Ne kadar korkunçtu bir insanın bu kadar kolaylıkla ölebilmesi?! Ne kadar kolaydı parmakları parmaklarının arasından kayarak hayatımızdan aniden ayrılması?! Tüm bunlar sadece zaman için kolaydı, bize uzak olan kişiler için kolaydı. Yokluğumuz alışılacak bir durumdu ve bu da bu kadar kolaydı. İnsan, güzel hatıralarla anılmak ister. Hatıralarsa güzel anılar ister. Kötü bir hatıra, korkunç bir kabustur. Fakat öyle bir kabus ki sadece karanlığı beklemez, güneşin ışıkları altında saklanarak tenimizi yakar.
Dizlerimin üzerinde otururken ağırlaşan bedenimi Cevat'a çevirdim. O da benim gibi dizlerinin üzerinde oturmuş kollarıyla tüm gücünü kullanarak ona sarılıyordu. Yarı baygın vücuduyla direnirken özür dilercesine ağlıyordu bu sefer. Kimden özür diliyordu? Bizden mi, ya ölüme ittiği hayallerinden mi?
"Geçti Hira, geçti."
Ben bile inanmıştım o güzel yalana. Ben de çok güzel yalan söylerdim fakat kendime. Bunu Hira'nın yapmasını istemiyordum o yüzden elimden geldiğince yardım edecektim ona. Cevat ayağa kalkarken ben de ayaklandım fakat dizlerimin titrediğini hissetmiştim. Onu uçurumun kenarından uzak bir yere oturttu. Saçlarını yüzünden geriye iterek gözlerine bakmasını sağladı. Sessizce ağlaması iç çekişlerine çevrilmişti.
"Beni, beni seviyor sanmıştım."
Galiba Erdem hakkında konuşuyordu. İnsanları bu hale getiren o katilin cezasını çekmesini istiyordum. İnsanların hayallerini kullanması korkunçtu.
"Hayır, seni sevmediğini biliyordun. Sadece seni kandırdı, o bu işi çok iyi yapar."
"Nereden biliyorsun?"
Avuçlarını gözlerine bastırırken sessizce onları izliyordum. İnsanlara yardım eden bu Cevat'ı sevmiştim. Merhamet kime yakışmazdı ki zaten?
"Çünkü beni de kandırdı.."
Sanki rüzgar bile durmuş gibiydi. Kulaklarımda o adamın sözcükleri dolaşırken unutacağımı sanmıyordum. Ya onu nasıl kandırmıştı? Ruhunu uçurumdan itip cismini mi yaşatarak kandırmıştı? Hayalinde nasıl canlandırmıştı ölümünü? Nasıl intihar etmişti? Onunla ilgili o kadar sorum vardı ki bir gün cevaplanmasını isterdim.
"Şimdi polisler gelecek, olayları hiç çekinmeden olduğu gibi anlat. Evine git ve asla bir daha onları bırakma."
Ellerini ellerinden çekerek ayaklanırken Hira'nın gözlerinde farklı bir korku yaratmıştı. Bu kadar çabuk alışmıştı işte ona.
"Sen de mi gidiyorsun?"
"Merak etme, tekrar buluşacağız. Hem de çok sık."
Yüzündeki gülümseme garip bir şekilde oturmuştu göğsümün üzerine. Normalde bile umursamaz görünse bile iş, birisinin hayatına geldiğinde hiç olmadığı kadar anlayışlı ve yardımsever birisi oluyordu. Galiba peşinden koştuğu insanlara aşıktı, sadece işine değil.
Cebinden çıkardığı küçük taşı Hira'nın avucuna bırakarak yumruk yaptı. "Onlar gelene kadar açma" dedi. Hira bir şey anlamasa da sadece kafasını salladı burnunu çekerek. Gözlerime kısa bir bakış attıktan sonra arabaya doğru ilerlemeye başladı.
"Onu da getir."
Hira'nın yüksek çıkarmaya çalıştığı sesinden sonra ona çevrilirken Cevat yürümeye devam ediyordu. Beni kastetmişti galiba. Yüzümdeki aptal sırıtmayla koşar adımla ona yetişmeye çalıştım her zaman ki gibi.
"Belki."
Dediği şeye kaşlarım çatılırken kendimi yolcu koltuğuna attım. Kemerimi de takarak arabayı hızla oradan uzaklaştırmasını izledim. Yine dönmüştü o eski haline. Birazdan laf sokmaya başlardı bile. Arabayı düz yoldan değil de ara yollardan kullanırken aniden durdurdu. Hafif öne giderek tekrar arkaya gittim ve eski konumumu aldım. Olduğumuz yerden ana yolun küçük bir kısmı gözüküyordu. İlk polis arabalarının seslerini duymuştum, peşinden kendileri geçip gitmiştiler.
Arabayı çalıştırarak ana yola girdi ve rahatça direksiyonu kavradı. Soru sorarsam cevap verir miydi?
"Neden her olay yerinden çıktıktan sonra o küçük taşları da bırakıyorsun arkanda?"
Sorum bir süre havada asılı kalırken yüzünü ağır ağır bana çevirdi. O da mı yorgun hissediyordu benim gibi?!
"Bu bilgi senin ne işine yarayacak?"
Sorduğu soru üzerine biraz düşündüm. Gerçekten işime yarayacak bir bilgi değildi fakat merak ediyordum.
"Sadece merak ediyorum."
Yolu izlerken hafif güldüğünü gördüm.
"Merak ediyorsan, kendin öğreneceksin."
Kendim nasıl öğrene bilirdim ki?
"İnsanlar merak ettiklerinde genelde soru sorarlar. Sen merak etmediğin için bilemiyorsun."
Kaşları alay ve hayretle havaya kalkmıştı. Yine neye şaşırmıştı? Kendi dili olduğu için anlaşamıyorduk galiba.
"Merak etmediğimi nereden biliyorsun?"
"Çünkü soru sormuyorsun!"
Vakaları incelemesi dışında çok sık soru sormuyordu. Soru sormadan vakalarla da ilgilenmesi imkansızdı. Nasıl yapıyordu o zaman?
"Öğrenmek için soru sormak gerekir!"
"Gel sana hayatımın özetini yazıp vereyim yoksa hayatta vazgeçmeyeceksin bu gidişle."
Bir an 'aslında iyi olur' diyesim gelmişti ama son anda durdurmuştum kendimi.
"Senin hayatın ne alaka? Ne yapayım senin hayatını?"
Bu gidişle çarpılacağım kesinlikle. Kafama taş yağmazsa iyidir.
"Benimle ilgili bir şey öğrenmek için 'her yol mübahtır' savaşı veriyorsun."
Alay barındıran cümlesine cevap vermemiştim. Yalan söylemeyecektim çünkü merak ediyordum. Kim olursa ederdi sonuçta aksiyon dolu hayatı vardı.
"Peki nasıl öğreneceğim?"
Diye sordum pes ederek. 'Cevat' vakası kötü olmazdı aslında. "O kişinin kendisini ve düşüncelerini takip ederek," dedi hafif gülerken. "Nasıl yani?" Sordum anlamaz bakışlarla. Düşündüğünü gördüğümde kaşlarım çatıldı. Ne yani kendisinin nasıl yaptığını da mı bilmiyordu?
"Vakaları nasıl çözüyorsun? Söz veriyorum kimseye söylemem."
Dedim merakla ona çevrilirken. Bakışları beni bulurken sorumun cevabını bildiğini görmüştüm gözlerinde. En azından cevabı bildiği için sevinmişim.
"Aslında merak edilecek bir hayatım yok."
Dedi umursamaz bakışlarla yola bakarken.
"Bence yanlış düşünüyorsun."
Derin bir nefes alarak mevzuya nasıl başlayacağı konusunda tartışmaya girmişti sanki kendi kendine. Verdiği büyük mücadeleden sonra nihayet konuşma kararı almıştı.
"Evet, merak edilecek bir hayatım var çünkü yalnızca benim hayatımdan ibaret değil. Çözdüğüm her vakada o insanın hayatına dahil oluyorum, onun düşüncelerine ve planlarına sahip oluyorum. Benim sadece bir hayatım yok, binlerce hayatım var.
Katil, hırsız, kaçak, narsist, psikopat, düzenbaz ve bir sürü kişilik var. Peşinden koşuyorum ama vakaların değil insanlarının. Anlıyor musun? Her seferinde yeni bir insan oluyorum, kötü ya da iyi fark etmiyor. Böyle çözüyorum işte."
Hayretle kalkan kaşlarım hâlâ yerlerini korurken her sözcüğüne dikkatle, önem vererek dinlemiştim.
"Hayatımı gizlemem, herkese açıktır. Fakat insanlar çözemiyor çünkü bunu istediklerinde kafamın içinde yatan binlerce hayatın içinde kayboluyorlar ve doğru hayatı bulamadan pes ediyorlar."
"Anladım..."
Dedim arkama yaslanarak. Haklıydı, bir vakada şüpheli kısmında bir sürü insan olabiliyordu. Çözmek içinse onların peşinden koşuyordu. Midemde hissettiğim kazınma hissiyle yüzümü buruşturdum. Karnımı içime çekerek ses çıkmasını önlemeye çalıştım. Eve gidince ilk iş mutfağa koşmak olacaktı. Yolculuğumuzun devamı sohbetsiz geçmişti ne yazık ki.
"İyi günler." Diyerek arabadan indim ve apartmana doğru ilerledim. Açlık ve yorgunluk hissiyle ağır ağır apartmana girdim. Çok yorgun olduğum için birinci kata asansörle çıkmak zorunda kaldım. Şimdi bir güzel yemeğimi yiyecek, peşinden de mis gibi uyku çekecektim. Tabii ki Ezgi aniden evin ortasından çıkmazsa. Anahtarı bulduktan sonra kapıyı açtım.
Ayakkabılarımı çıkararak kapıyı ardımdan kapatmıştım ki hareketlerim yavaş yavaş duraksarken burnuma dolan garip kokuyla etrafıma baktım. Aniden sağ taraftan çıkan siyah bir şey odağıma girdiğinde korkuyla geriye adımladım ve sırtım kapıya çarptı. Görüntü git gide netleştirken gözlerime inanamamıştım.
Baştan aşağıya siyah giyinmiş ve elbiselerini köpek parçalamış tipten bir kız karşımda duruyordu. Saçı, erkek saçı gibi kısaydı ve bir tarafı tamamen kazınmıştı. Yüzü piercingten görünmez hale gelmişti. Ağzındaki sakızını dışarıya üfleyerek balon yaptı ve patlattı. Bu tipin burada ne işi var? Ayrıca kendisini neden bu hale getirmiş ki?
"Sen kimsin? Burada ne arıyorsun?"
Diye sordum sırtımı kapıdan çekerek. Dövmeli kollarını daha yeni fark etmiştim. Gözüne yaptığı siyah makyajıyla görenlere kalp krizi geçirttiriyordu galiba. Şu anda sol kolumu hissetmiyordum çünkü.
"Biz de artık burada kalacağız."
"Biz?!"
Kendisini geçtim, bir erkek çıkmaması için dua ederken yine siyahlara bürünmüş kısa boylu ve hafif tombul bir kız çıkmıştı yandan. Uzun siyah saçlarını ortadan ikiye ayırmıştı. Neyse ki dövmeleri ve piercingi yoktu fakat diğer kızdaki gibi siyah ruju vardı.
"Evet, biz."
Gözlerimi kırpıştırarak manzaranın gerçeklik payını ölçtüm. Kabus olma ihtimali daha azdı çünkü böyle manzara rüyamda bile olmuyordu ki. İkisi de yaptığı uzun(!) açıklamadan sonra dağıldılar. Ayakkabılarımı kenara iterek ağır adımlarla evin ortasına geldim. İsimlerini söyleseydiler hiç olmazsa. Süheyla ablanın para için böyle tipler aldığına inanamıyordum. Belki de bu kadar abartmaya gerek yoktu. Ön görüşlü olmak iyi bir şey değildi çünkü.
Tombul kızın o odaya girdiğini gördüğümde bu ihtimalin de olmaması için dua ettim çünkü elimden kaza çıkabilirdi.
"Nereye gidiyorsun?"
Diye bağırdım odaya girmeden onu yakalarken.
"Odama."
Dedi gayet normal bir şekilde. Nasıl bu kadar rahat oluyorsun güzelim(!)?
"Kimden izin aldın?"
"Süheyla abla bu odada kalmamda bir sakınca görmedi."
Diğer arkadaşı yanımda belirirken sinirle kapıyı kapattım.
"Bu odaya giremezsiniz, gidin başka odada kalın."
Uzun olan beni iterek odanın önünde durdu.
"Sen kimsin? Sana mı soracağız? Mala bak ya?!"
"Bana bak o ağzını dağıtırım senin!" diye bağırdım en çirkin suratımla.
"Denesene!"
Tombul kız araya girerek kavgamıza engel oluyordu fakat iki uzunun arasında hırpalanmıştı.
"Saçının diğer tarafını da kazıtma bana!"
"Bakalım yarın tutkallı saçla uyandığında da aynı şeyi diyebilecek misin?"
"Sen de eşyalarını yarın dışarıdan topladığında aynı şeyi diyebilecek misin?"
Kavgamız git gide büyürken parçalamak isteğim git gide artıyordu. Şeytan kılıklı bu kıza gününü gösterecektim.
"Neler oluyor burada?"
Süheyla ablanın sesiyle duraksarken yedek anahtarından bıktığım kadın önümüzde duruyordu.
"Odaya girmemizi yasaklıyor, kavga onun için çıktı."
Tombul kızın kısa ve net açıklamasıyla bana baktı. Gözlerini kısmış, her zamanki örgülü hırkasının önünü çekiştiriyordu.
"Süheyla abla Mine'nin odasını nasıl verirsin ya?"
"Ya nerde kalsaydı?"
Diye bağırdı bir adım öne gelerek.
"Benim odama gelseydi, paylaşırdım ben. Zaten küçücük oda, bir tane yatak zor sığıyor. Hiç mi saygın yok anılara?"
Sinirden gözlerim dolarken titreyen ellerimi sıktım. Genelde alırdı öğrenci fakat ilk kez bu sıkıntıyı yaşamıştım. Zaten gelen de onun güzel(!) yüzüne tahammül edemeyip gidiyordu.
"Kaç yıl geçmiş üstünden, anı mı kalmış? Ev benim, kime istersem kiralarım. Gelip de böyle kavga çıkaramazsın."
Dudaklarımı bir birine bastırarak hızla yanından geçip gittim. Çantamı alarak ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve koşar adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Para resmen bütün duygularını almıştı kadının. Kendimi dışarıya atarken soğuk havayı içime çektim. Hava bulutuydu ve git gide daha da soğuyordu. Uzaktan gözüken sis yavaş yavaş etrafımıza da ineceğinden haber veriyordu.
Soğuk havanın beni üşütmesine aldırmayarak dolaştım öylesine sokaklarda. En sonunda bacaklarımdaki takat da bittiğinde birkaç şey aldım ve kaldırımda oturarak yedim. Sis artık sokaklara inerken etrafta görünen kişilerin de sayısı azalıyordu. Kafamı az da olsa dağıtmıştım fakat akşam yine o eve dönme ihtimalimi düşündükçe içimdeki o hüzün daha da artıyordu. Ne yazık ki Mine'nin o küçük anılarını da alıp çıkamıyordum o evden. Bitiyordu fakat bu birkaç ayı da dayanabilecek miydim?
Telefonumu çıkararak Aykut'u aradım. Belki zamanı olur da benimle konuşurdu çünkü sadece ona anlatabiliyordum bu mevzuyu. Acımı hafifleten tek kişiydi bu konuda. Telefonu meşgule attığında ısrar ederek tekrar aradım fakat yine aynı şeyi yaptı. Bir müddet karşıyı izleyerek kendimi dizginlemeye çalıştım. Bugün yaşadığım olayları düşündüğümde hiç de kolay şeyler yaşamadığını fark ettim. Birisinin hayatını kurtarmıştık. Bunda benim payımın da olması mutluluk veriyordu bana. Cevat, kendisinden bahsetmişti az da olsa. Çözümlerimin merkezi olarak görüyordum onu. Eğer onu çözersem bütün her şeyi çözermişim gibime geliyordu.
"O kişinin kendisini ve düşüncelerini takip ederek."
Düşüncelerden habersizdim fakat kendisini takip edersem belki de düşüncelerinin yolunu da bulurdum. Eve geç gitmenin bir yolunu bulma sevinciyle ayağa kalktım. Kafamı kurcalayacak bir iş bulmuştum en azından. Şimdi nereden başlayacağıma karar vermem lazımdı. Telefonumu çıkararak mesajlar kısmına girdim ve Derya'yı aradım.
"Acil yardımın gerek!"
Yavaştan otobüs durağına ilerlerken mesajı bekliyordum. Bildirim sesiyle hemen kilidi açarak mesajlara girdim.
"Nasıl yardım edebilirim?"
"Çaktırmadan Cevat'ın nerede olduğunu Ted'den öğrene bilir misin?"
Artık gününün çoğu kısmını onun yanında geçirdiğinden haberim vardı.
"Şu an evinde."
"Çok teşekkür ederim"
Gelen otobüse bindim zaman kaybetmeden. Akpili basarak arka taraflara ilerledim. Boş yer bulamadığım için yine ayakta kalmıştım. İreli geri sallanarak yaptığım yolculuğu nihayetinde bitirmiştim. Otobüsten inerek koşar adımlarla Cevat'ın apartmanına yakın yere ilerledim. Nefes nefese bir duvarın kenarında apartmana doğru baktım. Umarım asosyelliği tutmaz da bir yerlere giderdi yoksa boşu boşuna beklemiş olacaktım.
~¤~
Apartmandan çıkan Cevat'ı görmemle ayaklanırken elleri ceplerinde yürüyordu. Asıl amacım, başının etini yiyerek onun peşinden takılmak için izin almaktı fakat arabaya binmediğini gördüğümde plan değişikliği yapmıştım. Ben de uzak mesafeden yürümeye başladım onu takip ederek. Umarım elime yüzüme bulaştırarak rezil olmazdım. Anlaşılan biraz yürüyecek gibiydik. Nereye gidiyordu acaba?
Çantamı düzeltirken ceketime sıkı sıkı sarıldım. Hava hem akşama doğru yol alırken aynı zamanda yoğun bir sis çökmüştü şehrin üzerine. Yoldan geçen arabalar zorlukla seçiliyordu. Gökyüzüyse görülemez hale gelmişti. Küçük küçük taneciklerle insanın yüzüne damlayan yağmur parçacıkları vardı. Gözlerimle etrafıma bakarken elleri ceplerinde sanki etrafında hiç kimse yokmuş gibi rahat rahat yürüyen Cevat'ı seçebildim zorlukla.
Hızla duvarın kenarına geçerken beni görmemesi için çabalıyordum. Çünkü gözleri sadece yola bakabilirdi fakat zihni adeta etrafı çeviriyordu. Aniden siste gözden kaybolurken telaşlı adımlarla peşinden koşturmaya başladım. Sağa bakarak yürümeye devam ederken nereye girdiğini hatırlamaya çalışıyordum. Yoğun sis yüzünden her taraf görülemez hale gelmişti. Ayaklarım benden izinsiz dururken soğuktan değil de bir başka sebeple titremeyle başladılar. Bakışlarımı etrafa çevirmeye çalışıyordum fakat Cevat'ın git gide uzaklaşan bedenini gördüğümde doğru geldiğime bir daha emin oluyordum. Takibin buraya kadar süreceğini hiç tahmin etmemiştim.
Karşısında durduğum mezarlık ürkütücü değildi normalde fakat bulutların yere indiği bu zamanda sadece mezar taşlarının yukarı kısımları gözüküyordu. Bilinmezlik insanın içine işliyordu adeta. Mezarlıktan korkmazdım çünkü oraya emanet ettiğim insanlar vardı. Zaten mezarlıktan korkan insanlar henüz sevdiklerini bırakmamışlardı toprağa. Hızlı adımlarla ilerlemeye çalışırken kaybettiği kişiyi merak etmiştim. Ağlamış mıydı onu toprağa verirken? Nedense Cevat'ın ağladığını bir türlü hayal edememiştim. Etrafıma bakmamaya özen göstererek peşinden ilerledim. Bir mezarın yanında durduğunda ben de adımlarımı yavaşlattım. Bir iki adım daha giderek bir mezarın yanına çöktüm.
Kısa bir süre mezarla bakıştıktan sonra ağır ağır yere oturarak sırtını bir başka mezara yasladı. Ayaklarını uzatmış dümdüz önüne bakarken bir şeyler hatırlıyor onu tekrar yaşıyor gibiydi. Elini cebine sokarak bir kutu çıkardı. Kutudan çıkardığı şeyi dudaklarına götürürken kaşlarım hayretle havaya kalktı. Çakmağıyla sigarasını yakarak içine çekti dumanını.
Onun birisini öldürme ihtimalini düşünebilirdim. En çıkılmaz yollarda bile bir çıkış yolu bulacağından emin de olabilirdim. Kendini beğenmişliği, korkusuzca ölüme doğru gitmesi, hayatını riske atması, bir başkasının hayatı için yine kendini riske atması olağan bir durumdu. Çünkü kısa bir zamanda tanıdığım Cevat Ufuk buydu. Fakat onun acı çekmesi, hayal kırıklığı yaşaması, geçmişini özlemesi bana inandırıcı gelmiyordu çünkü insanlarda böyle bir görünüm yaratmıyordu.
Anlam veremediğim o kadar cümle vardı ki. Yavaş yavaş mezarın yanına çökerken dizlerimin üzerine oturdum. İnsanların sevdikleriyle doluydu burası fakat çiçek ve gözyaşından başka hiçbir şey alamıyordular onlar. Minnet duygusunun en fazla olduğu yerdi burası. Pişmanlık hissinin sınır tanımadığı bir yerdi burası. Bir gün bizim de burada bulunacağımız gerçeği her daim olan yerdi burası.
Koşarak ona sımsıkı sarılmak istemiştim nedensizce. Çektiği acıları anlatmasını istemiştim.
Zaman zaman üfürdüğü dumanı havadaki sis dumanına karışarak bitirmişti elindeki sigarasını. Öylece mezara bakarken elinden hiçbir şey gelmediği için kızdığını hissetmiştim hem de çok daha fazla. Onu çaresiz bırakan şey mıknatıs gibi çekmişti beni kendine. Ölüm?! Fakat o zaman bile bazen bir çıkış yolu olabilirdi tıpkı daha bu sabah uçurum kenarında yakaladığımız Hira gibi.
Gözlerimi kapattığımda sol yanağımda yağmur damlalarına karışan gözyaşı hissettim. Parmaklarımla onu oradan alırken, geriye getirerek parmaklarımın ucuna bulaşan renklere baktım. Belki bir başkası için renksiz olabilirdi fakat benim gördüğüm bin bir renklerin bulunduğu gözyaşıydı. Cevat için döktüğüm gözyaşı da renkliydi, peki neden? Çünkü onu savunmasız, çaresiz ve pişman hayal edemediğim içindi. Çünkü tüm benliğimle tanımadığım içindi dediği gibi.
Sessizce orada oturuşunu izledim. Birisinin yokluğu Cevat Ufuk'u etkileyemez sanmıştım fakat gördüğüm manzara, yanıldığımın ispatıydı. Sevmemiştim bu manzarayı, onu güçsüz görmek kötü hissettirmişti. Çünkü hep onun cesaretinin altında saklanmıştım. Elimi uzatsam iteceğini biliyordum, yardım almaktan pek hoşlanmazdı. Ölüm tehdidi mürekkebiyle yazılmış mektupları umursamayan adam, bir başkasının ölümü için sessiz ve sakindi.
Bin bir türlü planlarla dolu olan o karmaşık zihni bile durgundu. Bu kez sakindi, aklı bile...
Ayağa kalktı ve kısa bir süre izledikten sonra hızla uzaklaşmaya başladı. Öksürmesi de bu yüzdendi galiba, alışkın olmadığı sigarası yüzünden. Gücümün aniden tükenmesi yüzünden yavaş yavaş kalktım oturduğum yerden. Mezarlığın çıkışına doğru ilerlemek isterken duraksamıştım. Ayaklarımı yağmurun ıslattığı toprakta sürükleyerek oraya doğru ilerledim. Göreceğim kişiyi bile hayal edemiyordum. Her şey karışmış gibiydi bir birine, bütün doğrular ve yalanlar. Hayaller ve gerçekler gibi. Mezarın yanına yaklaştığımda korkuyla etrafıma baktım. Tekrar mezar taşına baktığımda yağmurun siyahlaştığı mezar taşına baktım.
Naciye Ufuk
D.tarihi - 1943
Ö.tarihi - 2015
Daha yeni kaybettiği kadına baktım, gülümseyen fotoğrafına. Cevat işinden başka birisini sever miydi ki bu kadar? Tamamen başka birisini tanımış gibi hissetmiştim. Sanki o değilmiş gibi hissetmiştim. Telaşlı adımlarla arkamı dönerek bu yalnız mezarlığı terk ettim. Sola dönerek hızla ilerlemeye başladım. Yağmurun ıslattığı yumuşak toprağa bastığımda içine çekiyor gibiydi. Planlarım karışmıştı yine. Dudaklarımdan çıkan nefesim anında buhara çevrilerek havaya karışıyordu.
Daha bir soru kaldıracak gücü bulamıyordu zihnim kendisinde. Ağzına kadar dolu gibiydi sanki. Otobüs durağına geldiğimde oturmak için yeltendim fakat gördüğüm kişiyle korkarak geriye adımladım. "Cevat," sesimdeki korkuyu gizlemeye çalışmıştım. Gözlerindeki denizin soğukluğunu ilk kez hissetmiştim fakat bu soğukluk damarlarımda dolaşıyordu adeta. Buz kesmiş bedenimle ona bakarken ayağa kalkarak önümde durdu. Bakışlarım yukarıya kalkarken yutkundum sakince.
"O şeyleri beni takip et diye anlatmadım sana."
Sesi, kayalara çarpan dalga gibiydi. Bağırmamıştı fakat sakin de çıkmamıştı. Aklıma ilk gelen mantıklı şeyse yalan söylemek olmuştu fakat Cevat'a yalan söylemenin en büyük hata olduğunu sonra fark etmiştim.
"Hayır, seni takip etmiyorum ben."
Bir çocuğun yalanından bile kolay seçiliyordu söylediğim fakat aklım durmuş gibiydi ve hiçbir şey düşünemiyordum.
"B-ben bir arkadaşımı ziyaret ediyordum."
Yüzündeki alaycı ifadeyi gördüğümde koşarak uzaklaşmak istemiştim ya da yerin dibine girmeyi. Gözlerinde meydan okuyan ifade ödümü koparıyordu çünkü Cevat Ufuk'la savaş, isteyeceğim bir şey kesinlikle değildi. Bir adım daha yaklaşarak kesici bakışlarıyla bakmaya devam etti. Dışarıya verdiğim nefesimin buharı göğsüne çarparak yutuluyor gibiydi. İçtiği sigarasının kokusu buram buram burnuma doluyordu. Gözlerine bakacak cesareti bulanmamıştım kendimde.
"Hangi arkadaşını? Bu, araba çarparak ölen ev arkadaşını mı? Bildiğim kadarıyla mezarı burada değildi çünkü bir keresinde ben de gitmiştim yanına."
Aldığım nefesi tutarken korku, telaş, hüzün ve kalbimin üzerindeki o acı karışmış gibiydi bir birine. Söylenecek her kelimem boştu onun karşısında. Ben de sessizliği seçmiştim. Kulağıma dolan o günün sesleriydi, o korkunç hatıralarımın sesleri.
"Hadi, daha uğramamız gereken bir sürü mağaza var."
Ezgi'nin bağırışıyla kırılan ayaklarımızı zorladık ona yetişmek adına. Ben, Mine ve Ezgi daha birinci sınıftık, durmadan eğlence arıyorduk. Ben evden kurtulduğumun zaferini yaşıyordum her geçen gün. Bu sevincin kabusa dönüşeceği o koca günlerden habersizdim. Mine telefonunu çıkararak bizi topladı fotoğraf çekinmek adına.
O zamanlar insanları umursamazdık ve istediğimizi yapıyorduk kalabalık ortasında bile. Birkaç fotoğraf çekildikten sonra bakmaya başladık.
"Ben çok çirkin çıktım."
Dedi Ezgi yüzünü buruşturarak. Mine'nin elindeki telefonu almaya çalıştığında geriye çekti ve tehdit edici gözlerle Ezgi'ye baktı. Bu bakış kısa süre sonra Ezgi'nin rezil olacağı bakıştı.
"Hayır, sakın Mine! Seni öldürürüm!"
Mine'nin peşinden koşarken elimdeki poşetlerin ağırlığıyla gülerek peşlerinden ilerledim yavaş yavaş. Mine geriye dönerek ona dil çıkardı ve telefonu arkasında gizledi. Geri geri giderken Ezgi'ye sonradan ayrıldığı sevgilisine gösterme tehdidi ediyordu.
Kendime baktığım mağaza penceresinden bakışlarımı onlara çevirirken adımlarım yavaşlamıştı. Sesler o an ağırlaşmış gibiydi, kabus gördüğümüzde bağırdığın zaman yutulan o çığlık gibiydi. O yüzden çığlık atmamıştım. Ezgi gülerek bana döndüğünde Mine'ni vazgeçirmem için bana bakıyordu.
Mine'yse gözlerindeki o parıltı ve tebessümüyle kaldırımdan inmiş ve birkaç adım geriye gitmişti. Bakışlarım sola kaydığında hızla gelen bir araba fark etmiştim. Elimdeki poşetler yere düşerken bütün gücümle koşmaya çalışmıştım. Ezgi'ye baktım korkuyla. Belki o bir şeyler yapar diye. Yetersiz kalacağını biliyordum çünkü yardımımın. Daha Ezgi'ye bile varamadan arabanın iyice yaklaştığını gördüm. O an sadece o anın boğuk sesi doluyordu kulağıma ve Mine'nin kahkaha sesleri.
"Mine dikkat et," diye bağırmıştım. Ona son seslenişimdi. Bakışları sağa çevrilirken gelen arabanın yeni farkına varmıştı. Anlık yakalamıştı zaman bizi daha küçükken, hayata yeni yeni adımlar atarken. Daha kendi ayaklarımız üzerinde durmaya fırsat bulamadan zaman kesmişti bizi.
Ellerimle yüzümü kapatmıştım. O kadar çok yalvarmıştım ki ellerimi açınca Mine'yi sağ görmek için. Parmaklarımı yüzümden çektiğimde unutamayacağım iki görüntü vardı: birisi sırtı olay yerine dönük olan Ezgi'nin bakışları, diğeriyse bize veda bile edemeden giden Mine'nin masumca yerde yatışıydı.
Bakışlarımı yakınımda duran Cevat'a kaldırdım. O olayın hatırası Cevat'ın öfkesinden daha korkunçtu. Elini kaldırarak işaret parmağını iki kaşımın ortasına dokundurdu.
"Takip ettiğin duygulardan saklanman gerek çünkü senin duygularından haberdarlar. Bugün doğru hayatımın kapısını çaldın kendin de bilmeden ama gerçek hayatımın duyguları zehirlidir, anılarını zehirler." Dedi. Gerçekten o gün o zehri hissetmiştim bir anımda. Daha çok acıtmıştı, daha çok canımı yakmıştı. Çünkü onun duyguları acımasızdı...