Victoria
Sadece benim duyabileceğim kadar alçak ve kararlı sesi hemen arkamdan geldi. Bir adım daha atamadan olduğum yerde durdum, yüzümdeki dehşet ifadesi görülmeye değerdi. Ezilen ot parçalarından yayılan çıtırtı sesleri artınca bu kalbimin daha da hızlanmasına neden oldu. Hemen elimin tersiyle yanağımdaki ıslaklığı sildim. Güçlü bir çift el ellerimi kelepçelediği gibi beni kendine çevirdi. Bütün bedenim kasılırken geri çekilmek istedim ama Kara Kurt buna izin vermedi. Daha ne kadar karşı koyabilirdim bilmiyorum.
"Sana, seni bırakmayacağımı söyledim Asi. Bırakmam bir daha." Fısıltısı dudaklarıma düşünce içimde bir sıcaklık yükseldi.
Gözlerinin sözlerini doğrulayacak mavi bir paraf olmasını diledim ve başımı kaldırdım susmayan iç sesimi boyun eğerek. Bu gözlere yalnızca mavi demek ne büyük haksızlıktı. Bu maviden fazla, okyanuslardan daha derin bir şeydi. Önüne alışılmış bir isimden, bir sıfattan alamayacak kadar eşsizdi.
Sahi, ne demişti o az önce bana?
"Asi?"
Hemen gözlerimi kaçırdım. Daldığımı bile fark etmemiştim ki ben.
"Beathan."
Çenemi tuttu ve tekrar gözlerine bakmamı sağladı. Elleri yüzümü buldu ve avuçlarının sıcaklığı beni yakan bir aleve dönüştü. "Böylesi daha iyi."
"Öyle mi?" Dedim nutkum tutulmuşken.
Gülümsedi, elleri yeniden ellerime kapandı. "Öyle."
Ne diyordum ben öyle? Ne diye bu adama birden yumuşak davranmıştım ki şimdi?
Derin bir nefes al ve kendine gel Asi ! Diye uyardı beni acımasız mantığım.
"Söyleyecekleriniz bittiyse ben artık Kara Kaleye dönmek istiyorum Dük Batair." Dedim soğukça.
Kurt'un yüzündeki maske birden düştü ve sinirle yeniden şekillendi yakışıklı yüzü. Sanırım beklentilerinin dışına çıkmıştım.
Çenesindeki damar öfkeyle kabardı ve dişlerini sıktı. "Bitti Düşes."
Ellerimi ellerinden çektim ve kızıl atın yanına doğru önden yürürken nefesimin düzenli bir hale gelmesi için sakinleşmeye çalıştım. Kurt Keltçe bir şeyler söylenerek arkamdan yavaş yavaş geldi. Atının eyerine çıkınca elini uzatmasını bekledim ama o beni belimden kavradığı gibi yüzü koyun atın terkisine çekti ve atın yularını sertçe çekmesiyle kızıl at son sürat koşmaya başladı.
"Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" Diye bağırdı.
Önüme gelen saçları üfleyerek çekmeye çalıştım. Burası Kara Kale'ye giden yol değildi!
"Ne yapmışım ben? Asıl sen ne yapıyorsun?" Hırsımı alamadan devam ettim "Yaptığın resmen barbarlık." Diye bağırdım. Midem bulanmaya başlamıştı ve ağzıma gelen safra tadı da şuan bana pek yardımcı olmuyordu.
Ruhsuz bir kahkaha attı. Tüm tüylerim diken diken oldu.
"Sorularını yanıtlıyorum, sırf ev özlemin biraz dinsin diye kış bahçesini Clayton gülleriyle donatıyorum, odamı sana bırakıyorum. Sahiden ben ne yapıyorum değil mi Asi?"
Atın dizginlerini çekince aniden durduk ve ben tam yere çakılmak üzereyken Kurt beni yeniden belimden kavradı. Az önce toprağa değen burnum şimdi Kara Kurt'un boyun çukurundaydı. Kokusu doldu ciğerlerime, ben kokusu ile mest olurken her şey soyut bir hal aldı. Burnum boynuna değince tüm bedeninin kasıldığını hissettim ama geri çekilmek istemedim.
"Daha ben ne yaptığımı bile bilmiyorum ki Lordum. Aklım sizinle meşgulken inanın takip edemiyorum." Yüzümü göğsüne gömdüğüm için sesim farklı geliyordu. Bunları söylediğime ben bile inanamıyordum. Şaşırması, anlayamaması fazlasıyla doğaldı.
Omuzlarımdan tutup beni geriye doğru çekti ve gözlerini dikti.
"Ben seninle ne yapacağım Asi?" Bunu bana değil kendine soruyordu sanki. Utanarak damağımı ısırdım ve bakışlarımı omzuma çevirdim.
"Eğiteceğim dediniz."
"Nasıl eğiteceğimi de söyledim mi?"
Dudağımı ısırdım. "Uygulamalı olarak."
"Ama hala hırçınsın. Belki de seni cezalandırmalıyım."
Ellerimle hemen dudaklarımı kapattım ve telaşla başımı iki yana salladım.
Yeniden güldü. Gülümsemesini nedeni ben olduğum sürece bunu seviyordum.
Dudağımı kapattığım elimin üzerine bir öpücük kondurdu buz misali soğuk dudaklarıyla. Dudaklarını çekince elim yanık gibi kıpkırmızı oldu.
"Bir dahakine affetmem." Dedi ciddileşerek.
"Anlaşıldı Dük hazretleri." Dedim alayla.
Beni ufak bir çocukmuşum gibi zorlanmadan kaldırdı ve sırtım göğsüne gelecek şekilde eyere yeniden yerleştirdi. Merrick'in hiç bilmediğim arazilerinde ilerlerken içimdeki huzursuzluğu bir türlü dindiremedim. Bir sorun vardı.
"Çok sessizsin. Ne oldu?"
Başımı geriye doğru çevirince saçlarım boynuna çarptı. "Sessiz olmam için bir şey mi olmalı?" Dedim burnumdan soluyarak.
"Evet."
Gözlerimi devirdim. "Hayır. Nereye gidiyoruz?"
Dizginleri daha sıkı tuttu ve çenesini omzuma koyup beni kendine çekti. Nefes alışverişlerim hızlanırken aramıza mesafe koymaya çalıştım ama düşecek gibi olunca kaderime razı olmaya devam ettim.
"Görmeni istediğim bir yer var." Dedi konuyu uzatmamı istemiyor gibiydi.
"Neresi?"
"Sabret küçük yaratık." Dedi gülümseyince kirli sakalları boynuma battı ve elbisemin korsesinin baskısı arttı ve nefes alamadım.
"Bana neden küçük yaratık diyorsun?" dedim küskün bir sesle.
Ufak bir kahkaha attı. "Farklı olduğun için."
Kıkırdadım. "Ya?"
"Bu düşündüğün gibi bir şey değil." Dedi ve sanki tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi yeniden buzdan duvarların arkasına çekildi.
Başımı yana eğdim."Ne düşündüğümü nereden biliyorsun?"
"Sessiz olduğu söylememeliydim. Şuan beni pişman ediyorsun."
Omzumu öne doğru çekip çenesini uzaklaştırdım. "Sen bu kafayla daha çok pişman olursun Kara Kurt." Diye mırıldandım duymasını umursamadan.
Tüm yol boyunca hiç konuşmadık ve elimden geldiğince ondan uzak durmaya çalıştım.
Tek bir cümlesiyle söylediği tüm güzel şeyleri unutturuyordu bu adam. Bir de benim değişken bir ruh haline sahip olduğumu söylerler. Bu adama ne demeli?
At durunca onun yardımına ihtiyacım olmadığını kanıtlamak için hemen atladım. Sert toprak tabanıma vurunca ayağım zonkladı ama renk vermedim. Kara kurtta çizmesi yere vurunca atını bağlamak için ilerledi.
Burası kaleden fazlasıyla uzaktı, kimsecikler yoktu. Devasa ağaçların yerini ince dallı genç çamlar ve meyve çalıları almıştı. Biraz da olsa güneş vardı dağların arasındaki sisten ufak ışıltılar gönderiyordu. Topuklarımın üzerinde döndüm ve etrafı incelemeye devam ettim. Buraya insan eli değmediği belliydi.
Bir şey dışında.
İlerideki taş ev hariç...
Dışı siyah-gri taşlarla sağlamlaştırılmış iki katlı ev o kadar güzeldi ki. Hayranlığımı saklama gereği görmeden izlemeye başladım.Kurt yanıma gelip bakışlarımı takip etti ve o da eve bakmaya başladı. İstemeden de olsa bakışlarımı ona çevirdim. Beni fark etmediği için rahatladım ve tüm çekincelerimi bir kenara atarak onu izlemeye devam ettim.
"Manzarayı beğenmiş gibisin." Duruşunu hiç bozmadı, gülümsediği için gözleri kısılmıştı.
"E-evet." Manzaranın kendisi olduğunu anladığı için alev alan yüzümü hemen başka tarafa çevirdim. Gördüğüm böğürtlen çalıları beni kurtarabilirdi. Ayağımdaki topuklu ayakkabıları çıkardım ve koşar adım çalıların yanına gittim.
Topladığım böğürtlenleri yıkamaya gerek görmedim ve afiyetle yemeye başladım.
"Sen ne yapıyorsun?" Dedi dehşete düşen Kurt.
Ona dönünce kıpkırmızı olan böğürtlen dolu ellerime ve yine kırmızı olduğunu düşündüğüm ağzıma baktı.
"Böğörtlön yi-" Ağzım doluyken konuşmaya çalışırken hemen yanıma gelip kesti sözümü.
"Çocuk gibisin iki dakika boş bırakmaya gelmiyorsun. Ya zehirliyse?" Dedi çocuk azarlar gibi.
Elimi bekle der gibi kaldırdım ve ağzımdakiler bittikten sonra dudaklarımı yaladım iştahla. "Daha iyi ya kurtarırım sizi kendimden." Dedim alayla.
Ellerini sinirle saçlarının arasından geçirdi ve başını yukarıya kaldırdı. "Harika! Gerçekten harika. Çocuğumdan önce karımı büyütmem gerekecek."
Gözlerimi kıstım. "O niyeymiş?"
"Çünkü anlaşılan o hala bir çocuk!" Dedi bağırmaya devam ederek.
Sıkıldığım için ayağımı yere vurarak ritm tutmaya başladım. "Zehirli değil, sakin ol. Clayton'da çalılardan böğürtlen topladığımda Ella bana pasta yapardı. O yüzden zehirli olup olmadığını anlayacak kadar bilgiliyim."
"Ne yani şim-" Elimdeki böğürtlenleri ağzına tıkınca sözü yarıda kaldı. Yüzünün aldığı şekli görünce kahkahalara boğuldum.
Sesli bir şekilde yutkundu. "Sen az önce ne yaptın?" Dedi kırmızıya bürünen dudakları düz bir çizgiye dönüşmüştü.
Kollarımı boynuna sardım ve şaşkınlığını üzerinden atamadan onu kendime çektim.
"Fena mı zehirliyse artık ikimiz de ölürüz."
***
Büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp ben artık kimseyi sevmem deme! Unutma ki, en güzel çiçekler mezarlıklarda yetişir.
Nazım Hikmet
Yeşil elbisemin her tarafı pislik içindeydi. Çamur, dikenler, böğürtlen... Oflayarak başımdaki tüllü başlığı çıkardım ve evin önündeki merdivenlere bıraktım.
"Ölüyormuş gibi hissediyor musun?" Dedim kibirli gülümsemem eşliğinde.
"Çok komik." Dedi burnundan soluyarak.
Basamaklara yanına oturdum ve ona döndüm, ellerimle güçlü omuzlarını tutup bana bakmasını sağladım.
"Ne var sanki elinden zehir bile yerim senin desen?" Alaycı bir dram dramatiklikle gözlerimi hızlı hızlı açıp kapattım.
"Demeye gerek mi var? Yedim işte."
Aksi adam.
Sinir adam.
Buz adam.
Ellerimi çektim hemen somurtarak."Gidelim sıkıldım ben." Dedim. Hava giderek kararmıştı ve her ne kadar yanımda Kurt olsa da burası pek tekin değildi.
"Tamam ben İgnis'i alıp geliyorum."
Gülüşüm onu durdurdu.
"Yine ne var?"
"İsim seçimimiz bile zıt bizim. Senin ki ateş benim ki su." Dedim ve dediklerimi fark ettiğimde elim ayağım buz kesti. Esen rüzgarla birlikte cadının sesi yüzüme çarptı.
Ateş sizsiniz leydim. Su sizi bulacak...
"Aynısını ilk duyduğumda bende söylemiştim." Yüzümü görünce hızla sordu "İyi misin?" Gözlerini kısan Beathan endişeli gibi.
O bir kral ama hüküm sürmeyecek. Siz onun kraliçesi olacaksınız.
Beceriksiz bir şekilde gülümsedim. "İyiyim. Sen git."
Ayağa kalktım ve verandanın kolonlarına yaslanarak kesik nefesler almaya başladım. Ayak seslerini duyunca hemencecik gelen Kara Kurt'u gördüm ve yalnız. Pek mutlu olduğu da söylenemez. Hemen koşarak yanına gittim.
Tek kaşım havaya kalktı tereddütle. "İgnis?"
Öfkeli nefesleriyle göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor burun delikleri genişliyordu. "Yok."
"NE?"
Başını yan tarafa çevirdi ve etrafa baktı. "Her yere baktım, gitmiş."
Karanlık artacak güvende değilsiniz.
"Nasıl gider? Bağlı değil miydi?"
İçimdeki huzursuzluk vuku bulmuştu. Yalnız değildik. At yoktu. Buz gibi havada burada kalmıştık.
"İgnis de Aqua gibi bağlanmaktan ve emir almaktan hoşlanmıyor. Bazen kaçar, iyi olduğuna eminim." Dedi ama değildi. Nasıl olabilirdi?
Birde yağmur bastırdı ve çıplak ayaklarım çamurlaşan toprağa gömülmeye başladı. Yalpalayarak eve doğru yürümeye başladım. Yağmur o kadar şiddetliydi ki ufacık bedenimi uçuracağından korktum.
Kurt derin bir iç çekti ve beni kucağına aldı.
Geçen seferkinin aksine beni çuval taşır gibi sırtına atmamıştı. Bedenim soğuktan titrerken yüzümü boynuna gömdüm ve yastığıma sinen o bildik kokunun burnuma dolmasına izin verdim. Merdivenlerden çıkarken bedenim sarsıldı ve dudağım boynuna değdi. Gerildiğini hissettim. Onu rahatsız etmiş olma düşüncesi beni olduğumdan daha küçük hissettirdi. En azından kızaran yüzümü göremiyor diye telkinde bulunup rahatlamaya çalıştım.
"Üzgünüm" Diye fısıldadım. duyduğuna emin bile değildim ama yeniden söyleyebileceğimi de sanmıyordum.
"Bende." Dedi bana bakmadan. bu sefer o kaçırıyordu benden eşsiz gözlerini. bunun bu kadar kötü hissettirdiğini bilmiyordum.
Ayağıyla taşlarla süslenmiş ahşap kapıyı kapattı ve beni içerideki sedirin üzerine nazikçe bıraktı. Sıcaklığı olmadan havanın ne kadar soğuk olduğunu fark ettim. Beni saran kolları olmadan...
Kollarımla kendimi sarıp ısıtmaya çalışınca Kurt dışarıya çıkmak için kapıyı açtı.
"Nereye?" Dedim sesimi yansıyan tedirginliği umursamadan
"Donarak ölmeyelim diye odun getirmeye."
"Hepsi ıslaktır ama." Dedim dudağımı büzüp.
"Kömürlükte vardır biraz." Dedi hala bakmıyordu.
"Dur." Dedim ve üzerimdeki krem rengi ceketi ona uzattım. "Odunlar yağmurdan ıslanmasın."
Soran gözlerle bana baktı. "Donarak ölmeyelim diye." Sözlerini tekrarladım. Kısa bir an tereddüt etse de tek kelime daha etmeden ceketi alıp yağmura adımını attı.
Yerler halılarla kaplanmış, içerisi tamamen ahşaptan yapılmıştı. Ufak şöminenin etrafında eskiden kalma küller vardı. Rastgele dolaşmaya başlayınca ufak büfenin üzerinde duran içki şişelerine baktım. Yalnızca bir tane bardak vardı. Hiçbir şey söylememişti ama buraya fazla misafir çağırmadığı belli oluyordu. Şişelerden birini açıp bardağa ısınmak için içkiyi doldurdum ve kokusu ile insanı kör edeceğini düşündüğüm sıvıyı bir dikişte içtim. Alkolle içimde oluşan sıcak-soğuk his beni biraz kıvrandırdı ama umursamadan ufak keşfime devam etti.
Alt katta ufak mutfak ve salon dışında başka oda yoktu. Kenardaki merdivenleri tırmanınca üst kattaki geniş yatak odasını gördüm. Siyah oymalı başlıklı yatak ve ufak dolap dışında oda çok çıplaktı. Daha fazla karıştırmadan aşağıya indim ve pencerenin kenarında onu beklemeye başladım.
Kapı birden açılınca hemen yanına gidip elindekileri aldım. Sırılsıklam olmuştu. Hemen şöminenin önüne geçtim ve ateşi yakmaya başladım.
"Sırılsıklam ıslanmışsın, çıkar üstündekileri." Dedim ona bakmadan şömineyle ilgilenmeye devam ettim.
"Sadece sırılsıklam ıslansam iyiydi bir de sırılsıklam-" büyüyen gözlerle ona baktığımı görünce mırıldanmayı kesti.
İnsan sırılsıklam ıslanırdı. Sırılsıklam başka ne olurdu ki?
"Önce ateşi yakayım çekil."
"Ben hallederim. Hasta olmadan üstünü değiştir." Dedim ve şöminedeki ufak kıvılcımlar ateşe dönüşürken büfeye yaslanıp beni izledi.
Bu iş ya bir işkence ya da huzurlu bir son.
Cadının sözleri aralıksız zihnimde yankılanırken ateşi yakmayı başarmıştım. Gülümseyerek Kara Kurt'a baktım ama o çoktan gitmişti. Nefesimi bıkkınlıkla verirken omuzlarım düştü.
Bağdaş kurup şöminenin önüne oturdum elbisemin ıslak yerlerinin beni dondurmasını engellemeye çalışarak. Birden kucağıma bir şey düştü. Uzun yünden siyah bir iç gömleği ve yine siyah bir ceket. Başımı kaldırınca merdivenlerin kenarındaki genç dükü gördüm.
"Sende hasta olmadan üstünü değiştir." Dedi duygudan yoksun bir sesle.
"Hasta olsam çok mu üzülürsün?" Dedim kahkahalarımın arasından.
"Sızlanmalarını yine çekemem. Ayrıca sana bakmak düşündüğün kadar eğlenceli değil."
Ayağa kalkıp kıyafetleri çırptım ve merdivenlerden yukarı çıkarken omzuna çarptım bilerek. Kapıyı da hızla kapattım.
Elbisemi genelde yardım alarak çıkardığım için yalnız başıma çıkarmam uzun sürdü. Islak kıyafetleri yatak başına astım ve gömleği başımdan geçirip diz kapaklarımın altına inmesine izin verdim. Merdivenlerden inerken siyah ceketi giydim ve şöminenin başında içkisini yudumlayan Kurt'u izlemeye başladım.
"Orada dikilip izleyecek misin?"
"Aslında düşününce bu güzel bir fikir." Dedim.
Söylediğimi geri alamazdım. Hem alsam da o unutmazdı. Bu bugün kendimi soktuğum kaçıncı felaketti bu?
"Belki yakından izlemek istersin." Dedi ve ayağa kalkıp bana elini uzattı.
Olan olmuştu artık. Elini tuttum ve şöminenin karşısındaki sedire oturduk.
"Sana daha çok yakışmış." Hemen üzerimdeki gömleği çekiştirdim. Sırtımdan soğuk terler akmaya başlamıştı.
"Yok canım olur mu." Dedim mırıltıyla.
"Gayet güzel olur." Dedi sulu sulu. Birden elindeki bardağı alıp hepsini içtim. Bu ani hareketim karşısında gevrek bir kahkaha attı.
Dilimi daha fazla tutamadım ve içimi kemirip duran soruyu sordum hemen. "Buraya başka kimi getirdin?"
"Sadece sen. Burayı kendim yaptım. Varlığından da kimsenin haberi yok." O kadar rahat cevaplamıştı ki hiç gevelemeden, uzatmadan.
Sadece sen. Bundan sonrasını duymasam da olurdu.
"Sadece ben demek." Dedim içimde yükselen heyecanla.
"Hoşuna mı gitti küçük yaratık." Dedi delici bakışları üzerimde gezinirken.
Gülümsedim. "Fazlasıyla."
Kaşlarını çattı."Bu konuşmaların ardından ne çıkacak merak ediyorum."
"Bende." Dedim artık harfleri uzatarak söylemeye başladım ve kıkırdadım. Başım arkaya doğru düşünce ahşap duvara çarptı.
"Şimdi anlaşıldı. Ben yokken içtin mi sen?"
"Isınmak için." Diye savunmaya geçtim hemen.
"Ama hala titriyorsun."
"Sarılıp ısıt o zaman." Dedim gülümseyerek. Ağzımdan bir hıçkırık kaçınca Kurt bir kahkaha daha attı.
Başını kınarcasına iki yana salladı. "Gel bakalım." Dedi ve beni kaldırıp bebek gibi kucakladı. Ona iyice sokuldum ve başım göğsüne düştü.
"Annen benden nefret ediyor." Dedim birden. Nereden icap ettiyse artık?
"Seni tanıması için bir şans ver." Dedi. Buna gerçekten inanıyor muydu?
Sinirle bir kahkaha attım. "Önce o sarı çıyanla tanıştı. Nasıl doldurmuştur onu sen bilmezsin." Dedim umutsuzca.
Ufak bir sessizliğin ardından "Seni tanıyıp da sevmemek ne mümkün."dedi.
"Aynısını bana Andret de söylemişti."
Birden bedeni gerildi. "Andret mi?"
Başımı salladım kollarımla belini sararken.
"Siz birden fazla samimi oldunuz. Olmayın." Dedi tehditkar bir tonda.
"Kıskandınız mı yoksa biricik müstakbel kocam?"
Her şey fazla komik değil miydi?
"Bak bu iş çok uzadı."Dedi düşünceli bir sesle.
"Hangi iş?"
"Nişan."
"Nişanımızı atıyor musun?" Dedim kalkmaya çalışırken. Boğazım düğümlendi birden.
"Daha iyisi sevgilim. Haftaya evleniyoruz."
"Olmaz. Hayatta olmaz." Diye bağırdım ve kucağında doğrulmak için bir hamle yaptım.
"Ben şölen meselesini hallederim." Dedi kolay ve sıradan bir şeyden bahsediyordu sanki.
Yüzümüz birbirine bakacak hale gelince işaret parmağımla her sözcükte göğsünü dürterek konuşmaya başladım. "İnsanlar birden olan düğünümüz hakkında ne düşünür?"
Daha çok benim hakkımda. özellikle Kara Kale'ye dönmediğimiz de artık aleni bir gerçekken. Birden tüm duvarların üzerime geldiğini düşündüm. Heaven'ın önderliğindeki gıybet kazanı çoktan kaynamaya başlamış olmalıydı.
"Çocuğumuz olacağını." Dedi keyiften dört köşe. Eli karnıma gitti. Birden yaklaştı nefesi dudaklarıma eziyet ederken "Belkide onlara haklı bir sebep vermeliyiz." Dedi. Hemen geri çekildim.
"Gelinlik var. Davetliler var."
"Kolay onlar."
"Sana her şey kolay geliyor. Bana bakın bayım Victoria Blackwood ile evlenmek kolay değil. Bu bir şeref ve buna layık olmak için elinizden geleni yapmalısınız. Bir hafta da yapılacak kıytırık bir düğün olmaz." Aklımı kaçıracak gibiydim. Ah Tanrım...
Bir hafta...
"Yapacağım. Bir haftada benden başka kimse böyle bir şölen hazırlığına girişemez." Dedi delicesine bir güvenle.
"Beathan." Dedim gözlerimi sımsıkı kapattım. "Ağabeyim bu haldeyken yapamam. Anla beni ne olur." Dedim kapalı gözlerimden süzülen gözyaşının takip ettiği yola dudaklarıyla buzdan öpücükler kondurdu.
"Pekala." Dedi istemeyerek de olsa.
"Şöleni sonra yaparız ama Kliseye gidebiliriz." Dedim Xavier'in kolunda sunağa yürüyemeyecek olmanın verdiği hüzün çoktan içime çöreklenirken.
Gülümsedi. "Sen nasıl istersen. Ne istersen."
"O zaman Clayton'a gidip ağabeyimi görmek istiyorum."
***
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım,
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da
Ya canım ellerini tutmak isterse?
Can Yücel
"Dalga mı geçiyorsun? Oraya gidersen babanın seni İngiltere sınırından bir daha çıkaracağını mı sanıyorsun?" Diye gürledi elindeki şişeyi sıkınca patladı ve eli kanla şarabın kırmızısına büründü.
"Beathan. Elin kanıyor. Buraya gel." dedim ve onu kolundan sürükleyerek ufak mutfağa götürdüm.
"Bırak şimdi elimi." dedi aksi adam.
"Bırakmam. Sende bırakamazsın. Söz verdin." Dedim bilmiş bir edayla.
Elini soğuk suya daldırınca yüzünü buruşturdu.
"Elimi bırakmazken nasıl Clayton'a gideceksin?"
"Birlikte gidersek bırakmama gerek kalmaz." Dedim elindeki ufak cam parçalarını ayıklarken. Avucundaki ufak kesikler durmayacakmış gibi kanıyordu.
Güldü. Zalim bir gülüş. Kayıtsız bir gülüş. "Baban beni her fırsatta öldürmeye çalışırken mi?" Dedi.
"Babam mı? Babamın seninle bir sorunu yok ki."Yalnızca kızını vermek zorunda kaldığı bir İskoçsun o kadar.
"Sen ciddi misin?"dedi acıyla elini geri çekmeye çalıştı ama geri soğuk suya soktum elini ellerimin arasına alıp.
"Evet." dedim başka cam parçası kalmadığına emin olmaya çalışırken.
"Asi sen bilmiyorsun." Dedi acı çeker gibi.
Birden soğuk su dolu tası aldı ve duvara fırlattı korkuyla geri çekildim. Tüm tabakları yere atıp kırmaya, önüne çıkan her şeyi yıkmaya başladı.
"Beathan!"diye bağırdım. "DUR!" Kendine zarar vereceksin.
Kolunu tutmak gibi bir hataya düştüm ve kolunu çekince kendimi yüzüstü taş zeminde buldum.
"Victoria ben çok üzgünüm. Aniden oldu." Dedi o kadar hızlı konuşuyordu ki dediklerinin çoğunu anlamıyordum bile. beni kaldırmak için gelince onu uzaklaştırdım.
"Ben kalkarım." dedim buz gibi bir sesle. yüzündeki ifade pişman olduğunu belli etse bile umursamadım. "Geç oldu ben yatıyorum. Sen salonda yatarsın. Elini şalıma sarabilirsin. Tabii onu da fırlatıp atmadıysan." Dedim ve bir cümle daha edemeden onu yalnız bıraktım. üst kata çıktığımda sessizliği uluyan bir kurt dışında kimse bozmadı...
***
Elinden geleni yaptıktan sonra, sıra ayağından geleni yapmakta; gitmek gibi mesela...
Sunay Akın
Dönüş yolu boyunca hiç konuşmadık. İgnis gerçekten sabah kendi kendine ortaya çıkmıştı. Aqua gibi başını alıp gidiyordu belli ki.
Kaleye yaklaştığımızda içimdeki sıkıntı daha da arttı.
"Bir terslik var." Dedim ileriyi görmek için gözlerimi kıstım.
"Sakin ol." Sağ gözü seyirdi. Sinirliydi.
Kara Kale'nin devasa kapısına geldiğimizde dışarısı asker kaynıyordu.
"Burada bekle."
"Hayır."
"Asi." Dedi uyarır gibi.Ama benim beklemeye pek de niyetim yoktu ondan önce attan atlayıp koşarak askere doğru gittim. Lekeli yeşil elbisemi ya da saçımı umursayacak durum değildi bu. Dük olmadığı için herkes gergindi ve biri ortalığı yatıştırmalıydı.
"Archibald neler oluyor?" Dedim beni gören kalabalık ortadan ikiye yarılırken. Herkes birden sessizliğe gömüldü.
Gözleri kocaman açılmış saçları her zamankinden daha dağınıktı. "Saldırdı."
"KİM?" Hangi aptal Kara Kaleye saldırırdı?
"Alaca bir kurt." Dedi söylediklerine kendisi de inanamaz gibi.
"Bu hasarı veren yalnızca bir kurt mu?" Dedim öfkeyle. Herkes dışarıya çıkmaya çalışıyordu. Bazıları Keltçe ağıtlar yakıyor, düke ulaşmaya çalışıyorlardı.
"Düşes Albiona'ya saldırdı. Hayvan çıldırmış gibiydi, doğrudan boğazına atladı." Dedi gözlerim bir an kararır gibi olunca Archibald'ın koluna dokundum.
"İyi mi peki?" Dedim tereddütle.
"Evet ama çok hasar gördü." Dedi.
"Başka zarar gören var mı?"
"Leydi Heaven, onu yakalamaya çalışan birkaç asker bir de.."
"Bir de?" Daha var mıydı?
"Bana." Dedi utanır gibi.
"Bir kurdu öldüremedin mi?" Diye gürledi Batair.
"Sakin ol. Herkes gerginken onları sakinleştirmelisin. Onları korkutma." Diye fısıldadım ve elini tuttum. biraz ilerideki tümseğin üzerine çıkarken onu da sürükledim.
"Herkes sakin olsun. Kimse Kara Kale'den ayrılmasın. Yaralılar vakit kaybetmeden şifahaneye. Çocuklarınızı ağaçlık alandan uzak tutun. Yakında bu kurdun başı Kara Kale'yi süsleyecek." Dedim zafer konuşması yapar gibi. Herkes başıyla sözlerimi onayladı.
"éirich!" Diye hep bir ağızdan bağırmaya başladılar.
"Bunu nasıl yaptın?" Dedi hayranlıkla etrafa bakarken.
"Sen yapmaları gerekeni söyle benim ufak bir işim var." Dedim etrafa gülümserken politik gülüşümü bozmadım.
"Bilmediğin şeyler var." Dedi kısık bir sesle.
"Seninde bilmediğin şeyler var bunun ne önemi var." Dedim ve kalabalığın arasından peşimden gelen kimse olmadığına emin olunca Kış Bahçesine gittim. O gün birinin beni izlediğine emindim ve artık onun kim olduğuna dair elimde sayısız ip ucu vardı. Cam kapıyı açtım ve mumlardan birini alıp ilerledim.
"Dışarı çık." Dedim öfkeyle.
Eski ahşap döşemeler gıcırdarken uzun zamandır görmediğim eski dostumla karşıma çıktı. Tüyleri eskisinin aksine daha beyaz görünüyordu. Kızıl mavi gözleri büyük bir çelişkiydi. Eğildim ve elimi uzattım. Başta çekinse bile yavaş adımlarla yaklaştı ve başını elime yasladı.
"Benim korunmaya ihtiyacım yok. İnsanlar artık seni öğrenmeye başlıyor." Dedim hayvan beni dinliyor gibiydi. "Beni korumak istediğini biliyorum ama böyle giderse ben seni koruyamam Alaca Kurt."
Hayvandan yüreğimi dağlayan bir inilti koptu.
"Çok üzgünüm. Buraya kadar gelmemeliydin. Kara Orman'da güvendeydin.Burası senin için çok tehlikeli." Dedim başındaki tüyleri okşarken. Kırmızı gözünden bir damla yaş düştü. Nedeni bilmesem bile gitmesini söylemek bile beni üzmüştü.
"Alt tarafı kadın çekişmeleri üstesinden geleceğim." Dedim onu teselli eder gibi gülümsedim.
"Git" Dedim geri çekilirken ama hayvan peşimden gelmeye devam etti.
"Git buradan pire torbası." Diye bağırdım. Ama hayvan acı çeker gibi bir ses çıkarırken bana sokulmaya çalıştı.
Gitmek zorundaydı. Onu öldürmelerine izin veremezdim. İki kurt bir kaleye fazlaydı.
"Defol dedim." Orkide saksılarından birini aldım ve ona doğru fırlattım. hayvan son anda geri çekildi. bir tane daha attım sonra beklemeden bir tane daha kapıdan çıkıp gidene kadar da durmadım. Çenemden akan bir yere düştüğünde ağladığımı yeni fark ettim. Uluyan kurdun sesini duyunca derin bir nefes aldım. Ama bu acele bir rahatlamaydı.
Davetsiz bir misafir olanı biteni görmüş şaşkınlıktan dili tutulmuştu. "Asi?"