P-14

4778 Kelimeler
İçimde tuttuğum hisler uzun zamandan sonra ilk kez özgürlüğe kavuşmuştular. Aldığım her nefeste ağlama isteğim git gide artıyordu ve kalbimin üzerindeki o acı daha çok tetikliyordu bu isteği. Kapını açarak içeri girdim. Adımlarım telâşlaydı çünkü ağlamak için sabırsızlanıyordum. Yoksa bu karmakarışık hissi başka yolla atamazdım. Bir seferlik kurtulamayacaktım, sadece bir süreliğine erteleyecektim hep olduğu gibi. Her yer karanlıktı ve sadece sokak lambaları beyaz bir ışık gibi odada yankılanıyordu. Oda arkadaşlarım ortalıklarda gözükmüyordular. Muhtemelen bir rock konserine gitmiş olmalıydılar. Odamın kapısını açtığımda adımlarım yavaşlamıştı. Yatağımın yanına birkaç koli bırakılmıştı. Ağır adımlarla kutuların yanına geldim. Dizlerimin üzerinde oturarak korkuyla kutunun ağzını açtım. Bir insanın hayatını birkaç kutuya sığdırıldığı için kızgındım aslında. Mine'nin eşyalarını kutulara yerleştirerek vermiştiler bana. Kolileri kucağıma alarak yatağın üzerine oturdum. Sanki her eşyasını elime aldığım zaman o kahkahası doluyor gibiydi kulağıma. Sabahtan bekleyen gözyaşlarım yanağımdan süzülürken belli belirsiz gülümsedim. Niye terk etmişti ki bizi, beni? Küçük kalp şeklindeki yastığını alarak göğsüme bastırdım. Ağlamam daha da çok şiddetlenirken beni üzen her anım kapıyı çalmış gibiydi. Hıçkırıklarım arasında birkaç cümle mırıldanmaya başlamıştım. Yardım isteyeceğim, teselli edebilecek bir insan yoktu yanımda. Şu an ona olan ihtiyacımı hiçbir şey ödeyemezdi. Ya Cevat?! Sanki normal bir şeymiş gibi rahatça söyleye bilmişti. Keşke öyle kolay olabilseydi. Onu ziyaret mi etmişti? Neden yapmıştı ki bunu? Benden önce hayatımı mı öğreniyordu? Bu onun için zaman kaybından başka bir şey olmamalıydı. Mine'nin vazgeçilmez küçük ayıcıklarını elime alırken yüzümü yastığına sakladım. Acındırmak istiyordum kendimi belki yanıma gelir diye. Rüyalarımda ne zaman görsem sarılmak için öne atılırdım fakat sarıldığım şeyse boşluk oluyordu. Gözlerim kapanırken içimdeki hislerin arasında pişmanlık duygusu da vardı. Onu takip etmemeliydim. Haklıydı, gerçek hayatının duyguları çok acımasızdı. Yalancı karakterleri daha iyiydi, en azından böyle değillerdi. Ne kadar ağladığımı umursamıyordum artık. Nefes alışverişlerim düzene girerken ellerim ve ayaklarımın uyuştuğunu hissettim. Uykunun her devresi sırayla yerini alırken yine yarından habersiz dış dünyayla ilişkimi kestim. Çünkü Cevat söz konusu olduğunda hiçbir planım işe yaramıyordu. ~¤~ Kulağımda dolaşan ve daha ne olduğunu çözemediğim sesle gözlerimi araladım ve kafamı kaldırarak etrafa baktım. Melodi netleştiğinde çalan telefonumu aramaya koyuldum uykulu ve yorgun kafamla. Nihayet çantamdan bulduğum telefonu kulağıma götürdüm. "Alo?" "Sen var ya sen?! Bekle gör gününü, bittin sen!" Gözlerimi kapatarak Ezgi'nin tehditlerini dinlemeye devam ettim. "Ezgi sakin ol!" "Ay olamam, olmamı bekleme benden bu zamandan sonra. Beni unutmak neymiş göstereceğim sana. Şimdi gel aç şu kapıyı!" Daha cümlesini bitirmeden kapı kırılırcasına çalındığında korkuyla kapıya bakakaldım. Donuk ifadeyle odadan çıktıktan sonra koridora çıktım. Mutfaktan gelen kokular bir anda açlık duygularımı ortaya çıkarmıştı. Bakışlarımı zorlukla mutfaktan çekerek kapıyı açtım. Her zaman olduğu gibi üzerime yürürken duvara sıkıştırdı beni. "Sen nasıl bir arkadaşsın?! Utanmıyorsun değil mi? O çakma Sherlock'a beni sattığın yetmiyor bir de utanmadan aramıyorsun, halimi hatırımı sormuyorsun. Aç kulaklarını iyi dinle beni, evlenirseniz nikah şahidiniz olmam." Ellerimle kafamı korurken mıncıkladığı kollarımı ve karnımı koruyamamıştım. Bir füze atmadığın kalmıştı zalımın kızı. "Ne evlenmesi? Kafayı yemedim ben!" Ah kafam! "Hah, ben de yedim. Gece gündüz ismini sayıklıyorsun!" Bağırdığı için kulak zarlarıma geçmiş olsun demem lazımdı. O bir kere oldu o zaman da çok yorgundum. "Ezgi, bak haklısın diye bir şey diyemiyorum - ah, vurmasana kızım. Morardı!" Nefes nefese geri çekilirken sinirini almış gibi gözüküyordu. Koridora çıkarken aklıma gelen korkulu düşünceyle dehşet içerisinde etrafıma baktım. Adımları mutfağın kapısının önünde durduğunda ağır adımlarla bana döndü. "Evde birisi mi var?" Sorusuna karşılık korkuyla kafamı olumlu anlamda salladım. Mine'nin odasına yerleştiklerini gördüğünde o zaman kıyamet kopacaktı. Koşar adımlarla mutfağa ilerlediğinde ben de peşinden koşturdum. Kapının önünde durarak kahvaltı yapan, daha isimlerini bilmediğim rokcu kızlarla bakışmaya başladı bir karış açık ağzıyla. "Afiyet olsun." Dedi şok olmuş şekilde kızlara bakarken. Bakışları arkaya çevrilerek bana döndü. Belli belirsiz gülümsemeye çalıştım "yeni kiracılar," diyerek. Gözlerime bakarak gözlerini kıstı. Ağladığımı daha yeni anlıyordu sanırsam. Şişmiş gözaltlarım hiç yardımcı olmuyordular. Hiç beklemeden Mine'nin odasına koşarken ben de koştum peşinden. "Ezgi dur!" Kavga çıkaracaktı ve ben buradan atılmak istemiyordum. Mine'ye en çok bağlı o'ydu ve odasına başka kişinin yerleşmesi içindeki canavarı ortaya çıkaracaktı. Süheyla abla istemiyorsanız çıkın diyecekti ve Ezgi'nin de beklemeden beni buradan almasına emindim. "Bu ne demek oluyor? Bu odaya yerleşme iznini kim verdi onlara?!" Ezgi'nin önüne geçerek bizi izleyen kızlara doğru yürümesini önledim. "Yine başladık." Uzun olan kız bıkkınca söylediği cümle daha da hiddetlendirmişti onu. Bi dur zaten ortalık karışık. "Neden bana söylemedin? Çekil önümden, Süheyla ablanın yanına gidiyorum." "Ezgi hiçbir yere gitmiyorsun, sakin ol!" "Nasıl bu kadar rahat davrana biliyorsun aklım almıyor?!" "Eşyaları bende lütfen bağırma, Ezgi kime diyorum?!" Dişlerini bir birine sıkarak kızlara bakarken zorla da olsa odaya götürmüştüm. Sinirlenince dişlerini sıkmak adetiydi. Bu yüzden az dişçi koridorlarında sürünmedik. Eşyaları görünce az da olsa rahatlamıştı. "Sen sabaha kadar ağlıyorsun ve benim haberin olmuyor!" Kafamın içi ağrıyor zaten bağırma ya! "Mevzu sadece Mine'yle ilgili değil " "Kiminle ilgili? Cevat değil mi?" Yutkunarak kafamı olumlu anlamda salladığımda sinirden katil olabilme ihtimalinin yüksek olduğunu biliyordum. "O, kendisini bir şey sanan mal herif elime geçerse gününü göstereceğim." Kafamı hızla olumlu anlamda salladım. Şu an ona karşı çıkmak çok büyük bir aptallık olurdu.  Hem Cevat'ın mutlu(!) sonunu görmek güzel fikirdi. "Neden bende kalmıyorsun? Öcü mü var bizim evimizde?" Aniden bağırırken korkuyla ona döndüm. Ben sakinleşmiş sanmıştım. Yatağa oturduğumda kolilerin ağzını hızla kapatarak yatağın altına koydum. Eğer eşyaları kurcalarsa aylarca depresyona girebilirdi. Derin derin nefes alarak sakinleşmeye çalışıyordu. Bu meditasyonu ben öğretmiştim ona. "Ben onları buradan göndermeyi çok iyi biliyorum." "Saçmalama, üç aydan sonra bitiyor zaten okul." Dedim telefonumu elime alarak. Tanımadığım bir numaradan ve annemden çağrı vardı. Annem dün akşam aramıştı fakat uykum ağır olduğu için duymamıştım. Annemle konuşmaya korkuyordum çünkü bir soru daha cevaplayacak gücüm yoktu. O yüzden iyi olduğumu anlatacak bir mesaj yazarak gönderdim unutmadan. Elimdeki telefon titremeye başladığında yine aynı numaranın aradığını gördüm. Açarak kulağıma götürdüğümde kaçış yolu aramaya başlamıştım. "Alis?" Tanıdık fakat çıkaramadığım bir ses duyulmuştu telefonda. ".. tanıyamadım?!" "Kusura bakma, söylemeyi unuttum. Ben Şafak, hani bir kez arabayla almıştım sizi Cevat'la. Hatırladın mı?" Çattığım kaşlarım gevşerken hatırlamıştım. Sarı, düz saçları olan çocuktu. "Evet, hatırladım." "Ben apartmanının önündeyim, seni bekliyorum arabada. Cevat seni almam için talimat verdi." Derhal oturduğum yerden ayağa kalkarken nereye gideceğimi şaşırmış gibi odanın ortasında dönmeye başladım. "Ben, ben hemen geliyorum." Telefonu kapattığım gibi dolaba yönelirken Ezgi önüme geçti. "Hiçbir yere gitmiyorsun, ben o kadardır senin kıt beyinli komşularına mı konuşuyordum?" "Eminim onlar da benim gibi dinlemişlerdir seni Ezgi'ciğim. Şimdi izin verirsen üzerimi giyineceğim." Diyerek yanından geçtim. Bordo renkli kazağımı ve siyah kot pantolonumu aldıktan sonra giyinmek için yatağa koşuşturdum. Bir de düşerek zaman kaybedemezdim. Üzerimi giyindikten sonra taranamayan dalgalı saçlarımı serbest bırakarak her zamanki çantamı aldım. Arkamdan şok olmuş bir şekilde beni izleyen Ezgi'ni ve kavgalı garip oda arkadaşlarımı bırakarak evden çıktım. Umarım ben gittikten sonra üçüncü dünya savaşı çıkmazdı arkamdan. Merdivenlerden indikten sonra kapıyı açarak dışarı çıktım. Ceketimi elime aldığıma sevindim çünkü hava sıcaktı düne nazaran. Arabada beni bekleyen Şafak'ın yanına geçerek gülümsedim temkinle. Neden beni almaya onu göndermişti? Yoksa bir daha benimle konuşmayacak mıydı?  Yoksa konuşma yasağı da mı koymuştu artık? Eyvah, çatlarım ben bu sefer kesin. "Günaydın Alis, nasılsın?" "İyi olmaya çalışıyorum, sen?" "Kendimi hissetmiyorum desem?" Diye kaşlarını kaldırarak sorunca gülmeden edemedim. Yalan söylemiyordu en azından. Arabayı çalıştırdığında arkama yaslanarak kemerimi taktım. Cevat'ın arkadaşıydı, belli olmazdı. "Cevat yoğun mu bugün?" Konuya yavaştan girmeye çalışıyordum aslında. Belki de Şafak benimle birkaç şeyi bölüşürdü. Bu arada soru sorabilmek acayip mutlu hissettiriyordu. "Ben de bilmiyorum, sadece aradı ve seni almamı söyledi." "Anladım." Dedim yolu izlemeye devam ederken. Anlaşılan o da bir şey bilmiyordu. Tüh! "Pek fazla bir şey konuşmadı, keyfi yerinde değilmiş gibiydi." Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. Sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi görünmem lazımdı şu anda. Yoksa Şafak'a, Cevat'ı takip ettiğim için azar yiyerek uyarıldığımı anlatamazdım, utanırdım. Rezillik ve aptallık köşesinde ön sıralardayım yine, kahretsin. Ne yaşadım acaba bu hareketi yapmadan önce? Katil psikoloğun terapisine katıldım?! Tamam, bu günlük bu kadar yeter. "Neden acaba?" "Hiçbir fikrim yok." dedi şaşkın yüz ifadesiyle yola bakarak. "Vaka mı var, yine?" "Galiba varmış." Sevinmekle üzülmek arasında kalmışken ne yapacağımı şaşırmıştım üstüne. Belki Cevat'a kendimi affettire bilirdim fakat bundan pek emin değildim. Kolay kolay affeden bir tipe benzeyen yanı yoktu. Kinci birisine benziyordu daha çok. Dikbaş, kendini beğenmiş, ukala, egolu.. neyse. Şimdi bunların sırası değildi. Kafasına kaya oturmuş ukala herif! Şimdi sakinim. "Bakıyorum iyi anlaşıyorsunuz?!" Cümlesinin altında belli etmemeye çalıştığı ya da etmek istediği bir ima yatıyordu. Kahkahayla gülmek istemiştim. Ben ve o? Anlaşmak kelimesi??? ??? Hasta olmuş galiba, yazık! "Aslında pek sayılmaz." Dedim omuzlarını silkerek. "Ne oldu?" Cevat'ın ona anlattığını sanmıyordum aramızda olup geçenleri. Benim de anlatmam doğru sayılmazdı haliyle. "Bildiğin Cevat işte, kimle anlaşıyor ki?" Dedim sallamaya çalışırken. Ne diyeceğimi bilemediğim için atıp tutmaya karar vermiştim. Boş ver. "Neden öyle söylüyorsun ki?! Anlaştığı kişiler var, hem de fazlasıyla." Ne tepki vereceğimi bilemeden yalandan tebessüm ettim. Aslında kurduğum cümle yanlıştı: kimle anlaşıyordum ki ben? "Demek ki sorun bende." Konuşmak istemiyordum bu konuyla ilgili Şafak'la. Konuyu kapamasını umarak bakışlarımı ondan çektim. İsteğimi anlamış olacak ki tek kelime etmedi konuşmamın üzerine. İki katlı bir evin önünde dururken şaşkınlıkla bakmaya başladım. Evin insanı bu şekilde korkutması garibime kaçmıştı. Sanki her an seni içine çekecekmiş gibi hissettiriyordu. "Yeni vakanızda başarılar." Şafak'ın sesiyle ona dönerken "teşekkür ederim," diyerek arabadan indim. Çantamı düzelterek ağır adımlarla eve doğru ilerlerken bakışlarımı alamıyordum. Dış görünüşünden bakımsız ve solgun gözüküyordu. Bahçesindeki ağaçlar kuru dallara sahipti ve sarmaşık gibi hava katıyordular. Korku filmindeki evlere benziyordu burası. Mis gibi deliriyorum. Müthiş! Demir kapıyı iterek korkak adımlarla içeri girdim. Bahçenin ortasına gelmiştim fakat kimse çıkmamıştı beni karşılamak için. Tuttuğum ceketimi daha çok sıkarken nefes alışverişlerim düzensizleşmişti. Son anda verdiğim kararla adımlarımı hızlandırarak kapının önüne geldim ve zile bastım. Zilin çalışmadığını fark ettiğimdeyse kapıya vurmaya başladım sabırsızlıkla. Nihayet kapı açıldığında kısa boylu, dış görünüşü tatlı bir teyze çıkmıştı karşıma. Baş örtüsünü düzelterek şüpheyle bana bakmaya devam etti. Teyze ben de korkuyorum ya çaktırma sen. "Alisia, sen miydin kızım?" Hızla kafamı olumlu anlamda sallarken bileğindeki az saylı altın bileziklere takılmıştı gözüm. Annemin de vardı bunlardan. Annem? Annem beni kesecek.. "Hoş geldin, geç içeri Cevat bey de seni bekliyordu." İsmini duyduğum anda yüzümdeki ifade değişirken içeri geçtim vakit kaybetmeden. Acaba ne tepki verecekti geçen seferki salaklığımdan sonra? Yüzündeki ifadeyi merak ediyordum, yine öyle acımasızca mı bakacaktı diye düşünüyordum?! Kafamı kaldırarak eve bakarken evin iç durumunun biraz daha iyi olduğunu fark etmiştim. Pek de iyi sayılmazdı fakat yaşanabilecek bir eve benziyordu. Evin içindeki eşyaların eski zamana ait olduğunu düşünüyordum ve bazıları da antikaya benziyordu ya da ben yanılıyordum. Muhtemelen de öyleydi. Koridordan başka bir yere geçtiğimizde misafir odası olduğunu fark ettim. Rahat üçlü koltukta oturmuş Cevat'ı gördüğümde nefesimi tutmuştum. İnsanın kendisini suçlu hissettiği zamanlar berbat bir durumdu, hele ki o kişiyle sürekli karşılaşmak zorunda kalıyorsan. Gözlerindeki ifadeden koktuğum için hemen bakışlarımı karşısında oturan ve beni görünce ayaklanan amcaya çevirdim. "Merhaba." Dedim utangaç tavırla. Kendimi savunmasız hissediyordum çünkü Cevat'ın beni her hangi bir tehlikeden koruyacağını sanmıyordum nedense. Haklı olmasıysa ayrı bir mevzuydu. Ufaktan uzasam mı? Pencere de olur. Hem atlama tecrübem de var. "Ne içersin kızım? Aç mısın hemen kahvaltı hazırlayayım." Hemen teyzeye dönerken kahvaltı kelimesini duyduğumda açlığım daha da şiddetlenmişti. Mutfaktaki o güzel yemek kokusuysa hâlâ burnumdaydı. Yemek kötü olur mu teyze ya? Ama şimdi sırası değil, önce azar yiyeceğim. "Hayır gerek yok, teşekkür ederim. Ben sadece bir bardak su rica edeyim." Dedim aç karnımı teselli etmek adına. Suyla doyamasam da boğazımdaki kuruluğu gidermiş olurdum. Daha sabah yüzümü yıkamamıştım ve iğrenç gözüküyordum büyük ihtimal. Aceleci davranarak Cevat'ın yanına oturduğumda gözlerine kaçamak bakış attım. Sinirli olmadığına hayret etmiştim açıkçası, şu anda bakışlarıyla beni öldüreceğini sanıyordum. "Alisia hanım da geldiğine göre anlata bilirsiniz." Hanım kelimesini duyduğum gibi ona baktım. Tabii ki de imayla söylemişti bunu fakat sadece benim anlayacağım bir tarzda. Egosu kendisinden önce konuşuyordu. Daha ne olduğunu bile bilmiyordum, kim kaçmıştı, kim ölmüştü haberim yoktu ve odanın ortasında adamı dinleyip karar verecektim. Kadın elindeki su bardağını bana uzattığında teşekkür ederek elinden aldım ve açgözlülükle kafama diktim. Hiç yoktan iyiydi en azından birkaç dakikalığına idare ederdi. Adam karısı diye düşündüğüm kadının oturmasını bekleyerek derin bir nefes aldı. Ben de elimdeki bardağı sehpaya bırakarak arkama yaslandım ve dikkatimi onlara verdim. Cevat'la aramızdaki mesafe çok azdı ve rahatsız olmuştum hafiften çünkü her an beni öldürecek gibi hissediyordum. Adam anlatmaya başlayınca kendimi dizginlemeye çalışarak ona kulak verdim. "Cevat bey oğlum biz bu evin çalışanlarıydık. Ben bahçe ve tamirat gibi işlere, Fatma teyzen de temizlik, yemek işlerine bakardı. Buranın sahibi çok iyi kadındı, hiçbir kötülüğü dokunmadı bize. Kendi ailesinden sayardı bizi." Tamam, buraya kadar her şey normal. "Kaç çocuğu vardı?" Diye sordu Cevat rahat ve soğukkanlı tavrıyla adama bakarken. Ben de öyle olmak istemiştim aslında, Cevat gibi onların hayatlarına karışarak. Eğlenceli miydi yoksa tehlikeli mi? Denemeden asla bilemezdim bunu. "Üç çocuğu vardı, iki kızı bir oğlu. Arkalarından konuşmak gibi olmasın ama hiç aramazdılar annelerini, torunlarını bile doğru düzgün sevemedi kadın." "Anlıyorum, evdeki sıkıntılar ne zamandan sonra ortaya çıktı?" Sıkıntının ne olduğunu bilmesem de yüzlerindeki endişeden ve korkudan anladığım kadarıyla ciddi bir sorun olduğunu hissetmiştim. "Necla hanımın ölümüne yakın başladı, günden güne de daha kötü hal aldı." Artık mevzu onun ilgisini çekmeye başlamış olacak ki dirseklerini dizlerine yaslayarak öne doğru eğildi ve eğlenen yüz ifadesiyle dikkatini tamamen onlara verdi. Kesin pis şey çıkacak altından bu uyuz eğleniyorsa. Sıyrık kafa! "Sıkıntılarınızı çekinmeden anlata bilirsiniz, korkmanıza gerek yok aksi takdirde hiçbir şekilde yardımcı olamayız sizlere." Tedbirli bakışlarla bir birilerine baktıktan sonra adam lafı kadına vermiş olacak ki oturduğu yerden dikleştirdi belini. "Son zamanlarda Necla hanımın daha da kötüleşiyordu durumu. Nefes alışverişleri düzensizdi, bazen kesildiği de oluyordu. O zamanlarda eşyaların yer değişmesiyle başladı olaylar. İlk başlarda ben yanlış hatırladığımı zannediyordum ama sonra gördüm ki durum gerçekten de öyleymiş." Donuk yüz ifadesiyle kadına bakarken yavaştan yerime sinmeye başladım. Bir hayaletli ev vakası eksikti o da şimdi tam olmuştu. Kim korkmazdı ki göze görünmeyen varlıklardan?! En azından pencereye yakınım, ne güzel. "Bardakların, tabakların yerleri değişmeye başlamıştı ilk seferde sonra işler daha da kötüye gitti. Sürekli pencereler şiddetle açılır çoğu zaman da kırılırlar. Artık son zamanlarda sesler gelmeye başlıyor fısıltı şeklinde. En son olayda da rahmetlinin odasını temizlerken sesini duydum ve ondan sonra da size ulaştık zaten." Araya çöken sessizliğin ardından kapıyla aramda olan mesafeyi ölçmeye çalıştım. Korkmamayı ben de istiyordum ama duyduklarım pek de yardımcı olmuyordu. Cevat'a baktığımda yüzündeki dalga geçen ifadeyi gördüğüm gibi boğazımı temizleyerek cesur kızı oynamaya karar verdim. Tabii canım, tabii. Aşırı cesursun. "Bazen ışıklar gidiyor, elektrikçi çağırdık ama bir sorun da bulamadı. İşte böyle oğlum, burada yaşayamaz olduk. Gidecek başka yerimiz de yok." Durum daha çok Cevat'ın dikkatini çekmiş olacak ki etrafını seyrederek parlayan mavi gözlerini ikisine dikti. "Nasıl oldu da bu ev size kaldı?" "Necla hanımın bizden başka kimsesi yok gibiydi, bir de avukatı vardı Serdar bey, iyi adamdır o da. Miras işlerinde bize pek çok yardımı oldu, Necla hanım vasiyetinde de evi bize bırakmış." Adam kendinden emin bir şekilde konuştuğu için yalan söz konusu olduğunu sanmıyordum. Cevat kafasını sallayarak adamla anlaştığını belirtti ve bana kısa bakış atarak tekrar onlara döndü. "O zaman baştan anlaştığımız gibi biz, meseleyi çözene kadar burada kalacağız." Biz?! O ne demek öyle? Benim bu kaçık yerde kalacağımı mı düşünüyordu? En kötüsüyse korktuğumu söyleyememekti Cevat'a. Ömür boyu dalga geçecek konu bulurdu. İkisi de ayağa kalktıktan sonra gözlerindeki teşekkür eden ifadeyle bize baktılar. Bakışları o kadar masum ve güzeldi ki bir an buradan kaçma isteğinde bulunduğum için kızmıştım kendime. Sonra tabii eski halime geri dönmüştüm. Beni kurtarın, n'olur. Bırakmayın burada. Hele şu herifle... Kesin beni kurban eder bu yaratıklara işe yaramıyorum diye. Evden ayrılıklarından sonra yalnız kalmıştık, hayır bir de göze görünmeyen varlıklarla. Bir nevi yalnız sayılamazdık. Kendisini rahat bir şekilde koltuğa atarak ayağını sehpaya uzattı, gözleri etrafı tararken bakışlarıyla bir yer gösterdi. Korku ve heyecanla gösterdiği yere bakarken kumandayı ona vermemi ima ettiğini anladığımda büyük bir rahatlık oluşmuştu içimde. Kumandayı ona uzattığımda elimden alarak televizyonu açtı. Ben de yavaştan yanına oturduğumda hemen konuşup bitirmek istiyordum bu mevzuyu. "Cevat," diye seslendim alçak ses tonuyla. Yüzünü bana çevirdiğinde hiçbir şey anlaşılmayan ifadeyle karşılaşmıştım. "Ben, ben özür dilerim. Seni takip ederek büyük bir saçmalık yaptım." Yüzünü tekrardan televizyona çevirerek arkasına yaslandı tekrardan. "Geri zekalı Aykut'a benzediğin için üzülüyorum. Onunla büyüdüğün için şanssız sayılırsın." Bir an affettiğini düşünerek neşelenmiştim. "Affettin mi?" Diye sordum gülerek. Baygın bakışlarını bana çevirerek bir süre baktı. Çocukken birisiyle kavga edip küstükten sonra barışacağım zaman serçe parmağımı uzatırdım, karşımdaki de aynısını yaparak kenetlerdi parmaklarımızı ve barıştığımızı ilan ederdik. İçimden geldiği için serçe parmağımı ona uzattım. Parmağıma ve bana boş bakış attıktan sonra inanamaz gözlerle tekrar bana baktı. "Nasıl o zekayla ölmüyorsun merak ediyorum, kalk bana yiyecek bir şeyler hazırla. Kendin de kahvaltı yap, mumya gibi dolaşma ortalıkta." Bir şey demeden sevinçle ayağa kalktım ve mutfağı bulma umuduyla koridora çıktım. Beni gömüyorsa demek ki her şey akarındaydı. Sağ duvardan asılan tablolar dikkatimi çekmişti. Eski zamanlardaki insanların tabloları hem ilginçti hem de insanı müzedeymiş gibi hissettiriyordu. Uzun uğraşlar sonucu bulduğum mutfağa girdiğimde dolapları karıştırmaya başladım. Elime aldığım bardakları dikkatle izleyerek masaya bıraktım. Kadının anlattıkları şeyleri hatırladığımda içimdeki o ürperti git gide artmaya başlamıştı. Kendimi korkutmamaya çalışarak düşünceleri kendimden kovmaya çalışıyordum. Bardaklar uzaktan bakılınca kirli gözükmüştüler gözüme, o yüzden yıkamaya karar vererek elime aldım. Tam da arkamı dönerek musluğa uzanacakken kapının önünde gördüğüm bedenle çığlık atarak elimdekileri bıraktım. Bardaklar yere çarpılırken parçacıkları etrafa dağıldı ve ölmemi en çok isteyen bedenin sahibi Cevat, bana bakıyordu. "Niye aniden karşıma çıkıyorsun? Ödümü kopardın." Hâlâ kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Üstüne öküz otursun! Sonra da devekuşu. "Ne yapıyım, gelmeden önce seni uyarmam mı gerek?" Diye sordu sinirle. İkimiz arasında kalan kesici cam parçaları parlıyorlardı ışık altında. "Nasıl çıkacağım buradan?" Sinirle ayağımı yere vururken bir de kesilmiş ayağımla uğraşamazdım. Kafasını olumsuz anlamda sallayarak elini uzattı. "Tut elimden ve atla bu tarafa doğru." "Hadi ya, o kadar mesafeyi atlaya bilseydim çoktan sporcu olmuştum." "Sabah sabah ne amaçla beni, seni öldürmeye teşvik ediyorsun? Hayaletler bile senden daha yaşanacak varlıklar." Hiyilitlir bili sindin... U y u z ! Dudaklarımı bir birine bastırarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Buradan atladıktan sonra devam ederdim konuşmama yoksa yardım falan etmez televizyon keyfine geri dönerdi. Uzattığı elini tuttuğumda sol ayağımı geriye uzatarak hızımı toparlamaya çalıştım. Eğer zıplayıp da o parçaların üzerine düşersem olacakları aklıma bile getiremiyordum. "Arkanda hayalet var!" Duyduğum cümle üzerine çığlık atarak nasıl olduğunu anlamadığım şekilde camların üzerinden atlamıştım. Hızımı alamayıp ona çarptığımda "Hayalet mi?" Diye bağırdım korkuyla. "Şaka yaptım, atlaman için yalan söyledim." Cevat'ı gözümü kırpmadan öldüre bilirdim. Alayla bakan gözleri aniden sebebini anlamadığım bir şekilde kısılmıştı. Bir şey söyleyecek gibi oldu fakat son anda vazgeçmişe benziyordu. Korkuyla ona sardığım kollarımı, bileklerimden tutarak ayırdı. "En iyisi kıpırdamadan salonda otur sen. Evi sağ salim teslim etmem gerek." Diyerek salona gönderdi beni. Korkudan atan kalbim aniden durmuş gibiydi, sanki ona sarıldığımda korkum uzaklaşmıştı benden. Ona bu kadar güvenmem ne kadar doğruydu bilmiyordum. Beni koruyacağını düşünüyordum sebepsizce fakat Aykut'un sonra da benim zorumla yanında tuttuğunu hatırlıyordum. Yani koruması için bir sebep yoktu ortada. Bir süre sonda elinde bir tost ve meyve suyuyla içeri girmişti. Onları da elime tutuşturduktan sonra eski konumuna geri döndü. Şaşkın bakışlarla ona bakarken ne diyeceğimi bilememiştim. En sonunda hatırlayarak "teşekkür ederim," dedim. Cevabındaysa "doğru düzgün çalışmayan beynin açken daha da beter oluyor," demişti. Tam da beklediğim gibi. Elimdekileri bitirdikten sonra mutlulukla arkama yaslandım. Bakışlarım ona çevrilirken anlık gelen cesaretle kuralı çiğneyerek soru sordum. Zaten cevaplamıyor. "Ailen var mı?" Sorduğum soru üzerine kendimi aptal hissettirecek bakışlarla bana baktı. Ne var niye öyle bakıyorsun? IQ düşmanı. "Soru sormadan önce beyninde değerlendir diyeceğim ama bil bakalım sende ne eksik?" Haklıydı, bir insana 'ailen var mı?' diye sormak saçmalıktı. İlla ki bir ailesi vardı. Merak etmiştim öylesine fakat saçmalamaktan başka yaptığım bir iş yoktu. Onun gibi televizyona odaklanarak ayaklarımı kendime çektim. Belki azıcık kestirirdim burada çaktırmadan. "Seninkisine benzer bir tane var." Gülümseyerek ona baktığımda artık dalga geçmesine aldırmıyordum. Yani arası iyi değildi. Bak, bak beni dinlemiş telefonda. Uyuz. "Hayallerinden hoşlanmıyorlar mı?" "Mesele hayallerim değil, genel olarak.." Dediğinde garip hissetmiştim. Kendimi anlardım da, onun da benim kaderimin aynısını yaşaması garibime kaçıyordu. Cevat'tan bahsediyorduk sonuçta. Çocuk zeki, çocuk süper güçlü. "Kim çocuğunun dedektif olmasına karşı olur ki?" Olmazdılar her halde diye düşünüyordum. Dedektif olmak zekilik gerektirirdi, her sıradan insan olamazdı. "Demek ki onlar çocuğunun zeki olmasını değil, övülmesini istiyorlar sadece." Ne kadar da anlamlı bir cümle kurduğunun farkında mıydı acaba? Çoğu kişinin yaşadığı bir problem denile bilirdi. "En azından etrafını umursamayacak kadar zekisin." Güldüğünü gördüğümde yüzüme aptal bir gülüş yayılmıştı sebepsizce. Kendimi iyi hissediyordum onunla konuştuğum zaman. Uzun yıllar önceden tanışmışız gibiydik onunla. Ortaya çöken sessizliği bozan gürültüyle korkuyla ayağa kalktım. Eliyle sessiz olmamı işaret ederek koridora doğru yürümeye başladı. Gitme demek istesem de daha fazla rezil olmamak için susarak peşinden ilerledim ben de. Merdivenlerden ikişer ikişer çıkarak telaşlı adımlarla gözden kayboldu. Tek başıma koridorda yalnız kalmak hiç de mantıklı olmadığından ben de peşinden koşturdum. Beni bırakma, sağ kalma ihtimalim düşüyor. İkinci katın koridorunda ayaklarımı sürürken hangi odaya girdiğini bilmiyordum. Şu anda resmen korku filmlerinde gibi hissediyordum kendimi. Nefesimi kontrol altında tutmaya çalışarak en yakın odanın kapısını açtım fakat perdeleri çekilmiş ve güneş ışığından yoksun bu odada gördüğüm kadın siluetiyle çığlık çığlığa geriye adımladım. Ayaklarım bir birine dolaşırken yere düştüm gürültüyle. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de düşüşüm koşmam için engel olmuştu. Kafamdaki her şey silinirken düşüp bayılmak bile cazip geliyordu fakat onu bile yapamıyordum. Nasıl bayılıyor insanlar şap diye?! "Alis, ne oldu?" Yanıma çöken Cevat'a baktığımda derdimi anlatmaya çalıştım fakat bütün bu korkunç durumların üzerine konuşamamak eklenmişti. Ne? Yani hayatımın diğer kısmını kekeleyerek mi geçirecektim? Tabii eğer sağ çıkarsam bu evden! Sonunda pes ederek konuşmamı kestim ve elimle hâlâ bana bakan siyah saçlı kadını gösterdim. Gösterdiğim yere baktıktan sonra derhal ayağa kalkarak odaya girdi. Sola dönerek gözden kaybolurken kalbimin atışları garipti. Kısa süre sonra ışık açılırken gördüğüm manzarayla donup kalmıştım. Toplanmış ütü masasının başına çarşaf geçirilmişti - ki bu durumda da ütü masası kadının bedeni, karanlıkta siyah saç gibi gözüken de çarşaftı. Işığı kapatarak, kapıyı çekti ve rahatımı bozmadan oturduğum zeminden kalkmam için elini uzattı. Yüzümdeki aptal ifadeyle uzattığı elini tuttum, bugün iki oluyordu. Sessiz ve paytak adımlarla ikinci katta bir odaya doğru ilerledik. Temiz, ışıklı bir odaya geçmiştik. Odada tek kişilik yatak, dolap ve bir masa vardı. Odanın ortasını kaplayan halı yumuşak gözüküyordu. Onun üzerinde de uyuya bilirdim. "Biraz uyu, kapıyı kilitleyeceğim. Anahtar da bende olacak, evi dolaşmam lazım." Kafamı sallayarak odaya girdim. Ardımdan kapının kilit sesini duyduğumda rahat bir nefes alarak gözlerimi kapattım. Her şeyin en başa dönmesi için bir olay yaşamam yeterdi. Yatağa girerek üzerimi örttüm ve uyumadan önce düşünmeye başladım. Neyi düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum. Üniversite bitiyordu, ne yapacaktım? Evet, benim için kaçış yoluydu bu hayat. Ablamdan, abimden ve bitmek bilmeyen sıkıntılardan kaçış yolumdu. Yine plansızdım ve ne yapmamla ilgili bir fikrim yoktu. Derdimi anlatacak birisinin olmaması daha da berbatlaştırıyordu içinde olduğum durumu. Yalnız ağlamak artık yardım etmiyordu, birisinin derdime ortak olmasını, çektiğim acımı anlamasını istiyordum. Gözlerimi daha sıkı kapatarak düşüncelerimi bastırmaya çalıştım. Umarım kalktığım zaman konuşmayı becerebilirdim. Diplerden kendime kocaman el salladım. ~¤~ Kafamı kaldırarak etrafıma bakarken daha uyanma sebebimi bile anlayamamıştım. Gözlerimin bulanıklığı giderken pencereye baktım. Havanın tamamen karardığını gördüğümde kaşlarım çatıldı. Üzerimdeki örtüyü iterek ayağa kalktım. Yaşadıklarım teker teker aklıma oturduğunda içimdeki korku, endişe, telaş da yerini bulmuştu. Kapının kolundan tutarak aşağı çektim fakat açılmamıştı. Son anda kilitlediğini hatırlamıştım Cevat'ın. Telefonum da yanımda değildi aramam için. Umarım duyardı sesimi yoksa yalnız kalmayı hiç istemiyordum. Yalnız, son zamanlar fazlasıyla uyuyordum ki bu da hayra alamet değildi. Kapıya vurarak bağırmaya başladım Cevat'ın ismini. Bir süre sonra merdivenleri çıkan ayak sesleri ve koridorda yürüyen ardından da anahtar sesi duydum. Geri çekilerek kapını açmasını bekledim. Yüzünün gözümün ne halde olduğunu düşünmek için hayal gücüm bile aciz kalıyordu. Bu arada konuşabiliyordum. Bu gerçeğe sevineceğimi hiçbir zaman düşünmemiştim. Nelerle sınanıyorum böyle? Suratıma bakarak bir şeyler çıkarmaya çalışıyor gibiydi. Bu surattan ne çıkaracaktı ki? İstediğim tek şey buradan hemen ayrılmaktı. Ferhat hocayı bile çekerdim, o derece korkuyordum. Ağzımı açarak konuşmak istedim fakat yüksek sesli kırılma sesini duyduğum gibi Cevat'a sarılmam uzun çekmemişti. "Gitmek istiyorum bu geri zekalı evden. Lütfen! N'olursun gidelim. Lütfen!" 'Geri zekalı' kelimesi genelde onun insanları isimlendirme şekliydi. Onun kelimesini kullanmıştım çünkü beni anlamasını istiyordum. Gururu falan kenara bırakıp yalvarmaya başladım. "Alis bu evde hiçbir şey yok!" "Olup olmaması umurumda değil, gitmek istiyorum!" Olma ihtimali de vardı. Şu anda tehdit altında sayılırdık. Dalga konusu olsa da düştüğümüz durum, herkesin içine korku salacak türdendi. "Tamam, gidebilirsin." Şaşkın bakışlarımı ona çevirdim. Kollarımı çözmek istiyordum fakat her an bir yerlerden yaratık fırlayacakmış gibi hissediyordum. "Ya sen?" "Gitmemi mi bekliyorsun cidden?!" Haklıydı, Cevat ölse bile ayrılmazdı bu evden. Bir de bana göre çıkacaktı, saçmalık! Kollarımı ondan ayırarak belirleyemediğim ifademi ona odakladım. Yapamıyordum ve bu vaka çözeceğim son vaka olacaktı. Peşinden en baştaki odaya ilerlediğimde ışıkların olmadığını fark ettim. Oysa sadece ikinci katın ışığının yanmadığını sanıyordum. "Işıklar neden yok?" "Çünkü kesildi.." Mantıklı açıklaması sonrasında bıkkın şekilde yürümeye devam ettim. Fakat az sonra yaşayacaklarım hayatımda ne önce ne de sonrasında yaşayabileceğim bir türdendi. En baştaki odanın kapısını açtığımızda yerle bir olan vazoyla karşılaşmıştık. Pencerenin açık olmaması durumu daha da garipleştiriyordu. Dışarıdan gelen rüzgarın sesi şiddetli olduğundan haber veriyordu. Odanın ortasına doğru ilerlerken siyah kazağının kol kısmından tutarak kendimi güvence altına aldım. Acaba o yaratıklar ona bir şey yapsa o zaman ne yapacaktım? Tam da burası neden sessiz diye düşünürken kapalı pencere tüm hızıyla açılarak gürültüsünü eksik etmedi. Yaptığım tek şey Cevat'ın koluna sıkıca sarılmak olmuştu. "Koala gibi yapışıp durma! İyi alıştın sen de ha!" Çatık ifademi bozmadan sıkıca sarıldığım kolunu bıraktım. Çekip de gidemiyordum çünkü vakanın ortasında gidemezdim. En azından bitirerek ayrılacaktım. Aslında onun için endişe etmiyor değildim, belki de bu yüzdendi hâlâ burada kalmamın nedeni. Bağışlık kazanmış gibi hissetmiştim bir anda kendimi. Artık iyice bozulan psikolojimi nasıl düzeltecektim bilmiyordum. Denize düşen birisi olarak Cevat'a sarılıyordum. Ölmek istiyorum ama burada değil. "Aşağı inmemiz lazım, sigortaya bakacağım!" Konuşması sinirliydi çünkü çözemiyordu. 'Bağırarak gülmek istemiştim çünkü aklımı kaçırmıştım. Arkamızı döndüğümüz gibi yerimize kenetlenirken kapının ağzında duran küçük bir gölgeyle karşılaşmıştık. Nutkum tutulurken kıpırdama isteğimi yerini getirememiştim. Küçük bir çocuğa benziyordu aslında siyah gölge, tanıdık gibiydi. Artık geleceğimle ilgili düşünüp durmama gerek yoktu çünkü öldüğümün kanıtıydı bu kare. "Benim gör-" "Görüyorum." Cümlemi bitirmeme izin vermeden cevaplamıştı fakat hiç sevmemiştim bu cevabı. Ayaklarımın bağı çözülürken bir çıkış yolu olan kaçmak için belki lazım olur diye direndim. "Nas süresini biliyor musun?" Sesimdeki korkudan her an düşüp bayılabilme ihtimalini anlatmaya çalışıyordum Cevat'a. Umarım kaçtığı zaman beni da taşırdı. "Şu an unuttum senin gibi." Ne olduğunu bilmediğim ve bizi dünyadan koparan o gölge uzaklaşmıştı oradan çünkü ayak seslerini duymuştum. Korkmaz dediğim Cevat bile kalakalmıştı yerinde. Al gördün işte inatçı herif. Gidelim dediğimde gitmedin. "Sarılmak serbest" Diyerek elimden tuttu ve koşmaya başladı. Aklıma gelen bütün duaları yarım yamalak okurken mantıkla düşünme yeteneğimi yitirmiştim. Merdivenlerden inerek dış kapıya koştuk hızla. Kaçmamız olağan bir durumdu çünkü katilimizi bulamamaları kötü olurdu. Dedektif ve asistanının gizemli ölümü!!! Şok!!! Üçüncü sayfa haberi olurdu ne güzel. Durumun güzelliği açılmayan dış kapıyla daha da güzelleşmişti. Müthiş! "Öleceğiz!" Ağlamaklı sesime karşılık hiç beklemediğim şekilde kendisine çekti. "Saçma sapan düşüncelerden kurtulman için sarılıyorum şu anda sana. Kendine gel!" Ona saydırmama izin vermeden elimden çekiştirerek merdivenlerden yukarı çıkardı ve odalardan birisine girdik. Kapıyı arkamızdan kapattıktan sonra garip kokulu bu yerde etrafımıza bakmaya başladık. Kafamızın üstünde çıkış yolumuz olan büyük bir pencere duruyordu. Onu açarak, korku filmlerinde, elinde oyuncak bebeği ile dolaşan küçük kız çocuğuna benzeyen şeylerden kurtulabilirdik. Tabii ki güzel(!) giden her şey gibi o da yolunda giderek açılmamıştı Cevat'ın tüm uğraşlarına rağmen. Olduğum yere sinerken o da pes etmiş olacak ki yanıma çöktü. "Telefonun nerede?" Diye sordum son umut ona bakarken. "Sürahinin içinde yüzerken buldum, seninkisiyle birlikte." Dizlerimi kendine çekerek ağlamak istedim fakat o da olmadı. Sonumun gelme şekline bakar mısın? Rezillik! "Bu saçma durum içerisinde öleceğim. Bari doğru düzgün ölseydim." "Nasıl ölmek isterdin?" Sorusuna karşılık ay ışığının süzüldüğü zemine baktım. Bunu sürekli düşündüğüm için cevabını biliyordum. "Herkesin gözü önünde, abimin ablamın, Ezgi'nin, Derya'nın .. Aykut'un!" "Onlara vicdan azabı mı yaşatmak istiyorsun?" Sadece kafamı salladım. Sebepsizce insanların hüzünle hatırlamak istedikleri kişi olmak istiyordum. "Sana gereken değeri vermiyorlar mı diye böyle düşünüyorsun?" Bakışlarımı ona çevirdim sakince. "Hayır, verilecek bir değerimin olmadığını biliyorum sadece ölümüme değer vermelerini istemiştim." Tekrar yasladım çenemi dizlerime. "Aslında muammalı bir ölüm fena olmaz ikimiz için, değer katar hem." Alaylı konuşması üzerine gülerken acı çektiğimi hissettim. Sorun bu ev ve şüpheli durumları değildi, sorun gülerken acı çekmemdi. "Demek vazgeçiyorsun?!" Sanki bunu bekliyormuş gibiydi, gözlerimden okuduğu ifadeyi anlamasına şaşırmamıştım. "Hayır, vazgeçmiyorum sadece korkuyorum." "Korkunu yenmen için ne yapabilirim?" Sorusu üzerine dikkatle ona bakarken cevabım hazırdı aslında. Şu anda istediğim o korkunu yenmek ve bu saçma duruma el koymaktı. Tamamen bedenimi ona çevirerek küçük bir tebessüm ettim. "Sarılabilir miyim?" Bunu bekliyormuş gibi güldü gözlerime bakarken. "Ama senin de sarılman şartıyla." Yüzündeki tebessüm silinirken daha çok korkmuştum. Yanlış bir şey mi söylemiştim? Sadece sevmediği birisine sarılması için ikna etmeye çalışıyordum o kadar. Tedirgin şekilde artık sayısını unuttuğum kez ona sarıldım. Bu kez sarılması kapının önündekinden farklıydı. "Artık korkmaman için söz veriyor musun? Dikkatimi toparlanmayacak şekilde dağıtıyorsun çünkü." Dediğinde kafamı olumlu anlamda salladım hâlâ sarılırken. Ondan istediğim son iyilikti çünkü  ayrılmak için kararımı vermiştim. Alışmaya başlamadan gitmek en doğrusuydu. Artık bu evden değil de onun sarılmasına alışmaktan çok korkmuştum, tek yapmam gereken bu sabahı onsuz açmaktı. Yapamazsam işler hiç olmadığı kadar kötü olacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE