Zinar Aydınoğlu, aşiretin en küçüğü olsa da, hırçın bir namı vardı. Mardin'in 'Deli Zinar' adlandırdığı bu adamın kimseye eyvallahi olmamıştı bu güne kadar. Sözünden dönmeyen, dediğim dedik, ailesine düşkün bir Ağa'ydı. Küçük olduğu için abilerinin gölgesinde kalmaktansa, o gölgeleri ateşe vermeyi tercih etmiş, kendi şirketini kurmuştu. Mardin'in oteller zincirinin sahibi, Zinar Aydınoğlu'nun adı, kısa sürede ailesinden önce anılır olmuştu.
Onun için hayat siyah ve beyazdan ibaretti. Karşısında duranlar ölüm, yanında duranlar ödül alırdı. Damarlarında dolaşan asi kan, her yerde belli ederdi kendini. Birini sevdi mi, ölene dek sever, birinden nefret etti mi hayatı zindan ederdi.
Tıpkı, geldiğinden beri tüm Mardini kasıp kavuran isim, Baran Karaoğlu'na yapacağı gibi.
Ona bu evliliği zehir edeceğine söz vermişti. Ki edecekti, sözünden dönen birisi asla olmamıştı.
Tüm bunları düşünürken, çalışma masasının arkasında, döner sandalyesine oturmuş, düşünceli gözlerle ahşap yüzeyin üzerindeki kırmızı gülü inceliyordu.
Çocuklara yaklaşmaktan korkardı Zinar. Bundan iki yıl önce yaşadıkları, öyle hemen geçecek şeyler değildi, lakin yine de içinde yeşeren kalbine söz geçiremiyordu. Çocuğu sevmişti..
Yumruklarını sıktı.
Nefret etmek zorundaydı. Baran Karaoğlu'dan, onun soyundan, onun getirdiği her şeyden nefret etmeliydi.
***
Arbededen sonra Karaoğlu konağında, sadece aile üyeleri kalmıştı. Aydınoğul'ları tarafından esir tutulup, Baran'ın berdeli kabul etmesiyle, bırakılan Ayhan ağabeyi, oğluyla tanışıp, kaynaşan annesi Zülal hanım, ve son olarak babası Hazar Karaoğlu..
Her biri yemek masasına kurulmuş, evdeki yardımcıların hazırladığı sofrada oturuyordu. Babası her zamanki gibi baş köşede, ağabeyi ve kendisi hemen yanında, annesi ise Baran'ın yanında oturuyordu.
"Seni hayırsız oğlan!! Bir torunum olduğunu nasıl söylemezsin anana!"
Annesi kucağındaki torununa sımsıkı sarılıp, önündeki tabaktan, çatalına bir parça et alarak, çocuğun ağzına yaklaştırdı. Bir yandan da, oğlunun koluna vurmuştu yavaşça. Torunuyla ayrı kaldığı için kızgındı ama içindeki hasret, sinirini gölgede bırakıyordu.
Baran hafifçe gülümsedi bu sitem karşısında. Annesinin oğlunu sarıp sarmaladığını görünce, içi bir hoş oluyordu. Yıllardır annesinden uzakta yaşamış, oğlu olduğunda aramak istemişti, lakin bir türlü eli gitmemişti telefona. O da istemez miydi, ailesiyle tekrar barışmak, ancak her şey göründüğü kadar kolay değildi malaasef.
"Adı ne demiştin?" Babasının sesini duyunca, başını sol tarafa çevirip, ondan miras aldığı koyu kahve göz bebeklerine baktı. Hazar Ağa, sesini istese bile soğuk çıkaramadı. Ailesinin daha önce görmediği bir yumuşaklıkla bakıyordu küçük çocuğa. Oğlu neyse de, torunu onun şimdiden kalbini kazanmıştı.
"Can.." dedi Baran, sesi gururla yankılandı geniş yemek odasında. "Can Karaoğlu."
Hazar Ağa, bu ismi duyunca, dudakları kıvrıldı.. "Can..." diye mırıldandı. Bakışları, Zülal Hanım'ın kucağında iştahla yemeğini yiyen çocuğun üzerinde gezindi. "Güzel isim. Ömrü de adı gibi uzun, nefesi kuvvetli olsun."
Zühal hanım, içten bir sesle "Amin!" Diyerek, torununun tombul yanaklarını öptü. "Mis kokulum benim.."
Ayhan, onları izlerken, oturduğu yerde daha da küçüldü. Dudağının kenarı patlamış, kaşı yarılmıştı. Sağ gözünün altında büyükçe bir morluk vardı. Kim dövmüşse, iyi geçirmişti..
Ancak bunlar umrunda değildi, sonunu düşünmeden kalkışmıştı bu işe. Kaç yıl beklemişti ama olmamıştı. Sevdiğine görücü çıktığını öğrendiğinde kaçırmıştı Ayşe'yi. Göz göre göre başkasıyla evlenmesine dayanamaz, yüreği parçalanırdı.
Ama şimdi, durum yine aynı kalmıştı. Kardeşinin hayatını, kendi hatası uğruna heba etmişti. Yüreği dağlanıyor, küçük kardeşinin bir erkekle evleniyor olmasına karşı bile çıkamıyordu.
"Baran..." dedi kısık bir sesle, o kadar utanıyordu ki, başını bile kaldırmamıştı konuşurken. "Özür dilerim kardeşim.."
Tüm masa sessizliğe gömüldü, Can bile yemeği bırakmış, yeni tanıştığı amcasına bakıyordu meraklı gözlerle.
Baran iç çekti. Ne olursa olsun, abisine kıyamıyordu. Doğru.... yanlış yapmıştı, kendisinin de oğlunun da hayatını hiçe saymış, bildiğini okumuştu. Lakin, bu yola bilerek çıkmamıştı ki?
Baran adı gibi emindi, Ağabeyi öldürüleceğini düşündüğü için kaçırmıştı kızı. Eğer kardeşinin bu işe bulaşacağını bilseydi, katiyen yapmazdı. Aşkın ateşinde kavrularak yansa bile gıkını çıkarmazdı.
"Boş ver ağabey," diyerek gülümsemeye çalıştı. "Kaderimiz böyleymiş.."
Yemek bittiğinde, konak çalışanları sofrayı toplarken Hazar Ağa ağır adımlarla ayağa kalktı. Gözleri Baran'ın üzerindeydi. "Odaya geçelim Baran, konuşacaklarımız var," dedi.
Baran, annesinin kucağında mayışmış olan Can'ın saçlarına bir öpücük kondurup babasının peşinden çalışma odasına geçti. Hazar Karaoğlu herzamanki yerinde, tüm heybetiyle oturuyordu.
Koyu renklerle döşenmiş oda, Karaoğlu aşiretine yakışır düzeydeydi. Geçip masanın önündeki, karşılıklı koltuklardan birine oturduğunda, babası elindeki kehribar tesbihi yavaşça çekmeye başladı.
"Yarın İmam nikahınız kıyılacak." Diyerek başladı söze. Evladının bir erkekle evlenmesine karşıydı ama yapacak bir şey yoktu. Daha fazla kan dökülmemesi için, kurallara uymak zorundaydı.
Baran duyduklarıyla başını yavaşça salladı.
"Başını dik tut." Babasının sesi odada yankılandı. "Omuzlarını düşürme sakın. Unutma, sen bir Karaoğlu'sun." Gözlerindeki gururlu bakış Baran'ın yutkunmasına sebep olmuştu. İstmesizce çenesini yukarı kaldırmış, düşük omuzlarını düzeltmişti.
Varsın, Zinar ona hayatı zehir etsin. Kendisinin eli armut toplamıyor ya, insan ne ekerse, onu biçerdi neticede.
"Bu evlilik," dedi Hazar Ağa, tesbihi masanın üzerine bırakarak Baran'a yaklaştı, " Sadece kağıt üzerinde olacak.."
Oğluna hatırlatmak istiyordu. Onlar kan davalı düşmanlardı. Kimseye güvenmemeli, adımlarını dikkatli atmalıydı.
"Sakın ola, kalbini bu işe karıştırmayasın.." Baran'ın onun uyarısını dinlerken, aklına deli bakan soluk yeşil gözlü adam geldi. Kafasına sıkacak kadar ileri giden birinin, küçük çocuğun yaptığı origamiye nasıl nazikçe davrandığını görmüştü. Yine de deli diye anılan biriyle, çocuğunun yakınlaşmasını uygun bulmuyordu.
Patlamaya hazır bomba Zinar, bakmaya kıyamadığı oğlunu üzerse, Amerika'nın asil beyefendisi gider, deli olanın kim olduğunu zevkle gösterirdi..
"Merak etme baba.. Ben kim olduğumu unutmam.." diyerek başladı söze. Odaya girdiğinden beridir ilk defa konuşmuştu. "Kimse benden celladına boyun eğen bir kurban beklemesin."
Aydınoğlu konağında kimse, Baran'ın gerçekte kim olduğunu bilmiyordu. Zarif ve nazik bir kişiliği ola bilirdi, lakin bu sadece sevdiklerine özeldi.
Birinden nefret etti mi, karşılık vermeden duramazdı. Bunu Karaoğlu genlerine bağlasa da, ailede onun gibi kindar birisi olmadığı için, bu huyu bazen kendisini bile korkuturdu.
"Zinar konusuna gelirsek.." diye devam etti. "Emin ol baba, O vahşiye, tek bir kırıntı bile düşmez kalbimden."
Babası yavaşça başını salladı. Gözleri kehribar renkli tesbihdeydi. "Dediklerini unutma.." dedi sadece..
Sonra eliyle kapıyı gösterdi çıkması için. Baran kalkıp kapıdan çıkarken, arkasını dönmedi. Babasına ne kadar kırgın olsa da, saygısızlık yapacak birisi değildi. Belki de bu yüzdendi, Zinar'ın ona ettiği küfürü duyunca gülmek istemesi.
Şimdi bile aklına gelince dudakları kıvrıldı. Başını iki yana sallayıp düşüncelerinden kurtulmak isterken, uyuyan oğluna bakmak için odasına girdi.
Can, beyaz çarşafların arasında, mışıl mışıl uyuyordu. Yanında en sevdiği oyuncak ayısı vardı. Sıkıca sarılmış, günün yorgunluğunu geride bırakarak derin bir uykuya dalmıştı.
Babası geniş yatakta, yanına kıvrıldığında bile hissetmedi geldiğini. Baran Onun saçlarının arasına küçük bir buse kondurdu, kokusunu içine çekti. Öylesine masum görünüyordu ki, bir melekten farksızdı onun gözünde.
Başını yastığa koyup, kolunun birini oğluna doladı, huzurla kapattı gözlerini.
Belki de bu, huzurla uyuduğunu son gecesi olurdu, kim bilir?
***
Ertesi gün, güneş daha yeni yeni doğarken, alışkanlıktan mı bilinmez, Baran ayağa dikilmişti çoktan. Gece deliksiz bir uyku çektiğinden, dinç uyanmıştı. Normalde Amerika'dayken ilk koşuya çıkardı ama şimdilik bunu görmezden geldi. Oğlunun odasından çıkıp, banyoya doğru yürüdü.
Bugün, hem hazırlıklar, hem alışveriş, hem de imam nikahı kıyılacağı için, oldukça yoğun olacaktı. Hafifçe esnerken, odasının kapısının yanından geçerek, banyonun önünde durdu. İçeride kimsenin olmadığına emin olmak için, kapıya bir kaç kez vurdu. Ses gelmediğinde, duraksamadan içeri geçerek arkasından kapıyı kilitledi.
Önce güzel bir duş aldı, sonra dişlerini fırçalayarak, rutin işlerini halletti. Son olarak gri bornozunu üzerine geçirirken, küçük bir havlu alarak saçlarını kurulayıp çıktı.
Tüm bunlar sadece yarım saatini alırken, Konaktaki insanlar yavaş yavaş uyanıyordu. Erkenden ayağa dikilen oğlu ise hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Buranın havası yaramıştı oğluna.
Aklına oğlu düştüğünde, yüzünde kendinden bağımsız bir gülümseme belirdi. Odasına girip, etrafına bakarken bu gülümseme biraz daha büyüdü.
Annesi hiç dokunmamıştı. Nasıl bıraktıysa, öyle de kalmıştı. Bir kitabın yeri dahi değişmemişti..
"Canım anam, benim.." Annesi bir yana, Dünya bir yanaydı gerçekten... Baran bu dünyada babasız, abisiz yaşardı da, annesiz yaşayamazdı. Belki de bu yüzdendir oğlunun annesizliğine canının bu kadar yanması.
Kapının arkasındaki bavullarından birisinin fermuarını açtı. Ardından içlerinden iç çamaşırı, siyah kumaş bir pantalon ve beyaz kazak aldı. Bedenini kurulayıp, seçtiği parçaları giyerken bir yandan da getirdiği bavulları yerleştirememesinin sıkıntısı içerisindeydi.
Dağınıklığı sevmeyen bir yapısı vardı. Kıyafetlerinin düzenli olmayışı baktıkça içini sıkıyordu. Sakın yanlış anlamayın, temizlik hastası birisi değildi lakin dağınıklığa hiç gelemezdi..
Giyinme işini bitirip, saçlarını aynanın karşısında hafifçe geriye doğru taradı. Kendi evindeydi, odasındaydı ama birkaç gün sonra başka bir evde, evleneceği adamın kocası olarak hayatını sürdürecekti.
Aynadan koyu kahve göz bebeklerine bakarken, kalbinin içine sıkışan sancıyla yutkundu. Allah var, hiç evlenmek istemiyordu. Zaten bir kez evlenmiş, sonu hayal kırıklığı ile bitmişti, şimdi tekrar evlenmesi, - mecbur olsa dahi, içine hiç sinmiyordu.
Düşünmemek için, adımlarını odanın çıkışına yöneltip en aşağı kata, mutfağa indi. Annesi nihayet uyanmış, hazırlıklara çoktan başlamıştı.
İmam nikahı Karaoğlu konağında, düğün ise Aydınoğlu konağında olacağı için annesi yardımcıları şimdiden seferber etmiş, ikramlıkları ayarlıyorlardı.
"Anne?" Diyerek seslendiğinde, mutfaktaki beş kişinin gözü ona çevrildi. Sevimlice sırıttı onlara karşın.
Annesi Zülal Hanım, elindeki gümüş tepsiyi tezgaha bırakıp yaşlı gözlerle oğluna baktı. Oğlu, ne kadar değişmiş olsa da, bu sabah giydiği o siyah kumaş pantolon ve üzerine tam oturan beyaz kazakla tam bir Mardin beyefendisi gibi duruyordu. Ama annelik yüreği işte; oğlunun gözlerindeki o hüzünlü pırıltıyı hemen fark etmişti.
"Kurban olurum seni veren Allah'a," diyerek yaklaştı. "Canım oğlum benim.."
Kısa boyuyla yetişemediği için, Baran belini kırıp hafifçe eğildiğinde annesi boynunu kucakladı. Saçlarından öperken, mis gibi şampuan kokusunu içine çekti.
"Meryem hanım, bu gün oğluyla gelecek, düğün alışverişi için, biliyorsun, değil mi?"
Baran annesini onayladı. "Biliyorum ana," annesinin içini rahatlatmak için gülümsedi. "Şu Deli, kapıya dikilmeden önce gidip Can'ı uyandırayım ben.."
Zelal Hanımın yanağından öpüp, gerisin geri merdivenlerden çıktı. Can'ın odasına döndüğünde, burnuna gelen kokuyla gülümsedi. Oğlu yine dağınık yatmıştı anlaşılan. Ağzı hafif aralı, bir bacağı yorganın dışında, diğer bacağı yere doğru sallanırken, dünyanın en rahat yerindeymiş gibi uyuyordu.
"Bebeğim?" Baran, Can'ın kıvırcık tutamlarını okşadı. "Can, uyanma vakti oğlum, kalk hadi.."
Tabi sadece bu kelimelerle uyanacak birisi, değildi oğlu. Bir kaç kez daha seslenip, kıvırcık saçlarını okşayarak uyandırmaya çalıştı. En sonunda Can'ın gözlerini yavaşça açtığını görünce, gülümsedi.
"Baba?"diye sordu çatallı sesiyle.
Baran güldü. "Nihayet oğlum, uyanmasaydın?" Alayla konuşunca oğlu kaşlarını çattı..
"Baba yaaa..." Mızmız sesi kendini belli ederken. Küskün şekilde dudaklarını büzdü. "Beş dakika daha uyusam, olmaz mı?"
Baran, oğlunun bu hallerine karşın kahkahasını engelleyemedi. Onu yatağın içinde gıdıklayıp iyice keyfini yerine getirdikten sonra banyoya soktu. Can'ı özenle hazırladı; üzerine kot bir pantolon ve beyaz bir kazak giydirdi. Baba, oğul gibi, giyinmeyi çok seviyordu.
Aşağıya indiğinde annesi, hazırlıktan fırsat bulduğu gibi kahvaltı hazırlamıştı ikisine. Baran sadece kahve içmekle yetinirken, Oğlu peynirlerden yumurtalardan, yöresel lezzetlerden iştahla yiyordu. Baran onu her izlediğinde hayret ediyordu aslında.
Amerika'da katiyen böyle değildi. Kendisi gibi oğlu da kahvaltıyı sevmezdi. Baran mecbur yedirmese hiç yemezdi aslında. "Küçük beyimizin iştahı yerinde.." diye takılmadan duramadı.
Can onu dinlemedi bile, önündeki portakal suyunu içmekle meşguldü.
Annesi ağzını açıp onun sadece kahve içmesine söylenecekken, dışardan yankılanan korna sesleriyle, ayaklandı.
"Hadi anne, sen de git hazırlan.." dediğinde annesi kalktı yerinden onaylayarak. Ardından Baran gidip oğlunun montunu ve kendisinin paltosunu getirdi.
Önce oğlunu giydirdi, sonra da kendisi giyinip, annesi gelince konaktan çıktılar. Baran, annesi Zelal Hanım ve küçük Can'la birlikte konağın devasa kapısından dışarı adımını attığında, lüks siyah bir aracın önünde bekleyen Zinar Aydınoğlu'nu gördü. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, çatık kaşlarının altında, delilikle parıldayan soluk yeşillerini görünce kaşlarını kaldırdı.
İnsanların neden ona Deli dediklerini şimdi anlamıştı. Hiç bir şey yapmasa bile, gözlerindeki bakış, bir delininkiyle aynıydı..
Geçip Zinar'ın karşısında durduğunda, ikisinin gözleri de bir birinin üzerine gezindi. Zinar'ın üzerinde yeşil, siyah düğmeli bir gömlek vardı, ve bu renk gözlerinin yeşilini daha çok ortaya çıkarmıştı. Altına giydiği siyah kumaş pantalon, deri kahve rengi kemer ve hepsinin üzerine giydiği siyah deri ceketle, Baran'ın 'üşümüyor mu acaba?' diye düşünmesine sebep olmuştu.
Yine de sormadı, zaten yeterince yüz göz olmuştu adamla. Daha fazla muhatap olmak istemiyordu.
"Yeşil gözlü amca!!!"
Ama oğlu aksini düşünmüş olacak ki, koca adamın bacaklarını kucakladığında hepsi şaşkına dönmüştü. Zinar, küçük bedenin sıcaklığıyla ne yapacağını bilemedi. İlk kez bu kadar savunmasız yakalanmıştı.
Baran, çocuğu iter korkusuyla ayıracakken, Zinar'ın yüzünde gördüğü hüzünlü gülümsemeyle durdu.
"Sen de mi geliyorsun Küçük Ağa?" Can, onun tabiriyle sevimlice gülümsedi, gözleri ışıl ışıl olmuştu. İlk bölümde, istediği Ağa olma umudu tekrar yeşermişti sanki.
Babası istememişti ama Yeşil gözlü amcası kabul ediyordu!!!!
Can, başını geri atıp o kocaman gülümsemesiyle Zinar'a baktı. "Evet, babamla alışveriş yapacağız. Sen de gel, lütfeeen?" Baran, oğlunun bu samimiyetinden rahatsız olsa da müdahale etmedi.
Zinar ise daha bu sabah kendine verdiği sözü çiğnediği için kafası karışmıştı. Çocuğa yaklaşsa bir dert, yaklaşmasa ayrı bir dertti.
"Geliyorum, merak etme.." diye kısaca konuşup, çocuğun kalbini kırmamaya özen gösterdi. Sonra gözleri, karşılıklı duran Zelal ve annesi Meryem hanıma ilişti..
El sıkışıp, kısaca bir birini tanıtan hanımlar, içlerinde gizledikleri hoşnutsuzlukla bekliyordu. Meryem Hanım'ın gözleri ikide bir Baran'a değiyor, sonra burun kıvırarak kafasını çeviriyordu. Sanki, oğlunun bir erkekle evlenecek olmasının verdiği tüm o hıncı bakışlarıyla kusuyordu. Zelal hanım da bu tavrı farkettiğinden beri, kaşlarını çatmış, kadının suratına bakıyordu.. En ufak bir lafta, kadınla saç baş kavga etmekten çekinmeyen bir tavrı vardı.
Zinar, sessizliği daha fazla uzatmamak adına arabanın kapılarını açtı. "Geçin haydi," dedi buz gibi bir tınıyla. "Çarşı kalabalıklaşmadan işimizi görelim."
Meryem Hanım öne, oğlunun yanına oturmak için hamle yapacakken, Zinar annesine kısa bir bakış attı. "Ana, sen Zelal Hanım'la arkaya geç. Can da yanınıza otursun."
Meryem, hiç istemese de, homurdanarak arka koltuğa yerleşip, sertçe kapıyı kapatmıştı. Baran bunu görünce göz devirerek, annesinin binmesi için kapıyı açıp önünde referans yaparak, Zelal hanımın bozulan moralini düzeltmeye çalıştı..
Annesi nihayet gülümseyince, Can'ı onların ortasına bırakıp, yolcu koltuğuna oturdu. Bu sırada Zinar da, yerini çoktan almış, arabayı çalıştırmıştı.
Dışarının soğuna nazaran, aracın içi sıcacıktı. Koca araba dar yollarda ilerlerken, yine tanıdığı sokaklardan geçti. Öylece camdan dışarı bakmaya dalmışken, Zinar'ın gözlerini üzerinde hissedebiliyordu. Lakin dönüp bakmadı.
Zinar'ın bakma sebebi ise, Baran'ın fazla sakin durmasıydı.. Kendi hayatı altüst olmuştu ama, yanındaki adam umursamıyordu bile. Bu evlilik bir tek onu mu rahatsız ediyordu yani?
Yüzünü buruşturdu.. İçinde yangınlar kopsa da, sessiz kaldı. Çarşıya inip, bir kuyumcunun önünde durana kadar, arabada çıt çıkmadı. Kapıyı açıp, ayaklarını asfalt zemine koydukları gibi, onları gören insanlar yüzünü dönüp fısıldaşmaya başlamaları bir oldu.
Bu imalı bakışlar hem kan davalı iki ailenin- Karaoğlu ve Aydınoğlu aşiretlerinin, yan yana gele bilme ihtimali dışında, bir de bu iki adamın Mardin'de bir ilk yaparak evleneceği haberiydi. Dünden beri tüm Mardin bu haberle yıkılıyor, duyanlar söylenenlere katiyen inanmıyordu.
Şimdi onları Çarşı alışverişinde gören ahali, şoklar içindeydi. Duydukları haberin gerçek oluşu adeta şaşkınlıktan küçük dillerini yutmalarına sebep olmuştu. Yıllar önce eşcinsel evlilikler yasal kılınmış olabilirdi, lakin Mardin'in bu konuda katı kuralları vardı. Hala eski kafalı insanlarla dolu olduğundan, bu tarz evliliklere izin verilmiyordu.
Zinar soluk yeşil gözlerindeki deli bakışıyla onlara baktığında hepsi işini gücünü bırakıp evlerine, dükkanlara dağılmıştı. Bir kişi bile sokakta yoktu şimdi. Hepsi camlardan uzak durmuş, uzaktan olsa dahi bakmıyordu.
İşte bu, Zinar Aydınoğlu'nun gerçek gücüydü...
Ve Baran buna ilk elden tanıklık ediyordu.
Heyecanlı gözlerle...
🌹🌹🌹