Karakterlerle önceden tanışın diye atıyorum. Alışmayın lütfen. Gelecek bölümler haftada bir gelecek.
Oy ve yorum yapmayı unutmayın.
Düşüncelerinizi merak ediyorum.
🌹🌹🌹
Uçağın kapısı açıldığında, Baran ve oğlunu Amerika'nın nemli havasından uzak, kuru, sıcak meşhur Mardin rüzgârı karşıladı.
Baran merdivenlerin tepesinde durduğunda, güneş tam tepedeydi. Annesinin haberini alır almaz toparlanmış, bir gün arayla buraya gelmişti. Üzerinde yine bir takım elbise vardı. Siyah renkteki takım elbise üzerine tam oturmuş, yıllardır sporla uğraşmasının getirisiyle kaslı bedeninin hatlarını belli edecek kadar sarmıştı.
Altında siyah bir gömlek, ve siyah bir kravat vardı. Bu ise istemeden de olsa, karakterine ters bir şekilde onu karanlık göstermişti. Gözlerindeki siyah güneş gözlüklerinin ardından özlediği memleketinin kokusunu içine çekiyordu.
Can, kıymetli oğlu ise hemen yanindaydı. Eliyle sıkıca kavramıştı küçük bilekleri. Bu sefer kendisi giyindirmişti çocuğunu. Yeni aldıkları siyah montu vardı üzerinde. Siyah çizmeleri, ve elinde tuttuğu sarı çantayla yüzü gülüyor, merakla bakıyordu etrafına. Saçları geçen seferkinin aksine, bukle bukle alınına dökülüyordu.
Uçağın hemen bitiminde, yan yana dizilmiş üç tane, siyah, zırhlı, arazi aracı ve dörderli gruplar halinde bekleyen takım elbiseli adamlar vardı. Baran, merdivenlerin son basamağına indiğinde, adamların hepsi aynı anda başlarını eğerek selam verdiler.
"Hoş geldin Baran Ağa!"
Baran başını sallayarak bu küçük hoşgeldin karşılaşmasını kabul etti.. Onlardan sonra, uçaktan inen kendi korumaları, Amerika'dan buraya kadar getirdiği bavulları arabaya yerleştiriyordu.
Bu sırada Can, bir babasına bir de önündeki adamlara baka kalmıştı. Kafası karışık görünüyordu. "Baba?" Diye seslendiğinde Baran ona döndü. "Ağa ne demek? Neden sana Ağa diyorlar?"
Baran gülümsedi. Daha fazla soğukta kalmak istemediği için oğlunu yönlendirerek, korumanın açtığı kapıdan geçirip arabaya bindirdi.
"Ağa, büyük adamlara denir." Diye anlatmaya çalıştı ama kendi bile nasıl anlatacağını bilmiyordu.
Kendi kendine kurallar koyan, ölüm emirleri veren, karanlık zihinli insanlar Ağa'dır.
İçinden hiddetle konuşsa da, dışarı yansıttığı yüzünde gülümseme vardı. "Ne yani, Ağa olmam için büyümem mi gerekiyor?"
Baran yanındaki koltuğa oturuken, ağzından bir gülüş çıktı. Oğlunun kıvırcık saçlarını karıştırıp, alnına bir öpücük kondurdu. "Malaasef oğlum.." dedi yalancı bir hüzünle.
Can kaşlarını çattı, dudakları büzüldü. "Küçük Ağa olamaz mıyım? Baba nolur, bana da Ağa desinler.."
Baran, oğlunun bu saf arzusuna karşılık acı bir tebessüm etti. Gen aktarımı denilen şey gerçekten de vardı.
Oğlu küçüklüğünden beri silahlara hayrandı mesela. Biriyle kavgaya girmekten asla çekinmezdi. Babasından aldığı koyu kahve gözleri hemencecik öfkeyle parlayıp sönerdi.
Kendi küçüklüğü nasılsa, Can da aynı öyleydi. Belki Mardin'de büyümemişti ama hala o kanı taşıyordu.
Bunların yanında ise çok duygusal bir çocuktu. Üzüldüğünde ağlamaktan çekinmez, çok çabuk arkadaş bulacak kadar sosyal biriydi, aynı zamanda ayran gönüllüydü de.
Bu özellikler, aşık olup evlendiği lakin aşkları bitince evliliğini de bitirdiği eski eşinden kalma özelliklerdi. Bir adam bulunca oğlunu ve kendisini terk edip giden Elena, ailesinden sonra onun canını yakan tek kişi olmuştu.
Onu düşünmek istemediği için oğlunu kolunun altına çekip başını okşadı. Bu sırada korumalar çoktan yerlerini almış, araçlar haraket etmişti.
"Ağa olmak o kadar kolay değil küçük bey," Tombul yanaklarından bir kez daha öptü. "Sen sadece Can ol, bana yeter, bebeğim benim.."
Zırhlı araçlar havalimanından çıkıp Mardin'in dar, labirentvari sokaklarında giderken, dışarıdaki manzara hızla değişiyordu. Can, pencerenin dibinde, başını cama yaslamış, dışarıdaki taş evleri ve sokaklarda koşturan çocukları hayretle izliyordu. Amerika'nın camdan gökdelenlerinden sonra burası ona bir masal şehri gibi gelmişti.
"Baba, burası çok güzelmiş.."
Baran özlemle baktı güzel şehrine. Geçtiği her yerde bıraktığı izleri tek tek gördü. Yıllarının geçtiği memleketi hâlâ aynıydı.
"Çok güzeldir.."
Çocukken abisi ve kuzenleriyle koşturduğu bu yolları nasıl unutabilirdi ki? Mardin'in sokakları anılarıyla doluydu.
Bakkal Nejat amcası, hala aynı yerdeydi. Kapının önünde durmuş, küçük çocuklara çikolata hediye ediyordu. Hemen yanındaki dükkandan çıkan Emine Teyze ise, eşine kızıyordu. Çikolataları tekrer teker alıp onun yerine mandalina, armut, elma gibi meyveler sıkıştırıyordu çocukların avuçlarına.
Bu görüntü karşısında gülmeden edemedi. Bir insan hiç mi değişmezdi?
Karaoğlu konağına yakınlaşırken, dikiz aynasından şoföre göz attı. Bir kaç bilgi alsa fena olmazdı aslında.
"Konakta durum nedir?" Diye sordu.
Şoför sertçe yutkundu, nasıl anlatacağını bilmediği için kısa süreli sessizlik oldu.
"Aydınoğlu Aşireti gelmiştir Ağa'm. Hep birlikte konaktadırlar."
Başını salladı Baran. "Benim geleceğimden kimin haberi var?"
Dikiz aynasında baktığında Baran'ın sert bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini hemen yola çevirirken cevap vermeyi unutmadı. "Hanım anne biliyor bir tek. Ağa baba," diyerek durdu. Sonra kısık sesle devam etti. "Ağa baba, gelmenizi istememişti.."
Baran'ın dudakları alayla yukarı doğru kıvrıldı. Yıllar önce reddettiği oğlunu, istemezdi tabiki. Gururuna yedirememişti aramayı. Annesine de kızmıştı büyük ihtimalle.
İnsanlar gerçekten degişemezdi. Yedisinde neyse, yetmişinde de oydu. Artık şaşırmayı geç, üzülmüyordu bile.
Bakışları dışarı kaydı. Artık dar sokaklar bitmiş, Karaoğlu Konağının oyma taşlarla süslenmiş, büyük ahşap kapısı görünmüştü.
Arabadan inmeden bile avluda yaşanan arbedeyi duymak mümkündü. İnsanların sesleri bir birine karışmış, büyükçe bir kavga vardı. Bakışları oğlunun üzerine düştü.
"Bebeğim?" Diyerek seslendi. Oğlunun büyük kahverengi gözleri ona dönünce gülümsedi. "Arabada beni bekler misin? Seni almaya geleceğim."
Can'ın dudakları büzüldü. "Geç kalma, tamam mı?"
Baran başını sallayıp onayladı. Ardından Can'ın çantasından bir tane tablet çıkarıp oğlunun kucağına koydu. "Ben gelene kadar oynayabilirsin, fazla abartma sakın."
Can mutlu mutlu ellerini çırptı. "Yaşasın!! Teşekkür ederim baba'cığım benim."
Baran oğlunun başını okşayıp, araçtan indiğinde, kapıda bekçilik yapan adamlar dikkat kesildi. Yıllar önce gittiğinden kimsenin tanımaması normaldi. Lakin haberlerinin olmaması içten içe kırmıştı kalbini. İnsanın öz memleketinde tanınmaması koyuyordu. Bunu kendisi istemişti, şimdi kalkıp bebek gibi ağalayamazdı ya.
Avludan bağırma sesleri yükseliyordu. Ancak bir ses vardı ki, tüm bağrışları bastırmak istercesine kükrüyordu. Sesi taaa sokağın başından bile duyulduğuna emindi Baran..
Konağın açık kapısına yaklaşırken, göz ucuyla içeriye göz attı, kulaklarını yukarıya doğru dikti söylenenleri duymak için.
"Siktirtmeyin lan kendinizi! Bu yaşımdan sonra kardeş katili yapmayın lan beni!!"
Kapıya sırtını dönmüş, elinde silah tutan bir adam vardı. Namluyu kim olduğunu umursamadan önündeki kalabalığa doğrultmuş, sinirle bağırıyordu ahaliye.
İçinde annesinin bulunduğu kadınlar taş merdivenlerin başında, ellerini ses çıkmaması için ağızlarına bastırarak ağlıyor, korkuyla bekliyorlardı.
"İndir o silahı Zinar," Baran'ın tanımadığı ama Aydınoğul'larından olduğuna emin olduğu bir adamın konuşmasıyla kapının eşiğinde durup dikkat kesildi. "Bir delilik yapma sakın.!"
Demek bu adam, düşman aşiretin oğullarındandı.
Zinar...
Zinar'ın parmağı tetikte, gözleri ise kan çanağına dönmüştü. Önündeki kalabalığa o kadar sinirliydi ki, şimdi şu dakika babası mezardan çıkıp gelse onu bile vururdu.
"Sikmişim lan törenizi!! Berdelmiş!" Dedi tiksintiyle. Baran, adamın yüzünü göremiyordu ama sesindeki tınıyı duymuştu. "Evlenmem ben kimseyle!! Hem de bir erkekle!!" Diye borazan sesiyle tekrar bağırdı.
Biraz önce onu uyaran adam kardeşinin deliliğini bildiğinden yanına dahi yaklaşamıyordu. Bu yüzden en büyük abisini attı öne. Zinar ne olursa olsun dinlerdi Ağa'sının sözünü. Ya da, O, öyle sanıyordu.
"Kardeşim, indir silahını konuşalım." Bu sefer hedefi bulmuş gibi Zinar'ın gözleri en büyük abisine değindi.
"Siktir lan ordan!" Silahın başındaki horozu indirdi sertçe. "Bir erkekle evlenmem ben!"
Baran, duydukları karşısında kaşlarını çattı. Mardin'in o bin yıllık taş duvarları arasında "eşcinsel evlilik" kelimesinin telaffuz edilmesi bile bir devrimdi, ama bu devrimin "berdel" gibi kanlı ve zoraki bir gelenekle birleşmesi tam bir faciaydı. Anlaşılan o ki, Ayhan bir halt karıştırmıştı ve bedel olarak Zinar'ın bir erkekle evlenmesi isteniyordu.
Yıllar önce eşcinsel evlilikler Türkiye'de yasal olmuştu. Lakin, eski kafalalı, eşcinsellere kötü gözle bakan homofobikler hala vardı. Zinar da onlardan biriydi büyük ihtimalle..
"Demek laftan anlamıyorsunuz!!" Zinar, artık deliye dönmüş gözleriyle birlikte silahı kendi kafasına dayadı. "Hodri meydan anasını satayım! Siz mi, ben mi?!"
İnsanlar onun haraketiyle çığlık attı adeta. Onu vazgeçirmeye çalışandan tut, gizliden gizliye gülenler bile vardı aralarında.
Baran daha fazla seyirci kalamazdı. Bu Deli Adam'ın canını fena halde sıkmışlardı. Yüzüne göremiyordu belki ama, sesinden bile öfkeli, hiddetli bir adam olduğu anlaşılıyordu. Bu da gözlüklerini çıkarıp yan tarafta onları getiren şoföre verirken, adımlarının sessizce ona doğru yaklaşmasına sebep oldu.
Böyle adamlar, katiyen blöf yapmazdı. Vururam deseler - vururlardı, öldürürüm deseler- öldürürlerdi. Şimdi kafasına silah dayamışsa, hiç düşünmeden tetiği çekeceğini biliyordu.
Tüm dikkatler Zinar'ın üzerinde olduğundan, gelen kişiyi kimse görmedi. Bağrışları arasında atılan adım seslerini bile duyan olmadı. Zinar'ın yanına yaklaştığında, onun tetiği çekmek üzere olduğunu görünce, bilmesine rağmen şaşırmaktan alı koyamadı kendini.
Bileğini hızla kavrayıp yukarı doğru kaldırırken, tetiği çeken parmakla birlikte silah da patladı. Konağın geniş avlusunda yankılanan sesle, her iki düşman taraftan korku nidaları yükseldi.
Bileğini saran parmaklar onu olduğu yere sabitledi. Silah elinden kayarak yere düştü. Zinar, beklenmedik bu müdahalenin şokuyla sarsılırken, başını hızla yanına çevirdi.
Karşısında daha önce görmediği bir adam duruyordu. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Boyları bir birine yakın, hatta belki de aynıydı. Kendi yaşlarındaki bu adam hala bileğini tutmuş, koyu kahveleri, soluk yeşillerle birleşmişti.
Baran bileğini tuttuğu adamın şaşkınlığından yararlanarak kısaca süzdü. Oğlununki gibi kumral saçları vardı. Lakin kıvırcık değildi. Öylesine elini geçirmiş ve dağınık bırakmıştı sanki. Bir kaç tutamı iki yandan gözlerinin üzerine düşüyordu.
Gözleri soluk yeşil rengindeydi. Dikkatli bakmadığınız takdirde yeşil olduğunu bile anlamazdınız. Kirpikleri ne çok uzun, ne çok kısaydı. Yüz hatları belirgindi. Keskin bir çene, düzgün bir burun ve dikkat çeken koyu pembe dudaklara sahipti.
Takım elbisesinin altından giyilmiş gömlek beyaz boynunu yarıya kadar gizliyordu. Ancak bir kaç düğmesi açık olduğundan köprücük kemiklerinin hemen üzerine yerleşmiş, iki yana doğru simetrik şekilde uzanan dövme görünüyordu.
İnce çizgilerle yapılmış dallar, boynun altından başlayıp omuzlara doğru kıvrılarak ilerliyordu. Dalların üzerine badem boyutlarında yapraklar vardı. Sade bir dövmeydi ama etkileyiciydi.
Baran'ın gözleri orada fazla oyalanınca, Zinar kaşlarını çattı. "Kimsin lan sen?!" Diye sordu sıktığı dişlerinin arasından.
Bu sırada kimsenin ölmediğini gören ev halkı, başta da Baran'ın annesi olmak üzere derin bir nefes almıştı. Zelal hanım, Zinar'ın bileğini tutan kişiyi görünce tekrar ağlamaya başladı.
"Baran! Yavrum!" Diye feryat etti yardım etmesi için. Biricik çocuğu, evin küçüğü sonunda yetişmişti.
Baran, annesinin sesini duyduğunda bakışlarını Zinar'ın dövmeli boynundan çekip yukarıya, taş merdivenlere çevirdi. On yedi yıldır görmediği annesinin, yaşlılıktan dolayı kırış kırış olmuş yüzünü görünce içi özlemle sancıdı.
Zinar'ın elini hala bırakmamıştı, Zinar ise Zelal Hanımın sözlerini duyunca, yüzündeki şaşkın ifade gitmiş, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Yine soluk yeşili gözlerinde deli bakışı vardı.
"Demek, Baran sensin?" Diye sordu ama cevap almak için değildi, içindeki kini diri tutmak için söylenmişti. Bileğini mengene gibi saran elden kurtulmadan, aynı elle yakasını kavradı sertçe. "Orospu çocuğu!!" Diye hiddetle kafasını Baran'ın burnuna gömdü.
Gelen daebenin etkisiyle, Baran'ın başı geriye doğru savruldu, lakin yakalarını kavrayan adam sayesinde yere düşmedi. Burnundan hızla akan kan, çenesine doğru akarken, sinirli kahvelerini önündeki adama çevirdi. Amerika'nın beyefendi iş adamı gitmiş, damarına basıldığında gözü dönen bir Karaoğlu gelmişti.
Kesinlikle canının acısı değildi derdi. Lakin annesine edilen en ufak küfür kanına dokunuyordu. Kimse, hiç kimse onu ailesine laf söyleymezdi.
Söyletmezdi!!!
Ani bir haraketle, Zinar'ın yakalarını tutan ellerini sıkıca kavradı. Zinar daha ne olduğunu anlamadan, Baran bileklerini ters bir hamleyle bükerken, aynı anda bedenini öne iterek, Onu arkasındaki taş sütuna sertçe yapıştırdı.
"Siktir lan!" Zinar acıyla tısladı, sırtı sert taşa çarptığında kaburgalarının acısıyla inlememek için zor tuttu kendini. Onun önünde ezik gibi görünmek istemiyordu.
Kurtulmak için tekme atmaya çalıştı ama Baran, bacağını Zinar'ın iki bacağının arasına sertçe yerleştirerek onu olduğu yere sabitledi.
İki adam, burun buruna, nefes nefese kalmıştı. Baran'ın burnundan akan kan, Zinar'ın bembeyaz gömleğinin yakasına ve açıkta kalan dövmeli boynuna bulaşmıştı.
"Benim anam..." dedi Baran, sesi kisik ama tehditkar çıkmıştı. "...senin o pis ağzına sakız edeceğin bir kadın değil Zinar Ağa."
İki adam, avlunun ortasında, birbirine kilitlenmiş iki vahşi hayvan gibiydi. Etraflarındaki herkes nefesini tutmuş olacaklarını görmek için bekliyordu..
"Ölürüm de evlenmem seninle!" Zinar'ın sesi Baran'ı afallattı.
Ne yani? Baran'ı bu yüzden mi çağırmıştı annesi?
Zinar'la evlenecek kişi kendisi miydi?
Annesinin telefondaki ağlamaklı sesi, oğlumu öldürecekler adlı yalvarmaları, hepsi bu saçmalık içindi. Kardeşi Ayhan bir halt yemiş, bedelini ise Baran'a ödetmeye kalkmışlardı.
Baran, elini gevşetmedi ama baskıyı da artırmadı. Yüzüne yayılan alaylı gülümseme, Zinar'ın öfkesini daha da körükledi. Tam ağzını açıp konuşacakken, Baran'ın konuşmasıyla susmak zorunda kaldı.
"Evlilik..." dedi Baran, kelimeyi ağzında yuvarlayarak. "Demek benim için hazırladığınız o muhteşem karşılama töreni buydu."
Sesi avluda yankılandı. Başını çevirip, tüm olup biteni elindeki bastonla, sakin gözlerle izleyen babasına baktı. Koyu kahve gözlerinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu oğluna karşı. Yıllardır adını duymak istemediği oğlu şu anda karşısındaydı, ama milletin önünde kavga etmeyeceği için ağzını açıp tek kelime söz edemiyordu.
Etse kavga çıkardı, belki de kan dökülürdü.
Yine...
"Hüküm verildi Baran!" diye gürledi Hazar Ağa, sessizliği bozarak. "Kardeşin Ayhan, Aydınoğulları'nın kızını kaçırdı! Kan dökülmesin, aşiretler birbirini kırmasın diye berdel kararı alındı. Onların kızı gitti, yerine bir erkek evlat alacaklar!!"
Zinar, Baran'ın dikkatinin dağılmasını fırsat bilip, onu itmeye çalıştı. "Ben kimsenin bedeli değilim!" diye bağırdı. Bağırmaktan sesi kısılmıştı. "Sikerim hükmünüzü! Bırak lan beni sende!!"
Baran bırakmadığında, bağırmaktan kızarmış yüzüyle elinde kurtulmak için boğuşmaya başladı. Zinar, tam olarak onunla aynı boyda ve kiloda olduğu için kontrol edememeye başlamıştı. Diğerleri gelmek istese de, Zinar'ın öfkesinden korktukları için kıpırdamadan bekliyorlardı.
"Aşiretinizi sikeyim sizin!! Töreniz batsın!!" Başını, Karaoğlu aşiretinin Ağası, yani Baran'ın babasına çevirdi. "Seni de sikeyim orospunun öz evladı!"
Herkes şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Genç bir adamın, Karaoğlu aşiretinin Ağa'sına ettiği küfür duyanlar yerindece dondu kaldı. Baran'ın bile gözleri irileşmiş, babasına kaçamak bir bakış atmıştı. Lakin gördüğü yüzle dudaklarını bir birine bastırıp gülememek için zor tuttu kendisini.
"Dilini topla, Zinar!" dedi, yaşlı adam. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmiş, yumruklarını sıkmıştı.. "Karşında kim olduğunu unutma. O dilini kesmesini de bilirim, o başı eğmesini de." Gözlerinden ateş çıksa ilk Zinar'ı yakacak gibiydi. "Adam gibi dur!!"
"Adamlık mı?" diye tısladı Zinar. "Bir erkeğin koynuna girmemi isteyenler bana adamlıktan konuşmasın.."
Yine sessizlik oldu. Tek bir çıt dahi çıkmıyordu koca avluda. Ağa'nın göz bebekleri Zinar'ın soluk yeşilleriyle bir savaş halindeydi. Kazanan taraf asla belli değildi. İkisi de karşısındakinin geri çekilmesini beklediği için gözlerini kaçırmıyordu.
"Hükmü kabul ediyorum," dedi Baran. Sesindeki kararlılık, sessizliği delip geçti. Kadınlar elini ağzına götürdü, bazıları tiksintiyle baktı, bazıları şaşkına döndü. Lakin en büyük tepki Zinar'ın oldu.
"Ne diyorsun lan sen?" Öfkeden sesi titriyordu. "Benim rızam olmadan hiçbir bok yapamazsınız!"
Baran güldü. Hatta öyle bir güldü ki, Zinar bile anlamayarak baktı ona. "Rıza mı?" Diye sordu. Hala gülüyordu. Ve cidden hayatında bu kadar komik bir şey duyduğunu hatırlamıyordu.
"Burada rıza yoktur," dedi Baran Zinar'ın kulağına doğru. "Sadece mecburiyetler vardır. Kardeşim bir halt yedi, bedelini ben ödeyeceğim. Sen de, buna mecbur uyacaksın.."
Yoksa neler olabileceğini, biliyordu.
Eğer ölseydi, sadece kurtulurdu. Şimdi yaşıyordu, yine kabul etmezse Aydınoğul'ları tarihe gömülürdü. Çocuk, kadın demeden tek tek kurşunlara dizilirdi. Zinar bunun farkındaydı, yine de pes etmek istemiyordu.
Baran'ın gözlerinin içine baka baka dudaklarını sinsice kıvırdı. "Sana bu evliliği, zehir edeceğim." Diye son sözlerini söyledi.
Baran dudaklarını açıp konuşmak üzereyken, arkasından gelen "Baba?" sesiyle, dönmeden önce, burnundaki kanı silmek için kolunu kullandı, sonra aceleyle arkasına döndü. Zinar'ı bıraktığını bile o an için umursamamış, tahta kapının yanında, sarı çantasıyla bekleyen kıvırcık saçlı çocuğa doğru yürümüştü.
Can da ona yaklaşırken kucağına atılmıştı. Zinar hemen köşede kaşlarını çatmış bu ikiliyi izliyordu.
Bir de adamın çocuğu vardı!!
Can babasının kucağına geldiğinde, etrafina göz attı. Soluk yeşili gözlere bakışlarını sabitleyince, ağzından bir şaşkınlık nidasi çıktı .
"Baba! Bak! Bak!" Diyerek işaret parmağıyla Zinar'ın yeşil gözlerini gösterdi. "Ariel'in gözleri gibi, yemyeşil!!"
Bu benzetmeyle birlikte, Baran oğluna onaylamaz bakışlar attı. Ariel, oğlunun kreşindeki kız çocuğuydu, aynı zamanda oğlunun gönlünü kaptırdığı kızlardan birisiydi. Çocuğun tatlılığı karşısında insanlar nihayet gerginliği unutarak gülümsedi.
"Amca?" Can, Zinara doğru seslendi. "Sen neden sinirlisin bu kadar?'' Dışarıdan bağrışları duymuştu elbet. Zaten duymaması daha şaşırtıcı olurdu. Babası Zinar'a yaklaşırken, Can işaret parmağını Zinar'ın kaşlarının ortasına götürüp kırışmış yerleri düzeltti. "Bak, erken yaşlanacaksın sonra."
Zinar ne yapacağını bilemedi. Eli ayağına dolaştı bir anlık. Biraz önceki o sinirinden eser bile kalmamıştı. Küçük çocuk sarı çantasının fermuarını açıp içinden bir gül origamisi çıkardığında bile öylece bakmıştı.
"Al bak! Bunu ben yaptım.." Zinar, Can'ın uzattığı origami gülüne bakarken yutkundu. "Senin olsun.."
Boğazına bir yumru oturmuştu. "Ben..." dedi, sesi kısık ve hırıltılı çıkmıştı. Tabi onca bağırmadan sonra normaldi.. "Ben çiçek sevmem."
Çocuk dudaklarını büzdü, ağlamaya hazırlanan ifadesiyle bakınca Zinar kaşlarını tekrar çattı. "Tamam, ver" kırmızı kağıdı dikkatli bir şekilde avuçlarına aldı.
Baran, Zinar'ın kağıttan çiçeğe nasıl nazikçe davrandığına birebir şahit olsa da, hala inanamıyordu. Onun gibi patlamaya hazır bir bomba nasıl olur da çocuk severdi aklı almadı bir süre.
Yine de şikayetçi değildi bu durumdan. Neticede oğlu mutluydu. Gerisi önemsizdir..
🌹🌹🌹