Yatılı Hayat Rutini

4864 Kelimeler
    " sistemde sıkıntı var." Ne çok duyar olduk bu cümleyi. Fatura yatırmaya gidersin böyle derler, ikametgah değiştireceksin sistem deyip bekletiller. Bankada, telefonda, elektroniğin olduğu her yerde. Mesela markette bile diyorlar. Temassız lütfen diyorsunuz , efendim , sistemde sıkıntı var nakit alalım mümkünse diyorlar. Vefa bunları düşünecek durumda değildi.Okulda sene kaybı olmaması ona yetmişti. Efe çok sessizdi. Birden bire üçüncü sınıfa geçmiş olmak ona büyümüş hissi vermişti. Pencere kenarında oturuyordu. Ders hiç dikkatini çekmemişti. Acıkmıştı. Evde olsa annesi ya da ablası hemen hazırlardı burada kimden yemek isteyecekti ki. Yanındaki arkadaşına sordu: "Ben acıktım sen acıkmadın mı? Ne zaman yemek yiycez?     Yanına oturduğundan beri ağzını bile açmayan bu çocuğa böbürlenerek cevap verdi: - Öğlen yiycez yemeğimizi. Ben abimle gidiyorum. Seni de götürürüm yemekhaneye benle gelirsin gösteririm sana.     Efe çocuğa adını bile sormadığını fark etti. "Senin adın ne?" "Ömer." dedi çocuk. Bu kadardı bir çocuğun bir çocukla arkadaş olması. Bir söz, bir gülümseme,hatta bazen sadece aynı ortamda bulunmak bile yetiyordu. Ama insan büyüdükçe masumluğunu kaybettiği gibi insanlara olan sevgisini de kaybediyordu.      Emir zaten hiçbir ortamda asosyal durmazdı. Ve bu çocukta şeytan tüyü vardı. Nereye gitse hep lider konumunda olurdu. Daha yeni girdiği bir ortamda bile insanlar çevresini sarardı. Özgüveni yüksek, enerjisi fazlaydı. Belki de bu yüzden hayat da ona hep güzel şeyleri gönderiyordu. Bir tür olumlama gibi. Yüksek enerji, pozitif düşünce ve sonu hep güzellikler.      Vefa gelişimi hızlı bir kızdı. Ergenliğinin ilk aşamasındaydı ve çok göze çarpıyordu. Fiziği, güzelliği, duruşu... Sınıfa daha adımını atar atmaz kendisine çevrilen gözlerdeki hayranlığı görmüştü. Belki de saygıydı bu. İstanbul'dan gelmiş olması Vefa için büyük bir artıydı. Hacer adlı bir kızla konuşmuştu ilk. Daha doğrusu kız Vefa'yla konuşmuştu. Hacer'in arkadaş tayfası vardı. Ardından onlarla tanıştırmıştı. Sonra başka bir kız gelip oturdu Vefa'nın yanına adı Büşra'ymış. Arkadaş olmak istediğini söyleyip o da kendi arkadaşlarıyla tanıştırmıştı. İki tarafta birbirlerinden pek hoşlanmıyordu belli ki. Çünkü iki taraf da diğer tarafın arkasından konuşmuştu. Diğer taraftaki Kerim ne kadar kötü kızlar olduklarından, yaptıkları kötü davranışlardan bahsetmiti. Eğer onlarla arkadaş olursa başına çok kötü şeyler gelirmiş. İyi de dedi Vefa kendi kendine kim doğru söylüyor? En iyisi gözlemlemek şimdilik kimseye karışmamak diye düşündü. Nasıl olsa zamanla kendi tanırdı ve arkadaşlarını seçerdi. Tarafsız kalmak adına boş olan masalardan bir erkeğin yanına oturdu. Selam verdi. Sınıftaki diğer erkekler gülüştüler. Vefa neye güldüklerini çok iyi anlıyordu ama duymazdan geldi. Çocuk selamı aldı. Arkadaşlarından biri yuvarlayarak top küçük bir kağıdı fırlattı, çocuğun kafasına geldi. Çocukta ayağa kalkıp elindeki silgiyi fırlattı diğerine. Vefa bunlar da hiç büyümemiş diye düşündü.  Bir süre sonra öğretmenleri geldi. Ayaktakiler hemen yerlerine geçti daha demin ortalıkta koşan, kavga eden, bağıran, tahtayı karalayan onlar değilmiş gibiydi. Ders Türkçeyi. Türkçe öğretmenleri balık etli, çok bakımlı, güzel giyimliydi. Parmağında yüzük vardı belliki evliydi. Vefa Türkçe'yi hep sevmişti zaten. Derste su gibi akıp gidiyordu. Öğretmen tahtaya yazı yazarken kolundaki altın bileklik şıngır şıngır ses çıkarıyordu. Hele cümlenin sonuna nokta koyarken elini hızıyla vurunca öyle güzel bir ses çıkıyordu ki Vefa dalıp gitmişti. Annesinin de bilegindeki bilezikler böyle ses çıkarırdı. Annesi her zaman takmazdı gerçi. Sadece düğüne veya çok önemli bir yere giderken takardı. Kolunu her oynattığında bu sese benzer bir ses duyardı Vefa. Şimdiden özlemişti annesini. Hem çok seviyor hem de çok kızıyordu annesine. Gerçi birini sevmese insan, bunca kırılmazdı da. İnsan en çok sevdiklerine kırılırdı, en büyük yaraları yine sevdikleri açardı. Çünkü insan sevmedikleri ne karşı bu kadar savunmasız değildi. Kendini onlardan korurken sevdiklerini yüreğinin derinliklerine kadar alırdı. İşte bu yüzdendi en çok yara aldıklarımızın sevdikleriniz olması. Tam daldığı sırada öğretmeni " Vefa'nın anlamı ne demek önce tahmininizi yazın sonra sözlükten anlamını bulun" demişti. İsmini duyunca önce kendisine sesleniyor sanıp bir silkelenmişti ama hemen cümlenin devamından kendine seslenilmediğini anlamıştı. Kitaba baktı. Kaldığı etkinlikte öyle bir şey yoktu. Yanındaki çocuğun kitabına baktı yan sayfaya geçmişti. Vefa kalemi elinde döndürürken ne kadar zamandır dalmıştı ki kendisi daha ikinci etkinlikteyken arkadaşları beşinci etkinliğe geçmişti.  Metinden anlamını bilmedikleri kelimeleri bulup metinde geçtiği cümleye bakarak anlamını tahmin etme etkinliği vardı. Vefa eksik kaldığı yerleri hızlıca tamamlayıp beşinci etkinliğe geçti. O etkinliği de bitirip arkasına yaslandı. Pencereden dışarıyı izlemeye başladı. Bir serçe pencere kenarındaki simit parçasını yemeye çalışıyordu fakat yandaki kızın her hareketinde korkup uçuyordu. Vbiraz gözlemledik ten sonra tekrar geliyor ama bir türlü rahatça yiyemiyordu. Her canlının rızkı hazırdı fakat o hazır rızkı yemek bile emek istiyordu, dikkat istiyordu. Bu kuş bu kadar temkinli olmasa doğa da çoktan öldürülmüş veya başka bir canlıya yem olmuştu bile. İnsanın öğreneceği çok şey vardı gerek doğadan gerek hayvanlardan gerekse kendi türünden.Vefa da dikkatli olacaktı olmalıydı hele o yaşadığı olay. Bir kuş kadar olamadım kendimi koruyamadım diye düşünürken kalbi de sıkışmaya başlamıştı. Kendine kızıyor sürekli kendini suçluyordu. Kirli hissediyordu kendini. Öfkesinden elindeki kalemi öyle bir bükmüştü ki kalem kırıldı. Çaat.. Sesi duyanlar Vefa'ya sesin geldiği yöne dönmüşlerdi tabi öğretmende öyle. Yavaşça Vefa'nın yanına geldi elini omzuna koyup "İyi misin elin acıdı mı?" diye sordu. Vefa "Yanlışlıkla oldu hocam." dedi. "Tamam sorun yok, bitti mi etkinlik?" Hafifçe eğilip kitaba baktı. Vefa' nın hem tahminim hem de sözlük kısmında ' sözüne sadık kalmak, sözünde durmak' yazıyordu. "Buraya tahminini yazmalıydın. Önce tahmin sonra sözlük." dedi öğretmen. Vefa "Benim adım Vefa hocam. Adımın anlamını bildiğim için tahmin edemedim." dedi. Öğretmen gülümsedi " Çok güzel bir ismin varmış." dedi. Kadının sesi kadife gibiydi huzurla doluyordu sesini dinledikçe içi. Öyle tane tane konuşuyordu ki bir masal dinliyormuş gibiydi. Üstelik öyle hep aynı sesle de konuşmuyordu bazen sesini kalınlaştırıyor bazen yükseltiyor bazen kısıyordu. Ellerini ve kollarını öyle ahenkle hareket ettiriyordu ki bir tiyatro sanatçısını izliyor gibi dinledi Vefa. Hayran olmuştu bile Türkçe öğretmenine.     Tenefus zili çalınca hızla sınıftan çıkıp kardeşlerinin yanına gitti. Kardeşleri digerliyle kaynamıştı. Her şey yolunda görünüyordu. Kardeşlerinin arkadaşlarıyla tanıştı. Onlar birinci sınıftan beri bu okuldalarmış her şeyi biliyorlardı. Kardeşlerini onlara emnaet etti. İçi rahatladı. Bahçeye çıktığında Nuray koşarak Vefa'nın yanına geldi. Vefa'yı çok sevdiği belliydi fakat nedense fazla yaklaşmıyordu. Mesafe seviyor demekki diye düşündü Vefa fazla üzerinde durmadı. Sağ olsunlar Vefa'yı hiç yalnız bırakmıyorlardı. Kimi tanışmak için, kimi merakından, kimi kendi tarafına çekmek için geliyordu Vefa'nın yanına ama sonuç olarak yalnız kalmıyordu.     Dördüncü dersin bitiş zili çaldığında masasında biraz oylandı. Niyeti herkes çıktıktan sonra onları takip etmekti. Şimdi nereye gideceğiz ne yapacağız diye sormak istememişti. Bunu kendi kendine de öğrenebilirdi. Ama buna hiç gerek kalmadı çünkü bir kız yanına geldi ve "Simdi sıraya geçeceğiz Ordan da yemekhaneye gideceğiz sırayla. Sesin güzel mi? dedi kız. Vefa hepsini anlamıştı da sesinin güzelliği ne alakaydı. Kızın yüzüne anlamsız anlamsız bakınca devam etti kız " Önce bir ve ikileri gönderiyor hocalar. Aralıklı aralıklı gidiyoruz yemekhaneye ordada sırayla yemek alındığı için kalabalık olmasın diye bizi burdaki sırada bekletiyorlar. Beklerken de zaman geçsin diye şarkı söyletiyorlar hem sınıfından biri çıkıp şarkı söylerse o sınıf diğerlerinden önce gidiyor yemekhaneye o yüzden sordum sesin güzel mi diye." dedi. Vefa anladım manasında kafasını salladı. Çok acıkmıştı yemek yemek için şarkı söylemesi gerekiyorsa bunu seve seve yapardı. Zaten şarkı söylemeyi de çok seviyordu.     Birlikte sıraya geçtiler. İki tane öğretmen vardı merdivenlerde duruyorlardı. Arkadaşının dediği gibi önce birinci ve ikinci sınıfları gönderdiler. O kadar tatlılardı ki kollarını önündeki arkadaşlarının omuzlarına uzatmışlar indirmeyi hile akıl edemeden zorlama zorlama yürüyorlardı. Pengueni anımsattı Vefa'ya. Paytak paytak. Bir tanesi önündeki arkadaşının ayağına bastı az kalsın düşecekti. Kıkırdayarak güldü Vefa onların bu haline. Efenin küçüklüğü gelmişti aklına. O da böyle paytak oaytak yürürken oyuncak kurbağanın üstüne düşmüştü. Kurbağa ses çıkarınca da önce şaşırmış sonra korkmuş ve bağıra bağıra ağlamaya başlamıştı. Annesi kurbağayı gösterip "Bir şey değil oğlum korkma! Bak buydu senin oyuncağın. Sık bak işte ses çıkıyor gördün mü?" diye anlatmaya çalışsa da annesini dinlememişti inatçı keçi. O günden sonra o oyuncaktan nefret etmişti hatta kurbağalardan da.      Sirada beklerken "Şarkı söylemek isteyen var mı?" diye soruyordu ki öğretmenlerdenn biri daha cümlesi bitmeden Vefa parmak kaldırdı. "Parmak kaldıran gel bakalım."dedi. Vefa merdivenlerin orta basamaklarına kadar çıktı. Tüm öğrenciler karşısındaydı. Başladı söylemeye: Bana bir masal anlat baba İçinde bütün oyunlarım Kurtla kuzu olsun şekerle bal, Baba bir masal anlat bana İçinde denizle balıklar Yağmurla kar olsun güneşle ay, Anlatırken tut elimi Uykuya dalıp gitsem bile Bırakıp gitme sakın beni, Bana bir masal anlat baba İçinde tüm sevdiklerim İçinde İstanbul olsun.    Sarki bittiğinde ıslıklarla alkışladılar. Öğretmen "Aferin hadi bakalım sınıfını da al yemeğe geç." dedi. Sınıf arkadaşları Vefa'ya teşekkür ediyorlardı. Sevinç içindelerdi. Vefa kardeşlerine el salladı yemeğe geçerken.     Yemekhaneye gittiklerinde çok ağır yemek kokuyordu. Evde de yemek oiserdi ama hiç bu kadar ağır koktuğunu hatırlamıyordu. Evdeki koku burnuna mis gibi gelirdi. Uzunca bir sıra vardı. Bir de bekletilerek gelmişlerdi hâlbuki. Ne kadar yavaş ilerliyordu böyle sıra. Çevreyi incelemeye başladı. İki tane yemek dağıtma yeri vardı. Bir kaç öğrenci ellerinde kepçe çalışanlara yardım ediyordu. Kasaların içinde kaşık ve çatallar vardı. Yanında daha dört bölmesi olan demir tabaklar vardı. Onun yanında da ekmek Sepeti. Sırayla bunlardan alıp ilerliyordun. Sonra yemek dağıtıanlar tabağına birer kepçe yemek dolduruyordu. Sağ ve sol tarafta altı kişilik masalar yan yana bitiştirilerek oluşturulmuş yedi uzun oturma yeri vardı. Yemeğini alanlar masalardan istediği yere oturuyordu. Sağ ve sol taraftakiler de kendi aralarında kızlar ve erkekler diye ayrılarak oturuyordu. Sınıfta aynı masayı paylaşıyorlardı. Tenefüslerde birlikte oyunlar oynuyorlardı neden yemek yerken kızlar erkekler diye ayrı ayrı oturduklarını anlayamadı Vefa. Bunları düşünürken sırada kendisine gelmişti. Tabağını alırken Efe'yi gördü. Önce yanına çağırmak istedi kardeşini. Sonra bunun hiç doğru olmadığına karar verdi. Diğer kişilerin önüne geçmek haksızlık olurdu. Benim önüme birileri geçsin ister mıydım yine empati kurdu ve çağırmaktan vazgeçti. Yemeğini alıp dışarıyı girebileceği bir masaya oturdu. Sınıfından henüz isimlerini bilmediği üç kız da başka bir masadan kalkıp Vefa'nın masasına geldiler. Orada tanıştı kızlarla. Birinin adı Esma birinin adı Berra ve birinin Adı Kiraz'mış. Esma ve Berra kardeşimiş. Aslında Esma bir yaş büyükmüş ama kardeşiyle birlikte okula gitsin diye bir sene bekletmişler. Esma ve Berra'nın köyleri yakınmış her haftasonu evlerine gidiyorlarmış. Kiraz'ın ki daha uzakmış o genelde aydan aya veya iki ayda bir gidiyormuş eve. Başta hepsi çok zorlanmış ama kısa sürede alışmışlar. Eve gittilerinde hiç tatil gibi olmuyormuş zaten. Ev temizle, annene babana yardım et, kardeşlere bak, köy işlerini yao derken daha fazla yoruluyorlarmış. Burayı seçmişler bile. Vefa da sevecekmiş. Vefa bunları dinlerken içinden umarım öyle olur diye dua ediyordu. Artık taraf seçmeden arkadaş bulduğunu düşünüyordu. Üçü de şeker kızlardı. Kızlar anlatmaya devam etti. Yemekten sonra iki ders daha varmış. Ders bitince kızlar aşağıdaki kız yurduna gidermiş üstlerini değişmek için. Erkekler de yemekhanenin yanındaki erkek yurduna giderlermiş. Yurda giderken, yurttan çıkarken, okula girerken her gün tek tek sayı alınırmış eksik kişi var mı diye sürekli kontrol edilirmiş. Bazen olumsuz şeyler de oluyormuş mesela bazen annesini özleyen, buraya dayanamayanlar oluyormuş. Köyüne gitmek için kaçanlar oluyormuş bir kız varmış sürekli kaçıyormuş onu hep yolda yakalıyorlarmış. Hatta bir keresinde köye kaçmayı başarmış kız üstelik daha 3. sınıfmış. Öğretmenler tüm çarşıyı aramış bulamamış. Kızı babası okula geri getirmiş. Bu anlatılan Vefa'ya hem komik geldi hem de üzdü. Böyle bir ruh halindeyken o kız ne öğrenebilirdi ki? Ya da okulu sevmeyen, annesini özleyen bu kız için bir şeyler yapılamaz mıydı? Eğitim her çocuğun hakkıydı evet ama güvende hissetmek ailesiyle olmak da hakkı değil miydi? İmkansızlıkları düşündü Vefa. Hiç kimsenin eğitim şartı eşit değildi ama sanki eşit sartlardaymış gibi aynı sınava girerlerdi. Büyük haksızlıktı Vefa'ya göre. "Eee, üstümüzü değişince ne yapıyoruz istediğimiz zaman çıkabiliyor muyuz dışarı?" Devam etti kızlar. Yaklaşık bir saat kadar duruyormuşlar içerde zaten çıkma vakti gelince bekletme yani nöbetçi öğretmen "Hadi kızlar aşağı inin!" diye seslenirmiş veya birkaç kızı görevlendirirmiş bu iş için. Aşağıda boş bir alan varmış orda sıraya girerlermiş. Sonra yine sayı alınarak dışarı çıkıp okula giderlermiş. Bazı kurslar ve egzersizler varmış. Örneğin 6,7,8. Sınıflara okul derslerini geliştirmeli için kurs verilirmiş. Tiyatro, satranç egzersizleri varmış. Kiraz hem DYK kursuna hem de tiyatro egzersizine gidiyormuş çok eğlenceliymiş tiyatro egzersizi her dönem sonunda bir gösteri düzenleyeceklermiş tüm okul izleyecekmiş. Saat beşte yemek için okul onunda sıraya girilirmiş. Yine şimdi ki gibi yemekhaneye gelinirmiş. Yemekten sonra tekrar okula geçilirmiş. Orda tüm çocuklar oyun oynarmış. Tenis, basketbol, voleybol, masa tenisi, kovalamaca, saklambaç, sek sek.. aklına ne gelirse. Hatta spor salonu varmış okulun arkasındaki tepedeymis. Tepe dediklerine bakmayacakmışım yakınmış hemen üstteymiş. Okul aşağıda kaldığı için oraya tepe diyorlarmış. Yemekten sonra okulu gezdirip yerini gosterirlermiş. İşte o spor salonuna bazen diğer okullardan öğrenciler gelip burdaki öğrencilerle maç yaparlarmış izlemesi çok zevkliymiş. Saat yedide herkes kendi sınıfına geçermiş. Çünkü etüt başlarmış. Sekiz buçuğa kadar sürermiş etüt. Bir kez ara verilirmiş. Biraz sıkıcı oluyormuş bazen ama bazen de çok zevkli geçiyormuş. Başımızda öğretmen durmuyormuş. Yani duruyormuş da sürekli olmuyormuş. Çünkü okul bittikten sonra okulda sadece bekleyen öğretmenler kalıyormuş iki erkek iki kadın öğretmen. O kadar sınıf var hangi birinde beklesinlermiş. Kapılar açık dururmuş sınıflardan ses çıkmadıkça gelmezlermiş genelde. Bazen de bakıp çıkarlarmış. Öğretmen gelince herkes çalışıyor gibi ya da kitap okuyor gibi yaparmış öğretmen gidince sessiz sessiz konuşur veya oyun oynarlarmış. Vefa tüm bunları dinlerken bile yorulmuştu. Ya gündüz uyumak istese o zaman nerede uyuyacaktı. O zamanda sınıfta başını masaya koyup uyuyormuşsun. Tüm bunlara katlanamayacağını kendisinin de tıpkı kaçan kız gibi kaçağını düşündü. Belki birlikte kacarlardı kim bilir. Hem konuşmuş hem yemeklerini yemişlerdi. Vefa pırasa yemeğini çok severdi ama bu annesinin yaptığı gibi olmamıştı tadını hiç beğenmediği için yiyememişti. Kızlar tabakları kendilerinin götürdüğünü yemekhanenin sonundaki yerde dört tane büyük kova olduğunu birine çöpleri döktüklerini birine de çatal birine de kaşıkları attıklarını sonuncusunu içinde su olduğunu ve tabağı ona batırıp çıkararak büyük bulaşıkları temizlediklerini, sonra da orada bekleyen görevli kadına verdiklerini, bunu yapmak için de yine sıraya girdiklerini ve sıranın başında belletmenlerden birinin beklediğini, yemek dikmenin yasak olduğunu, herkesin aldığı yemeği bitirmesi gerektiğini anlattılar. Vefa son bir kez daha denedi yegini bitirmek için fakat midesi öyle bir bulandı ki daha fazla zorlayamadı. "Ben bunu yiyemeyeceğim. Midem çok bulandı. Kalkalım öğretmene söylerim napayım yiyemem ki." Kalktılar hep beraber. Sıraya geçtiler. Öğretmen sıraya geçenlerin tabaklarını kontrol ediyor tabağında yemek olanları sıradan ayırıp yemeleri için gönderiyordu. Vefa'ya geldi sıra Vefa durumu anlattı fakat öğretmen yiyemeyeceği yemeği almaması gerektiğini eğer almışsa bitirmesi gerektiğini söyleyerek Vefa'yı da sıradan çıkardı.      Vefa yemeğe yemek Vefa'ya bakıyordu. Bir daha yemeyi denemeyi bırak kokusunu aldıkça bile kötü oluyordu Vefa. Madem öğretmen görünce döktürmüyordu o halde görmeden dökmeliydi.bunun için biraz beklemeliydi. Beklerken etrafına bakınıyordu. Ortadaki iki uzun masa bin birinde erkekler birinde kızlar karşılıklı gelmişlerdi. Kızlara arkası dönük olanlar ekmekleri ikiye bölüp tek lokmada yerken kızların karşında kalanlar kibar kibar yemeye çalışıyordu. Bu çok komik geldi Vefa'ya. Bir tanesi dikkatini çekti. Diğerlerinin aksine kaşık kaşık yiyordu. Bir anda kafasını kaldırdı çocuk sanki Vefa'nın ona baktığını hissetmiş gibi. Göz göze geldiler. Vefa artık bakarken yakalanmıştı bakışını kaçırmak istemedi bakmaya devam etti. Çocuk muhtemelen yedi veya seçkinci sınıftı. O da bakışını kaçırmadı. Hatta bir yandan Vefa'ya bakıyor bir yandan da yemek yemeye devam ediyordu. Kaşığı ağzına götürürken burnuna çarpı çorba üstüne döküldü. Vefa istemsizce gülümsedi. Çocukta güldü. Oeceteyle dökülen çorbayı sildi. Vefa çocuğu izlerken Esma, Berra ve Kiraz tabaklarını bırakmış yanına geldiler. Kiraz: -Eee, bitirmemiş son daha? dedi.     Vefa unutmuştu. O anda fark etti hala masada oturduğunu ve bitirmesi gereken bir yemek olduğunu. Vefa artık kuralları öğrendiğini bir daha asla yiyemeyeceği yemeği almayacağını ki zaten bunun israf olduğunun bilincinde olduğunu ama şuan bu yemeği asla bitiremeyeceğini söyledi arkadaşlarına. Berra masada duran demir su bardakları dan birini aldı ve hızlıca zaten bir kepçe olan yemeği içine doldurdu. Üstünü de ekmek poşeti ile kapattı. "Hadi kalk hazır sırada azalmışken dikte daha sana okulu gezdireceğiz." dedi. Vefa içinden bu yemeği bulamayanlardan özür diledi. Dökmeyi hiç istemedim biliyorsunuz çok zorlamama rağmen yiyemedim özür dilerim diye geçirdi.    Hala yemek yemekte olan kardeşlerinin yanına gitti. Emir sevdiği yemekleri yemiş ikinciye bir daha sıraya girmişti. Yanındaki arkadaşı Kaan ile diğerlerinden daha iyi anlaşıyordu. Kafaları uyuşuyordu. Efe de Ömer ve İsmail adlı iki çocuklaydı. Efe'nin yanına oturdu. Arkadaşlarına yemek almak için sıraya girmiş olan Emir'i göstererek " O işte benim kardeşim biri de- Efe'yi göstererek- bu. Onun adı Emir bunun adı da Efe. Nasılsınız minnaklar" Efe minnak denmesinden hiç hoşlanmadızdı. Bilerek kızdırmak için söylemişti. Çünkü Efe kızınca yüzü çok tatlı bir ifadeye bürünürdü. Bu da Vefa'nın hoşuna giderdi. Sık sık Efe'yi kızdırmak tam zevk alırdı. Kızlar Efe'ye gülümseyip kendi adlarını söylediler. "Artık üç ablanız daha var." dedi Berra. Efe gözlerini kocaman açarak " Bana bir abla bile fazla. Ben Vefa'yı zor çekiyorum." dedi. Bu cevabı bekliyordu Vefa zaten hep böyle tatlı tatlı didişerek anlaşırlardı. Onların arasındaki bağı güçlendiriyordu sanki. Vefa " Demek öyle habal bakalım madem öyle." diyerek Efe'nin özenle yana yatırıp yaradığı saçlarını dağıttı. Efe " Yaa ablaa! Ablamsın bak, bir şey diycem de. Ben senin saçlarını dağıtıyor muyum gıcık mısın ya?" dedi bunu söylerken bile dudaklarının büzülmesi, kaslarının çatılması, yüzünün asılması zaten bebek gibi olan yüzünü tam bir bebeğe çeviriyordu. Bu yüz ifadesini gördüğünde Vefa bir eliyle boynundan diğer omzuna uzattığı eliyle sarılırken diğer eliyle de Efe'nin yüzünü parmakları arasına alır bir sağa bir sola hafif hafif sallayarak " Subsurata bak ya bal bu bal. Ben bunu yerim ki." der hafifçe iki tane vururdu yüzüne. Efe ise ablası bunu yaparken yüzünü Vefa'nın ellerinden kurtarmaya çalışırdı. İki kardeşin bu halleri dışardan izleyen herkesi kıskandıracak kadar samimiydi. Vefa Efe'nin tabağına baktı. Yemeklere neredeyse hiç dokunmamıştı. Neden yemediğini sordu Vefa. Efe'nin gözleri dolmuştu ama tabiki sınıf arkadaşlarının yanında ağlamayacaktı. "Aç değilim." dedi. Bunun üzerine Vefa kardeşini biraz yemesi konusunda ikna etmeye çalıştı. Fakat çok inatçıydı kardeşi. Yine de denemek istemişti belki ikna olur diye. Esma söze karıştı " Bak akşama kadar başka yemek yiyemeyeceksin. Acıksan da yemek vermezler sana. Aç kalırsın." dedi. Vefa kardeşini iyi tanırdı muhakkak daha saati dolmadan acıktım diyecekti. Vefa ekmeğin içini açtı, köfteleri yerleştirdi ekmeğe. Sonra ekmek poşetine koyup " Bunu acıktığında yiyeceksin. Yanına al sınıfa götür çantana koy" dedi. İsmail'e dönerek " burdan yemek istediğin yemek varsa alabilirsin." dedi. İsmail hiç ikilemeden tabağı önüne çekti sanki bu soruyu bekliyormuş gibi yemeye başladı. Kardeşi de bu çocuk gibi olsaydı hiç fena olmazdı. Zaten Vefa nazlı çocukları pek sevmezdi. Kardeşi olmasaydı Efe'yi de sevmezdi. "Tabaktakiler bitince siz Efe'ye nerede ne yapması gerektiğini gösterirsiniz. Biz şimdi gidiyoruz. Bir sorun olursa beni bulursunuz artık ben üçünüzün de ablası sayılırım."dedi. Diğer iki çocuk bu sözü duyunca pek sevindiler. "Tamam abla merak etme biz Efe'ye her şeyi gösteririz siz gidin." dediler. Vefa Efe'yi öpüp kalktı masadan. Gitmeden Emir'e de baktı. Emir yemeğe dalmıştı.Bir yandan da abarta abarta arkadaşına bir şeyler anlatıyordu.Kardeşlerinin diğerleriyle böylesine kaynaşmış olmaları içini az da olsa rahatlattı. Esma ve Berra'nın koluna girdi Kiraz'da Esma'nın diğer koluna girdi. Sanki yıllardır birbirlerini tanıyan arkadaşlarmış gibi güle oynaya yemekhaneden çıktılar.     Kızlar bildiklerini anlatmanın verdiği coşkuyla hiç susmadan anlatıyorlar Vefa'da dikkatle dinliyordu. Okulun çevresini gezdirmeye başladılar. Arka tarafta iki tane okul binasının girintili olduğu büyükçe alan vardı ve bu alanlardan birini Voleybol sahası diğerini basketbol sahası yapmışlardı. Okul binası o kadar güzel planlanmıştı ki sınıflardan oynayanları izleyebiliyordun. Üstelik okulun bu sahalara açılan iki tane de arka kapısı vardı. Vefa hayran hayran bakıyordu. Burası tam bir eğitim merkezi diye düşündü. En çok spor salonunu merak ediyordu çünkü kızlar tepede demişlerdi ama Vefa tepede bir bina görmemişti. Okulun arkasından ilerledikçe büyük bir boşluk daha gördüler burası okul arazisine dahil olan toprak alandı ama üstüne ince kum dökülmüştü. Burada futbol oynuyordu çocuklar. Top kendilerine gelmesin, oynayanlar tarafından ezilmeyelim diye hızlıca geçtiler Ordan ve okulun önüne geldiler. Okulun önü de oldukça genişti burada sıraya geçiyorlardı. Okul zaten yükseğe yapılmıştı. Bahçeden aşağısı baya dikti. Aşağı inen yukarı zor çıkardı. Zaten aşağı inmesinler veya yuvarlanmasınlar diye etrafı beton çiftlerle sarılmıştı. Çitler yetişkin birinin beline kadar gelirdi. Ama bazı öğrenciler o beton çiftlerin üstünden atlayıp diğer tarafa geçmiş çimlere oturup yüksekten aşağı izliyorlardı. Vefa'nın oraya baktığını gören Kiraz " kantinden bir şeyler alıp biz de oraya oturabilirim istersen piknik yapar gibi güzel oluyor." dedi. Vefa "Çok isterim ama hala spor salonunu göremedim ben orayı çok merak ettim. "dedi. Esma "Aa onu unuttuk biz gördün mü tüh. Yemekhaneden çıkınca sol tarafta merdivenler vardı tepeye çıkmak için Ordan çıkacaktık zaten görünüyordu. Neyse hadi tekrar gidelim ama bu kez yemekhanenin etrafından dolaşalım. Hem vakit geçer hem de giderken sana yurdu da gösteririz."dedi. Kızlar bu fikri beğendiler. Kola yürümeye devam ettiler. Yemekhanenin altındaki yoldan yürüyerek arkasına doğru ilerliyorlardı. Bera sol tarafta kalan dik bir yokuş gibi olan yolun aşağıdaki binayı gösterdi " Bak işte bizim yurdumuz o. Erkeklerinki de şurası. " dedi yemekhanenin arkasında kalan binayı göstererek. Vefa " Ama bu haksızlık erkeklerinki yakın bizimki neden taa aşağıda ki? " dedi. Kızlar bu soruyu hiç düşünmemişlerdi. Haksızlık olarakta görmemişlerdi zaten. Yatacak yerleri vardı, bedava yemekleri vardı, hatta ayda belli bir miktar para bile veriyorlardı hallerinden memnundular. İnsan halinden memnun olursa şikayet etmez, sorgulamazdı onlar da sorgulamıyordu.    Yemekhanenin arkasına geldiklerin de iki tane erik ağacı gördü Vefa. Altına masa ve sandalyeler konulmuştu. Masanın üstünde çay bulaşığı olan üç bardak ve sigara atıkları vardı. Burada oturması güzel olur diye düşündü Vefa. Ama masanın kirine bakınca koca koca insanların yediklerini içtiklerini ortada bırakmalarına kızdı. Serçe gagasıyla yuvasını temizliyor, kedi kakasını yapmak için kum arıyor, köpek toprağı kazıp tekrar kapatıyorken eli ve aklı olan bu insanlar böylece ortalıkta bırakıyordu. Dünya da insan olmasaydı keşke dedi hepimiz hayvan veya bitki olarak Dünya'ya gelseydik ne ozon tabakası delinirdi, ne orman yangınları olurdu, ne buzullar erirdi. Hep insanların doğaya verdiği zarar yüzünden zavallı hayvanlar zarar görüyordu. öğretmeni anlatmıştı: Bir Dünya savaşı daha olursa bu su için olurmuş. Çünkü içme suyu kaynakları hızla azalmaktaymış. Bunun da sebebi yine insanlarmış çünkü gelecek nesli düşünmeden çöplerini doğaya atıyor; fabrika atıklarını, tuvalet giderlerini, mutfaktan çıkan yağ deterjan gibi atıkları sulara karıştırıyorlarmış. bu atıklarla zaten kirlenmiş olan suya bir de yağ ve deterjan atıkları eklenince güneş ışığının suya girmesini engelliyormuş. Çünkü yağ ve deterjanlar suyun yüzünü kaplıyormuş güneşle teması kesiyirmuş. Bu yüzden de sudaki canlılar ölüyormuş. Doğanın kendini yenilemesine bile izin vermeden sürekli doğanın yapısına müdahale ediyormuşuz ve dengeyi bozuyirmuşuz. Dünya'nın sonunu insanlar getirecek' demişti öğretmeni. İnsan olmak vicdan gerektirdi ama vicdan denilen şeyi içlerinde susturmuştu çoğu. Haberlerde dinlediği hayvana şiddet, kadına şiddet, bebeklere siddet... Bu kadar cani olunmamalıydı. Hayattan güzel cevaplar almak için güzel cevabı olan sorular sormak gerekirdi. Dinlediği bir kişisel gelişimci böyle söylemişti. Bu yüzden şuan içinden " Tüm insanların evrensel ahlak yasalarına uyduğu bir Dünya nasıl olurdu?" diye sordu.     Yemekhane ile tepe arasında kalan dar bir alandan geçip yemekhanenin önüne geldiler. Bir daha oraya gitmeyecekti Vefa çünkü o dar alan çok ıssız ve korkutucuydu. Biraz ilerlediklerinde soldaki merdivenleri gördü Vefa. Yukarı çıktıklarında yaklaşık 60 metre ötede sağ taraftaydı salon. Kapılar kilitliydi. Ama camlardan içerisi görünüyordu. Kocamandı. Zaten böylesi bir okula da böyle büyük bir salon yakışırdı. Sadece düz bir zeminden oluşmuyordu dört tarafı tribünlerle çevriliydi. Buradaki maçları izlemek gerçekten çok güzel olabilirdi. Vefa - Ne kadar büyük bir salon izleyicileri de düşünmüşler çok beğendim." dedi   Kiraz : - Sen daha konferans salonunu görmedin o da böyle büyük hani kızlar yurdu var ya onun hemen karşısında onda. Ama oraya inmemiz yasak. Yurda giderken onu da uzaktan gösteririz sana." dedi. Vefa olur manasında kafasını salladı. Yorulmuştu ki zaten artık ders vakti de gelmişti. Zil sesi hızlıca sıraya geçmeleri gerektiğine işaret ediyordu. Kiraz" Okul çıkışı üstümüzü değiştikten sonra otururuz artık aşağıda da." dedi. Koşarak indiler merdivenlerden.    Son ders geçmek bilmedi Vefa için zaten yol yorgunluğu vardı üstünde hiç dinlenemeden altı saat ders yapmak ağır gelmişti. Gözleri kayıyordu artık neredeyse uyuyacaktı. Duvardaki saate baktı saniyeleri sayıyordu. Zaman algısının ne kadar tuhaf olduğunu düşündü. Bazen nasıl geçiyor anlamazken bazen de işte böyle bir türlü geçmek bilmiyordu. Sanki biri geçen dakikaları arkadan alıp yelkovanın önüne koyuyor zavallı yelkovan çalıştığı dakikaları tekrar tekrar çalışırken gariban akrep de yelkovan ona dakikalari birleştirip saat olarak gönderecek diye bekleyip duruyordu. Güldü " Ne saçmalıyorum ben böyle." dedi. Saati izlerken kapanmış uykuya dalmıştı bile. Şuan evinde yatağında olsa bu kadar güzel uyuyamazdı. Bir elin omzuna dokunduğunu hissetti. Evindeydi. Gözlerini açmak istiyordu yine açamıyordu. Bağırmak ağlamak yardım istemek istiyordu kıpırdayamıyordu bile. Yine kâbus mu görüyordu yoksa gerçek miydi? Çek elini diye bağırarak açtı gözlerini. Esma korkarak geri çekildi hızla. Vefa karşısında Esma'yı görünce evde olmadığını anladi rahatladı. "Özür dilerim, rüya görüyordum da." dedi. Esma " sorun değil. Zil çaldı yurda gidiyoruz hadi topla eşyalarını geç kalmayalım." diye karşılık verdi.   Bu düzene alışmak biraz zor olacaktı. Girerken sıraya gir saysınlar, çıkarken sıraya gir saysınlar. Günde beş altı defa sayılıyorlardı. Yurda girince belletmen odasına gittiler yeni geldiğini söyleyince. Belletmen Vefa'ya çamaşırhaneden nevresim takımı, yorgan ve yastık verdi. Boş odalardan birine yerleştirdi. Odalar sekiz kişilikti ranza vardı. Dört dört ayrılmıştı oratada yarım duvar odayı ikiye ayırıyordu. Koğuş deniyormuş bu odalara. Dizilerde izlediği hapishaneleri andırıyordu. Herkes tanıdıklarıyla aynı koğuşta kalıyormuş yani aynı köylüler genelde bir aradalarmış. Vefa da Karpuzluk köylülerinin olduğu odaya düşmüştü. Vefa selam verdi kendini tanıttı. Kızlar da tek tek tanıttılar kendilerini. İyi birilerine benziyorlardı. Gösterilen yatağa yerleşmesi için sınıf arkadaşları yardım ederken odadaki sekizinci sınıfa giden iki kız da Vefa'ya yardım etti. Birinin adı Tuğba diğerinin adı Didem'miş. Didemin birinci sınıfa giden bir de küçük kardeşi vardı. Onun adı da Yeter'di. Ucuyle beraber bir tarafta kalacaktı Vefa. Kızların kimi dolabını sildi, kimi yatağına nevresim geçirmek için üst ranzaya çıktı, kimi yastığına yüz geçirdi derken çabucak yerleşmişti bile. Bu esnada Vefa da dolabına elbiselerini yerleştirdi.     Daha üstünü değişmeye vakit bulamadan "Haydi kızlar herkes aşağı!" diye bağıran üç beş ses katları dolaşıyordu. Eline ilk geçen bir pantolon ve bir tişörtü hızlı hareketlerle giyindi. Arkadaşları da odalarına koştular geç kalmak istemiyordu hiçbiri ama kalırlarsa da bir nedenleri vardı, söylerlerdi. Neyse ki hiçbiri geç kalmadı herkes inene kadar bitirmişlerdi işlerini.     Tekrar okula geçtiler. Kantine gidip cips, fanta, çikolata aldılar ve okulun önündeki beton çiftlerden atlayıp aşağıyı seyredebilecekleri güzel bir çam ağacının altına oturdular. İstanbul'da oturdukları daire de böyle yüksekteydi ama oradan sadece arabaları izleyebiliyordun. Burada ise aşağıda Askeri birlik vardı. Askerlerin koşusunu, sporunu görebiliyorlardı.     Sohbet muhabbet derken vakit nasıl geçti anlayamadılar. Yeni gelen bu kızı üçü de sevmişti. Vefa da onları sevmişti. Oyun oynayanları izlerken etraftaki kalabalıktan çıkan mutlu seslerin, neşeli oyunların büyüsüne kapılmıştı. Hiç bilmediği oyunlar oynanıyordu. Ama onun en çok dikkatini çeken " Davul zurna beni vurma bir iki üç" diye duvara yaslanmış bir kızın gözünü açtığında ona yaklaşmakta olan kalabalığın çeşitli hareketlerde donup kalması olmuştu. Hatta bir tanesini kadar farklı donmuştu ki ebe olan kız az daha duvara tekrar dönmese kesinlikle düşerdi.    Akşam yemeklerini yedikten sonra voleybol oynayanlara katıldılar. Vefa hepsinden güzel oynuyordu. Bu fark hemen anlaşılmıştı. Onu ortaya yerleştirdiler. Uzun zamandır bu kadar eğlenmediğini fark etti Vefa. Etüt saati geldiğinde herkes sınıflara geçti. Hava hafiften kararmıştı. "Bu saatte ne etütü? O kadar oyunun üstüne şöyle yatağıma uzanmak mükemmel olurdu. diye geçirdi içinden.   Etüt beklediği kadar da kötü geçmemişti. Biraz kitap okumuş biraz sos oynamış. Ama bunları ses yapmadan yapmıştı. Buradaki öğrenciler kuralları iyi biliyordu. İstanbul'da öğretmen iki dk geç gelse sınıfı birbirine katardı öğrenciler. Ama burada başlarında öğretmen olmamasına rağmen herkes ne yapacaksa sessizce yapardı. Bunun temelinde elbette ki disiplin vardı. Biliyorlardı ki eğer ses yaparlarsa dayak yerlerdi. Vefa için sessiz durmak sorun değildi. Çünkü zaten normal hayatta da sessiz bir kişiliğe sahipti. Ama bazı arkadaşlarının aşırı hiperaktif olduğunu gözlemlemişti. Sessiz kalmak onlar için Vefa'ya geldiği kadar kolay olmuyordu. Etüt bittiğinde okulun girişindeki alanda tekrar sıraya girdiler. Yine sayılarak yurtlara gittiler. Yurda girerken bir kez daha sayı alınıyordu. Vefa çok yorulmuştu. Biran önce kendini yatağına atmak istiyordu fakat daha önce hiç evi dışında bir yerde uyumamıştı. İlk kez başka bir yatakta uyumak nasıl olacaktı bilmiyordu. Heralde başımı yastığa koyar koymaz uyurum diye düşünüyordu. Bu yorgunlukla bundan başkası beklenemezdi. Yabancı yer ve yabancı yataktan daha büyük sorun şuan ışıktı. Işık gözüne gözüne vururken nasıl uyunurdu ki? Yorganı başına çekti uyumaya çalıştı başta iyiydi fakat biraz daha durunca nefesi daralmaya başladı. Böyle de olmayacaktı başını tekrar dışarı çıkardı. Bu kez de Basina taktığı bandanalardan birini alıp gözüne bağladı. Evet bu daha iyiydi. Keşke göz bandını getirseydi. Evde ışığı istediği zaman kapattığı için gerek duymuyordu. Burda lazım olacağı aklına gelmemişti. Diğer kızlar kendi aralarında gülüyor, şakalaşıyorlardı. Bir süre sonra o sesleri duymamaya başladı. Tam dalmak üzereydi ki ani bir gülme sesiyle gözlerini araladı. Bir sağa döndü bir sola döndü bir türlü uyuyamıyordu artık. Ufacık sesler bile çok büyük gürültüymüş gibi rahatsız etmeye başlamıştı.    Saat dokuzda her katı dolaşıp bağıran kızları duydu." Kızlar herkes yatsın! Işıkları kapatın!" Bu cümleyi duymak hoşuna gitmişti. Odasındaki kızlara uyumak istiyorum ışığı kapatalım dese kabul etmeyebilirlerdi ama zaten saat dokuz olunca herkesin yatması sağlandığı için Vefa bu dertten de kurtulmuştu. Işıklar kapanınca gözündeki bağı çıkardı. Sessizlik kaplamıştı odayı. Tam uyumalıktı. Fakat aksi gibi bu kez de uykusu kaçmıştı. Alt ranzada yatıyordu Vefa. Gözlerini üst ranzanın demirlerine dikti ve düşünmeye başladı.     Ağlamaklıydı, kendiyle başbaşa kalınca yine o kasvetli hâl gelip oturmuştu yüreğine. Ağır geliyordu yaşananlar ve ne zaman böyle kendini dinleyecek olsa hıçkırıklar boğazında düğümleniyordu. Şuan demirlere bakıyor olsa da gördüğü demirden çok daha fazlasıydı. Yaşananlar tüm çıplaklığıyla gözleri önündeydi. Bir çocuk gözlerini kapadığında renkli bir dünya görmeliydi, umut etmeliydi geleceğe dair, güzel hayaller kurmalıydı. Hele ki gecenin bu vaktinde gözlerini yukarı dikiyorsa bu sadece almak istediği bir ayakkabıyı veya yapmak istediği bir pikniği düşlemek için olmalıydı. Gözlerinden yaş ancak sevinçten akmalıydı. Fakat Vefa'nın gördüğü Dünya asla bir çocuğun Dünya'sı değildi. Bir şarkı da geçiyordu " Bir Dünya bırakın biz çocuklara ıslanmış olmasın göz yaşlarıyla." Islanmıştı Vefa'nın Dünya'sı hem de en acı yaşlarla ıslanmıştı. Acaba başka şeyler de olmuş muydu uyurken? Ya olduysa ve uyku halindeyken fark etmediyse? Hamile olabilir miydi? Gerçi regl olmadan hamile kalınmadığını duymuştu ama ya bir istisna varsa diye düşünüyordu. Zaten üzgün olan bedeni tahammül edemeyeceği sarsıntılar yaşıyordu. Sağ elinin bileğini bel kemiğine koydu ve göbek deliğine doğru parmaklarını uzattı. Orta parmağı tam göbek deliğine değiyordu. Böylece karnını ölçtü eğer hamileyse karnı şişecekti ve hamile olduğunu anlayacaktı. "Hamileysem ne yaparım?" diye düşündü. Hiçbir şey gelmedi aklına. En ufak bir fikri bile yoktu. Gözlerinden yaşlar süzülüp yastığına düşüyordu. Bu şekilde ne kadar ağladığnı bilmiyordu. Bunları düşünürken uyuyakalmıştı.      
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE