Mürsel başkan, o karanlık toplantı odasına çağırıldığında ters giden bir şeylerin olduğunu anlamıştı. Ama kimseye belli etmiyordu. Merdivenleri inerken sorunun ne olduğunu düşünüyordu. Tam istedikleri gibi yapmıştı. Çaylağın üstün performansından ötürü gerçek bir mücadele vermesini istemişlerdi. Sorunun nerede olduğunu bulamıyordu.
Toplantı odasına girmek için iris taramasını yaptığında hala düşünceliydi. Kapı yavaşça açılırken içerisinin karanlık olduğunu fark etti. Aklına ilk gelen şey kızın herhangi bir yardım alıp almadığını inceledikleri oldu. Ancak durum tamamen farklıydı. Odadaki tüm gözler projeksiyona bakıyordu. Başıyla selam verip içeri girdi ve koltuğa oturdu. Kafasını kaldırıp ekrana baktığında Zeynep’in koşup Avcı’ya sarıldığı anda durdurulduğunu gördü. Bunda yanlış bir şey görmüyordu Mürsel, bir çaylağın gölgesine yakın olması normaldi. Aklına hiç yanlış bir şey gelmemişti. Ta ki Avcı’nın gözlerindeki korkuyu görene kadar.
MİT başkanı konuşmaya başladı.
“Sence bu normal mi Mürsel?” dedi. Avcı’nın sürülmesini istemiyordu. Geçen yıllarda Avcı oğlu gibi olmuştu. Tabii ki savunmaya geçecekti.
“Normal, her çaylak gölgesine yakın hisseder. Birlikte vakit geçiriyorlar. Avcı’nın tavırları tamamen çaylağın o an gevşemesi için.” dedi. Yalan söylediğini kendisi ve odadaki herkes biliyordu. Ama kabullenirse, Avcı’nın ölüm fermanını kendisi imzalamış olacaktı. Başkan bir kaşını kaldırıp Mürsel’in yüzüne baktı.
“Diyorsun? Peki Avcı’nın gözlerindeki korku? Mürsel, Avcı evladın gibi olabilir. Ama bu kız ilk görevine gölgesiyle çıkmayacak.” dedi. Emri gayet netti. Başka bir daire başkanı itiraz etti.
“Bir çaylağı göreve tek yollayamayız. Bu iş çocuk oyuncağı değil.” dedi. Zeynep’teki yeteneği görmüştü adam. Harcatmak istemiyordu. Ama başkan kararlıydı.
“Ona bir suikast görevi vereceğiz. Daha önceden içeri yerleştirdiğimiz adamlarımızın olduğu bir yere gidecek. Ben de 9909’u harcamak istemiyorum. Yetenekli bir kız.” dedi. En azından Zeynep harcanmayacağı için Mürsel rahatlamıştı. Ancak onu da Avcı kadar iyi kimse koruyamaz diye düşünüyordu. Gel gelelim, sonsuza kadar bir ajanı başka bir ajanın korumasına vermenin de doğru olduğunu düşünmüyordu.
Düşüncelerinin arasında gidip gelirken başkanın lafının üstüne laf söyleyemeceğini de biliyordu. Ancak başkanın verdiği öneriden de daha iyisine sahip değildi. O yüzden söylenen her şeyi kabul etmek zorunda kaldı.
Toplantı bitiminde omuzlarında bir yükle odasına doğru yürümeye başladı.
Zeynep yatağının üzerinde bornozuyla öylece oturuyordu. Damarlarına hücum eden fazla adrenalinin etkisi geçince yorgunluk başlamıştı. Bir yandan da patlak dudağına, dövüşürken aldığı darbelerin oluşturduğu çürüklere bakıyordu. Boğazındaki parmak izlerini de görüyordu.
Çürüklerin acısı ve dudağındaki sızı ilginç bir biçimde haz veriyordu Zeynep’e. Başkası aynı şeyleri hissettiğini söylese manyak olduğunu düşünürdü belki. Dışarıdan bakıldığında dayak yemiş gibi görünüyordu. Ama Zeynep, bütün bu izlerin zaferin izi olduğunu biliyordu. Hayallerine yaptığı yolculuğun ilk izleriydi bunlar. Acısı bile haliyle haz veriyordu. Aynadaki yaralı aksine gülümseyerek baktı Zeynep. Yarım, hafif acılı bir gülümseme. sonra birini öldürdüğünü hatırladı. Neden öldürdü diye korkmamıştı? Neden midesi bulanmamıştı? Aklına o gün geldi. JİTEM’in eski infazcılarından yaptığı biri ile yaptığı o konuşma dönüyordu beyninde.
“Birini öldürmek kolay bir şey mi sanıyorsun Zeynep? 6 ay atlatamazsın onu. Anında kusmaya başlarsın. Miden bulanır.”
“Niye öyle olsun abi, ben doktorum her gün de kesilen birilerini görüyorum ya da kesiyorum. Ne farkı var ki ikisinin? Ben fark göremiyorum. Kesmek kesmektir en nihayetinde.”
“Aynı şey değil Zeynep, iyileştirmek için mecburen yapmakla can almak aynı şey değil. Birinin canını alırken o boğazı ilk kestiğinde gelen o nefes sesi öyle makinadakine benzemez. Bir anda duyarsın ve aynı anda sonsuza dek kesilir. Vatan haini de olsa o ses ve o kan görüntüsü mideni aylarca bulandırır.”
“Ben sana katılmıyorum. Kan kokusu aynı kan kokusu. Kan görüntüsü aynı kan görüntüsü. Hastanın da nefesi bir salise önce varken bir salise sonra yok.”
Hiç de dedikleri gibi olmamıştı. Midesi bulanmıyordu. Başı dönmüyordu. Kafasında bıçağı sapladığı an da film gibi tekrar tekrar dönmüyordu. Zeynep birini öldürmesine rağmen, hala içindeki acımasız kadını keşfetmemişti. Bir cerrahla bir seri katilin arasındaki fark birinin yaşatması diğerinin öldürmesiydi. Hepsi Zeynep’in gözünde aynı yerde olsa da acımasızlık boyutunun henüz farkında değildi. Olmamalıydı da.
Yavaşça ayağa kalkıp üzerindeki bornozu yere bıraktı. İç çamaşırlarını giyip aynada vücudundaki çürüklere de baktı. Hepsiyle gurur duyuyordu. Üzerine en rahat pantolon ve en rahat tişörtünü seçmeye çalışıyordu. Ne kadar çürükleriyle gurur duysa da, ne kadar o çürüklerin sızısından haz alsa da fazla rahatsız bir şeyler giyip canını devamlı yakacak kadar da mazoşist değildi. Parmağındaki yüzüğe baktı. Ne zamana kadar daha takacaktı bunu acaba? Ya da anı olarak kalmasına izin verecekler miydi? Ama artık o Zeynep Şahin değildi. O 9909 ‘du. O artık hiç kimseydi. Kurum, onun kim olmasını isterse Zeynep artık oydu. O yüzden anılara da hayatında yer yoktu. Zaten onun kendine ait bir hayatı da yoktu.
Avcı Kale’nin bahçesinde elindeki kağıt bardaktan çayını içip Zeynep’in ona sarılmasını ve hamlelerini tekrar tekrar düşünüyordu. Kimseye kolay kolay güvenmeyen o güçlü kadın derin bir nefes alabilmek için ona güvenmişti. İçinde bulundukları hayata bakınca, kimseye güvenemeyecekleri bu hayatta birinin ona güvenmesi, Avcı için birini sevmekten bile daha önemliydi. Başına geleceklerden habersiz öylece oturuyordu Avcı. Temiz havayı içine çekiyor, Ankara’nın çok sevdiği o bahar havasının tadını çıkarıyordu. Uzaktan Mürsel’i gördü. Kadeh kaldırır gibi çay bardağını kaldırarak selam verdi Mürsel’e. Mürsel, kötü haberi nasıl vereceğini temiz havada düşünmek için çıkmıştı dışarı. Avcı’yı görmek planlarının arasında yoktu. Haliyle tedirgin de olmuştu. Ama duygularını gizlemek onun da işiydi. Başıyla selamını alıp yürümeye devam etti. Omuzlarını düşüremezdi. Daire başkanıydı o. Kafasından geçenleri kimsenin okumaması gerekiyordu. Yarım saat kadar dolaştı Kale’nin bahçesinde. Bahar havası bile yardımcı olmuyordu Mürsel’e. Derin bir nefes verip odasına gitmek üzere girdi Kale’nin kapısından.
Avcı, yanına yanaşan bina koruma uzmanına dikkatlice baktı.
“Evet?” dedi.
“Mürsel başkan seni odasında bekliyor.” diye cevap verdi bina koruma uzmanı ve arkasını dönüp görevinin başına gitti. Avcı derin bir nefes verdi.
“Hay anasını satayım. Ne zaman beni çağırsalar başımıza bir halt çıkıyor.” diyerek ayağa kalktı. Koridoru geçerken “Acaba bu defa ne tür bir sürpriz beni bekliyor?” diye düşünmekten kendini alamadı. Kapının önüne geldiğinde ifadesini düzeltmek için kendine beş saniye zaman tanıdı. Derin bir nefes verip kapıyı tıkladı. Gel cevabını beklemeden içeri girdi.
Mürsel masanın başında değildi. Masanın hemen önüne yerleştirilmiş koltukta oturmuş, dosyaları inceliyordu. Kafasını bile kaldırmadı.
“Gel Avcı gel. Şöyle otur.” dedi karşısındaki koltuğu işaret ederek. Avcı merak içinde oturdu. Hareketleri yavaş ve temkinliydi. Mürsel önündeki dosyayı kapatarak Avcı’ya baktı. Avcı ilk defa Mürsel’in yüzünde bir duygu kırıntısı görüyordu. Kötü bir şey olduğu belliydi. Avcı daha fazla merak etmeden, Mürsel lafa girdi.
“İki saat içinde hazır ol. Irak’a gidiyorsun. 4 ay görevde olacaksın. Takibe almanı istediğimiz biri var. Bilgiler, yer yer kriptolu telefonuna gelecek. Güvenli ev ayarlandı. Yerini sadece biz biliyor olacağız. Bize sana verilen kriptolu bilgisayardan günlük rapor göndermeni istiyoruz. Günlük raporun gelmezse öldüğünü varsayıp farklı bir yol çizeceğiz.” dedi. Sesi ciddiydi Mürsel’in, ama gözleri çok şey anlatıyordu. Avcı, başından aşağı adeta kaynar sular dökülmüş gibi hissediyordu.
“Zeynep böyle bir göreve gelemez.” dedi Avcı.
“Zeynep gelmiyor, sen gidiyorsun.” diye cevap verdi Mürsel.
“Zeynep ilk görevine yalnız da gidemez.” dediğinde Mürsel gülümsedi.
“Gidecek Avcı. Mecbur. O bunu başarabilir.” dedi. Aralarındaki sehpaya rağmen iyice Avcı’ya yanaşıp fısıldadı.
“Zeynep’i ben kollayacağım. Bana emanet. Sen kendini kollamaya bak. Sana neredeyse imkansızı görev verip harcayacaklar. Zeynep’e olan ilginin farkındalar.” dedi. Avcı’nın gözleri kocaman açıldı.
“Benim..” dedi ve sustu. Kimi kandırıyordu ki. Aylardır kendini bile kandırdığı gerçeği genel başkan fark etmiş, onun yüzüne vurmuştu işte. Derin bir nefes verdi.
“Emredersiniz başkanım.” dedi ve ayağa kalktı. Mürsel’de ayağa kalktı.
“Gel buraya evlat.” dedi ve kendi oğluna sarılır gibi sarıldı Avcı’ya. Sarıldığı an kulağına fısıldadı.
“Zeynep bana emanet. Kendini kolla oğlum.” dedi. Avcı onu başıyla onayladı. Sakince odadan çıkıp hazırlanmaya gitti. Yatakhaneye geldiğinde Zeynep’in odasının kapısını çalmak istedi. Ancak yapmamaya karar verdi. Zeynep’e veda ederse gidemeyeceğini biliyordu. Hiçbir şey almadı. Bulduğu bir parça kağıda hızlıca bit not karaladı. Kimliği ve telefonunu alarak terk etti binayı. Kalan her şeyi ona kurumun sağlayacağını zaten biliyordu.
Zeynep giyinip kendilerine ayrılan bölmenin ortak alanına çıktı. Heyecanını gölgesi ile paylaşmak istiyordu. Bir kapı sesi duyduğuna emindi Zeynep. Aldığı eğitimlerle algıları gelişmişti.
“Avcı!” diye seslendi. Biraz bekledi ancak cevap gelmedi.
“Avcı!” diye bu defa Avcının odasına doğru seslendi. Ancak yine cevap alamadı. Endişelenmeye başlamıştı. Ortak alana geri döndü. Derin bir nefes verip kahve yapmaya karar verdi. Zeynep normalde de yanılmazdı hislerinde. Sınavdan çıktığından beridir Avcı’yı yeniden göremeyecekmiş gibi hissediyordu. Kahve makinasının önünde bir not buldu.
Zeynep, ilk görevinde seni yalnız bırakacağım için üzgünüm. Vatani görev beklemez. İlk görevinde bana ihtiyacın olmayacak kadar iyi bir ajansın. Adını kuruma altın harflerle yazdıracaksın.
Kendine iyi bak 9909.
Avcı
Zeynep, kendini üzgün hissediyordu. Avcı da üzülmüş müdür acaba diye kendine sormadan duramıyordu. Odasının içinde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Elindeki notu hafızasına kazımak istercesine defalarca okudu. Anı saklayamazdı belki. Ama zihninde onları yaşatabilirdi.
Biraz sonra kapısı çaldı. Kalkıp kilitlediği kapıyı açarak karşısında dikilen bina koruma uzmanına baktı?
“Evet?” dedi.
“9909, Mürsel başkan seni bekliyor. Kapının önündeki siyah, filmli camları olan vito.” dedi. Zeynep onu başıyla onayladı. Ajan, arkasını dönüp uzaklaştığında elindeki not son kez baktı.
“Hoşçakal Avcı. Belki bir gün yeniden.” dedi. Kağıdı küçük parçalara ayırıp çöpe attıktan sonra evden hiçbir şey almadan çıktı. Söyledikleri arabaya temkinli yanaştı. Aracın otomatik arka kapısı açıldı.
“Gel 9909.” dedi. Ses Mürsel’e aitti. Zeynep, etrafına bakarak araca bindi.
“Artık burada kalmayacaksın. Seni geçici olarak bir lojmana yerleştirecektik. Ama acil göreve çıkıyorsun.” dedi. Zeynep başıyla onayladı. Konuşmadan sonuna kadar dinleyecekti. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Mürsel onu incelediğinde kızın hüzünlü gözlerini aradı. Ancak gözlerinde bulduğu tek şey soğuk bir bakıştı. Tamamen göreve hazır görünüyordu. En azından kendini ve duygularını stabil tutabilen bir ajan yetiştirmiş oldukları ile gurur duydu ve devam etti.
“Hedefin bu.” dedi bir dosya uzatarak. Zeynep dosyayı eline alıp adamın her halini beynine kazımaya başladı. Bir yandan da Mürsel’i dinliyordu.
“Bu adam, uzun süredir takip ettiğimiz bir uyuşturucu mafyası çetesinin başına yeni geçti. Bunun yanına sızacaksın. Uçana kaçana yürür zaten. Seni bir davette görmesini sağlayacağız. Sana yanaşmasına izin ver. Alkol seni çarpmış gibi davran. Seni kendi evine götürecektir. Bir yolunu bulup öldürmen gerekiyor. Korkulacak bir şey yok. Gece boyunca ona bizim adamımız eşlik edecek.” dedi.
“İçerde yeterince adamımız var mı?” dedi Zeynep.
“Var. Geceleri ona bir yakın koruma eşlik eder. O da bizim adamımız. Zaten düşmanı çok olduğu için adamları herkesten şüphe edecektir. Bunun ölümüyle tüm rakipleri piyasaya çıkmaya başlayacak. Biz de birer birer paket edeceğiz. Ama bu adamın ölmesi önemli.” dedi. Zeynep başıyla onayladı.
“Adın Simay, 23 yaşındasın. Uzun zamandır yurtdışındaydın. Stanford da finans eğitimi aldın. Normalde geceye bir arkadaşına eşlik etmek için gelmiştin. Ama ekildin.” dedi.
“Anlaşıldı başkanım.” diye cevap verdi Zeynep.
“Saat 6 da kıyafetlerin gelecek. Saat 8 de seni alacak araba hazır olacak. Seni görünce davetten erken ayrılacaktır zaten. Odasına gidene kadar öldürme. Kulaklığını takmayı unutma. Sadece odasında güvenlik kamerası yok. Yine de siz eve girerken ve çıkarken güvenlik sistemleri devre dışı kalacak. Yani en son davete gitmek için evden çıktığı ve davetten seninle ayrıldığı bilinecek. Kale’de üzerini değiştirip doğruca özel bir uçakla İzmir’e gönderileceksin. Burada yeni görevini alıp faaliyetlere devam edeceksin. İkinci bir emir gelene kadar da oradasın. Oradan bilgi sızdıracaksın. Bukalemun seni bir gecelik sarışın ve renkli gözlü yapacağı için İzmirdekilerin hiç biri seni tanıyamayacak merak etme.” dedi.
“Tamamdır başkanım.” diye cevap verdi Zeynep.
“Son olarak al.” dedi Mürsel. Silahını ve kimliğini uzattı Zeynep’e. Bir de bıçak uzattı.
“Adamı bununla öldüreceksin. İçeri bunu sokman kolay.” dedi ve ekledi.
“Görevinde başarılar dilerim.. Hançer.” dedi. Zeynep’in gözleri kocaman açılmıştı.
“Bundan sonra benim adım Hançer mi?” dedi.
“Evet” dedi Mürsel. “Hançer, sana en çok yakışan isim olacak. Adının hakkını ver kızım. Göreyim seni.” dedi. Sol elinin hemen altındaki düğmeye basarak kapıyı açıp, Zeynep’i gönderdi. Zeynep arabadan inerken hala yüzünde aptal bir gülümseme vardı.
“Hançer.” diye fısıldadı. Adının kendisine bu kadar yakışacağının kendisi de farkında değildi.