İşte böyle zorlu başlamıştı Zeynep’in hikayesi. Hayatı boyunca hep zorluklarla mücadele eden bir kadının, hayallerine ulaşması için bile dikenli yollardan geçmesi gerekiyordu. Herkes ufak testlere tabi tutulurken, sporcu geçmişi yüzünden şüphelenmişlerdi ondan. Ama o, en büyük zaafına bile yenilmeden tertemiz çıkmıştı bu testin içinden de. Çünkü bildiği tek bir şey vardı Zeynep’in. Gizleyecek bir şeyi olmayanın, korkacak bir şeyi de yoktur.
Ah Arda, nasıl da üzmüştü Zeynep’i.. Kendi de paramparça olmuştu en nihayetinde. Ama Arda, korkak olan taraftı. Boyun eğmişti annesinin tehditlerine. Hayır diyemediği için sevdiği kadını paramparça etmişti.. Belki de yeterince sevse paramparça edemezdi.
Tayini çıkıp gittiği o günden beridir, Ege’den, ortak diğer arkadaşlarından sürekli Zeynep’in haberini alıyordu. Saçının teline zarar gelse dünyayı yakacak kadar seviyordu onu da annesine yok diyememişti işte. Bunun için de kendini ve ailesini suçlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordu. Arda’nın da içi paramparçaydı elbet. Zeynep’i neşeli ve keyifli gördükçe, gülüşünün sebebi ben değilim diye kendini hırpalıyordu.
Ege, 2 gündür Zeynep’e ulaşamadığını söyleyince delirmişti Arda. Birliğin içinde yukarı aşağı yürüyordu. Cadaloz sevgilisinin başına bir iş geldiğini düşünmüyordu elbet. Zeynep öyle ite köpeğe pabuç bırakacak türden bir kız değildi. Ama yine de korkuyordu sevdiğinin başına bir iş gelmesinden.
Ege bir şekilde öğreneceğini söylemişti ya, içi bir nebze olsun rahatlamıştı Arda’nın. Derin bir nefes alıp odasının camından dışarı baktı. İştima saati yanaşıyordu. Askerlerini izliyordu camından. Gencecik çocuklar. Vatani görevini yerine getirip kimisi ailesine, kimisi sevdiğine koşacaktı. Teskerelerini almalarına da çok kalmamıştı bir çoğunun. Tüm bunları düşünürken, telefonu çaldı Arda’nın. Arayanın Ege olduğunu görünce içinin umutla dolması gerekiyordu. Ama dolmuyordu nedense.
“Alo?” dedi. Sesindeki endişe ve korkuya engel olamıyordu.
“Arda.. Zeynep gitmiş. Yani annesiyle konuştum. Zeynep ben daha fazla Bodrum da kalmak ya da buradaki kimseyi görmek istemiyorum demiş ve gitmiş.” dedi.
“Anladım kanka, sağol her şey için.” diye cevap verdi Arda. Artık yapacak hiçbirşey kalmamıştı. Sevdiği kadından kalan tek şey, ona ördüğü bileklik olmuştu. Ondan bir kelime haber alamayacaktı artık. Oyunun ve yolun sonuna gelmişti.
Zeynep’in annesi durumu iyi idare etmişti tabii. Ne diyecekti? Kızım artık bir MİT mensubu, onu rahat bırakın yoksa dalağınızı çırpar diyecek hali yoktu. Çok istemişti Arda’dan daha iyi bir kariyere sahip olacağını Ege’nin yüzüne vurmayı. Ama gerek duymamıştı. İçinde bir yerde, bu olayların hiçbirinin kızı ve Arda arasındaki iletişimin sonunu getirmeyeceğini biliyordu.
Zeynep her gün deli gibi çalışıyordu. Verilen görevleri yerine getiriyor, binalara sızıyordu. Tabancayı zaten çok iyi kullanıyordu. Uzun mesafe atışlarını da çok iyi kapmıştı. Arada bir psikolojik baskı ve işkence dersleri için bayıltıp ayıltıyorlardı. En çok psikolojik baskı ve işkence eğitimlerinde zorlanıyordu.
Yine bir psikolojik baskı ve işkence derslerinden biriydi. Yine plastik kelepçe ile elleri bağlıydı. Yerde yatıyordu. Ayıldığı anda etrafına bakındı. Tam arkasında duran ajanı görmemişti.
“Sikicem en sonunda ha! Her bayıldığımda elim kolum bağlı doldurulacak tavuk gibi kendimi buluyorum. Ağzıma domates de koyun da tam olsun amına koyayım.” dedi. Tam arkasında ona sayıyı ezberletecek olan ajan gülmemek için zor tutmuştu kendisini. 4 haneli bir sayı verip kağıdı yedirdikten sonra işkence etmeye başlamışlardı. Suya kafasını sokup sokup boğmadan çıkartmalar, dayak atmalar. Hatta attıkları dayak dozu da artmıştı. Arada yumruk falan yiyordu. Ama günden güne güçleniyordu. Hatta bir keresinde odadan çıkınca revire geçmiş, yaralarını sarmaya yardıma gelen Avcı’ya dönüp kahkaha atmaya başlamıştı. Avcı kızın psikolojisi için korkuyordu. Günden güne Zeynep’in etkisine giriyordu. Kendisi bile farkında değildi o gülüşün kölesi olabileceğinin. Zeynep gülmeyi kesip Avcı’nın çatık kaşlarına baktı.
“Ne bakıyorsun lan öyle turşu gibi. İyi dayak kaldırıyorum. Benimle gurur duyman lazım.” dedi sırıtarak. Zeynep’in hayattaki her acıyla dalga geçebilmesi Avcı’yı da güldürmüştü.
Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyordu. Zeynep her gün biraz daha gelişiyorken Avcı onu heyecanla izliyordu. Her geçen gün Avcı’nın içinde bir çığ gibi büyüyordu Zeynep’e olan hayranlığı. Zeynep suyun altında nefesini tutarken bir kronometreye bir Zeynep’e bakıyordu. İçinden hadi kızım az daha dayan kendi rekorunu kıracaksın diye geçiriyordu.
00:01:15
00:01:16
00:01:25 . Ekranda son gördüğü sayı bir dakika 25 saniyeydi. Hala kafasını çıkarmaları için kafasını suya basan adamın eline vurmamıştı. Bayılmamıştı da, kolları hala kovanın iki yanında aynı güçle duruyordu. Avcı biraz endişeli biraz gururluydu. Zeynep hiç beklenmedik işler başarıyordu. Zeynep’in eli yavaşça kalkıp adamın koluna dokunduğunda, Avcı düğmeye basıp kronometreyi durdurdu.
00:02:28
Zeynep kendi rekorunu ikiye katlanmıştı. 2 dakika 28 saniye boğulmadan durmuştu. Kafasını kronometreden kaldırdığında Zeynep’in ıslak yüzünde ışıl ışıl duran bir çift ışıldayan göze değdi gözleri. Zeynep pek de memnun değildi suyun altında kaldığı süreden. Merak da ediyordu kaç dakika dayanabildiğini. Avcı, yarım ağızla gülümseyerek konuştu.
“2 dakika 28 saniye. Kendi rekorunu egale ettin.” dediğinde Zeynep memnun olmamıştı.
“Eh işte.” dedi. Kendisine uzatılan havluya uzanıp yüzünü kurulamaya başladı. Onu başarılı yapan şey bu tatminsizliği olmuştu hep. Avcı da bunun çok ama çok iyi farkındaydı. Öyle olmasaydı, daha 2. ayını doldurmadan ileri eğitim için özel olarak ayırmazlardı onu. Herşeyiyle Avcı yetiştirmeye başlamıştı onu. Ve her geçen saniye de hem kıza, hem de içindeki vatan sevgisiyle yanıp tutuşan kalbine tav oluyordu da haberi yoktu.
“Şımarık çaylak. Hadi git üstünü değiştir. Dövüş zamanı.” dedi Avcı. Seviyordu Zeynep’le dövüşmeyi. Kendi gibi bir Avcı yetiştirmeyi planlıyordu. Ama kız çok daha iyisiydi. Gelmiş geçmiş en iyi ajanlardan olacağına adı kadar emindi. Referans mektubu verdiği için hiç pişman değildi. Zeynep gülümsedi. İnci gibi dişleri ortaya çıktı. Avcı’yla olan yakınlığından bir hayli memnundu kız. Ancak Avcı’nın ona beslemeye başladığı duygulardan haberi yoktu. Olsa kırılırdı zaten. Avcı’yı kendine arkadaş, dost gördü hep. Bir de dost kaybetmek çok yıkardı Zeynep’i. Avcı da bunu bildiği için, en iyi yaptığı şeyi yapıp gizliyordu duygularını. Ne kadar kendi içinde Zeynep’e yenilse de kimsenin bunu bilmesine izin vermeyecekti. Özellikle de Zeynep’in bilmesine.
Zeynep yavaşça odadan çıktı. Avcı eğitim binasındaki dövüş salonuna doğru geçiyordu. Yolda kendisine bir bina koruma uzmanı yetişti.
“Avcı, Mürsel başkan seni bekliyor.” dedi. Eğitim esnasında kimse onu çağırmazdı. Eğitim esnasında hiç kimse çağırılmazdı. Ters giden bir şeyler olduğu belliydi. Ya Zeynep sandıkları gibi bir kız değilse diye geçirdi içinden. Ya vatan haini çıkarsa diye korktu. Öyle olmadığını biliyordu elbet. Vatan hainini nerede görse tanırdı. Yüzlerinde ayrı bir ifade olurdu onların. Pislik, ölmeyi hak eden, iğrenç bir ifade. Gördükçe mide bulandıracak cinsten bir ifade. Bu öyle bir ifadeydi ki, dünya güzelini koysan karşına çirkin gelirdi gözüne. Donuk bakarlardı onlar. Vatan sevgisi nedir bilmeyen, başka duygu nedir bilir miydi hiç? Var olmasına sebep olan topraklardan nefret eden, kin güden, içinde düzgün tek bir duygu barındırabilir miydi? Salt kötülük yüzlerine yansırdı onların.
Düşüncelerinin arasında kaybolurken, Mürsel başkanın odasına girdi Avcı.
“Yine ne oluyor?” dedi.
“En iyi ajanımın mezun olmaya hazır olup olmadığına bakacağız.” dedi.
“Abartmıyor musun başkanım. 3 ayda ajan mı mezun edilir?”
“Abartmıyorum Avcı. Dövüşmeyi biliyor, silah kullanmayı biliyor. İşkenceye dayanmayı ve duygularını kontrol altında tutmayı da öğrendiyse tamamdır. Gerisi yalnızca tecrübedir.” dedi başkan. Haklıydı da. Tecrübe edinmeden öğrendiğin her şey çöpe giderdi bu meslekte. Avcı da bunun farkındaydı ama sesini çıkartmamıştı. Çıkartsa ne değişecekti ki zaten?
Avcı onaylamayarak kafasını sağa sola sallayarak kendisine ayrılan yere oturdu. Bir simülasyona girecekti Zeynep. Oda hazır edilene kadar uyutulacaktı. Sonra uyanması için bir iğne vurulacak, ayılacaktı. Çoktan her şey ayarlanmıştı.
Zeynep her şeyden habersiz eğitim binasından çıkıp yatakhaneye doğru gidiyordu. Üstü hala ıslaktı. Ankara’da baharın ürpertici havası bile Zeynep’e iyi gelmeye başlamıştı. Havanın da tadını çıkartarak yürüyordu. Bir bina koruma uzmanı yanına yanaştı.
“Çaylak, Avcı dersi iptal etti. Mürsel başkanın odasında seni bekliyorlar.” dedi. Zeynep neler döndüğünü anlamamıştı. Duyduğu cümleler onu germişti. Yine de bunu bina koruma uzmanına göstermeyecek kadar duygularını gizlemeyi biliyordu. Hatta sandığından daha çok biliyordu.
“Tamam, bir taksiye biner geçerim kaleye. Önce üstümü değiştirmem lazım.” dedi ıslak yakasını işaret ederek. Her şeyin planlı olduğunun hiç farkında değildi. Hızlıca üzerini değiştirip çıktı eğitim binasından. Aynı koruma uzmanı hemen yanında belirmişti.
“Şu siyah araba seni götürecek.” dedi çenesiyle girişteki filmli camlı küçük otomobili işaret ederek. Zeynep başıyla onaylayarak arabaya doğru yöneldi.
Kale’ye geldiklerinde Zeynep gergindi. Dersini bu kadar acil bölen ne olabilirdi ki? Yüzüğü gören bina korumacılar yolundan birer birer çekiliyordu. Hızlıca Mürsel başkanın odasına yöneldi. Avcı tam karşısında oturuyordu. Yapılan plan basitti. Birinin alınması gerekiyordu, gidip alıp geleceklerdi. Mürsel bilgileri ikisine birden uzattı.
“Adamınız Abdelrahman Alsaid. Şuan bir konferans için Türkiye’ye geldi. Oldukça tehlikeli bir uyuşturucu baronu. Narkotik peşinde. Ama bizim onu esir almamız gerekiyor. Polis alırsa bize vermez. Ülkesine teslim etmeleri gerekir. Onlardan önce bizim gidip almamız elimizde büyük bir koz olacak. Bu işin en tepesindeki adamlara yanaşmak için bu adam bir fırsat.” dedi. Avcı oynadıkları bu oyundan rahatsızdı. Söylediği adam zaten ellerindeydi. Gece baskınıyla bizzat kendisinin getirdiği bir adamdı. Yine de büyük bir ciddiyetle başını salladı. Sonraki kısım rutin konuşmaydı. Sabah şu saatte çıkılacak, bu saatte şurada olunacak. Bunlar şunlarınız. Kulaklıklarınızı takın. Haydi aslanlarım haydi koçlarım vesaire. Odadan çıktıklarında Zeynep keyifli görünüyordu.
“Sonunda gerçek bir parti.” dedi. Ah Zeynep, bilseydi mezuniyete hazır değilse başına gelecekleri bu kadar heveslenmezdi.
Ertesi sabah, saat 6 da yola çıkmak üzere hazırlardı. Konferans için adamın otelden çıkmasını bekleyecekleri yere konuşlandılar. Avcı’yla ikisi, otobüs bekleyen bir çifti oynuyorlardı. Adamın oradan geçeceğini söylemişlerdi onlara. Hepsi tabii ki koca bir yalandı. Bir ara Avcı’nın oradan ayrılması gerekiyordu. Zeynep’in başına bir öpücük kondurdu. Zeynep çiftmiş gibi yaptıkları için böyle yaptığını düşünüyordu. Ama Avcı, başına gelecekleri bildiği için kendince özür diliyordu genç kadından.
“Hayatım ben bize su alıp geliyorum” dedi göz kırparak. Ve uzaklaştı. Uzaklaştığı anda Zeynep kafasına aldığı bir darbeyle kendini karanlığa teslim etti.
Bina koruma uzmanlarından biri içeri girdi. “Başkanım simülasyon hazır.” dedi. Başkan başıyla onaylayınca da odadan çıktı. Kulağındaki kulaklığa doğru konuştu.
“Ajanı odaya alın.”
Avcı, duyduğu cümleye bir yandan seviniyordu. İlk kez birine gölge olmuştu ve o da erkenden çaylaklıktan ajanlığa geçmişti. Başkan bile şimdiden emindi testi geçeceğine. Avcı’nın yanında küçücük kalan o beden, göründüğünden çok daha fazlasını taşıyordu yüreğinde. Hani derler ya bir o kadar da yerin altında var diye. Aynen öyleydi işte. Kendi kendine mırıldandı Avcı.
“Bunu da atlatacağını biliyorum çaylak.”
Az sonra Zeynep, simülasyonun yapılacağı odaya götürüldü. İzleme sınıfında bir sürü yeni yetme ajan oturuyordu. Onlar olanları izleyeceklerdi. Analiz edeceklerdi. Tabii bunların hepsi kaç tanesinin midesinin buna dayanacağını görmekti. Bitirme sınavları hiçbir zaman kolay olmamıştı. İzlemeye bazen biz bile dayanamazken bu çaylakların tamamen dayanması ne kadar mümkündü tartışmaya açıktı. En azından duygusuzca izlemeleri bekleniyordu. Bu biraz daha insaflıydı. Avcı ve Mürsel sınav alanına geçti. Ali müdür ve Bukalemun da çoktan yerini almıştı.
“Ooo Avcı. Öğrencini izlemeye mi geldin.” dedi sırıtarak. Avcı, duygularını gizlese de okuyabilen tek kişi Bukalemun olmuştu hep. Avcıyı kimseye açık etmemişti. Defalarca birbirilerinin canını kurtarmışlardı. İkişsi hep sırdaş olmuştu. Hiç konuşmadan sırdaş olabiliyorlardı.
“Ne sandın lan. Kırk yılda bir kere bir öğrencimiz olmuş. Onu da gururla izleyeceğiz tabi davar.” dedi Avcı büyük bir gururla. Ali müdür gülüyordu.
“Siz ikiniz.. Daha çaylakken bile böyleydiniz.” dedi. Ali müdür de zamanında o ikisine referans mektubu vermişti. O zaman içeriye bu kadar sızmaya çalışan yoktu. Haliyle 3 kişiye bir gölge yetiyordu. Onlarınki de Ali müdürdü işte. İkisini ayrı severdi. Evladı gibi.
O tanıdık siren sesi duyuldu. Siren sesiyle ekrana döndüklerinde, yerde yatan Zeynep’in kalktığını gördüler. Göz ucuyla yan taraftaki çaylaklara baktı Avcı. Gölgeleri tepelerinde dikilmiş, her bir hareketini raporlamak üzere izliyordu. Çaylakların yüzlerinde değişik ifadeler vardı. Kimi kıskançlıkla, kimi gıptayla bakıyordu yerden kalkan o kıza.
Zeynep siren sesinin kulaklarındaki uğultuu ile açtı gözlerini. Kıpırdamadan etrafına dikkatlice baktı. Onun bu taktiği anlamış olması Avcı’yı gülümsetti. Çaylaklar kendilerince notlar alıyorlardı. Zeynep’in kafasında ise tek bir ses yankılanıyordu. Avcı’nın sesi.
“Önce etrafını sonra kendini kontrol et.”
Etrafını kontrol edip temiz olduğunu görünce, ayağa kalktı Zeynep. Üzerini kontrol etti. Eğitim binasından çıkarken giydiği kıyafetler vardı üzerinde. Bedeninin her yerini hızlıca yokladı. Her yerinin sağlam olduğunu hissediyordu. Çok hızlı bir biçimde etrafına bakınmaya başladı. Aslında bir çok yere gizlenmiş bir çok silah ve bıçak vardı. Ancak Zeynep bir bıçak almıştı eline.
Çaylakların bazıları aptal olduğunu düşünüyordu onun. İşte bu yüzden Zeynep onlardan ayrı eğitilmişti. Zeynep’in aldığı bıçak alelade bir bıçak değildi. Bir hançer almıştı eline. İki tarafı da keskin, ucu yukarı kıvrık, kavrama yeri kısa, keskin yeri uzun. Ölümcüldü aldığı bıçak. Aynı Zeynep’in bakışları gibi ölümcül.
Etrafında bir sürü kapı vardı Zeynep’in. Bir çıkış kapısı bulmak için tahminlerde bulunmaya çalışıyordu. Ancak bir şey fark etmişti. Kapılar zayıf kapılardı. Öyle zayıf kapıların olduğu bir yerde bu kadar serbest biçimde esir düşürülmüş olamazdı. Zeynep mezuniyet sınavında olduğunu bilmiyordu. Ama kendisine bir oyun oynandığının da gayet farkındaydı.
Derin bir nefes alıp verdi. Avcı da Bukalemun da beklentiyle bakıyorlardı Zeynep’e. Bir yandan da biz olsak ne yapardık diye düşünmeye başladılar. Avcı dönüp Bukalemun’a baktı.
“Sen olsan kesin çıkarın lan beni diye küfür yağdırırdın.” dedi. İkisi de gülmüştü. Ali biliyordu Avcı’nın haklı olduğunu. Bukalemun da az değildi.
“Sanki sen çok farklı bir şey yaptın yavşak.” dedi gülerek.
“Ne yapacaktık ki anasını satayım. Zeynep de aynısını yapacak.” diye ekledi ve omuz silkti Bukalemun. Avcı bile Zeynep’in vereceği tepkinin öfkeli olduğunu düşünüyordu.
Ali hep derdi “Kadınlardan daha iyi ajan olur.” diye. Bukalemunla Avcı kızardı hep Ali’ye. Ali’nin ne kadar haklı olduğunu ve büyük bir tecrübe ile haklı konuştuğunu biraz sonra anlayacaklardı.
Zeynep gergin hissediyordu. Kendisiyle oyunu oynayan kişi hala ortaya çıkmamıştı. Üzerine saldıran adamlar da yoktu. Bu ona fırtına öncesi sessizlik gibi geliyordu. Damarlarında gezen adrenalini dizginlemeye çalışarak acilen bir karar vermesi gerekiyordu. Onu kaçıran her kimse ajan olmaya çok yakın olduğunu biliyordu. “Vatan haini şerefsizlere istediklerini vermeyeceğim. Korkmayacağım.” diye düşündü Zeynep. Bakışlarındaki korkuyu ve öfkeyi anında sildi. Sonra da kendine bir yer seçti. Herşeyi net görebileceği bir köşe.
Mürsel’in dudakları beğeni ve şaşkınlıkla yukarı kıvrılmış, sağ kaşı yay gibi havaya kalkmıştı.
“İşte şimdi ilginç bir hal almaya başladı.” diye mırıldandı. Avcı ve Bukalemun hala ağızları şaşkınlıkla aralanmış izlerken, Ali gururla kollarını bağladı. İkisinin arasına doğru eğildi.
“Ben size kadınlar daha iyi ajan oluyor demiştim ikiz dingiller.” diye fısıldadı.
Avcı ve Bukalemun birbirlerine bakıp önüne döndü. Zeynep köşeye oturdu ve elindeki bıçakla oynamaya başladı. Eskiden beridir öfkesini dindirmek için kendi kendine şarkı söylerdi. Bu huyunu kimse bilmezdi. Yine öyle yapıyordu. Elindeki bıçağın keskin kısmını sanki ilk defa görüyormuşçasına inceleyip, kınına geri koydu. Tişörtünden yırttığı bir parça bezle bıçağın kınını sabitleyecek kolay bir yer arıyordu. Birden kendi kendine bir marş mırıldanmaya başladı. Sesinin ne kadar güzel olduğunun kendisi bile farkında değildi.
“Gündoğdu hep uyandık siperlere dayandık.
İstiklalin uğruna da al kanlara boyandık.
Sandılar Türk uyudu Ata cenge buyurdu.” diyordu. Zeynep nihayet bıçağın kınını sabitledi ve son düğümünü atarken son sözünü sert biçimde, melodik olmadan, nefes vererek söyledi.
“Türk’ün asker olduğunu dünyalara duyurdu.” dedi.
Mürsel büyülenmiş gibi izlerken kulaklığına gelen bir sesle kendine geldi. Avcı her hareketine hayran olmaya başlamıştı Zeynep’in. Bu sükuneti daha da hayran bırakıyordu kendine. Bukalemun duyduğu marşla gülümsedi ve gözleri doldu. Asker kökenliydi. Böyle şeyler onu gururlandırıyordu.
“Başkanım ne yapalım. Beklediğimiz tepkiyi vermedi.” dediler.
“Plana sadık kalarak devam.” dedi. Nihayet simülasyonun başındaki kişiden ses geldi.
“Eveeet. Zey-nep Şa-hin.” dedi ses. Adını hecelemişti. Zeynep yaptığı hareketin karşıdakini delirteceğinden emindi. Dudakları şeytani bir gülümseme ile kıvrıldı. Gözlerinden çıkan alevler kimseye kolay kolay pabuç bırakmayacağını gösteriyor, herkese meydan okuyordu. Zeynep cevap vermekte acele etmiyordu. Avcı onun ağır ve sabırlı hareketlerini pür dikkat izliyordu. Yanında kimse olmasa gerginlikten tırnaklarını yiyecek haldeydi. 3 ay önceki o sabırsız, aceleci ve heyecanlı kadın gitmiş, yerine gerçek bir ölüm makinesi gelmişti. Kafasını yavaşça bacağına bağladığı hançerden kaldırıp yavaşça etrafına bakındı Zeynep.
“O kim?” dedi sakince. Ses cevap verdi.
“Sensin.”
“Yoo. Değilim.” dedi Zeynep gülerek. Zaman zaman keyfe keder salağa yatmayı severdi.
“Kim olduğunu biliyoruz.” dedi ses yeniden. Zeynep yerden kalkıp alanın içinde yürüdü. Alanın ortasında duran kasa yığınlarından birinden bir kaç kasa çıkarıp üst üste koydu. Sonra da en kibar tavrı ile kasaların üstüne oturdu. Bacak bacak üzerine attı. Hançeri bağladığı bacağının yukarıda kalmasına dikkat etti. Halinden gayet memnundu.
“Sabaha kadar kim olduğumu mu konuşacağız?” dedi. Dirseğini dizine koyup çenesini avcunun içine almıştı. Sakinliği herkesi şaşırtmıştı.
“Zeynep lafı dolandırma. Avcı elimizde. O otelin önünde kimi bekliyordunuz?” dedi. Avcı’nın MİT için değerinin boyutunu geçirdiği zamanda çok iyi öğrenmişti Zeynep. Kendisi için de değerliydi. Ama gerekirse Avcı’yı bile feda ederdi.
“Aman canım. Gider avcılar ve atıcılar federasyonuna alırım bir tane. Tutturdunuz siz de bir avcı avcı.” dedi alaycı bir tonda. Gölgelerden bazıları gülüyordu. Bukalemun oturduğu yerde kahkaha attı. Dış ses yeniden konuştu.
“O otelin önünde kimi bekliyordunuz?” dedi dış ses yeniden. Zeynep salağa yatmayı tercih etmişti. Hala aynı pozisyonda oturuyordu.
“Valla inanır mısın ben sevgilimle otobüs bekliyordum. Sonra sevgilim su almaya gitti. Şerefsiz. İnsan sevgilisini durakta yalnız bırakır mı? Hele büyükşehirde. Başımıza gelene bak. Allah belasını versin. Buradan çıkar çıkmaz ayrılacağım o itten.” dedi. Baya laf kalabalığı yapıyordu. Bir yandan da düşünüyordu. Kapıların ardında düzenek olmadığını nereden bilebilirdi ki? Hangisinden çıkacağını hiç bilmiyordu. Korkmuştu Zeynep ama belli etmiyordu. İnsani duygularını kaybetmeyi değil, onları göstermemeyi öğrenmişti nihayetinde. Buzdan bir kalbe değil, buzdan bir maskeye sahipti.
“Ulan çok iyi ya. Baya dalga geçiyor. 3 ayda tam bizim gibi fırlama olmuş.” dedi Bukalemun. Gözünden neredeyse yaş gelecekti. Avcı’ya bakıp kahkahalara boğuluyordu.
“Ulan Avcı, Gönülçelendin şerefsiz oldun!” dedi kahkahalarla. Avcı biraz bozulsa da Zeynep’in dirayeti hoşuna gitmişti. Biraz sonra bir kapıdan biri çıkacaktı. Zeynep’in üstüne salınan işe yaramaz bir tutsak. Zeynep’i öldürmek isteyecekti. Zeynep her türlü sağ çıkacaktı bu simülasyondan. Tetikçiler hazır bekliyordu. Ama Zeynep’in haberi yoktu.
“Sen bilirsin Zeynep Şahin. Ecelini kendi ellerinle getirdin.” dedi dış ses. Zeynep tek bir cümle ile cevap verdi.
“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” dedi. Dalga geçmeyi bırakmıştı. Fazlasıyla ciddiydi. biraz sonra neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Arkasından açılan bir kapının sesini duydu. İri yarı, seri katil tipli bir adam çıkmıştı kapının arkasından. Zeynep artık korkudan damarlarında kaçıncı adrenalin dalgasının yayıldığını bilmiyordu. yine de buradan kaçmanın bir yolunu bulacaktı.
İşe yaramayan o tutsak salınmıştı içeri. Tetikçiler gözleri dürbünde bekliyorlardı. Hepsi emindi çaylağın bu sınavı geçemeyeceğine. O yüzden hazırlardı. Ama Zeynep aklıllıydı. Süzülerek kalktı kasaların üzerinden. Tek kaşını havaya kaldırdı. İlk saldırıyı adamın yapmasını bekledi. Beklediği gibi de oldu. Adam direkt yüzüne doğru bir yumruk attı Zeynep’in. Kolayca savuşturdu adamı. Tek eliyle elini yakalayıp çevirdi ve koluna bir darbe indirdi. Adam artık o elini kullanabilecek durumda değildi. Ancak adam yılmıyordu. Sürekli saldırıyordu. Zeynep onu öldürmemek için direniyordu. Adamın gözü şişmiş, burnu kırılmıştı. Ama adam da inatçıydı. Bir anda ışıklar söndü. Karanlıkta kalmışlardı. Zeynep adamı bayıltmak için kaburgasına bir tekme attığı anda adam ayağını yakaladı. Ayağından çekip yere düşürdüğünde Zeynep sersemlemişti. Bundan faydalanarak adam Zeynep’i altına aldı. İki elini, Zeynep'in boğazına sardı. Zeynep nefes almakta zorlanıyordu. Avcı bir anda ayağa fırladı. Adam Zeynep’i öldürmeye çalışırken ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Mürsel neden hala tetikçileri devreye sokmadı diye düşündü. Yavaş yavaş Zeynep’in yüzünün rengi değişiyordu. Ancak bir hareket gördü. Zeynep’in bacağından çektiği bir şey. Ve bir anda Zeynep, elindeki hançeri sapladı adamın boynuna. Adam Zeynep’in üstüne yığıldığında Zeynep adamı üstünden itip yerde yuvarlandı. Tavana bakarak kahakaha atmaya başladı. Sinirleri bozulmuştu. Bir yandan ağlıyor bir yandan da gülüyordu. Hepsi geçmişti aynı sınavdan. Hepsi ilk işinde birini öldürmüştü. Hepsi bir vatan hainini katlederek başlamıştı görevine. ama yine de içi acıyordu Avcı’nın. Zeynep’e kimsenin dokunmaması gereken nadide bir çiçekmiş gibi bakmaktan vazgeçemiyordu. Bukalemun kolundan çekince oturdu yerine Avcı. Derin nefes alıp veriyordu. Zeynep biraz sonra ayağa kalkıp burnundan akan kanı üzerine sildi. Aynı anda ışıklar açıldı ve Mürsel başkanın sesi duyuldu salonda.
“Aramıza hoş geldin 9909.”
Avcı derin bir nefes vermişti. Zamanında herkesi kolayca indirdiği için ona Avcı demişti başkan. Şimdi de onun getirdiği çaylağı gururla selamlıyordu. Zeynep’ten bir suikastçi yetiştireceklerini düşünmemişti. Kıyamıyordu bir şekilde o kıza. Zeynep, gerçekten bir suikastçı olabileceğini de kanıtlamıştı.
Şaşkınlıkla karışık bir mutlulukla ayağa kalktı Zeynep.
“9909” diye fısıldadı. Avcı yerinden fırlayıp aşağı indi. Arkasında iki tane de ajan vardı.
“Temizleyin şu iti.” dedi ve Zeynep’e döndü. Zeynep koşarak sarıldı Avcı’ya.
“Öldürdüğüm.” dedi. “Öldürdüğüm bir ajan değildi dimi?” dedi. Avcı başını sağa sola sallayınca rahatladı. Avcı Zeynep’in yüzüne baktı.
“Bu vatan haini köpeğin kanından kurtul hadi. Çıkış kapısı şurada.” dedi eliyle işaret ederek. Kız giderken arkasından bağırdı.
“Aramıza hoş geldin ajan.” dedi. Zeynep omzunun üstünden halinden memnun bir şekilde baktı ve gülümsedi.
“Hoşbuldum Avcı. Hoşbuldum.”