kibirle beni hakir görmeye çalışırken.
"Aklımda birkaç yaratıcı fikir var diyelim sevgili Safir."
Kız hışımla bileğini kurtardı. "Bana. Safir. Deme." Diye bağırdı.
Tam bana yeniden cevap vereceği sırada eğildim ve onu öptüm. Bu sefer diğerinden daha sert öptüm. Öfkeyle, kıskançlıkla, inatla... geri çekilemedim ve kendimi iyice ona kaptırdım.
Geri çekilmek istediğinde ona izin vermedim onu mecburen bıraktığımda uzaklaşmaya çalıştı. Şimdiden kızaran dudakları şaşkınlıktan o şeklini almıştı. "Beni her aklına estiğinde öpemezsin." Dedi elleriyle dudaklarını kapatırken.
Bu çocukça davranışı karşısında güldüm. "Öperim. Beni zorlamayın leydim."
"Sen. Bu ne cesaret?" Dedi bir İngilizden beklediği üzere.
"Deli cesareti." Dedim gülerek.
Yere tükürdü ve ellerini beline koydu. "İşe bak sen. Bende de var o deli cesaretinden."
Bu tartışmaya açık bir konu değildi. Onu istediğim zaman öpebileceğimi gayet iyi biliyordu.
"Bir daha benden habersiz bir şey yapmayacaksın. Hele Keanan ile."
"Çocuk gibi izin mi alacağım?"
"Artık evet." Benden daha fazla uzaklaşmasına fırsat vermeden küçük omuzlarını kavradım.
"Neden bu kadar korumacı davranıyorsun?"
Güldüm. Cevap vermeyince gülüşüm silindi yüzümden. "Çünkü...."
Meydan okurcasına baktı bana gümüş hareli safirleri. "Çünkü?"
"Çünkü." Dedim yine kollarım omuzlarını serbest bırakırken.
Başını iki yana salladı. Kulağındaki sarı taşlı küpe sallandı. "Bu kadarı yeter." Dedi dayanamaz gibi ve arkasını döndü.
Hıçkırığını tutamadı ve ufak bedeni sarsıldı.
Gözlerimi sıkıca kapattım.
"Çünkü seni bir hayaletle paylaşmaya dayanamıyorum. Çünkü benden başkasına gülümsemeni hazmedemiyorum. Çünkü o herifin sana dokunduğunu düşünmek bile uykularımı kaçırıyor."