Köşesine oturduğum kanepede ayaklarımı bir birine sıkmış bekliyordum. Neyi, kimi beklediğimi bile bilmiyordum. Sessizliğime saklanmış, misafir çocuğu gibi utangaç tavırla saniyeleri sayıyordum. Yukarı aşağı gitmekten muhtemelen kafası dönen Cevat en sonunda yorularak yanıma oturmuş ve beni izlemeye başlamıştı. Ters giden şeyler fazlaydı ama bu olay..
Garipti aslında verdiğim bu tepki. Birisi karşımda silahla kendisini vuruyordu bense burada oturuyordum sakince. Acaba akıl hastanesinde olmamam normal miydi? Şu an Cevat'ın evinde oturmam aslında olan en anormal durumdu. O bile korkmuş, evine almıştı. Büyük ihtimal acımıştı bana, hislerime olduğu gibi.
Gelen telefon sesiyle sessizliğimiz bozulurken, huzursuzluk daha çok sıkmaya başlamıştı.
"Kaç seferdir arıyorum, meşgule atıp durma şu kendinden akıllı telefonunu."
Bakışlarımı hışımla yanımdan kalkan Cevat'a odakladım. Göz göze geldiğimizde kendisini toparladı derhal. Çok mu vahimdi durumum? Etrafta olanlara tepkisizdim de ondan. Kiminle konuşuyordu?
"Alisa iyi değil, gel al onu."
Kiminle konuştuğunu fark etmem uzun sürmemişti. Aykut!
"Lan ne demek hayati durum söz konusu, kız aklını kaçıracak, daha önemli olan ne?"
.. Şaşkınlıkla kaşlarım havaya kalktı. Aykut hayati durum söz konusu dese de Cevat benim durumumu ondan üstün tutmuştu. Ölecek miyim ne?
"Başlatma Aykut, gel al kızı. Şokta!"
Sonra beklemediği bir olay oldu, telefon yüzüne kapandı. Ama ben şaşırmamıştım. Aykut öyleydi işte, üzerinde çalıştığı olayda belirlediği şey önemliyse etrafını asla fark etmezdi. Onun için özel olmak gerekirdi ve onlar için ayrıcalık tanırdı. Ben onun özeli değildim. Telefonu kulağından indirdikten sonra çaresiz bakışlarına denk gelmiştim.
"İyiyim."
Sesim sanki başka bir varlıktan çıkmış gibiydi ama o da bir nevi içime kaçmıştı. Cevat her an silahını çıkarıp kendisine sıkacakmış gibi hissediyordum. Yanımda oturduğunda dikkatle bakmaya devam etti. Niye öyle bakıyorsun? Altı üstü mahvolmuş durumdayım işte.
"Kendini vurmayacaksın değil mi?"
Sorumun ardından gülerek kafasını ellerinin arasına aldı.
"Şu zamanlarda yapmam, biliyorsun."
Üzerindeki iftirayı temizlemeden yapmazdı, haklıydı. "Gerçekten yaptın mı?" Hep o mu alakasız konuşacaktı? Gerçekten bilgi kaçakçılığı yapmış mıydı?
"Sence yaptım mı?"
Sanki söylediğim her kelime onun kişiliğini oluşturacak gibiydi. Benim gözümden nasıl gözüktüğünü mü merak ediyordu?
"Ruhunda sayısız karakter taşıyan birisini tanımam ne kadar inandırıcı olabilir ki? Hem sen diyorsun bana, kimseye güvenme diye."
İptal olmuş beynimle konuşmam aslında çok ilginçti. Seri katillerin, narsist kişiliğe bürünmüş kişilerin peşinden koşturan ve onlar gibi düşünmeye kendisini zorlayan birisi olarak ne kadar güvenilir olabilirdi?
"Nyctophilia hastalığına yakalanan Ted bile bu lekeyi temizlemek için sabahtan akşama dışarılarda koşturup durmuştu. Bunu ona yapmaya hakkım yoktu. İçimde en çok o hak ediyordu aklanmayı."
Cümlede takıldığım çok yer vardı fakat sormam gereken bir nokta vardı.
"O ne hastalığı?" diye sordum elleriyle oynayan Cevat'a bakarak.
"Karanlığı seviyor ve orada huzur buluyor. Işığa tahammülü yok."
Kaşlarım çatılırken o karanlık yerde neden yaşadığını şimdi anlaya bilmiştim. Kafam zaten allak bullak olduğu için duraksamıştım. İpler kopmuştu. Aslında havalı bir hastalıktı. Düşünsene her yer full karanlık, insan yok. Müthiş!
"Soru sormak unutturuyorsa sor."
Bu jesti karşısında şaşırsam da açıkçası soru sormak da işe yaramıyordu. Çünkü onun da gideceğini biliyordum ve hayatıyla ilgili bir şey öğrenmek anlamsız geliyordu. Omuz silktim umutsuz gözlerimi önüme dikerek. Burada oturmak da yetiyor.
"O ölmedi."
Tepkisizce ona bakarken ne demek istediğini öğrenmek istiyordum. Gözümün önünde sıkmıştı o silahı ve yüzüme, etrafa sıçrayan kan hâlâ tazeliğini koruyordu. Çıkardığı silahıyla bakışlarımı kaçırırken şarjörü boşalttığını fark ettim. Ne yapıyor şimdi bu manyak ki?
Oturduğu yerden yanıma kaydı, ardından yavaş hareketlerle silahı adamın tuttuğu gibi çenemin altına yasladı.
"Adam gördüğün gibi silahı dümdüz şekilde çenesine yaslamıştı. Bu hamle onu öldürmez, kurşun ağzıyla burnuna zarar verip çıkar. Kurşunun beynine ulaşması için eğmesi gerekiyor."
Diyerek geri çekti silahı. Ben ağzına sıktığını sanmıştım. Zaten dumanlıydı anılarım. Boş bakışlarla ona bakarken beklediğim gibi rahat hissedememiştim. O manzaradan sonra hangi güç ya da hangi gerçek beni rahat hissettirebilirdi? Üstelik Cevat'ın yalan söyleme huyunu da katarsak hiç fayda etmemişti. Bakışlarımdan anlamış olacak ki huysuzca kıpırdadı.
"Daha önce böyle bir olay yaşamadın hayatında biliyorum ama kötü olduğunda ne yapardınız Aykut'la?"
Bunu çaresiz kalıp da mı sormuştu merak etmiştim. İyi hissetmem için verdiği çaba yüzünden rahatsız olmuştum. Buna mecbur değildi.
"Aykut'un yaptığı şeyleri sen yapınca işe yaramaya bilir." dedim burnumu çekerek. "Sarılma işe yarıyor." Haklıydı ama bu gerçeği kendime saklamak istedim.
"Pek sayılmaz." Dedim omuz silkerek. Az önce gördüğüm manzara sonrası travmanı sarılma bile kurtaramazdı. En azından öyle düşünüyordum.
"Peki benimle ne iyi gelebilir ki sana?"
Bıkkın ve umutsuz sorusunun ardından içimde kopan küçük bir parça hissetmiştim. Böyle düşünmesi gereken kişi bendim, o değil.
"Unutturuyorsun.. seninle olduğum zaman unutuyorum her şeyi, Aykut'u bile. Nasıl oluyor ben de bilmiyorum. Peşinden koştuğumuz zihinlerin dünyasında kayboluyorum ve bu bana her şeyi unutturuyor..."
Yalan söylemek istemiyordum. O olmasaydı, Aykut'un nişanlısını nasıl kabullenecektim ki?
"Aslında sadece bu vaka yüzünden bu hale gelmedim. Lanetli ev vakasından sonra delirme kotamı doldurdum sanırım."
Diyerek çenemi dizlerime yasladım. Konuşmanın nereye gideceğini bilmiyordum açıkçası ama içimden öylesine konuşmak geliyordu. Ben de ayak uyduruyordum sadece.
"Hayattaki sorunlarımdan biri de bu; kaçmak. Bir olay mı beni korkutuyor, hemen kaçıyorum. Aykut mu beni istemiyor? Kaç ondan... Sevimli koleksiyonuna bile kıyamıyorken beni başından savıyor.
Yetmiyor sevgilisi olduğunu öğreniyorum.. Yüzlerine bile bakmadan kaçıyorum."
Sadece önümdeki sehpaya odaklanmıştım. Mavi gözlerine bakacak cesareti bulamıyordum kendimde.
"Belki de haklısın, o sadece benim çocukluğumda güzeldi. Bense geçmişinden kurtulamayan ruh hastasıyım." Derin nefes alarak konuşmanı tamamladım ve kafamı dizime gömdüm tekrar.
"Son konuya şüphesiz hak veriyorum."
Dudaklarımı bir birine bastırarak baygın bakışlarımı ona tuşladım. Gıcıklık tenine işlemiş, başka açıklaması olamaz zaten.
"Ben yine sorunumun ne olduğunu biliyorum en azından. Sen kendinden bile habersiz 'ben mükemmel bir yaratığım' diyerek ortalıkta dolanıyorsun."
Ayaklarımı yere indirerek sinirle ona baktım. Sanki az önce söylediklerimi duymamış gibiydi. Bu egolu haline büründüğü için içten içe ona teşekkür ediyordum.
"Kendini sevmek aşağılık bir durum değil. Aksini söyleyenler yetersiz olduklarını hissedenlerdir."
Ağzımı açarak cümle kurmak istesem de duraksadım. Yine mantıklıydı. Dirseklerini dizlerine yaslamış, kafasını hafif yana eğerek mavi gözleriyle beni izliyordu. Yutkunarak her şeyi unutmak adına mavi gözlerinde kaybolmaya çalıştım. Başarısız olmuştum ama sadece onlara bakmak bile yeterli olmuştu. Denize baktığınız zaman nasıl onun sonsuzluğu insanı kaygılarından uzaklaştırıyorsa gözlerine bakmak da aynı hissi veriyordu.
"Hadi üzerini giyin, seni eve bırakayım. Halletmem gereken işlerim var. "
Cümlesinin sonlarına doğru ayaklansa da korkuyla bileğinden yapıştım. Bakışları elime odaklandı. Utansam da elimi geri çekmemiştim.
"Yanında kalsam olur mu? Başka türlü ağlayabileceğimi sanmıyorum da."
Yaşananlar kimseye anlatacak türden değillerdi. Ezgi, ikinci cümlemde bayılıp kalırdı. Rock in roll' cuların da takacağını sanmıyordum. Belki anlata anlata hazmederdim.
Ağır şekilde yanıma tekrar çöktüğünde isteksiz de olsam elimi geri çektim. Şu an sanki tek ihtiyacım olan oydu. Çünkü anlam veremediğim şeyleri çözmekte üzerine yoktu ve beni anlayabileceği gerçeği beni onun yanında durmaya zorluyordu.
"Adamın yerini nasıl tespit ettiniz?"
Diye sordum ellerimle oynayarak. Bu işten nasıl kurtulacağımı bilemiyordum.
"Arkadaşlarını sorguya çektikleri zaman birisi son görüştüğü adamı tarif edebilmiş. Onlar da kendisine ulaşmadan önce bilgilerini kontrol etmişler. Tahmin edeceğin gibi özgeçmişi hiç de normal değil. Bu da onu bir numaralı katil yapıyor. Aynı zamanda kızın kendisini arabanın önüne attığı zaman kameralardan kaçamamış.. Katilin cinayet mahallinde dolaşması sık görülen durumdur."
"Tüm bu bilgilere nasıl ulaşıyorsun oradan kovulduğun halde?"
Soruma karşılık mimiksiz yüzünü benden ayırmadı. "Dur tahmin edeyim, Sevgi ve Ted."
Tahminim hiç de zor değildi çünkü birçok kez dosyaları ona kendi elleriyle teslim ettiğinin şahidi olmuştum. Ne kadar sıkı arkadaş olmaları gözler önündeydi. Belki arkadaştan da fazlaydılar..
"Çok fazla soru soruyorsun. Beyin güncellemen bittiyse biraz da ben sorayım."
Arkasına yaslandığında kaşlarımı çatarak ona baktım. Normalde soru soran taraf ben oluyordum çünkü tek cahil ben kalıyordum olağan durum akışında.
"Arkadaşının araba kazasını kendi gözlerinle mi gördün?"
Yıllardır üzerini örttüğünüz yaralar bir tek soruyla gün gibi ortaya çıkıveriyordu. Boğazıma oturan o yumruyu kovmak adına hiçbir eylemde bulunamadım. Sadece ona bakmakla yetindim.
"Bu kadar umursamaz olman neyse de bazen söylediklerin insanları kırmaktan da öteye gidiyor. Farkında mısın?"
Dudaklarını bir birine bastırarak öne doğruldu. Farkında olmadan bir şey yapacağını da sanmıyordum ayrıca. Bilerek yapıyordu. İnsanları kırdığının farkında mıydı acaba?
"Kırmaktan öteye giden konuşmalarım, insanların kendilerine söyledikleri tatlı yalanlarının gerçek yüzü. Kendini sürekli kandırman benim sorunum değil."
Kafamı olumlu anlamda salladım. Bu onun gerçekleriydi. Oturup tartışacak halde de değildim.
"Tamam, cevap vereyim o zaman. Her zamanki umursamaz halimizdeydik o gün de olduğu gibi. Şakalar yapıyor bir birimizi sinir ediyorduk kendimizce. Sonra Mine komiklik olsun diye Ezgi'yi tehdit etti. Ben arkadan geliyordum. O kadar dünyadan kopuktuk ki kaldırımdan uzaklaştığını bile fark etmemiştik."
Kuruyan boğazım konuşmamı yarıda kesmişti. Yutkunarak devam etmeye çalıştım. Gözlerine baktığımda dikkatlice beni dinliyordu.
"Pek hatırlamıyorum aslında o anıyı. Korna sesini duydum sadece ve gözlerimi kapattım. Becerebildiğim en iyi şeyi yaptım yani. Kendimi kötü bir anıdan kurtarmak adına oradan kaçtım zihnimde. Gözlerimi açtığımda yüzü bana dönük olan Ezgi vardı, bir de yerde yatan Mine. Yüzünü geri çeviremeyen Ezgi'nin bakışlarını ne zaman hatırlasam içimdeki o his el olup boğazıma yapışıyor. O kadar..."
Elimle akan gözyaşını silerek burnumu da kazağımın koluna sildim. İğrenç olmak da umurumda değildi.
"Olup biten her şeyi bir 'o kadar' a sığdırmak gibi senin duygusuzca söylediklerin. O kadar işte."
Koltuktan kalkarak kapıya yöneldim sessizce. Ceketimi ve çantamı da alarak evinden çıktım.
Çökmüş şekilde otobüs yolculuğunu yaparak sağ salim eve dönmeyi başarmıştım. Diğer dünyadan olan ev arkadaşlarım beni şaşırtarak müziği son ses açmamışlardı. Ben de duşumu yaparak masamın başına geçip unutmaya yüz tutmuş derslerime gömüldüm.
Üzgün olduğunuzda ya da dünyayla ilişkiyi kesmek istediğiniz zaman ders çalışmak harika görünürdü. Bir tek o zaman öyle çözülürdü zaten. Uzun zamandır çözemediğim derslerimi ve ödevlerimi bitirmiş sınavlar için az da olsa altyapı oluşturmuştum. Anlayamadığım konuları küçük not defterine geçirerek kırmızı kalemle altını çizdim.
Yorulduğumu kafamın şiştiğini hissettiğimde anlamıştım. Mutfağa geçerek atıştırmalık bir şeyler alarak tekrar odama döndüm. Daha fazla dayanamayarak telefondan Ezgi'yi tuşladım.
"Rüya mı görüyorum acaba? Alis hanım nihayet dedektif bozuntusundan zaman -"
"Ezgi ben çok kötüyüm. Yanına gelebilir miyim?"
"Ne oldu kızım?"
"Sadece konuşmaya ihtiyacım var. Evde misin? Yanına geliyorum."
¤¤¤
Kafamı Ezgi'nin dizlerine koymuş zamanın geçmesini bekliyordum. Hani olur ya yapacak bir şeyin olmaz ve zamanın geçmesini beklersin sadece. Yaralarını sarmaya da mecalin olmaz. Saçlarımda dolaşan elleri zihnimi uyuştursa da uyumak gibi bi lüksüm yok olmuştu şu an için.
"Bugün bir olay oldu. Mine'yi hatırlatan bir olay.."
Saçlarımdaki elleri dursa da tekrardan okşamaya devam etti.
"Vakayla mı ilgiliydi?"
Sadece kafamı salladım sorusuna karşılık. "Ben onu çok özlüyorum Ezgi.." çatallaşan sesime inat ağlamamak için direndim.
"Biliyorum, birtanem biliyorum. Ben de çok özlüyorum. Gece kuşu gibi geceleri musallat olup gündüzleri de erkenden uyutmadığı günleri çok özlüyorum."
Kırılan sesinden ağladığını fark ettim. Eskiden üçümüz de birlikteydik benim evimde. Kazadan sonra Ezgi o anılarla yaşayamayacağını anladıktan sonra ayrılmıştı. Bir tek ben kalmıştım işte. Bir de onun anıları.
"Ezgi keşke zamanı geri getirmeyi başara bilseydik. Kendimi suçlamak keşke fayda etseydi.."
Artık direncim kırıldığında gözyaşımı serbest bıraktım. "Şşş, sil bakiyim gözlerini."
Kafamı kaldırarak kızarmış gözlerine baktım. "İyi ki yanımdasın yoksa nasıl atlatırdım bilmiyorum.."
"Arkadaşlar zor zamanlar için vardır. İyi günler için fazlasını bulursun.. Hem sen olmasaydın ben de atlatamazdım. Bir birimiz için ayakta durmak zorundayız."
Eliyle yanaklarımı sildi usulca. İçimde biriken diğer şeyleri de anlatma isteğimi bastıramamıştım.
"Aykut'un nişanlısını ne yapacağım? Sonsuza kadar kaçamam ki?!"
Dedim gözlerine bakamazken. Her olayında arkasını kolladığın insanın yarı yolda bırakması gibi utanç hissi vardı içimde.
"Aykut'u eşek arıları soksun inşAllah. Uzaylılar kaçırsın da üçüncü göz diksinler kafasına. Uzun yolda kulaklığının teki bozulsun."
Artık kendimi tutamayarak gülmeye başladım. "Utanmasam haline acıyacağım çocuğun."
Sinirle saçlarını kulağının dibine sıkıştırdı. "Ben onun için ip yumağına benzer olayların içine girdim. İpleri kendime düğümledim ama gereksiz olduğunu sonradan anladım. Onun için hiçbir şey ifade etmiyormuşum meğer."
Nemli gözleriyle çaresizce bakmaya devam ediyordu. Ne yapabilirdi ki?!
"Megolaman manyağın yanından neden ayrılmıyorsun o zaman?"
Aslında haklıydı bu soruyu sormakla. Artık savaşacağım bir konu kalmamıştı.
"Bilmem, kafamı dağıtmaya yardım ediyor."
Kafasını hafif yana eğdi gülerek. "Rüyalarında bile çocuğun mavi gözlerini hayal ediyorsun. Nasıl dağıtmışsa kafanı?" Şaşkınlıkla ağzım beş karış açıldı. "H-hayır, hiç de bile. O gün çok yorulmuştum halıya yığılıp kalmıştım bir kere."
Saçma açıklamam sonrası yüzümü buruşturdu. Haklıydı, bu olmamıştı.
"Sen niye böyle şapşalsın ki? Neyse, o zaman geçmişi rafa kaldırıp şimdiki zamanı da görmezden gelemezsin. O kadar laf sokmasına rağmen komaya girmediğine göre çalışmaya devam et. Ne kaldı ki zaten?! Okul bitince de hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz.."
Kafamı sallayarak dediklerimi onayladım. Fakat ne hayatı Ezgi allasen diyememiştim.
"Psikolojik ruh halime uygun en doğru seçim olarak görüyorum bu dediklerini. Aykut'un ve nişanlısının canı cehenneme. Lanet herifler!"
Amerikan dublajımı da yaparak yatağa sırtüstü attım kendimi.
"Aynen dostum, belli olmaz zaten. Cevat sana deliler gibi aşık da olabilir."
Evi yıkacak türden attığım kahkahaya Ezgi fazlasıyla şaşırmıştı onu tanımayan birisi olarak. Şimdi benim kanatlanıp buradan uzaklaşma ihtimalim bile daha gerçekçiydi. Adam beni oksijen israfı listesinde ilk üçüncü sıraya yerleştirmişti.
Sağa çevrilerek yastığa sarıldım ve gözlerimi kapattım. "Aşık olamayacak kadar yorgun hissediyormuş. Bana aşık olacak kadar da geri zekalı gibi hissetmiyor, bundan emin olabilirsin"
Dedim kendimden emin şekilde. Yarın hangi psikopatın kapısını çalacağımızı bilmediğimden dinlenmek adına uyumaya çalıştım. Acaba Pırlanta Vakası 'na ne zaman gelecektik? Cevat'ın uğruna her şeyini ortaya koyduğu ve bana katlanmak zorunda olduğu vakaya.
~:~