P-16

4299 Kelimeler
Etrafta bağıran insanların, az sonra gelecek olan polis arabalarının, ambulansın sesini duyar gibi olmuştum. Cevat'ın öğrettiği buydu işte, geleceği görmeye çalışmak. Bütün bunlar basit şeylerdi sadece. Detay bile sayılamazdı. Biraz ilerisini görmeye çalışmıştım fakat hava gibi puslu ve karanlıktı. Zamanı, takvimi unutmuştum.. aydınlık ya da karanlık mıydı hava? İnsanlar yardım etmeye çalışıyor muydu yoksa tepkisiz ve umursamazca geçiyorlar mıydı yanından?! Hangi ay, hangi gündü? Belki de on üç Kasım sabahıydı. Ne kadar da benziyordu oysa ki o güne. Tek fark vardı arada; o da Mine isteyerek atlamamıştı o arabanın önüne. Belki o kız da isteyerek atlamamıştı, muhtemelen de öyleydi. "Alis?!" Derin bir nefes alarak Cevat'a baktım. Zihnimde kurduğum onca cümle ve sorunun çok ama çok kısa zamanda, şimşek gibi geçtiğini fark etmiştim. Çözmeye çalışacağımız olay yerini ve kurbanı anlatmaya çalışmıştım fakat içinde olduğum durumda imkansızdı. Sadece bir cümle bile bu kadar uzun gelmişti bana. Dikkatle baktığı gözlerimi kapama isteği vardı içimde sanki ben itmiştim onu arabanın önüne. Tahmin edilmesi zor olmayan bağırışlar kopunca Cevat'ın bakışları geriye döndü ve olayı anladığı gibi koştu oraya. Sarhoş adımlarla peşinden ilerlerken çevreye alınmıştı ve o çember git gide büyüyordu. İnsanları ayırarak geçerken koştuğumu fark etmiştim fakat boşlukta adımlıyordum sanki. Ambulansı arayan Cevat'ı durdurmaya çalışıyordular. "Biz aradık ambulansı.." inanmazdı kimseye hele ki bir can söz konusuysa. Sanki bir tek o yardım edebilecekmiş gibi hissediyordu Cevat. Kızın yanına çökerken dizlerimin üzerine oturdum. Mine'yi doğru düzgün görememiştim bile. Katil bilerek mi yapmıştı bunu bana? Düşünmem saçmaydı çünkü beni tanımıyordu bile. Nabzına baktım, sessizliğe doğru azalıyordu atışları. Ağzının kenarlarından akan kan yüzünden öksürdü ve çaresiz bakışlarla bize baktı. Cevat ensesinden tutarak hafif yukarıya kaldırmış ve onu çağıran ölüme teslim etmek istemiyordu inatla. Bir şey söylemeye çalıştığını fark ettim. Yapacağım bir şey yoktu, sadece seyirci kalmaktan başka. "Gerek yok, hiçbir şey söylemene gerek yok." Yalan konuştuğunu hissetmiştim ilk kez o gün Cevat'ın. Gözlerine baktım sessizce. Her ne kadar söyleyeceği tek bir kelime için yalvarsa da dışarıdan soğukluğunu koruyordu cam gibi keskin mavi gözleri. Kimliğini bile bilmediğimiz kız, hafif doğrularak tek eliyle Cevat'ın ceketinden yapıştı sıkıca. "Şş, sakin ol acıtmayacak." Onu sakinleştirmeye çalışan Cevat da kesmişti umudu onun gibi. Fakat korktuğu ölüm değildi çünkü bir katilin yanında yeteri kadar yaşayıp da hissederek kaybetmişti o korkuyu. Ambulans seslerinin ardından konuşmalarını duymuştum. "Lütfen, çekilin," korku dolu gözlerle etrafa baktım, insan kalabalığına. Herkes seyirciydi ve tahminimce gün boyu etkileyecekti bu olay onları. Ertesi sabahsa devam edeceklerdi hayatlarına ilgisizce. "O-o.." Sözcüğünün başlangıcını itinayla anlatmaya çalışıyordu. Cevat'ı tanıdığım sürece ilk kez birisini bütün dikkatiyle dinlediğinin şahidi oluyordum. "Beyefendi yavaşça yere bırakın ve geriye çekilin." "Hanımefendi geriye çekilin, engel oluyorsunuz." "Görgü tanıkları var mı?" "Ben olayı gördüm.." "İntihardı.." Bütün ses karışıklığını bir birine bağlayarak düğüm yaptım ve dikkatimi aralık dudaklardan çıkacak olan son sözcüğe odakladım. "Parfüm..." Aldığı son nefesini, borçlu hayatı gibi teslim ederken son kelimesini de teslim etmişti. Tanımıyordum onu fakat bencil birisi olmadığına yemin edebilirdim. Son nefesinde bile yardım etmek istemişti. Beni kaldırmaya çalışan sağlık görevlisi olan kıza çevirdim kafamı. "Öldü.." Dedim donuk bakışlarla ona bakarken. Bakışlarımız kesiştiğinde garip yüz ifadesi almıştı suratını. Sanki az sonra benimle oturup ağlayacak gibiydi. Ya da ben fazlasıyla istekliydim "Alis gitmemiz lazım." Kolumdan tutularak sürüklenirken ayağa kalktım zorlukla. Kalabalıktaki sesler kesildiğinde fısıldaşmalar dolanmaya başlamıştı. "Öldü mü?", "Kurtaramazlar mı?", "Ne dedi son kez?", "Yazık oldu, gencecik kızdı.", "Neden intihar etsin ki?" Parmaklarıma kenetlenen eller buz gibi soğuktu. Düşüncelerim, hislerim titrerken bunu nasıl başardığını düşünmeye çalıştım. Onca şeyden sonra bir plan kurabiliyordu ama nasıl?! "Kendine gel!" Bağırışıyla bakışlarım ona çevrilmişti, içinde olduğum olay hâlâ yanında diz çöktüğüm kızın yanıydı. Sırtım arabaya hafif çarptığında omuzlarımdan tutarak sarsamaya başladı. "Her olayda böyle şoka giremezsin, kendine gel," "Duyuyor musun beni?" Cümleleri algılamamakta kararlıydım sanki. Neden kurtaramamıştı onu? Karşımda bağırıyordu fakat bana ulaşan boğuk bir sesti. Üşüyordum... Neden yapmıştı bunu kendine? Gözlerime son kez baktığını nasıl unutabilirdim? Arabanın önüne atlamadan önceki o pişmanlık dolu bakışları keskin bir soğuk olup kesiyordu beni, kanatmadan. Hiç çekinmeden ileri atıldım ve boynuna sardım kollarımı. Sevmiyordu sarılmayı, biliyordum fakat umurumda değildi. İç çekişlerim artarken saklanmıştım onun karanlık insanlarının arasına. O insanların gölgelerinde saklanmak istemiştim. "Sarılma! Ben diye bir kavramı çıkar zihninden. Çünkü insanların hayatına sadece bir gün karışıyorum, ertesi gün olmam." "Umurumda değil, bugün varsın ve sarılıyorum. Gidene kadar da sarılacağım." Elleri yanındaydı ve bağırmıyordu artık. "Sadece bu seferlik yapmadım, gelen sefer şoka girersen tokadı hissedeceksin yanağında." Burnumu çekerek uzaklaşırken omuz silktim. "Gelen sefer dediğin yarın oluyor ve sen yarın hayatımda olmayacaksın." Aldığı cevaptan memnundu ve başka bir şey söylemeden kendi tarafına doğru ilerledi. Apar topar arabayı çalıştırırken etrafı saran kalabalığı ayırmaya çalışan polislerden çekmiyordu bakışlarını. En sonunda oradan uzaklaştığımızda bakışlarımı camdan dışarıya çevirerek izlemeye başladım. O kızın son nefesini, son nabız sesleri hâlâ yankı yapıyor gibiydi kulaklarımda. Ruhuma karışmış gibiydi, bedenini terk eden ruhu ve durmadan fısıldıyordu boş ruhumun derinliklerine... "Parfüm..." Yaşamak ister miydim bu hayatı? Yaşamak ister miydi bu anı? Bildiğim tek şey vardı o da yaşamak istemediklerimizdi zaten yaşadıklarımız. "Her korktuğunda Aykut'a mı sarılırdın?" Şaşırmıştım çünkü sesinde alay yoktu. "Evet, sonra gitti sarılamadım. Unuttuğumu sanmışım bu alışkanlığımı fakat şimdi anlıyorum unutmadığımı." "Sarılmak saçma bir şey." dedi yüzünü buruşturarak. "Hiç de bile." "Evet saçma, sadece Aykut'a daha yakın oluyorsun ve  bu saçmalığı umursamamanı sağlıyor." "Bence her şeyi fazla saçma buluyorsun." Dedim ben de onun gibi yüzümü buruşturarak. Duygu yoksunu manyak! "Ama öyle." "Umarım bir gün seni yanıltacak birisi çıkar karşına." Gülmüştü dikkatle yola bakarken alaylı bir şekilde. Yüzümdeki boş tebessüm az önceki olayı hatırladığımda solmuştu. Çalan telefonla Cevat'ı hafif bir telaş sarmıştı. Telefonu cevaplayarak hoparlörü açtı ve kenara bırakarak hızı daha da arttırdı. "Kızın bilgileri sisteme yüklendi fakat benim ulaşmam yarım saatimi alacak. Herhangi bir fikrin var mı?" "Uçuk da olsa bir tahmin denilebilir." "Bazı eski bilgiler şimdi yüklendi sayılır. Bu şekilde intihar ederek kendisini öldüren dördüncü kız bu." "İntihar etmelerine sebep neydi?" "Bilinmiyor, kızların hepsi sorunsuz kişilermiş yaşadıkları hayatında ve hiçbir zaman intiharı düşünecek raddeye gelmemişler. Ortak özellik olarak sadece bu gözüküyor. Tuhaf." "Çocukluk ve aile?!" "Hepsinin sıradan çocukluk hayatı olmuş ve göze çarpacak travmalar yaşamamışlar. Sadece ikinci kurban bir kez evden kaçmış çocukken. Onun dışında bir şey yok." "Şüpheli kısmına hangi kategori dahil çoğunlukla?!" "Genel olarak bir tahmin yok çünkü hiç birisinin sevgilisi yokmuş ve kimseyle onu ölüme götürecek derecede problem yaşamamışlar." "Anladım. O kızın bilgilerini ve adresini bana at yüklenince." Soğukkanlılığına bürünerek telefonu kapattı ve insanı üşütecek derecede o soluğunun arkasına sığındı. "İntihar değildi." Benim cılız sesim yankılandığında dikkatini çekmişe benzemiyordu ki bana bakmamıştı. "Arabanın önüne atlamadan önce kısa bir zaman göz göze geldik, pişmanlıkla bana bakıyordu." Çabalıyordum dikkatini çekmek için çünkü yardım etmek istiyordum. "Beni tanıyordu sanki!" Yüksek sesime karşılık bakışlarını bana çevirdi çatık ifadeyle. "Bu bir tahmin oyunu değil. Yaşamını kaybeden ve özgürlüğünü kaybedecek olan kişilerden bahsediyoruz. Tahminlerin önemi yok, seninkiler gibi." Sert şekilde söylediği cümlesine karşılık sessizliğime büründüm. "Abla bu dosyalar ne?! Baka bilir miyim?" "Alis, onlara dokunma." "Lütfen sadece bakacağım." Sessiz kalmasını gördüğümde sevinçle dosyaları elime aldım. Garipti çünkü amaçsızca heyecanlanmıştım bir anda. Sanki az sonra sunum yapacaktım. "Bu şirketin gelirleri, bu da harcananlar listesi değil mi abla?" Kafasını hafif yukarıya kaldırarak beni süzdü. Onayladıktan sonra tekrar laptopuna odaklandı. "Bak abla, hastaneye gönderdiğiniz malların fiyatları çok yüksek görünüyor. Onları kısarsanız kasada yer açılabilir ve onunla da bu açığı kapatabilirsiniz." Aniden yerinden fırladığında irkilmiştim. Dosyaları elimden kaparak onlara baktı dikkatle. "Boş boş konuşma, hastaneye gönderdiğimiz malların fiyatlarını takip ediyorum ben." Kendinden emin konuşuyordu fakat oradaki küçük kağıdı gözden kaçırmış gibiydi. "O zaman o işten sorumlu kişiyle konuşman lazım çünkü bilerek sizi batırmaya çalışıyor." Elindeki dosyayı masaya vurduğunda kaşlarımı çatarak ona baktım. Her seferinde aynı durumu yaşıyorduk. Ben yardımcı olmaya çalışıyordum o da beni azarlıyordu. "Benim açığımı arayacağına neden kendi sınavının açığını düzeltmiyorsun?" "Senin açığını aramıyo-" "Bulamazsın çünkü yok! Kendine bile yardımın dokunamazken gelmiş akıl veriyorsun. Yardımının önemi olmadığını biliyorsun.." O kavgadan kısa bir süre sonra bahsettiğim o adamın gerçekten onları batırmaya çalışması ortaya çıkmıştı. Paraları zimmetine geçiriyormuş. Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım. Kalbim sıkışmış gibiydi tekrardan. Camı açarak soğuk rüzgarın yüzüme vurmasına izin verdim. Duygularıma çarpan sert rüzgar onları sersemletiyordu ve bir birine karışıyordular. Tekrar düğümleniyor ve hiç çözülmemek için direniyordular sanki. Tahminlerimin önemi ve gereği yoktu. Nereye gittiğimizle ilgili bir fikrim yoktu, sormak da istemiyordum. Boş vermek istiyordum ve Süheyla ablanın para isteğiyle başıma açılan oyunlara bir son vermek istiyordum artık. Paranın bir önemi olmadığını düşünen ben para konusu yüzünden gelişen olaylara inanamaz gözlerle bakıyordum. Kendi apartmanımın önünde durduğumuzda anlamayan gözlerle ona baktım. Cinayetin sebebi Süheyla abla mıydı? Eğer kıza 'parayı getir' diye dır dır ettiyse intihar etmekte haklı bulurdum. Ben ne konuşuyorum ya?! "Ayak altında dolaşma." O kadar iyi bir patronum vardı ki söylemek istediklerini direkt yüzüme söylüyordu. Bir şey demeden minnettar olarak hatta arabadan indim. Ayaklarımı sürüyerek apartmana ilerlerken kızın görüntüsünü bir türlü unutamıyordum. Adım adım terk edişi kazınmıştı hafızama. Telefonum çalıyordu fakat bakmak gibi bir niyetim ne de halim vardı. Sarhoş gibiydim ve düşüncelerimi karıştırmıştım. Daha önce sarhoş olmamıştım hiç ve bu benzetme uymamıştı açıkçası. Eve girdiğimde elektronik gitarın sesi kulağımı yakmıştı sanki. Ayakkabılarımı çıkararak terliklerimi giyindim ve odama doğru ilerledim ağır adımlarla. Şarkıya eşlik eden ev 'arkadaşım' bağıra çağıra salonda dans ederek diğer odaya geçti. Pofuduk diğer kızsa yüzüne yaptığı bembeyaz bakım maskesiyle şarkıya sessizce eşlik ederek mutfağa ilerledi. Dikkatlerini çekmemiştim bile. Tam da odama girecekken kızın bağırışıyla elim kapı kolunda duraksadım. Birisi buna o şarkıyı durdurarak insan gibi konuşmayı öğretmeliydi. "Eşyalarımız sığmadığı için senin odaya topladık bazılarını, eşyalarını da kenara bıraktık." Çok erken(!) mi davranmıştı bana söylemekte? Kapının kolunu çevirerek hafif araladım ve aralık kapıdan içeriye baktım. Gerçekten yapmıştı dediklerini. Helal olsun, delikanlı kızmış. Tamam, dikkatlerini çekmenin tam zamanıydı. Elimdeki çantayı yere atarken kapıya geçirdiğim tekmeyle hızla duvara çarptı. O hızla kıza döndüğümde yüzündeki şaşkınlıkla sinirim tepeme çıkmıştı. Ses gelen tarafa ilerledim ve müzik çaları aldığım gibi pencereyi açtım ve dışarıya fırlattım. Koşar adımlarla odama doğru ilerledim ve kızların eşyalarını alarak salonun ortasına fırlattım tıpkı müzik çalar gibi. "Bu ev sizin kendi isteklerinizle çevireceğiniz bir yer değil. Eğer şansınızı zorlarsanız o müzik çaların başına gelenler sizin için de geçerli olacaktır." Kapıyı çarparak odama girdiğimde derin bir nefes aldım. Telefonum hâlâ çalıyordu inatla. Fermuarını açarak karıştırmaya başladım, en sonunda bulduğumda açarak kulağıma götürdüm sinirle. "Ne istiyorsun?" "Bağırma be!" Ezgi'nin sesiyle gözlerimi devirdim. "Hiç havamda değilim, sonra ara." "Dur, dur, dur kapatma! Evde misin oraya geliyorum?" "Gelme, sinirlerim tepemde." "Olsun ben yatıştırırım." "Bir cümleyi algılamakta neden zorluk çekiyorsun? Beynin mi yok?" "O ne demek ya? Sen de herkese kız sinirini benden çıkar. Efe'nin çok kötü açığını yakaladım, kime anlatacaktım?" "En son açık dediğin i********:'da başka bir kızın fotoğrafını beğenmesiydi ve benim patronumun yanında rezil oluşumdu." "Sadece bir kız değil, benim doğuştan düşmanım olan bir kızın fotoğrafıydı." "Ezgi kapatıyorum." "Kapat, kapat zaten işim bitince geleceğim yanına." Telefonu kapatarak üzerime pijamalarımı giyerek yatağa girdim ve yorganı kafama kadar çektim. Tek istediğim bir kaç saatlik uykuydu. Kapı sesinin şiddeti yüzünden uykudan yarım yamalak uyanarak kafamı kaldırdum. Ezgi'ydi büyük ihtimal. Galiba kızlar açmamakta kararlıydılar çünkü Ezgi'den hoşlanmıyorlardı. Gerçi benden de hoşlanmıyorlardı. Kendi anahtarıyla açarak girdi ve konuşarak benim odaya ilerledi. "Neden açmıyor kimse kapıyı? Ayrıca bu evin hali ne böyle? Bu eşyaların ne işi var burada?" "Birincisi ayakkabılarını çıkar gir içeriye, ikincisi seni alakadar etmez." Pofuduğun sesi bu. Ahan da kız dile geldi sonunda. "Benim ayakkabıyla girmem de seni alakadar etmez şekerim." Bıkkınca nefesimi dışarı üfledim. Herkesin konuşması sinir ediyordu artık beni. "Canı-ım" 'ı' yı uzatarak odama dalarken kulaklarımı kapattım. Yatağımın üzerinde hissettiğim ağırlıkla yorgan üzerimden çekildi. "Mevzu çok derin, hiçbir şey anlamadım." "Senin için polis değilim ben. Kalk üzerimden uyuyacağım." "Dinlesene beni! Sherlock tipli adamın yanında çalışman seni Watson yapar!" Cırtlak sesiyle bağırdığında yüzümü buruşturdum. "Tamam, dinliyorum." Pes edercesine ellerimi havaya kaldırdım. "Efe'nin geçen ay yurt dışına çıktığından şüpheliyim." "Nereden öğrendin?" "Annesi telefonda konuşurken yanlışlıkla duydum." Kaşlarım çatıldı. Yanlışlıkla duymuştu çünkü Ezgi birisini dinlemeyi hiç sevmezdi. Bundan adım gibi emindim. "Ezgi kesin sen yine yanlış anlamışsın. Sana güvenmiyorum." Diyerek üzerimden atmaya yeltendim onu. Kapı sesini duyduğumda gözlerimi kapattım. Sadece uyumak istemiştim. Kısa süre sonra Efe'nin sesi duyulmuştu kapının ağzından. "Ezgi!" Odama doğru ses yaklaşırken kapıya vurarak içeri girdi. "Merhaba Alis, kızım niye garip davranıyorsun?" "Ben mi garip davranıyorum?" "Neyin var söylesen? Bıktım bu dengesiz hallerinden." Ezgi anında üzerimden kalktığında çıkacak savaşa hazırladım kendimi. Neden ya neden? Uyumak istediğim zaman neden başıma gelmeyen kalmıyordu? Artık uyuma kararı aldığımda apartman polislerle sarılsa şaşırmayacaktım. Bir de içeri girerek 'yat, yat' deselerdi o zaman hiç kalkmazdım. Keşke! "Ben mi dengesizim?" "Cidden yine mi?" "Gizli işler yapıp beni delirtiyorsun, sonra da dengesiz çıkıyorum." "Ne yaptım gizli?" "Yurt dışına çıkmışsın." Efe'nin gözleri anında açılırken şaşkınlıktan bir süre konuşamadı gariban. "Kızım bütün gün yanındayım tüm bunlar da yetmiyormuş gibi telefonla meşgul ediyorsun beni. Ben ne ara çıktım bu yurt dışına? Keşke kaçıp gidebilsem." Efe'nin bağırışıyla ikisinin arasında gidip gelen kafamı durdurdum. Hayır yani anlamıyordum. Hayatımdaki insanlar tek tek mi seçilmişti? Bütün bunları yaşamamda amaç neydi? Artık evlenmek çok mantıklı geliyordu. Çünkü kaçacak yerim yoktu artık. "O kadar mı bıktırdım seni ha?" Ağlamaklı sesiyle kendisini acındıran bir Ezgi, iftira atılarak şaşkına dönen sinirli bir Efe, kapıdan film izler gibi bizi izleyen de ev "arkadaş" larım vardı. Bakın, bakın da ne çektiğimi görün vicdansızlar. "Evet, o kadar bıktırdın. Yaşam hevesim söndü senin yüzünden." Haklı isyan! "Dök içini dök, başka ne yapıyor muşum sana?" Anlat Efe'ciğim arkandayım. Yavaş yavaş dolabıma ilerledim ve kapısını açtığım gibi elime geçen elbiseyi çektim. Göze batmamak lazımdı yoksa 'duydun mu neler söylüyor bana Alisia?!' Diyerek konuya dahil edecekti beni Ezgi. Elime geçen gri bir kışlık etekti. Hiç irdelemeden beyaz kazağımı da alarak banyoya koştum. "Mesele bu mu Ezgi? Saçma sapan düşüncelerinle milleti bize güldürüyorsun." "Bu kadar mı ezik birisiyim gözünde?" "Yok ben anlatamayacağım derdimi." Üzerimi değiştirdiğim gibi saçımdaki tokayı çözdüm. Uzun dalgalı saçlarım omuzumdan aşağı sarkarken hafiften kapıyı açtım. "Açık açık söyle hiç çekinme.. De senden nefret ediyorum Ezgi." Durum aynıydı. Tekrar dolaba koşarak eksiklerimi tamamladım ve odadan dışarı attım kendimi. Kızların acıyan bakışları üzerimdeyken omuz silktim. 'Yani tek sizle uğraşmıyorum ben' der gibi bakmıştım. Siyah botlarım ve montunu giyindikten sonra çantamı alarak evden çıktım. "Ayrılıyorum!" Efe'nin bağırışıyla apartman inlerken gözlerimi kapattım. Bir hafta kesinlikle eve uğramamalıydım. Normal bir arkadaş teselli eder ve onun geri döneceğine inandırdı. Ne onlar ne de ben normal değildim. Bir insan ayrılıp barışmaktan hiç mi bıkmazdı? Ama ben bıkmıştım... Merdivenlerden inerek ilk kez kurtuluşumun sevincini yaşıyordum. Kapıyı açarak dışarı çıktığımda gördüğüm tanıdık arabayla sevincimi kursağıma yolladım. Ben de insan gibi yaşamak istiyordum. Yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak bu olsa gerekti. Bu Cevat ne iki yüzlü insandı böyle? Bakışları başka yöndeyken duvar kenarıyla yürüyerek gözükmemeye çalıştım. Bu gün çok iyi kamufle oluyordum gerçekten. Arada giydiğim etek yüzünden üşüyordum ama kalın çorabım kurtarıyordu beni az da olsa. Sağa dönerek otobüs durağından otobüse binmek son hamlem olacaktı. Yüzümdeki tebessümle sağa dönerken kolumda hissettiğim elle geriye çevrildim. Sanki tam gülecekken hayat suratıma pasta yapıştırıyor gibiydi. Çikolatalı olsa bari! "Bak sen?!" Cevat'ın alaycı sesine karşılık sahte tebessümle yüzüne baktım. "Ne var?" Dedim yüzümdeki tebessümü aniden silip ters ters bakarak. "Kaçamak nereye?" "Ayak altında dolaşmamaya çalışıyorum." Cümlemin iması üzerine bozulmuştu sanki. Beter olsun! "Kinci birisi olmak iyi bir şey değil. Aslında ben alacaktım evden seni, arkadaşlarının savaşının bitmesini bekliyordum." Diyerek kolumdan tuttu ve adeta sürüklemeye başladı. "Ne yapıyorsun? Kolumu bırak, hayvan mısın? Ayrıca buna kin denilmiyor. İstediğin gibi azarlıyorsun sonra hiçbir şey olmamış gibi geliyorsun. Bencil herif!" "Buna bencillik denilmiyor, buna patronluk deniliyor." Gözlerimi devirirken kendimi geri çektim. "Gelmeyeceğim seninle. Aykut'un yanına gideceğim." Aykut'un yanına falan gitmeyecektim, amacım gıcıklık yapmaktı. Yürümeyi durdururken tuttuğu kolumu kendine çekti ve ardından da bedenim ayak uydurdu. Göğsüm, göğsüne çarparken hafif irileşen gözlerimle ona bakıyordum. "Nazını da bir yere kadar çekebilirim kinci leydi. Ortada bir cinayeti intihara çeviren geri zekalı insanlar var. Onlarla uğraşacağıma gelmiş seni ikna ediyorum. Böyle patron herkese nasip olmuyor." Son anda kendimi geri çekerken üzerimi düzelttim boğazımı temizleyerek. Az önceki mesafe cidden iyi değildi. Nefesim düzensizleşmişti. "Senin gibi patron bana değil de kime kısmet oluyorsa olsun." "Bence konuşma sınırın doldu." "Robot muyum ben?" Gözlerimi büyüttüm sinirle onu izlerken. "Yürü." "Ne oldu da tekrar işe alıyorsun beni?" Dedim bu kez kolumdan tutarak peşinden götürmesine izin verirken. "Kurbanları kızlar, belki anlarsın." Dedi dümdüz önüne bakarken. "Belki mi?" Hayretle kaşlarım havalandı. Ne yani kız değil miydim ben? "O ne demek öyle?" "Kıza dair pek fazla yanın yok -" Cümlesini bitiremeden gözleri elbiseme kaymıştı. Hayatımda ilk kez tesadüf benden yanaydı ve zafer kazandırmıştı. Dediği gibi leydi'ydim bugün, kinci bir leydi. "İstersen susmayı dene. Şans senden yana değil bu gün." Sessizliğini korurken kapımı açmıştı. "Yarın için bekleyebilirim değil mi?" Baygın bakışlar eşliğinde koltuğa oturdum ve vakit kaybetmeden kemerimi taktım. Aniden gelen yutkunma hissiyle yutkunmaya çalıştım. Daha bu sabah o olayın şokuyla binmiştim bu arabaya. Düşüncelerim iflas etmiş, hislerim kaybolmuştu. Şimdi nasıl değişmişti ruh halim? Bu bir umursamazlık mıydı yoksa artık aklımı mı kaçırıyordum? İkinci olasılık daha olumluydu. "Parfüm, sence ne demek istedi? Bir insan neden son nefesini o sözcüğe sarf etsin?" Gözlerine baktığımda soruma karşılık vereceğini sanmıştım fakat oradaki ifadeden farklı şeyler düşündüğünü anlamıştım.  "Son nefesinde ne söylerdin?" Sorduğu soru karşısında afallarken öylece bakmıştım deniz mavisi gözlerine. Yüzememiştim gözlerindeki denizde ve boğulduğumu hissediyordum. Neden bir gün ölüm gerçeğinin geleceğini inandıramıyorduk kendimize? "Bilmem." Dedim cılız çıkan sesimle. Bütün sevdiklerimi bir cümle ya da bir sözcüğe sığdırabilir miydim? Her ne kadar yalnız hissetsem de etrafımı saran bir kalabalık toplum vardı ve onlar benden son bir sözcük bekliyor olacaklardı. "Katilimi söylerim onlara.." Dedim buruk şekilde gülümserken. "Ya kendi ecelinle ölürsen?" Anlamamıştı işte. Benim hayatımda herkes birer katildi, her birisi bir hayalimin katili. "Kendi ecelimle öleceğimi sanmıyorum." Kalbimdeki sıkışıklık artarken derin bir nefes aldım yola bakarak. Kalbimin üzerinde var olan doğum lekesi garip bir his katmıştı duygularıma. Sanki bir memnunluk hissi. Bir inanca göre doğum lekesi eski hayattaki ölümün nişanesiydi. Bu da kendime sakladığım bir gerçekti. İnandığım, yalandan ibaret bir gerçeğim. "Katilini nasıl tanıtırsın onlara?" Omuz silktim sorusuna karşılık sadece. Söylenmesi gereken bir sürü isim oluşuyordu öyle. "Bir sürü isim söylemem gerekiyor o zaman." Dedim düşüncelerimi cümlelere dökerek. Sessizliğini koruduğunda farklı şeyler düşündüğünü gözlerinden okumak zor olmuyordu. Arabanın hızı artarken kaşlarım çatılmıştı. Sorduğu sorular benimle ilgili yeni şeyler öğrenmek için değildi. "Ya katilinin ismini bilmiyorsan?" Sesindeki soğuklukla olayı anlamış olacaktım ki o soğuğu parmak uçlarıma kadar hissetmişim. 'Parfüm.' Bir insan neden isim kullanmak yerine farklı bir sözcük kullanmayı istesin ki? Bunun sadece bir sebebi vardı. Kendisini arabanın önüne atan kişinin ismini bilmiyordu. Yutkunarak sorusuna cevap vermek için zorladım kendimi. Katilimin yakalanması için ne yapardım? Eğer isim bilmiyorsam başka ne gelebilirdi ki elimden? "Onu ele verecek bir şey söylerdim son nefesimde." O kız da yakalanmasını istiyordu çünkü son kez gözlerinde gördüğüm ifade bunu hatırlatıyordu bana her seferinde. "Zaaf?!" Diye sordum sesi çıkmayan Cevat'a. Zaafı ola bilirdi parfüme karşı. "Ya da fobi.." Nihayet konuşurken dikkatimi ona verdim. Olay korkunçtu ve benim korkarak gideceğim yeri merak etmem gerekirken az önce normal bir konuşma yapıyordum onunla. Daha bir gerçek vardı ki ortada, unutturuyordu bana her şeyi. Arabayı park ederken bir binanın arka tarafında durmuştuk. Ne binası olduğunu çözememiştim. Bir süre öylece bekledik. "Kimi bekliyoruz?" Sessizliği bozan taraf bendim. Kısaca "Sevgi'yi,' dedi. Kısa süre sonra Sevgi ve yanında orta yaşlı bir kadın ve kocası olduğunu tahmin ettiğim adam geliyordu. Kadın iç çekişlerle ağlayarak adama sığınmıştı. Ölen kızın anne ve babasıydı. Cevat arabadan inerken ben de elimi uzattım kapıyı açmak için. Ellerim titriyordu çünkü manzara hiç de uzak değildi bana. Araba kazasında kaybettiğimiz Mine'nin anne ve babası karşısında çaresizce durduğum güne benziyordu. Arabadan inerek onlara doğru ilerlerken her adımımı küçük atmaya özen gösteriyordum. Sanki o zaman yetişemeyecek gibi hissediyordum. Sevgi ve kocasının yardımıyla kadını kaldırıma oturttular. Elleriyle yüzünü kaparken biz de önüne çökmüştük. "Daha küçüktü, nasıl kıydı kendine?" Bakışlarımı kaçırırken dolan gözlerimi saklamak istemiştim. "Hiçbir zaman aklının ucuna bile getirmemişti intiharı, anlıyor musunuz? O hayatından memnundu." Sevgi kadının sırtını sıvazlarken derdini anlatamadığı için kızıyordu kendisine. "Kızınız intihar etmedi." Araya çöken sessizlikte kadının ağlamaları da durmuştu. Sevgi'nin şaşkın bakışları Cevat'ı bulurken o sadece ağlayan kadına bakıyordu. Bakışlarımı gökyüzüne çıkarırken bozuk hava insanı çöküşe hazırlıyor gibiydi. Gri renge boyanmış gökyüzü sanki olaydan haberdar gibiydi. "Biliyordum, biliyordum intihar etmediğini. Benim kızım güçlüydü, güçlüydü benim kızım. Katili kim? Onu derhal bulun, kendi ellerimle öldüreceğim onu- " "Sakin olun lütfen, yardımınıza ihtiyacım var." Kadının sinirli hali tekrar gözyaşlarına çevrilmişti. Kafasını hafif olumlu anlamda salladı. "Kızınızın şikayetçi olduğu bir durum var mıydı?" Kafasını olumsuz anlamda sallamıştı sadece. "Ne kadar arkadaşı vardı? Yalnızlık çekiyor muydu?" "Onu bir an bile yalnız bırakmayan çok iyi arkadaşları vardı." Sorunun cevabını babası vermişti. "Fazla mıydı arkadaşları?" "Çok fazla değildi fakat hepsi arkadaşlığa değer kişilerdi." Babasının yüzündeki ifade ağırlık gibi oturmuştu göğsümün üzerine. Ağlamıyordu ama sesindeki acı ağlamaktan çok yıpratmıştı beni. "Okulda dersleri nasıldı?" "Üniversitede kendi istediği bölümü okuyordu ve gayet başarılı ve mutluydu." Yüzümü buruştururken hayatımda ilk kez böyle bir insanla karşılaşmıştım. Hayat ona her şeyi vermişti fakat karşılığında erken bir ölüm istemişti. İspatı olmayan bir ölüm... "Kızınızın katilini bulacağım, size söz veriyorum." Bakışlarım istemsizce Cevat'a kaymıştı. İnsanın inanamaması elde değildi. Verdiği sözü tutmak için elinden geleni yapacağını da çok iyi biliyordum. Bakışları anlık bana kayarken hemen gözlerimi onun üzerinden çektim. İkimiz de ayağa kalkarken Sevgi bizi kenara çekiştirdi. "Cevat neden bahsediyorsun sen? İnsanların beynine neden yanlış fikirler sokuyorsun? Şimdi olayın üzerini ört-pas ettiğimizi düşünecekler." "O zaman doğru düzgün bakın olaya. Araştırmadan intihar diye damgayı yapıştırıyorsunuz." "Kendi kendine fikir sahibi olup başımıza iş açıyorsun. Ya bizden şikayetçi olsalar şimdi?" "Ne güzel işte?! İşten atarlar hepinizi." Anlık gelen gülme isteğimi son anda güçlükle yatıştırmıştım. Hayır, bir tek benimle uğraşmıyordu. Gökten kaya yağan bir güne benziyordu. "Uykunuzu uyumaya devam edin siz, görüşürüz." Sevgi sinirli ve hayretler içerisinde geride kaldığında arabaya ilerledik. Telaşlı adımlarla ona yetişmeye çalışıyordum. "Nereye gidiyoruz?" Diye sordum fakat cevap gelmedi. "Ben de bilmiyorum." Dedi yavaş sesle." Kaşlarım hayretle havaya kalkmıştı. Eğer o da gideceğimiz yeri bilmiyorsa gerçekten çok zor durumdaydık. ~¤~ "Buraya neden geldik?" Şaşkınlığını üzerimden atamamıştım hâlâ. Çözmemiz gereken bir vaka vardı, tutmuş beni bir uçurumun kenarına oturtmuştu. Kendisiyse normal şeymiş gibi sakince denizi izliyordu. Evet, denizin sesi, görüntüsü muhteşemdi fakat aklım hâlâ başka yerdeydi. "Kafa dinlemek için." Dedi yüzüme bakmazken. Ayaklarımı uçurumdan sarkıtırken içimde tedirginlik vardı. Her an ölebilirdim... "Benimle kafa dinlemek mi? Cevat Ufuk için bir seçim bile olamaz bu." Sesimdeki alaya karşılık bakışlarını bana çevirdi. O an daha önce gördüğüm rüyanı hatırladım. Deniz mavisi gözlerin güzelmiş! "Huzuru insanlarda aramam, mutluluk aramak gibi bir şey bu." Vay be, demek ki o da mutluluğa ulaşmanın imkansız olduğunu biliyordu. "Mutluluk paylaşmakla kazanılır, bayım." Dedim ellerimden destek alarak hafif arkaya giderken. Böyle gökyüzünü izlemek başka bir keyifti. Güldüğünü gördüğümde ben de tebessüm ettim. Neden sık sık gülmüyordu böyle içten? "Ya o mutluluğu benle paylaşacak kimse yoksa?" Bir şey diyememiştim. Benimle paylaşan birisi olmadığı gibi onunla da yoktu. "Bir insan neden öldürür?" Soruyu gözlerimin içine bakarak sormuştu. Öylece kalırken cevap gelmemişti bir süre aklıma. Bu zamana göre değişe biliyordu. Doğrulurken düşünmeye çalıştım. "Katilin kurbanları hayatlarından memnun kişilerdi hepsi." "Kıskandığı içindir belki." Bu cevabı bekliyormuş gibi kafasını salladı olumlu anlamda. "Onların hayatlarından memnun olduğunu bilen birisi, demek ki tanıyor onları." Diye düşüncelerimi aktardım. "Kurban aslında önceden katilinin hayatında olduğundan son anda haberdar oluyor." Dedim şaşkınlıkla ona bakarken. Gerçekten korkutucu bir durumdu. "Fakat ismini bilmiyor kurban onun. Sevgi'ye ölen kızın ailesini araştırma talimatını verdim. Muhtemelen sorunlu bir ailenin çocuğudur. Herkesin varlığından haberdar olduğu fakat kimsenin tanımadığı bir kişi." "Düşündüğün zaman yorulmuyor musun? Bence zihnini dinlendirmen gerekiyor arada." Bu kadar şeyi ayrıntısına kadar düşünmek insanı yorardı. "Düşüncelerim her zaman uyanık, onları susturmam imkansız." Hafif tebessüm eşliğinde baktım ona. Ailesi onunla ilgili ne düşünüyordu acaba? Karakter meselesinde hiçbir fikrim yoktu fakat işini yaparken takındığı ciddiyet insanı hayretler içerisinde bırakıyordu. Gelen telefon sesiyle bakışlarımı ondan aldım. "Adamımız belli, küçük bir oyuna ne dersin?" Kaşlarım hayretle havaya kalkarken az kalsın kahkaha atacaktım. 'Küçük oyun' dediği şey bir katili delirtmek olacaktı muhtemelen. ~¤~ "Hazır mısın?" Diye sordu bana koridorda yürürken. "Enes Gürmen" yazan kapıyı arıyorduk. Geldiğimiz bu şirkette odaların fazlalığı kafa karıştırıyordu. Reklamcılık şirketinde ilk kez bulunuyordum. "Polisler yolda, zamanımız kısıtlı." Kafamı hızla sallarken bir anda bozacağım diye korkuyordum. Cevat'ın nişanlısı rolü hiç de iyi olmamıştı açıkçası. Cevabını bilmediğim sorular rahatsız ediyordu beni. Kapıyı tıklattığımızda içeriden onay aldığımız gibi girmiştik. Takım elbiseli, yaşı otuzlarında bir adam ayağa kalkarak tebessümle bize doğru ilerledi. Saçlarının önleri hafif dökülmüştü, geride kalan siyah saçlarını geriye taramıştı. Orta boylu yapılı bir adamdı ve bakımlı olduğu ortadaydı. "Hoş geldiniz." "Hoş bulduk." Cevat'tan sonra benim elimi sıktığında içimdeki tedirginlik üst düzeye çıkmıştı. "Ben Cevat Ufuk, nişanlım Alisia Parlak." "Tanıştığımıza memnun oldum. Enes Gürmen, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım." Eliyle oturmamız için işaret ettiğinde Cevat'la karşı karşıya oturarak Enes'e odaklandık. Kendi masasına geçtikten sonra ellerini masada kavuşturdu. "Nasıl yardımcı olabilirim?" "Nişanlımın annesinin küçük bir mağazası var. Kendisinin çok yakın bir zamanda doğum gününü kutlayacağız, biz de hediye olarak ona mağazasının reklamını yapmayı istiyoruz." Dedi Cevat normal bir şekilde. Ben bile inanıyordum annemin öyle bir mağazasının olduğuna. Oyunculuğuna laf edemezdim. "İlk olarak annenizin doğum gününü kutluyorum ve bu fikir gerçekten çok güzel." Tedirgin şekilde gülerek kafamı salladım. Mevzuya git gide daha çok yaklaşıyorduk. "Anneniz ne işle meşgul Alisia hanım?" Beklenen soru gelmişti. İki çift göz üzerimde toplanırken nefesimi tuttum. Ortamdaki gerilim gitgide artarken saatin sesini bile duyar olmuştum. Elimi çantamın ön cebine götürerek kendimi hazırladım. Tam gözlerinin içine bakarak "küçük ve tatlı parfüm mağazası işletiyor," dedim tebessüm ederek. Bozuntuya vermek istemiyordu fakat olmamıştı, yüzündeki o ifadeden olayı anladığını hisseder gibi oldum. "Hatta size küçük bir hediye de getirdim, umarım beğenirsiniz." Parfüm şişesini çıkardığımda yüzünden korkuya düştüğünü anlamak hiç zor olmamıştı. Çabuk olmalıydım. "Parfüm fobisi ha?" Cevat'ın alaylı sesinden sonra elimdeki parfümü hemen yüzüne doğru sıktım. Anında kendini geriye atarken Cevat ayaklandı. "Bakın, burada katilde aradığımız özellikte birisini buldum." Adam nefes nefese olayı yeni kavramış bize bakıyordu. "Aynı zamanda güvenlik kameralarında yakaladığım bir ayrıntı." Diyerek askılıktan asılmış siyah yağmurluğu gösterdi. Aşağıda duyulan seslerden polislerin geldiğini anlamıştık. İkimiz de ayakta karşısına dikilmiş bekliyorduk. Olay tam istediğimiz gibi gidiyordu, polislerin ayak sesleri daha da yaklaşıyordu. Daha sonra anlayamadığım bir olay oldu.. Hatıralarımda sisli olarak kalmıştı. Sanki birisi anlık fotoğrafımı çekmiş gibi kısa süreli şaşkınlık yaşamıştım. Katilin kısa sürede çekmeceden aldığı silahı ağzına sıkmasıyla gözlerimi kapamam aynı andaydı. Duyduğum son ses silahın sesi, o son görüntü ve gerisiyse açılmayan karanlık... ~¤~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE