GİRİŞ
GİRİŞ BÖLÜMÜ
Sabahın ilk ışıklarımı yoksa oksijen seviyesinin en az bulunduğu yer olan şehir içi otobüslerinin neon ışıkları mıdır, anlamlandıramadığım bir göz kamaşması ile uyandım pazar gününün sabahına. Gözlerimin hala bulanık gördüğü dakikalarda, otobüs terminaline yaklaştığımı, camdan dışarıya bakarak zar zor anlamıştım. İlk başta kendim olmak üzere, eşyalarımı toparlayarak ayaklandım. Nerede olduğumu bilmesem de Los Angeles'ın enerjisi vardı sanki dışarıda. Bunun umudu ile ayaklanmıştım ya zaten. Telefonumun navigasyonundan kontrol ettikten sonra, otobüsün durması için dua etmeye başladım. Çünkü neredeyse beş dakikadır aptal gibi ayakta dikiliyordum. Nihayetinde terminale girdiğimizde, içimden bir 'oh' çektim ve yavaş yavaş kapıya doğru ilerlemeye başladım.
İngiltere'den gelmiştim bu lanet yere. Herkesin üniversite ile evden kaçma hayalini, ben lisede gerçekleştirmiştim. Öyle şehirden şehire de değildi benimki. Bildiğin ülke değiştirmiştim. Amerika'da okumak planlarımın arasında yoktu ama her ne kadar zorunluluktan dolayı olsa da, açıkçası baya heyecanlıydım. Değişikliklere pek meraklı değilim. Yine de bu yeni bir ben anlamına da geliyordu ve bu da beni en çok gülümseten etkendi.
Henüz tanımadığım için bu büyük şehri, okulun yurdunda kalmaya karar verdim -bir süre. Sonrasında yeni bir eve çıkacağımdan emindim. Neticede amacım kendime yeni bir hayat kurmak, öyle değil mi? Bir başkasının, yatağımın yanındaki diğer yatakta yatması, bu planımı doğru kılmıyordu.
Valizlerimi otobüsten çıkarmıştım ve dört gözle beni almak için söz veren okulun müdürünü beklemeye koyuldum. Neyse ki uzun bir bekleyiş değildi bu. Sadece on dakika sonra birlikte valizlerimi arabaya yüklüyorduk.
"Flora olmalısın?" Bana hem sorar gibi, hemde dediğinin doğru olduğunu bilmesinin verdiği öz güven ile kurmuştu bu cümleyi. Cevap vermek için bir süre arabayı çalıştırmasını bekledim. Eski bir modeldi ve biraz uzun sürüyordu.
"Evet Bay Petersburg. Adım Flora Leitner." Bana gülümseyerek, küçük bir bakış attı ve anında gözlerini tekrardan yola çevirdi.
"Dünyanın en güzel şehirlerinden biri, Londra'dan buraya gelmeye iten şey neydi seni, Flora?" Sanki adımı ezberlemeye çalışır gibi sürekli tekrarlıyordu.
"Los Angeles da fena değil bence. Sadece filmlerde ya da reklamlarda göreceğimi sanırdım." Sadece gülümsedi. Kendisi de farkındaydı LA'da yaşamanın bir ayrıcalık olduğundan.
"Baban yurdun ücretinin tamamını ödemiş. Demek oluyor ki, lise hayatının tamamını burada geçireceksin." Burun kıvırdım.
"Hmm... pek öyle olacağını sanmıyorum. Biraz tanıdıktan sonra buraları, ev tutmayı planlıyorum." Yola bakmaya devam ederek tebessüm etti.
"Biraz planını bozacağım küçük prenses ama..." derin bir nefes aldı ve devam etti, "reşit olmadığın sürece, ev tutma ihtimalin, neredeyse sıfır."
Gözlerimden geçen hayal kırıklığını, çok derinlerde hissettim. Ne demek reşit olmadığım sürece ev tutamam! Dostum burası LA!