Ona sarılmak farklı bir histi sanki, sana kucağını açan denizin dalgalarının seni sarması gibiydi. İçindeki insanların fısıltılarını duyar gibi olmuştum fakat çığlık çığlığa bağırıyor gibiydiler. Kollarımı ondan çözerken yüzüne baktım ne planları var diye. Oturduğum yerden kalkamıyordum ne yazık ki çünkü hissettiğim yorgunluk izin vermiyordu. Duyduğum şiddetli kapı sesiyle kendimi Cevat'ın arkasında buldum. Nefes alışverişlerim tekrar bozulurken kapıya ilerleyen Cevat'ı durdurdum.
"Nereye gidiyorsun? Şimdi kapıyı kıracak!"
Diye bağırdım korkuyla. Kafasını olumsuz anlamda sallarken tekrardan pencerenin altına ilerledi. Sandalyeye çıkarak yine şansını denerken kapı sesi şiddetlenmişti. Sağa sola amaçsız olarak bakarken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bütün bunlar bir saçmalık olduğunu bağıran yanım yok olmuştu ve kendimi teselli edecek cümleler sarf edemiyordum. Pencere açıldığında sandalyeden inen Cevat çıkmam için kolumdan tutarak sandalyenin üzerine çıkardı. Pencerenin kenarlarından tutarak kendimi yukarıya kaldırmaya çalıştım fakat başarısızdım.
"Bu kadar kiloyla anca çıkarsın oraya. Panda yavrusu."
Diyerek ayaklarımdan kaldıran Cevat'a ters ters baktım yukarıdan aşağı doğru. Bana kilolu mu demişti? Ayağım tam da suratına çarpacak pozisyondaydı fakat kapıyı kırmaya çalışan birisi vardı. O yüzden bunu bir kenara yazarak zorlukla da olsa tırmanmayı başarmıştım. Şimdi de tırmanma sırası ondaydı. Sandalyenin üzerine çıkarak kenarlardan tutmuştu ki kırılma sesiyle sallanmaya başladı.
Korkuyla her an yere çarpılma tehlikesi yaşayan Cevat'a bakarken kırılan sandalyeye beddua ediyordum ya da toplu olarak bu lanetli eve. Bileklerinden tutarak yukarıya çekerken bütün gücümü kullanmaya çalıştım. Düşerse tekrar çıkma şansı yoktu, benim de bu evin çatısından kaçmamın yolu yoktu. Az da olsa yardımım dokunmuştu onu yukarı çekerken.
"İyi iş çıkardın şişko."
"İterim aşağı bak!"
Suratına bağırırken alayla gözlerini kıstı. Niye yardım etmiştim ki bıraksaydım da yakalasaydı kötü ruhlar onu. Sonra da içine kaçardılar o da lanetlenirdi. Ondan sonra da gelip bana musallat olurdu çünkü bana gıcıktı. Neyse ki yardım etmiştim yukarı çıkmasına. Pencereyi kapatarak ayağa kalkarken ben de korkarak titreyen ayaklarımın üzerinde durdum. Çatıdan baktığım zaman sokakların çok az kısmını görebiliyordum.
Güzel manzaraydı aslında. Aniden Cevat yere oturduğunda ben de onun gibi yaptım ve manzarayı oturarak seyretmeye devam ettim.
"Hayaletler buraya da gelir mi?"
Sorduğum sorunun saçmalığı devasa boyuttaydı fakat mantığımı kaybedeli uzun zaman olmuştu. Gülerek kafasını olumsuz anlamda sallarken alayla bana baktı.
"Soru sorma yasağını geri getiriyorum. Zehirlenerek ölmek istemiyorum sorduğun sorulardan."
Haklıydı fakat bu sefer alınmamıştım cümlesinden çünkü işi terk edeceğim için bir anlamı yoktu soru sormamın. Yüzünün bir kısmı ay ışığı altında aydınlanmıştı. Mavi gözleri ayın ışığıyla birleşerek ortaya harika bir manzara çıkarmıştı. Aslında bu rahatlığına hayran olmuştum onun. Dizlerimi kendime çekerek gelen uykumu ağırladım gözlerimi kapatırken.
Öğlen uyuduğum zaman akşam uyuyamazdım fakat şimdiki durumum istisnaydı. Ölüm uykusu gibi gelmişti bana. Dengemi kaybederken Cevat'a doğru yaslanmamak için durdurmaya çalıştım kendimi.
"Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?"
Uyuyamayacağımı anladığım için konuşmak istemiştim fakat soru sormama kuralını hatırladığım zaman artık soruma cevap vermesini beklememiştim.
"Unuttum.."
Diyerek tekrar kafamı dizlerime yasladım ve düşünmeye devam ettim. Bundan sonraki hayatım için plan kurmaya başlamalıydım.
"Sığınacak birisini arıyorsun."
Mevzuya girerek beni bu uzun gecenin sıkıcı sessizliğinden kurtaran Cevat'a teşekkür ettim sakince içimden. Konuşması rahatlatıyordu beni garip bir şekilde. Sanki elinde sihirli bir ayna tutuyormuş gibiydi ve orada kendimi görüyordum. Beni tanımadan bu dereceli fikir sahibi olması şaşırtıcıydı.
"Sığınacak birisini arıyorum çünkü yoruldum. Kendi ayaklarım üzerinde durmaktan yoruldum."
Dedim sesimi yükselterek, içimdekileri dökmek istiyordum bu karanlık gecenin boşluğuna. Gömerek üzerini sessizlikle de kapatmak istiyordum sonsuza dek. Her konuştuğum zaman diken gibi batan sözcükleri tamamen uzaklaştırmak istiyordum kendimden.
"Zavallı değilsin, aciz de değilsin. Böyle düşünmem saçmalıktan başkası değil."
Ellerim ayaklarım çözülürken acıyla gülmüştüm. Bunu bana kim diyordu? - ailesinden kendisini uzaklaştıran Cevat.
"Bunu bana diyene bak. Kendi dünyasına çekilerek herkesten uzaklaşan Cevat diyor."
Gözlerime öyle bir ifadeyle bakmıştı ki pişman olmuştum kurduğum cümleden.
"Bu hayatın bana nasıl patladığını biliyor musun? Ama en azından bir planım var her zaman, kurtarmak adına kendimi."
Bakışlarım tekrardan kimsesiz sokaklarda kilitlendi. Haklıydı, bilmiyordum ve de asla onun gibi olamayacaktım. Onun gibi özgür olamayacaktım.
"Sadece özgürlük istemiştim, küçük bir özgürlük."
Fakat bunu engelleyen bir korkum vardı. Beni düşündüren şey de buydu.
"Korkuyorsun önünde uzanan hayatından, ne olacak diye sürekli düşünmen gerekmiyor. Bu anı yaşamalısın o zaman mutlu olursun."
"Basit geliyor ama değil, çok zor bunu yapmak."
Beyninin içinde dolanan o kadar endişen var olduğu sürece nasıl bu anda yaşayacaktım ki?!
"Korku sadece bir ilizyon Alis, bunu anladığın zaman özgür olacaksın."
Cümlelerine sarılmak istemiştim çünkü ısıtıyordular insanı. Son cümlesiyle mevzu da kapanırken beni yine endişe kaplamıştı içimi. Korktuğum karanlık değildi, korkum üzerime çöken özlemdi. En çok bu karanlıkta hatırlıyordum Aykut'un yeşil gözlerini. En çok geceler özlerdim onu çünkü karanlık vururdu yüzüme yalnızlığımı.
"Sevgi istemiştim bir de, unutmadan."
Dedim yanağımı dizlerime yaslayıp uzaktan bakılınca nokta gibi gözüken ışıklara. Manzara gerçekten güzeldi, önceden bilseydim her gün apartmanın tepesine çıkmaktan yorulmazdım.
"Ne olacaktı sanki Aykut sevgine karşılık verdiğinde?!"
Diye sorunca bir an düşünmeye başladım ne olacağını. Benim hayallerim hep yarımdı çünkü Aykut'un sevgime karşılık vereceğini hayalime bile anlatamıyordum. Sessizliğimi fırsat bilerek konuşmasını sürdürdü:
"Ben anlatayım ne olacağını. Seni seviyorum diyecekti o da sana, hani herkesin bir birine söylediği yalandan. Çıkmaya başlayacaktınız, el ele tutuşmalar, sarılmalar, hediyeler, gülücükler, sözler. Mutluluktan havalarda uçacaktın, ayakların yerden kesilecekti, her saniye özleyecektin hafızana kazıdığın o yüzü ve kokusunu. Seni sevdiğini sandığın için değerli hissedecektin kendini. Aykut işte bilirsin insanları çok iyi okur. Muhtemelen parkta oturarak rastgele insanları çözecekti senin için. Mutlu olacaktın kısacası ve dünya umurunda olmayacaktı. Onun için herkesi karşına almakta kararlı olacaktın.
Tam da her şey yolunda gidiyor derken bir soğukluk girecekti aranıza. Bilirsin Aykut, insanlardan ve yaşadığı yerden çabuk sıkılır. Korktuğun başına gelecek ve sürekli kavga etmeye başlayacaktınız. Sonrasında da Aykut tahminlerini doğru çıkararak gidecekti hiçbir şey olmamış gibi. Başından beri hayal ettiği üniversitesini okumaya. Sen de kırık kalbin ve parçalanmış hayallerinle odanda yalnız başına oturuyor olarak kalacaktın. Bu kadar, eğer Aykut sana karşılık verseydi tüm hikayen bundan ibaret olacaktı."
Anlattığı her cümlesini sanki yaşamış gibiydim, kısa süreliğine de olsa o mutluluğu ve acıyı yaşamıştım. Sanki gerçekten olmuş gibiydi. Yutkunarak bakmaya devam ettim ona.
"Haklısın, tüm bunlar yaşanmadı fakat sonuç yine aynı. Neden böyle oldu peki?"
Gözlerini benimkisine çevirdiğinde umursamaz tavrını görmüştüm ifadesinde.
"Demek ki, hiçbir şey olmadığı halde kendini yerden yere vuran bir aptalsın desem umarım alınmazsın."
"Çok naziksin(!)"
Dedim gözlerimi tekrar manzaraya çevirdiğimde.
"Herkese iyi davranmanın bir yararını görmedim de ondan."
Araya çöken sessizlikten sonra düşüncelerime doğan bir soruyla ona döndüm. Cevaplar mıydı? Eğer ki cevaplasaydı çok büyük bir sorudan kurtulmuş olurdum.
"Peki ya sevgi, anlattığın gibi sıradan bir şey mi senin gözünde?"
Derin bir nefes alarak yüzüme bakmadan konuşmaya başladı.
"Sıradan olan sevgi değil, insanlar ve düşünceleri."
"Hissettiğin şey ne peki?"
"Birisini sevemeyecek kadar yorgun hissediyorum.."
Benimle bunu paylaştığı için şaşırmıştım açıkçası. Daha fazla onu bunaltmamak için soru sormayı keserek izlemeye devam ettim. Eğer birisi bana bu kadar saat konuşmadan sakince günün doğuşunu izleyeceksin deselerdi inanmazdım. Şu anda yaptığım şeyse tam olarak buydu. Gökyüzüne yayılan o turuncu renk yavaş yavaş sokaklardaki o gri rengi yıkıyordu.
Cevat'a baktığımda uykusuzluğun getirdiği kızarık gözleri ve gözaltlarında mor halkalar vardı. Hâlâ güzelliğini koruyan gözlerini, kendisiyle aynı renkte olan gökyüzüne odaklamıştı. Belki de üzüldüğüm tek nokta buydu, beni çözmek için asla zorlanmıyordu çünkü çok basit bir vakaydım sadece onun için.
Eline cebine atarak telefon çıkardığında inanamayan gözlerle ona baktım.
"Suya düştüğünü demiştin bana."
Diye bağırdım fakat çatallaşan sesim ve boğazımdaki kurulukla harika uyum sağlamıştı. Ağır ağır bana çevirdi bakışlarını.
"Öyle mi demiştim? Gördüğün gibi sapasağlam ama seninki için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İkinci kattan fırlattım da çalışır mı acaba?"
Ağzım hafif aralı onu izlerken kafayı sıyırmış birisi olduğuna bir daha emin olmuştum.
"Böyle bakabilirsin ama bu vakayı senin de merak etmediğin anlamına gelmiyor."
Dedi ayağa kalkarken. Ben de yerden destek alarak ayağa kalktım dişlerimi bir birine sıkarak. Giderayak ondan bütün hıncını almalıydım, böyle olmamalıydı.
"Yüzüne gülebilirim ama bu içimden suratını yumruklama isteği olmadığı anlamına da gelmiyor."
Dedim bilerek sesli düşünürken. Çatıda yürümek çok zordu gerçekten ve can güvenliğim tehlikedeydi. Yüzünü bana çevirerek kısık gözlerle bana baktı.
"Duymazdan geliyorum."
Diyerek pencereyi kaldırdı.
"Duyarsan minnettar olurum."
Yavaş yavaş kırmızıdan maviye dönen gökyüzü o kadar güzeldi ki terk etmek istemiyordum. Pencereden aşağıya zıplayan Cevat atlamam için bana bakarken tereddüt içerisindeyim. Atlamam sorun değil de o eve tekrar girmem sorundu.
"Akşama kadar seni bekleyemem. Atlamıyorsan gidiyorum ben."
Korkarak kenara oturdum ve atlamak için kendimi hazırladım. Giderim derse gideceğini biliyordum, o kadar umursamazdı. Kenarlardan tutarak kendimi aşağıya bıraktım. O kadar yükseklikten atlasaydım bir yerlerimi kırma ihtimalim vardı fakat beni tuttuğu için o endişe yok olmuştu.
"Diyete falan başlamayı düşünmüyor musun?"
Diyerek beni yere bıraktığında sert bakmaya çalışıyordum fakat olmuyordu. 'Sana ne benim kilomdan?' Diye bağırsaydım önümüzdeki bir asır benle dalga geçecekti.
"Hayır etli olmayı sıska, çöpe benzemekten üstün tutuyorum."
Diyerek gözlerimi süzdürdüm havalı bir şekilde. Ben halimden gayet memnundum ama benimle ne alıp veremediği vardı ki?! Kendisi önden yürümeye başlayınca peşine takıldım acele adımlarla.
"Çözemedin mi daha vakayı?"
Ses gelmeyince az önceki telefon olayı aklıma geldi. Telefon bize en lazım olan şeydi fakat pencereden fırlattığına göre bildiği bir şey vardı ve o karman çorman kafasında planlar kurguladığı anlamına geliyordu. Demek ki çözmüştü. Pencerelerden süzülen ışık önümüzü az da olsa aydınlatırken Cevat'a daha yaklaştım ve yürürken etrafı kolaçan etmeye başladım. O anlamını çözemediğim küçük kız çocuğunun hayali hâlâ da aklımdaydı ve sanki her yerden çıkabilirdi.
"Bö!"
Tiz bir çığlıkla geriye adımlarken boğazımın yırtıldığına artık emin olmuştum. Yutkunduğumda gelen acıyla yüzümü buruşturdum ve alayla bana bakan Cevat'a baktım hayretle. Koluna bir tane geçirerek bağırdım:
"Komik mi şimdi yaptığın?"
Gülerek kafasını olumlu anlamda salladığında sinirle yanından geçtim ve hızla merdivenleri inmeye başladım.
"Şakaydı sadece ponçik panda, niye alınıyorsun?"
Ne, bana ponçik mi demişti? "Sensin ponçik!" Diye bağırdım karanlık koridorda kapıya ilerlerken. Dış kapıyı zorladım ama açılmamıştı. Bir süre sonra Cevat elindeki anahtarla yanımda belirmişti ve anahtarı kapının deliğine sokarak açmıştı.
"Ponçik kötü bir kelime değil."
Dedi alayını saklamadan yayvan bir şekilde sırıtırken. "Git dalga geçecek başka birisini bul!" Diye bağırarak ceketimi aldım ve ayakkabılarımı giyinerek kendimi dışarıya attım.
Dün yaşadıklarım üzerine utanmadan benimle dalga geçiyordu. Koşar adımlarla bana yetiştiğinde sıcak elini yanağımda hissetmiştim ve sıkmaya başlamıştı.
"Küstün mü yoksa bana?"
Yapmacık sesle konuştuğunda sinirlerim artık bozulmaktan beter olmuştu. Eline sert bir şekilde vurarak yoluma devam ettim. Kafasını ezesim vardı şu anda. Bir süre ses gelmemişti arkadan fakat kısa süre sonra geri çevrildim.
"Bak telefonunu buldum, şansına hâlâ çalışıyor. Ha bu arada annen aramış birkaç kez."
Nasıl çözmüştü şifremi bu adam? Telefonu elinden kaptığım gibi yoluma devam ettim. Bu sinirle katil olabilirdim kesinlikle. Karşıda duran arabayla ben de duraksarken Cevat'ın yüzündeki alay gitmiş yerini ciddiyete bırakmıştı. Kırklı yaşlarındaki kel bir adam apar topar arabadan inerek buraya doğru koşturmaya başlamıştı. Üzerinde gri renklerinde bir takım elbise vardı ve ceketinin önü koca göbeği yüzünden kapanmıyordu.
"Gelecekteki halin, bak.."
Kulağımda hissettiğim fısıltıyla ürperirken aynı zamanda gülmeden edememiştim fakat dirseğimi de böbreğine geçirmeyi de ihmal etmemiştim. Adam bahçeye girdiğinde gözlerini kıstı bize baktığında. Anlaşılan bunu beklemiyordu. Onun gibi ben de gelen polisleri beklemiyordum aslında. İşi çözdüğüne göre gelen polisler gayet normaldi aslında. Ellerini arkasında birleştirerek adamın önünde durdu gözlerini kısarak.
"Siz de kimsiniz? Burada ne işiniz var?"
"Tanıştırayım asistanım Alisia Parlak ve ben de özel dedektif Cevat Ufuk. Siz, Caner bey, Leyla hanımın ölümünden sorumlu olarak tutuklusunuz! "
Bir polisin getirdiği kelepçeyi adamın bileklerine takarken hâlâ şaşkındı.
"Bu da ne demek şimdi? Yalan söylüyorsunuz, hiçbir kanıtınız yok. Ben suçsuzum!"
Diye bağırdı onun kolundan tutarak arabaya sürükleyen polislerin elinden kurtulmaya çalışarak.
"Tabii, dünya da kare şeklinde zaten. O ilaçları evinde tutman üstün zekanın belirtisi Caner."
Diye bağırdı Cevat arkasından keyifle. Hiçbir şey anlamasam da adalet yerini bulduğu için mutluydum ve gülüyordum. Doğru kişiyi tutuklaması ile ilgili bir fikrim de yoktu fakat güveniyordum ona garip bir şekilde. Arabadan inerek ağır adımlarla bize yaklaşan Aykut'u görmemle yüzündeki tebessüm solmuştu. Yine içimdeki o burukluk artmaya başlamıştı o her adımını attığında. Önümüzde durduğunda yüzüme bakmamıştı bir kere bile olsun.
"Hiç akıllanmayacaksın değil mi?"
"Ben her zaman deliydim Aykut."
Dedi tebessüm ederek. Aykut'la göz göze geldiğimizde suçlayıcı bakışlarla karşılaşmıştım.
"Alisia artık onun yanında çalışmıyorsun, bütün masraflarını ben ödeyeceğim."
Kolumdan tutarak kendisine çektiğinde diğer kolum Cevat tarafından yakalanmıştı ve ardından kendimi onun yanında bulmuştum.
"Bu kadar kolay değil. Onu yanıma işe göndermeden önce düşünecektin bunu şimdi canın istediği diye alamazsın."
Aykut'un o yeşil gözleri kısıldığında içimdeki korku tavan yapmıştı. Çünkü çok sinirlendiği zaman bu hareketi yapıyordu.
"Sen kendini ne zannediyorsun?"
Diye sordu meydan okurcasına.
"Çok yakında göreceksin Aykut, endişelenme."
"Bence gösterdin sen ne olduğunu, bir gösteriye daha gerek yok bence."
Cevat'ı sinirlendirmeyi başarmış olmalı ki zafer tebessümü yayıldı yüzüne ve beyaz dişleri göz önüne serildi. Aykut'un yakasından ittirdiğinde kavga çıkacak diye ödüm kopuyordu.
"Aslında üzülmüyorum bu şeyin olduğuna, en azından kimin ne mal olduğunu anladım. Haksız mıyım?"
Bu sefer sinirlenen taraf Aykut, gülen taraf Cevat olmuştu ve ittirilen de yine Cevat.
"Her şey önümdeydi, kör gibi onları görmemezlikten gelmemi mi bekliyordun?"
"Senin için her şey kanıt ama aslında o kanıtların da birer çelişki olduğundan habersizsin sen. Tüm sorunun da bu zaten."
"Bana işimi mi öğreniyorsun?! Bence sen kendi işini öğrenmelisin doğru ve dürüst bir şekilde."
Aykut'un cümlesinden sonra Cevat elini sımsıkı bir yumruk yapmıştı fakat onu Aykut'un yüzüne indirmediği için sevinmiştim.
"Alisia yerinden gayet memnun ve seninle gelmiyor."
"Sen kim oluyorsu-"
"Yeter!"
Cırlamamla her ikisi de susarak bana baktılar.
"Orda durup da bir birinizi yiyerek beni çekiştirdiğinize bana sormanız daha mantıklı olmaz mı? Yerimden pek memnun olmasam da işten ayrılmayacağım Aykut. Burayı terk etmeme az bir süre kaldı ve hayatımda önemli bir şey yapmak istiyorum. Şimdi didişmeniz bittiyse evime gitmek istiyorum."
Bir birilerine öldürücü bakışlar attıktan sonra Cevat kafasıyla işaret ederek gitmemi söyledi.
"Ben bırakırım!"
Aykut'un sesiyle bir araba kavgası daha olacağını anladığında hüzünle kafamı sağa çevirdim.
"Sen niye gidip sevgilinle ilgilenmiyorsun?"
"Sana ne lan benim sevgilimden?!"
"Aykut?!"
Gelen bir kız sesiyle bağrışmalar sona erdi.
"Hah, şimdi tam oldu."
Gıcıklığı her zamanki gibi üzerinde olan Cevat, Aykut'u delirtmeyi başarmıştı. Arabadan çıkan esmer, uzun boylu ve güzel fiziğe sahip bir kız endişeli gözlerle bize doğru gelmeye başladı. Hayır, kesinlikle yapamazdım. Aykut'la bir birilerine sevgi dolu gözlerle bakmalarını kaldıramazdım.
"Kimse bıraksın istemiyorum, kendim giderim."
Diyerek aradan sıyrılmaya çalıştım fakat Cevat kolumdan tutarak durdurduğunda yine inat yapmakta kararlıydı galiba.
"Tanışalım, ben bırakırım."
"Cevat, bırak kolumu."
Ölümcül derecede soğukkanlı olan sesimi duyduktan sonra garip bakışlar eşliğinde kolumu bırakmıştı. Elimi sertçe geri çekerek kimsenin yüzüne bakmadan oradan çıkmıştım.
"Aykut, neden kavga ediyorsunuz?"
Arkadan duyduğum kızın sesiyle adımlarımı daha da hızlandırdım. Ben daha onların yan yana olmalarını kaldıramazken bir süre sonra elimde onların düğün davetiyelerini tutmayı düşünemiyordum bile. Umarım onlar evlenene kadar ben dünyanın diğer ucunda olurdum.
Çiseleyen yağmur altında otobüs durağına doğru ilerlerken çantamı açtım ve şemsiye aradım. Şemsiyeden başka her şey bulduğumda pes ederek ağzını kapattım ve ıslanarak yürümeye devam ettim. Bir süre sonra yavaşlayan araba sesi duydum ben kaldırımda ilerlerken.
"Şş güzellik, bırakıyım gideceğin yere kadar."
Tanıdık sesle kafamı çevirdiğimde çok şükür ki Cevat'ı görmüştüm. Eğer başka birisi olsaydı muhtemelen olduğum yerde ölüp kalırdım. Sessizce diğer tarafa geçtim ve kapıyı açarak yolcu koltuğuna oturdum.
"İnsan biraz itiraz eder hiç olmazsa."
"Bugün uğraşma benimle."
Dedim yolu izlerken.
"Sen emniyet kemerini taktıktan sonra vakayı anlata bilirim sana."
Göz ucuyla ona baktığımda onun da takmadığını gördüm.
"Eğer sen de takarsan ben de takar ve seni dinlerim."
"Sen bilirsin."
Galiba takmamakta ısrarlıydı ama ben de öyleydim. Bir süre geçtikten sonra sessizliği bozan taraf o oldu.
"Ne yani sırrını öğrenmek istemiyor musun vakanın?"
Şaşıran sesle sorduğunda omuz silktim.
"Sen bilirsin."
Dedim sakin edayla. Ardından kemerini taktığında ben de gülerek kemerimi taktım ve ona baktım.
"Sırıtma, vakalara karşı zaafım olduğunu biliyorsun."
Dedi somurtarak. Öyleydi, nasıl özenle çözüyorduysa onları öyle özenle de anlatmayı seviyordu.
"Seni dinliyorum."
"O adam kimdi?"
Sorusuna karşılık kafamı olumsuz anlamda salladım. Evin hanımının kendi eceliyle öldüğünü sanıyordum fakat o ruhlu evde bir de katil ortaya çıkmıştı.
"İnsan gibi dinleseydin tahmin ederdin kim olduğunu."
"Dedektif olan sensin bana niye soruyorsun?"
Derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
"İlk bunu anlayalım; ruh falan yoktu o evde, saçma sapan düşünceleri çıkar kafandan."
Kafamı olumlu anlamda salladım fakat her şeye bir çözüm bulmuştum o gördüğüm kızdan başka.
"Kapılar ve pencerelere özel kurgu yapılmıştı. Gecenin belli saatinden sonra açılmaya başlıyor pencereler. Kapılarsa bir kez kapandığı zaman tekrar açılmıyor."
"Yani içeride kalan kişi için şanssız bir durum."
"Evet, tabaklara ve renk değiştiren bardaklara gelince."
"Renk değiştiren bardaklar mı?"
Diye sordum şaşkınlıkla. Bildiğim kadarıyla yer değiştiriyordular sadece. Gözlerini kısa süreliğine kapatarak sabrını düzenlenmeye çalıştı.
"Yer değiştirmiyorlar, bu gizemli sihrin sırrı aslında çok basit. İnternetten renk değiştiren bardaktan tut tişörte kadar bulabilirsin."
Dudaklarımı bir birine bastırarak önümü izlemeye devam ettim. Umarım önümüzdeki dönemler benle dalga geçmezdi bu saçmalıklara inandığım için.
"O adam kimdi? Bunları yapan o adam mıydı? Neden yaptı ki tüm bunları? Necla hanımın ölümü peki?!"
"Adamın geçmişini araştırdı Ted. Gittiği gösteriler tahmin et neydi?... evet, sihirbazlara ve gösterilerine karşı aşırı sevgi besleyen bir manyak diyelim."
"Hatırlıyor musun evin şimdiki sahipleri Necla hanımın bir avukatından bahsetmiştiler. Bu adam o avukat."
"Nasıl buldun?"
Sinirlenmedim sayılmazdı çünkü nasıl çözüyordu, nasıl ilerliyordu bilmiyordum.
"Sadece Necla hanımın vasiyetini yazdığı kağıdı okudum. Necla hanım, bütün mal varlığının yarısını torunlarına yarısını da evde gördüğün karı kocaya bırakmış ama.. o ikisinin de itiraz etmeleri sonucunda avukata geçiyordu çünkü onlardan başka kimsesi yoktu."
"Ve bu yüzden o avukat da öyle korkutucu işleri musallat etti onlara. Böylelikle onlar vazgeçtikten sonra avukata kalacaktı."
"Sonunda oksijen yürüdü beynine."
"Peki ya neden öldürdü Necla hanımı?!"
"Yazdığı vasiyetten haberi yoktu. Sanıyordu ki yarısını ona ve yarısında karı kocaya bırakacak. O yüzden rahatlıkla malın yarısına sahiplenmek için kadını öldürdü. İlaçlarının kutusuna başka ilaçlar koyarak."
"O ilaçlar da onun evinde bulundu, böylelikle kanıtı bulmuş oldunuz."
Kafasını olumlu anlamda sallayarak direksiyonu sağa kırdı ve benim apartmanım olduğu sokağa girdik.
"Duyduğumuz sesler? Gördüğüm o küçük kız? Onların açıklaması neydi?"
Apartmanımın önünde durduğunda el frenini çekti. Derin nefes alarak bana baktığında bıkmış bir hali vardı.
"Nasıl oldu da o hoparlörleri fark etmedin artık şaşmıyorum. Bir de, bundan sonra yediğine içtiğine dikkat et."
Kafamı kurcalarken sabah kadının bana verdiği bir bardak suyu hatırladım. Alt dudağımı ısırırken artık yeni bir vaka çözerken dikkatli olmam gerektiğini tembihledim kendime.
"Ama benim gördüğümü sen de görmüştün, ya da öyle demiştin."
"Bir şey gördüğüm yoktu sadece bu oyuna daha fazla inanmanı sağladım o kadar."
Diyecek bir şey bulamadığımda kemerimi çözerek kapıyı açtım. Normalde çözeceğim son vaka olacaktı fakat Aykut'un yanında büyük konuşmamdan sonra yapamazdım.
"İyi günler Cevat bey."
Diyerek arabadan indim. Hep o bana mı takılacaktı? Bir kez de ben takılayım demiştim fakat gülümsemekten başka hiçbir şey yapmamıştı. Buna sebepse bugün keyfinin yerinde olmasıydı yoksa umursayacağını sanmıyordum. Apartmana doğru adımlarken yeni ev arkadaşlarımı hatırladığımda yüzüm düşmüştü. Gün boyu kafamı kurcalayan ve beni bütün dertlerimden uzak tutan içinde olduğum vakalardı. Onlardan uzaklaştığımda dertlerim yakınlaşıyordu bana ne yazık ki.
Yüzümdeki tebessüm silinirken merdivenlerden çıkarak kapının önünde durdum. Çantamı kurcalayarak anahtarı aradım. Uzun bir süre olmuştu aynı çantayı kullanıyordum bir ara değiştirmem gerekiyordu. Nihayetinde anahtarı bularak kapıyı açtım ve içeri girdim. Ayakkabılarımı çıkararak pofuduk terliklerimi giyinirken evde sessizliği gözlemliyordum.
Normalde son ses 'rock in roll' şarkıları çalıyordu fakat şimdi sessizdi. Çantamı yatağıma bırakarak üzerimi değiştirdim, rahat ev elbiselerimin verdiği mutlulukla banyoya ilerledim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçerek kendime kahvaltı hazırlamaya karar verdim. Kahvaltıdan sonra güzelce uyumak istiyordum çünkü gözlerime kramplar giriyordu.
Mutfağa girdiğimde karşılaştığım ikiliyle duraksarken bir an kendimi misafir gibi hissetmeme neden olan bakışlar atıyordular. Yüzümdeki korkunç görüntüden şaşırmış olmalıydılar. Çay sıcak olduğu için sevinmiştim. Kendime çay koyarak tabak ve çatal bıçak çıkardım kendime. Dolaptan kendi malzemelerimi çıkararak bir kenardan önüme dizdim ve yemeye başladım.
Hâlâ isimlerini ve kim olduklarını bilmiyordum. Uzun, saçları kısa ve her yeri dövmelerle kaplı olanın öldürücü bakışları üzerimdeydi. Sanki her an üzerime atlayacak gibiydi. Diğeriyse sakince oturarak yemeğini yiyordu. Karnım doyduğunda kendi tarafımı toplayarak bulaşıklarımı yıkadım. Her taraftan kirli bulaşık fırlıyordu, umarım en kısa zamanda yıkarlardı yoksa elimde kalabilirlerdi. Bu kokuyla yaşamak imkansızdı.
Çayımı elime alarak odama doğru adımladım. Diğer elimde telefonla kurcalanırken bir süredir bizden kopuk yaşayan Derya'ya mesaj attım.
"Ne yapıyorsun?"
yazıyor...
Gelen mesaja gözlerimi kırpıştırarak bakarken ne diyeceğimi şaşırmıştım. Az kalsın 'Allah mesut eylesin' diye yazacaktım fakat son anda beynim devreye girerek engel olmuştu. Ted'le yan yana gülerek verdiği poz galiba uzun bir süre aklımdan çıkmayacaktı. Bunlar ne ara bu kadar yakınlaşmıştı? Daha sonra aklıma gelen şeyle Cevat'ın f*******: hesabına girdim.
Yatağıma oturarak elimdeki bardağı komodinin üzerine bıraktım. Hesapla bakışırken anlık gelen cesaretle arkadaşlık isteği gönderdim. Zaman tünelinde gezinirken Ted'in paylaştığı fotoğrafa onu da etiketlediğini fark ettim. Öz çekim yapmıştı Ted fakat Cevat'ın bakışları başka yerdeydi. Bir keresinde cesaret edip de Ted'in evinin en son katına çıkmıştım. İşte tam olarak oradaydılar. Demek ki dertleşmek için çıkıyordular oraya ama oradaki saksıların anlamını hâlâ çözememiştim.
Cevat Ufuk arkadaşlık isteğini kabul etti
Gelen bildirime gülümserken telefonu kenara fırlatarak ayaklarımı uzattım ve düşünmeye devam ettim. Telefonuma gelen mesajla düşüncelerim dağılırken tekrar elime aldım ve mesajlara girdim.
Gönderen: Kerim
"Devamsızlık hakkın bittiğinde sen de biteceksin, biliyorsun değil mi?"
Üniversiteyi tamamen aklımdan çıkarmıştım ve derslerim, ödevlerim, yapılacak sunumlar kollarını açmış beni bekliyordular. Bütün bunları bana hatırlatan Kerim'e dil çıkararak kenara attım telefonu. Cevap vermediğim için yine devam ediyordu mesaj yağmuruna. Oflayarak ayağa kalktım ve masaya ilerledim. Dönemin başından devamsızlık hakkımı kullanmadığım için şanslı olmalıydım. Ders programımın yazılı olduğu kağıdı elime aldım. Bingo! İki saat sonra Ferhat hocanın dersi vardı. Kağıdı parçalama isteğimi son anda bastırırken bir saatim olduğunu hatırladım çünkü oraya varmam bir saat çekiyordu. Ama üzerimi yeni değiştirmiştim bari hevesimi alsaydım..
Çalan telefonumla gözlerimi devirerek elime aldım. Annemin aradığını gördüğümde gözlerimi kapatarak az sonra duyacağım bağırışa kendimi hazırlarım. Uzun süre olmuştu ki annemi aramamakta ısrarcıydım. Her aradığında zor durumda olduğum için açamıyordum.
"Alo, annem nasılsın?"
Elimden geldiğince şirinlik yapmaya çalışıyordum.
"Sonunda açabildin telefonlarımı Alisia.."
"Evet, her seferinde kötü zamana denk geldi. Sorumu yanıtlamadın, nasılsınız?"
"Merak etseydin arardın şimdiye kadar."
"Ama an-"
"Anne deme bana."
"Nasıl uygun görürsen."
"Tadilat bitti."
Mevzunun değişmesine sevinirken rahatlamıştım bir anlık.
"Ne güzel annecim, artık rahatlar babam da."
"Evet, ben de bilet alacağım."
"Ne? Nereye?"
Dedim kaşlarım çatılırken.
"Nasıl nereye?! Hep olduğu gibi senin yanına."
Düştüğüm şokla yatağıma otururken karalar bağlamam gerektiğini hatırlattım kendime. Bu zamanlarda annem yanıma uğrardı ve birkaç hafta kalıp giderdi.
"Ne zaman gelirsin?"
"Bilemiyorum ne zaman ama en kısa zamanda oradayım. Bakalım seni böyle meşgul eden dedektif kim?"
"Yok artık daha neler anne, çocuğu sorguya mı tutacaksın?"
"Ha bir de gençmiş.."
Boşta kalan elimle yüzümü kapatırken her saniye batışıma ağlamak istedim.
"Neyse, haberin olsun diye aramıştım bakalım yine kaç ay sonra açabileceksin telefonlarımı?!"
"Anne?!"
"Tamam, tamam. Görüşürüz."
Telefonu kapatırken etrafıma baktım. Yeni oda arkadaşlarım, Ezgi, Efe, Aykut bir de bunlar yetmiyormuş gibi Cevat da sorguya çekilecekti. Annem işte böyle meraklı bir insandı etrafımdakilere karşı. Telefonu sinirle yere fırlatırken ilk kez ne olacak diye düşünmemiştim çünkü eskiyeli çok olmuştu.
"Geber!"
Diye bağırdım arkasından yerde yatan telefona. Sinirle üzerimdekileri çıkararak dolaptan çıkardığım pantolon ve lacivert kazağımı giyindim. Duş almaya bile zamanım yoktu. Dalgalı saçlarımı da açık bırakarak çantamı yatağa boşaltım.
Diğer, daha kullanışlı çantamı yatağa bırakarak doldurmaya başladım içini. Yatağın üzerindeki fotoğrafı elime aldığımda istemsizce gülümsedim. Etrafımızı saran çocuklar, önde dik kafasıyla yürüyen Cevat, arkasından da dil çıkaran ben vardım. Fotoğrafı ezilmeyecek yere koyarak mendili elime aldım. Burnuma götürerek koklarken hâlâ kokunun kaldığına şaşırmıştım. Yüzümü kestiğim için vermişti bana o gece cinayet araştırırken. Onu da fotoğraf olan kısma yerleştirdim düzenle katlayarak.
Kitabımı da çantama atarak evden çıkmaya hazırlanırken kopan sesle deprem oldu diye bağıracaktım az kalsın. Adeta evi sarsan rock şarkısı altında koridora çıktım koşturarak. Neden hiçbir komşu rahatsız olmuyordu bu beyinlerine oksijen gitmeyen insanlardan? Tamam ben de şarkı dinliyordum fakat bu derecede değil. Ayakkabılarımı giyinerek montumu elime aldım ve evden çıktım. Merdivenlerden çıkan Rıza amca homurdanıyordu.
"Niye Süheyla ablaya şikayet etmiyorsunuz Rıza amca?"
Diye sordum kafamı kaldırarak.
"Para aşığı Süheyla ablanı tanımıyormuş gibi konuşma kızım."
Gülerek merdivenlerden inerken bu bunaltıcı apartmandan çıktığım için seviniyordum. Donmadan ceketimi giyinerek otobüs durağına ilerledim. Az sonraki kavgaya hazır olmalıydım!
~¤~
"Evet gençler bu konuyu da burada bitiriyoruz."
Diyerek yoklama kağıdını eline aldı. Bu adamı parça pinçik etmemek için zor tutuyordum kendimi. Sanki hiç kendisi öğrenci olmamıştı. Yok o öğrenciyken asla uyumuyordu, acıkmıyordu ve de susamıyordu. He yedik biz de!
Yoklama kağıdını da kontrol ettikten sonra herkes dağılmaya başladı. Ben masayı toparlayana kadar sınıfın çoğunluğu gitmiştiler. Tam da ayağa kalkacakken gözüme çarpan manzarayla duraksadım. Kerim son umut hocayla konuşup ikna etmeye çalışıyordu.
"Hiçbir şekilde beni ilgilendirmez, mazeretlerini dinleyecek zamanım yok Kemal."
Diyerek ondan uzaklaştı.
"Kerim, hocam."
Onu düzelttiğimde bana ters bir bakış atarak sınıftan çıktı.
"Sakın üzülme çok fena döverim. Sen elinden geleni yaptın."
Diyerek ona sarıldım.
"Sadece bir ders için mezun olamıyorum. Ne vardı da uyudum o derste?!"
"Uyumak kutsaldır seni sersem!"
Bağırdığımda istemsizce gülmeye başladı. "Sen niye derslere girmiyorsun?" Koluna girerek yürümeye başladık. "Zamanım olmadığı için ama şimdi katılmak zorundayım yoksa seneye sana arkadaş olurum."
"Hiç fena fikir değil."
"Eğer kalacak başka yer bulursam olmaz tabii ki de." Çimenlerde karşı karşıya oturduğumuzda eski zamanları özlediğimi fark ettim. "Derya nerelerde? Derse gelmiyor mu?" Diye sordum şaşkınlıkla.
"Hayır, telefonlarıma da cevap vermiyor."
Hayretle ona bakarken içimde endişe belirmişti. Telefonuma gelen mesaj sesiyle çantama uzandım.
Gönderen: Gavat bey
-Umarım dinlenmişsin çünkü yeni vaka bizi bekliyor. Neredesin?
"Okulun bahçesindeyim, bu arada dinlenemedim. Bu bir şeyi değiştirir mi?"
-"Hayır."
Gözlerimi devirerek etrafımı izledim. Mezun gibi doğru düzgün sevinemiyordum bile. Galiba özleyeceğim tek şey vakalar olacaktı. Bu arada ismi tam oturmuştu.
"Ben kalkıyorum."
"Kerim?!"
Duyduğum sesle şeytani bir şekilde gülümserken Kerim'e baktım. Buraya geldiğim günden beri değişmeyen tek şey Betül'ün, Kerim'e olan aşkıydı.
"Sen de mi buradaydın?"
Betül, Kerim'e yakınlaşma yolunda ilerliyordu.
"Evet! N-nasılsın?" Diye sordu zoraki gülümsemeyle Kerim.
"Çok iyiyim hem de çok çok. Hadi gel biraz oturalım. Kalkıyorsun değil mi? Alis, nasılsın canım? Görüşürüz!"
Betül'ü tanıdığım için cevap vermeye tenezzül etmedim. Ne de olsa cevap veriyordu benim yerime. Kerim'e bol bol sabır dileyerek Cevat'ın mesajını bekledim.
~¤~
"Nihayet gelebildin. Bu soğukta dondum seni bekleyene kadar."
"Sana kim diyor mangal keyfi yapar gibi çimenlere yayıl diye?"
Gözlerimi devirerek kemerimi taktım. Arabayı çalıştırdığında duramadan ona döndüm.
"Yeni vaka ne? Ölen var mı?"
Sorduğum soruya bak, ne yaşadıysam artık?! "Henüz haber yok. Belirsiz!"
"O nasıl oluyor ya?"
"Bir tehdit aldık, her an birisi ölebilir yani."
"Elinde bir şey yok, nereye gidiyorsun peki?"
"O kadar bilgisiz de değilim."
"Tehdit ne?"
"Ağzını bantlamamı istemiyorsan sus!"
"Ağzını bantlamamı istemiyorsan sus!"
"Arabadan da atabilirim, fark etmiyor." En sonunda susmayı başarmıştım. Karışık bir yolculuk sonrası araba durduğunda kemerini çözdüğünü gördüm. Ben de aynısını yaparak arabadan çıktım. "Geldik sayılır." Diyerek üzerini başını düzeltti. Derin bir nefes alarak soru yağmurumu hazırladım.
"Neredeyiz? Niye geldik buraya? Kim var burada -" Eliyle susmamı işaret etti.
"Katilden küçük bir ipucu."
"Cinayet işleyeceği yeri mi söylüyor sana?!"
"Hiçbir halt bilmediğimizi söylemiştim sana!"
"Ne bağırıyorsun? Normalde sinirlenmiyorsun ama bana geldiğinde hemen pat-"
Cevat'ı sinir etme cümlelerim yarıda kesilmişti çünkü gördüğüm manzara karşısında adeta donup kalmıştım. Kaldırımda korkak gözlerle bize bakan genç bir kızı, ardından da kendisini aniden gelen arabanın önüne atışını görmüştüm.
Bu sefer uçurum kenarından kurtardığımız Hira kadar şansımız getirmemişti ne yazık ki.