Hava soğuktu. İçimse buz tutmuştu, bu yüzden havanın soğukluğuna aldırmayıp beyaz eteğimin üzerine ince bir şey geçirmiştim. Bu sabah her zamankinden daha erken uyanmıştım. Saçlarımla ilgileneceğim sırada telefonum titremiş, uzanıp yatağımın üzerinde duran telefonu almıştım. Yeni bir mesaj gelmişti.
Hava soğuk, üzerine kalın şeyler giy.
Telefonu yerine bırakıp saçlarımı toplarken 'sana da günaydın!' diye mırıldanmıştım. Soğuk olduğunun farkındaydım ama ben üşümek ve soğuğu hissetmek istiyordum. Bugün kafam ve kalbim hüzünle doluydu, uyandığımdan beri bu hüznü hissediyordum. Üşürsem eğer, düşüncelerim de kalbim de bir süre donar diye düşünüyordum. En azından böyle olmasını istiyordum. Her zaman yaptığım gibi evi kontrol etmiş ve okula gitmek için çantamı da alıp çıkmıştım.
Onca öğrencinin bedduasını alan bu okullar nasıl oluyor da yıkılmıyordu , bunu bilmiyordum. Telefonuma yeni bir mesaj geldiğinde zaten elimde tuttuğum telefonun ekran kilidini açmıl ve gelen mesaja bakmıştım.
Kalın giy ve hava soğuk dediğimden anladığın bu mu?
Neden benim ne giydiğim onu bu kadar ilgilendiriyordu? Beni neden önemsiyordu? Mesajı okuduğumda kaşlarım çatılmıştı ve ve kendi duyabileceğim bir şekilde söylenmiştim, 'Kilin giyin didiğimdin indiliğin bi mi'
Ben sessiz cümlemi bitirir bitirmez, telefonum beni sustururcasına titremişti.
Dilin fazla mı uzamış?
Evet, uzadı. Gelip kes lütfen, böylece seni görmüş olurum.
İçten içe ona cevap verirken, bir an da düşüncelerim donmuş, şaşkınlık beni ele geçirmişti. Beni nereden duyuyordu o? Sessiz konuştuğum halde beni duyabiliyorsa yakınımda bir yerlerde olabilir miydi? Bu düşünceyle çaktırmamaya çalışarak etrafıma bakarak yürümeye başlamıştım ama bu yürüş pek uzun sürmemiş, önüme bakmadığım için bir ağaca toslamıştım.
"Ah, acıdı!" diye söylenmiştim başımı tutarak okula doğru yürürken. Kafamı başka yerlere vurmadan okula vardığımda kısa bir an durmuş ve Allah'a şükretmiştim. Yavaş adımlarla sınıfa girip bir kaç alaylı bakışın altında sırama doğru ilerlemeye başlamıştım. Sırama ulaşacağım an da, ayağıma takılan şey ile dengemi sağlayamayıp aniden yere düşmüştüm. Düşerken bacağım kötü ve can yakıcı bir şekilde sıranın sivri yerine vurduğunda, düştüğüm yerde dizimi acıyla tutmuştum. İnanılmaz bir şekilde sızlıyordu. Biri karşıma dikildiğinde şaşkınca kollarını birleştirmiş bir seda ile göz göze gelmiştim. O yapmıştı. Seda bana çelme takmış ve düşmeme sebep olmuştu. Canımı yaktıktan sonra karşıma geçip bu şekilde durması ve gülümsemesi öfkelenmeme sebep oluyordu.
"Seda," dedim gözlerinin içine bakarken. "Çok basit birisin." derken dişlerimi sıkmıştım. Onunla laf atışmasına girmek istemiyordum, sesini duymak bana işkence gibi geliyordu ama sessiz kalmaktan da bıkmıştım. O her zaman bana böyle davranıyordu. Söylediklerimi duyduğunda gülümsemesi yüzünde donarken bana doğru eğilmiş ve elini saçlarıma dolamıştı. Geriye doğru çekilip saçlarımı kurtarmaya çalışmıştım ama çok sıkı tutuyordu, bu girişimim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Seda oldukça güçlü bir kızdı. Zaten bu yüzden kendine bu kadar güveniyordu. Ben yapı olarak ondan oldukça küçük görünüyordum.
"Nereden çıkardın basit bir kız olduğumu?"diye bağırdı yüzünü yüzüme doğru yaklaştırırken.
"Belli ediyorsun." dedim dedim canımın yanıyor olduğunu belli etmemeye çalışarak. Ama saçlarım da dizim de çok acı veriyordu. Özellikle dizim çok acıyor, sızlıyordu. Yine de bunları bir kenara koyup Seda'yı yerin dibine sokmak istiyordum. Gücümle değil ama kelimelerimle yapabilirdim.
"Şimdi senin canına okuyayım da gör bakalım basit olan hangimiz!"
"Ben senin canına okumadan önce onu bıraksan iyi olur."
Gelen sesle Seda, sınıfın kapısına doğru bakmıştı. Ben de o sesin kime ait olduğuna bakmak istemiştim ama seda önümde durduğu için ben kapıdakinin kim olduğunu göremiyordum.
"Arda aşkitom!" diye bağırdı heyecanla, benim saçlarımı bırakıp kapıya doğru koşarken. Pardon, adeta uçarken.
İsminin Arda olduğunu öğrendiğim çocuk, sarışın ve mavi gözlü biriydi. Podyumda yürüyen mankenlerden biri podyumdan bizi sınıfa düşmüş gibi görünüyordu. Sıcakkanlı ve sevecen biri gibi gözüküyor olmasının aksine sesi buz gibi çıkmıştı az önce.
"Senin bu sınıfta ne işin var Ardaşkım?" diye sordu Seda cilveli cilveli dudaklarını büzerken. Arda ise Seda'nın büzdüğü dudaklarına korkarak bakmış ve anında bir kaç adım ondan uzaklaşmıştı.
"Uzak dur lan benden, manyak." dedi Seda'ya kısa bir bakış atarken. Bunu söyledikten sonra Seda'nın omuzuna çarparak yanından geçmiş ve bana doğru ilerlemeye başlamıştı.
"Kalk hadi revire gidelim. Hızlı ol, come on yıfrım!" derken güzel elini bana doğru uzatmıştı. Yüzüm buruşurken şu an yaşadığım şeyin ve duyduğum şeylerin hayal olup olmadığını sorgulamıştım zihnimde. Revire gitmem gerektiğini biliyordum, dizim kanıyordu. Arda'nın bana uzattığı elini tutmak yerine yerden destek alarak kendim ayağa kalkmıştım. Bunu yaparken bacağım acımıştı ama yine de başarabilmiştim.
"Yavrum değil miydi o kelime?"diye sordum onunla beraber revire doğru ilerlerken. Neden Seda'nın elinden beni kurtarmıştı bilmiyordum, neden benimle revire geldiğini de bilmiyordum ama bana yardım eden birine neden yardım ettiğini nasıl sorabilirdim? Gülümsemiş ve elime biraz pamuk sıkıştırıp, dizimi temizlemem içingerekli malzemeleri yanıma bırakmıştı.
"Canım biz de böyle, ne yapacaksın?" diyerek gülmüştü yanıma otururken. Arda'yı tanımıyordum daha önce hiç konuşmamıştık ama aynı okulda olduğumuz için onu bazen görüyordum. Lise son sınıfta okuduğunu biliyordum. Tatlı bir kız arkadaşı olduğunu da biliyordum ama iki aydır onunla birlikte hiç görmemiştim Arda'yı.
"Çok vaktim yok ve sen yavaş hareket ediyorsun yıfrım, ver ben yapayım." derken elimdeki pamuğu çekip almıştı Arda.
"Ben yapardım..." diye mırıldanmıştım Arda dizimle ilgilenirken. O benim söylediğim şeyi umursamamış ve devam etmişti yaptığı şeye.
"Teşekkür ederim." dedim onunla beraber revirden çıkarken. Bu teşekkür hem beni Seda'nın elinden kurtardığı için hem de dizime pansuman yapmamda yardım ettiği içindi.
"Önemli değil." dedi gülerek. "Beni yıfrın olarak kabul edebilirsin, yıfrım." derken yanağımdan bir makas almış ve daha sonra merdivenleri üçer beşer koşmaya başlamıştı. Derse geç kalmak üzereydi büyük ihtimalle. Onun arkasından gülümsedikten sonra ben de yavaşça sınıfa doğru gitmiştim. Sınıfa girip yerime doğru ilerlerken Seda'nın bana kısık ve öfkeli gözlerle baktığını fark etmiştim. Onu ve bakışlarını önemseyemeyecek kadar dertliydim. İlk iki dersin matematik olmasını bu okula kim önermişti cidden?
***
Ara zili çalar çalmaz Seda salına salına bana doğru gelmiş ve başıma dikilmişti.
"Ne istiyorsun?" diye sordum onun yaptığı gibi ben de ona kısık gözlerle bakarken.
"Sevgilin olduğu halde neden Arda aşkitoma sırnaşıyorsun?!" diye cırladı öfkeyle.
"Söylediğin şeyi anlamıyorum. Ne demek istiyorsun?" diye sorarken ayağa kalkmıştım. Benim sevgilim yoktu, hiç olmamıştı. Seda neyden bahsediyordu? Bu da onun oyunlarından biri miydi?
"Sevgilin olacak o cani adam benim arda aşkımı dövmüş. Onun yüzü ne kadar değerli sen biliyor musun?!" diye bağırırken yerinde zıplamıştı.
"Sevgilim mi? Arda mı? Dövmüş mü?"
Ben duyduğum bu şeyleri düşünürken ve tekrarlarken, Seda tepinmeyi bırakıp bana doğru dönmüş ve bir kaç saniye ardından daha öfkeli tepinmeye başlamıştı.
"Kızım aptal mısın sen ya?"
Onun tepinmelerini daha fazla izlemeyerek kantine doğru koşmuştum. Arda'nın şu an nerede olduğunu bilmiyordum ama teneffüs olduğu için kantin ihitimalinin daha yüksek olduğunu düşünüyordum. Zaten Arda'yı çoğunlukla kantinde görüyordum. Yine orada olabilirdi ve ondan neler olduğunu öğrenebilirdim. Kantine girdiğimde etrafa bakmış ve en arka tarafta onu görmüştüm. Koşarak yanına gittiğimde telefonla konuşuyor olduğunu fark etmiş, konuşmasını bitirmesini beklemiştim. Yüzüne baktığımda dudağının patladığını görmüştüm, dayak yemiş gibi görünmüyordu Seda'nın abarttığı gibi.
"Sen bir piçsin, Uygar." dedi Arda dalga geçercesine gülerken. "Yanağına dokunmuşsam ne olmuş, kızın yanağını mı tapuladın kendine lan?"
Arda gülerek konuşmasına devam ederken ben de onu izliyor ve dinliyordum. Kiminle konuştuğunu bir an için merak etmiştim, eğleniyor gibi görünüyordu. Uygar kimdi, bu okuldan bir arkadaşı mıydı?
"Arda..." dedim kısık bir sesle, ona doğru yaklaşırken.
"Şu telefonu kapatır mısın lütfen? Senin kızla sohbet edeceğiz." derken gülerek bana bakmıştı. Söylediği şeylerin çoğuna bir anlam veremiyordum. Telefonu kapattığında eliyle karşısına oturmam için davetkar bir şekilde işaret etmişti. Yavaşça gösterdiği yere oturmuştum.
"Söyle yıfrım, bir şey mi istiyorsun?" diye sordu eğlendiğini belli eden bir ses tonuyla. Dayak yemiş değil, oldukça neşeli görünüyordu.
"Seda bana bir şeyler söyledi, doğru olup olmadığını görmek istemiştim ama yüzüne bakılırsa biraz da olsa doğruymuş." derken dudağını işaret etmiştim. Arda etrafına bakıp sonra bana önemli bir sır verecekmiş gibi öne doğru eğildiğinde ben de ona doğru eğilmiştim ve ortada buluşmuştuk.
"Bunu bana kimin yaptığını ve neden yaptığını sana söyleyim mi?" diye fısıldadı, mavi gözleriyle gözlerime bakarak. Başımı onaylarca sallamıştım.
"Kesinlikle söylemesilin." dedim ben de onun gibi fısıldayarak. Ben böyle yaptığımda Arda sesli bir şekilde gülerek yanaklarımı sıkmıştı. Ona bu hareketinden sonra gözlerimi kısarak baktığımda geriye doğru çekilmiş ve ciddileşmişti.
"Sana biraz bu durumdan bahsedebilirim."dedi parmağını kanayan dudağının üzerine dokundurup gülerken. "Buna ben de anlam veremiyorum ama Uygar'a bir şeyler oldu."
"Uygar kim ki?" diye sordum lafını bölerek. Tanımadığım bir adam hakkında burada durup ne konuşacaktım? Ona bir şeyler olması beni neden ilgilendirecekti?
"Uygar'ın kim olduğunu henüz bilmiyorsun değil mi?" diye sordu Arda.
"Hayır, bilmiyorum. Tanımıyorum." dedim kesin bir sesle. Daha önce ismini bile duymadığım birinden bahsediyorduk.
"Aslında tanıyorsun." dedi Arda. "Uygar seni görmeye gelen kişi."
Arda'nın cümlesi bittiğinde kalbimi sarıp sarmalayan o heyecan ve ellerimin titremesine neden olan bu isim beni şoka uğratmiştı.
"İsmi Uygar mı?" diye sordum hipnoz olmuş gibi. Gerçekten şu an onun hakkında mı konuşuyorduk? Onun adı gerçekten Uygar mıydı?
"Evet, ben Uygar piçi diyorum ama sen kısaca Uygar diyebilirsin." dedi Arda gülerek.
"O beni nereden tanıyor?" diye sordum aşkınlıkla. Şok yaşıyor gibiydim. Arda'nın onu tanıyor olabileceğini asla bilemezdim. Büyük bir şaşkınlık yaşıyordum.
"Kesinlikle benimle bir alakası yok." dedi Arda. " Seni ilk görüşü bundan iki yıl önceydi. Akşam vakti eve dönerken seni bir parkta görmüş, evine giderken seninle yürümüş ve evini öğrenmiş. Bundan sonrasını sen de biliyorsun zaten."
Yutkunmuştum. O kişi, yani Uygar bana bu kadar yakın mıydı? Peki neden, neden karşıman çıkmıyordu?
"Büyü mü yaptın sen benim kardeşime?" diye sordu Arda şakayla. "Onun nası böyle küçücük bir kıza takılıp kaldığını anlayamıyorum."
Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken nasıl hissetmem gerektiğini çözememiştim. Sonunda ona biraz daha yaklaştığımı hissetmeye başlamıştım. Onun adını öğrenmiştim, beni nasıl tanıdığını da öğrenmiştim.
"Peki sen nereden biliyorsun bunları?" diye sordum çekinerek. Arda yine gülmüştü. Benimle oldukça eğleniyor gibiydi.
"İki yıldır okulda gözetmenilğini yapıyorum, bırak da bileyim." dedi kaşlarını kaldırırken. "Ama komik olan ne biliyor musun?" derken arkasına yaslanmıştı. " Seni gördüğü o gece evde oturuyordum, kızlara falan bakıyordum telefondan. Neyse o konulara girmeyim. İşte Uygar eve geldi, salona bir girdi yüzü kireç gibi olmuş. Adama felç inmiş Duvara dikmiş gözlerini öyle bakıyor. Ben de şaşırdım ne oldu falan diye sordum, o da seni gördüğünü anlattı. Aşık mı oldun sen demeye kalmadan beni dövdü piç. "
Arda bunları neşeyle anlatırken ve kendi kendine gülüp eğlenirken, ben onu her kelimesinde şaşırarak ve heyecanlanarak dinliyordum.
"Neyse, sana daha fazla bilgi veremem herkesin bir özel hayatı var. Görüşürüz." dedi Arda oturduğu yerden kalkıp giderken. Daha fazla bilgi veremez miymiş? Zaten daha ne bilgi verebilirdi ki?
***
Okul çıkışında her zaman yaptığım gibi kafeye gelmiştim. Bir kaç saat sonrasını iple çekiyordum. İşlerimi bitirip eve gitmek, yatağıma girmek ve bugün olanları, konuşulanları düşünmek istiyordum.
"Arka masaya bak kızım!" diyerek seslenmişti Ahmet amca. Yeni gelen müşterilerin yanına doğru ilerlemiştim.
"Hoş geldiniz, ne alırdınız?" diye sormuştum gülümseyerek.
"Bir çikolatalı ve bir de çilekli pasta. Yanında limonata getirin lütfen."
Onlara istediği şeyleri götürmüştüm. üç saat boyunca gelen müşterilerle ilgilenmiş ve kafeyi kapatırken Tontiş ile vedalaşıp evime doğru yürümeye başlamıştım. Sokakların karanlık olmasına rağmen korkmuyordum, iki yıldır buna alışmıştım. Öyle yorgun hissediyordum ki başımı kaldıracak halim bile yoktu. Dizim de çok acıyordu. Salına salına sokağın ortasında yürürken, sabahtan beri yaptığım şeyi tekrarlayarak başımı nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde yine duvara çarpmıştım.
Ama sokağın ortasında duvarın ne işi vardı?
Kapadığım gözlerimi açıp karşıma baktığımda bunun bir duvar değil de, insan olduğunu fark etmiştim. Göğüsüne kadar gelebildiğim bu canlının yüzüne bakamayacak kadar yorgundum. Başımı yerden göğe doğru kaldıramayacak kadar yorgundum.
"Canınızı yaktıysam üzgünüm." dedim mahcup bir sesle. "Yanlışlıkla oldu."
Karşımdaki kişiden ses gelmeyince ben de yanından geçerek yoluma devam etmiştim. Bana cevap vermediğine göre ona çarptığım için kızmış olmalıydı. Ama ona özgür olduğumu söylemiştim, ne yapabilirdim? Hiç adım sesi gelmediğinde ben de yerimde durmuş ve yavaşça onu doğru dönüp bakmıştım. Neden orada öylece duruyordu? Hem de sokağın ortasında. Dikkatle ona bakmıştım. Baştan aşağı siyah giyinmişti. Pantolonu,kapüşonlusu, ayakkıbıları ve hatta elinde tuttuğu siyah ceketi. Son an da dikkatimi çeken, bileğindeki gümüş renginde olan bileklik ve onun altında gözüken dövmesi olmuştu.
Başımı iki yana doğru sallayıp önüme dönmüş ve yoluma devam etmiştim. eve vardığımda üzerimi değiştirip kendimi yatağıma bırakmıştım. İşte şimdi çok huzurluydum ve bugün Arda'yla konuştuklarımızı düşünecektim. Tam da o sırada titreyen telefonumu elime almıştım. Mesaj göndermişti.
Dizine krem sürmelisin ve sürekli bir yerlere kafa atmaktan da vazgeç.
Çok mu sakar görünüyordum dışarıdan bakınca?
Bunu düşünmeyi bırakıp ayaklanmış ve her zaman yaptığım gibi camı açmış, ona bakmıştım. O da her zaman yaptığı gibi bana bakıyordu ama bu sefer sadece ona bakmayı düşünmüyordum. Onunla konuşmak istiyordum. Onunla konuşacaktım.
"Bugün ismini öğrendim." dedim neşeli bir sesle. Onun yüzünü daha iyi görebilmek için camdan biraz sarkıyordum.
"Sarkma."
Sesini duymuştum. Benimle konuşmuştu.
Onun sesini ilk defa duyuyordum ve kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hissediyordum. Neden sadece sesini duyduğumda bile bu kadar etkilenmiştim? Sesi soğuk bir tondu ama benim kalbim neden böyle alev almıştı? Onun sesi artık benim en sevdiğim sesti.
"Tamam." dedim gülümseyerek ve utangaç bir sesle. Onunla böyle konuşacağımı hayal edip dururdum ama şimdi çok heyecanlanmış ve utanmıştım. "Bir şey sormak istiyorum." dedim o sessiz kaldığında. Onunla konuşmamız bitsin istemiyordum. Onun sesini tekrar duymak istiyordum. Ona bir şey soracağımı söylemiştim ama ne soracağımı bile bilmiyordum sadece benimle konuşsun istiyordum.
"Kaç yaşında olduğunu söyleyecek misin?" diye sordum aklıma gelen ilk şeyi sorarak.
"Yirmi dört," dedi o güzel sesiyle. Hayatım şu an çok güzel ve huzurlu ilerliyordu. Her an onu tanımaya daha çok yaklaşıyordum ve bu benim mutluluğumu artırıyordu ki, Nönü teyze elindeki bir kova suyu Uygar'a doğru savurup benim mutluluğumu sırıl sıklam yapmıştı.
"Ulan sen kimsin gencecik ve tazecik bir kızın kapısında bekliyorsun, çapkın görünümlü uşak seni!" diye haykırdı Nönü teyze. Kendimi tutmaya çalışsam da bir an da dudaklarım aralanmış ve gülmeye başlamıştım. Uygar biraz daha öne doğru geldiğinde onun yüzünü tam olarak görmüştüm. Gülüşlerim kesilmiş, kalbim sanki daha da mümkünmüş gibi daha hızlı atmaya başlamıştı. Uygar, ıslanmış olan uzun ve siyah saçlarını güzel elleriyle geriye doğru atmış, inci gibi parlayan siyah gözleriyle Nönü teyzeye doğru bakmıştı. Şu an sakin biri gibi göründüğünü söyleyemezdim. Öfkelendiği açıkça belli oluyordu. Model dergilerinden fırlayıp geçerken buraya uğramış gibi görünüyordu. Çok yakışıklıydı, karizmatikti. Uygar, benimle ne işin vardı senin?
"Yaşlı kadın," dedi Uygar o güzel sesine tehlikeli bir tını eklerken. "İçeri gir."
Nönü teyzenin sesi bir daha duyulmamış, bunun yerine camını kapatmıştı. Bunu yapmakta haklıydı çünkü Uygar, onu hiç tanımayan biri için kötü biri gibi görünüyordu. Aslında onu ben de tanımıyordum ama bana neden öyle görünmüyordu?
"Benim yüzümden oldu, çok özür dilerim." dedim mahcup bir sesle. Ama bunu söylerken gülümsemiştim çünkü bu gerçekten komikti. "Bir dakika bekle lütfen." diyerek izin istedim camdan geriye doğru çekilirken. Babamın geleceğini düşündüğüm için ona aldığım bir kaç eşyanın arasından siyah hırkayı seçip çıkarmış ve cama doğru ilerlemiştim tekrar. O bana öyle etkileyici bakıyordu ki, hırkayı değil de kendimi aşağıya doğru atmak istiyordum.
Hırkayı aşağıya doğru bıraktığımda Uygar onu tutmuş, gözlerini tekrar gözlerime odaklamıştı.
"Üzerin ıslak ya, giyebilirsin." dedim yumuşak ve bir sesle. Bir şey söylemeyip hırkayı sıkıca tutmuştu. Hırkayı tutan o parmakları, yaptığı her hareket, bana bakışı... Bana ne oluyordu böyle?
"Gidip uyu." dedi sakin bir sesle. Nönü teyzeyle konuşurken ki o tehlikeli tınıdan eser bile yoktu. Gülümseyerek başımı onaylarca sallamıştım.
El sallayıp geriye doğru çekildiğimde o sadece bana bakmakla yetinmişti.
"Sen el sallamayacak mısın?" diye sordum çekinerek. O el sallamamıştı ama bunu söylediğimde dudağının kenarı hafifçe kıvrılıp bana dünyanın en güzel, en çekici gülümseyişini gönderdiğinde tamamen memnun olmuş ve yatağıma doğru ilerlemiştim. Yatağımda öylece uzanıp gülümseyerek tavanı izlerken fark etmiştim.
İşten eve dönerken çarptığım kişinin dövmesi ve bilekliği, Uygar'ın bileğinde gördüğüm dövme ve bileklikle aynıydı...