Hançer’in İzmir’deki ilk haftasıydı. Sıklıkla Ali’yle bir araya geliyor, bilgi toplayıp raporlamasını yapıyorlardı. Hançer’i yeni bir adamın peşine takmışlardı. Yüzü çok sıradan olmadığı için sıklıkla Bukalemun’dan fikir alarak kılık değiştiriyordu. Bu yorucu tempo, Hançer’e o kadar iyi geliyordu ki üzüntülerinin, acılarının çoğunu unutuyordu. Ta ki sabah aldığı telefona kadar.
Askeri kampa girip albayla görüşmesi gerekiyordu Hançer’in. Aylardır tek bir kamuflaj bile görmemişkenn, şimdi her yanında kamuflajlı adamlar varken Arda’nın anısını beyninde nasıl bir köşeye iteceğini bilmiyordu. Yine de gece çıkacağı operasyon için, özel eğitimli bir timi yanına alması şarttı. Yatak odasındaki aynaya bakıp yutkundu. Elini yüzünü düzeltip çıkmak zorundaydı. Gözlerindeki acıyı ve korkuyu silmek zorundaydı. Aylarca bu öğretilmemiş miydi ona? Gözlerindeki ifadeleri nasıl sileceği, duygularına nasıl hükmedeceği öğretilmemiş miydi? Biraz daha baktı aynaya Hançer. Ne kadar güçsüz olduğunu sürekli hatırlıyordu. Gücün en büyüğü elindeyken, güçsüz olduğunu düşünmesi ne kadar da ironikti halbuki.
Önce vatan diyerek çıktığı bu yolda, duygularının esiri olamazdı Hançer. Aynaya bir kez daha bakıp, kızgın bir boğa gibi burnundan bir nefes verdi. Kendi kendine söylenmeye başladı.
“Kalk Hançer kalk. Kalk aklını başına topla. Ergen bebeler gibi kendine eziyet edip durma.” diyerek üzerindeki pikeyi fırlatıp kalktı. Elini yüzünü yıkayıp, kahve makinesini çalıştırdıktan sonra doğruca odasına döndü. Yatağını toplayıp üzerine füme rengi bir kot ve siyah bir bodysuit seçti. Silahını beline yerleştirmek için bel askısını taktı. Palaska takıp sokakta dikkat çekecek hali de yoktu zaten. Sırtına da ince bir gömlek geçirip, silahının belli olmadığına emin olarak arabaya bindi. Gömlekten arabasının içinde kurtulabilirdi zaten. Maksat kaldığı apartmandakilerin hiçbir şey anlamamasıydı. Onu sıradan bir garson sanıyordu herkes.
Askeriyenin önüne geldiğinde derin bir nefes vererek camı indirdi. Tabii ki kulübedeki asker Arda olamazdı. Uzun zamandır askeriyeye dair hiçbir şey görmediği için anılarıyla yüzleşmekten korkuyordu sadece. Askeriye girişindeki kulübedeki asker yüzüne baktı. Gelen kızın kimin manitası ya da hangi rütbelinin kızı olduğunu kendi kafasının içinde sorguluyordu. Yoksa kim yanaşabilirdi ki alaya bu kadar rahat arabasıyla? En ukala tavrıyla sordu.
“Kimlik.” dedi. Hançer yarım ağızla gülümseyerek, cüzdanına yerleştirdiği istihbarat kimliğini çıkarıp gösterdiğinde, asker anında esas duruşa geçti.
“Buyrun komutanım.” diyerek askeri bir selam verdi. Bu, Zeynep’in hoşuna gitmişti.
“Eyvallah.” diyerek içeri girdi aracıyla. İçeri girer girmez arabadan inip kulübeye yanaştı.
“Alay komutanı ile görüşeceğim. Geldiğimi biliyor. Bana yolu tarif eder misin?” dedi. Asker hala esas duruştaydı. Başıyla selam vererek telsizine uzandı. İki asker istedi yolu göstermesi için. Askerler hemen geldi.
“Komutanım arabanızı otoparka çekelim mi?” diye sordu kulübedeki nöbetçi asker.
“Lütfen. Yalnız benim değil, teşkilatın arabası, dikkatli olun.” diye cevap verdi Hançer.
“Emredersiniz komutanım.” diyerek bir asker daha çağırıp arabasını çektirdi Hançer’in. Hançer, yanında iki askerle alay komutanının odasına doğru ilerledi. Albay postası kapıda bekliyordu Hançer’i. Bir asker selamı daha vererek karşıladılar. Hançer’in içi dışına çıkmıştı esas duruştan ve selamdan. Ama yine de sesini çıkarmıyordu. Çünkü askeri disiplinin aşamalarından birini bozarsan tamamının bozulacağını biliyordu.
Albay postası, albaya haber vererek içeri soktu Hançer’i. Albay ayakta karşılamıştı. Teşkilatın, kendi döneminin en iyi ajanı ile karşı karşıya olmaktan gurur duyuyordu. Kır saçlarına bakılırsa ellili yaşlardaydı. Mimik seyri normaldi. İstihbaratsal bağlantısı yoktu. Yine de normal insan da denemezdi. Asker olduğu mimiklerinin kontrollü oluşundan anlıyordu. Ancak tabii ki bir istihbarat mensubu kadar poker face değildi. Kapısından içeri kızı yaşında bir genç kadın girince biraz şaşkın, biraz gururlu bir ifade ile karşıladı kendisini.
“Ali hep kadınlardan daha iyi ajan oluyor derdi de inanmazdım. Sen bir yeteneksin Hançer.” dedi. Ağzının kenarı ile gülüyordu adam. Mutluydu.
“Teşekkür ederim albayım. Nasılsınız?” dedi.
“Vatan sağ oldukça biz de iyiyiz kızım. Sen nasılsın?” dedi.
“İyiyim albayım. Bana 5 kişilik, özel eğitimli bir tim lazım. Ali müdür sizde bulabileceğimi söyledi.” dedi.
“Akşama parti var galiba.” dedi albay gülümseyerek.
“Siz ne kadar ne biliyorsanız o.” dedi Hançer. Albay kahkaha attı. Albay postası dışarıdan kahkahayı duyunca şaşırmıştı. Bunca yıldır ilk defa albayının güldüğünü duyuyordu.
“Hançer sen gerçekten en iyisisin.” dedi. Hançer gülümsedi.
“Teşkilata girmek istedim denediler, girdim denediler, çıkarken denediler. Çıktım hala deneniyorum.” dedi dişlerinin arasından. Albay ciddileşti. Yüzünde ve gözlerinde bir baba ifadesi vardı.
“Sonsuza kadar deneyecekler. Vatan sevgini deneycekler. Yeteneklerini deneyecekler. Öyle bir deneyecekler ki öfkeni ve sabrını, teşkilatın ya da bizlerin minik denemelerini özleyeceksin Hançer. Çok zor bir yol seçtin. Umarım vatana kazandırdıkların, kaybının acısını azaltacak kadar çok olur.” dedi. Hançer verilen mesajı almıştı. Ama kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Arda’dan beridir kimseye değer vermemişti. Vermek de istemiyordu zaten. Yolunun dikenli olduğunu biliyordu. Bir Bukalemun vardı bir Avcı. Ve daha ilk görevinde ikisini de kaybetmişti zaten. En azından ölümleriyle sınanmadığı için şanslıydı.
“Evet.” dedi Mehmet albay derin bir nefes vererek. “Sana lazım olan tim kaç kişi?” dedi.
“5 kişi” diye cevap verdi Hançer.
“Destek kuvvet?” diye sordu.
“Gerekmez, içeride kalırsak ölmeliyiz zaten. Ya hep ya hiç.” diye cevapladı Hançer. Albay anlıyorum dercesine salladı başını.
“Anlaşıldı. Şirince mevkiinde bir boş üzüm bağı var. Akşam 9 da orada istediğin her şey hazır olacak.” dedi. Duydukları ile Hançer ayağa kalktı. Albayın elini sıkmak için elini uzattı. Tokalaşırken konuştu.
“Teşekkür ederim Mehmet albayım.” dedi.
“Rica ederim kızım. Gazanız mübarek olsun.” dedi albay. Hançer başıyla teşekkür ederek, odadan sessizce çıktı.
Arabasını alıp Ali’nin yanına giderken, düşünceliydi Hançer. Arda’yı görmek istemediğini sanıyordu, ama aslında tek istediği Arda’yı görmekti. Tam da bunu fark ettiği anda, Hançer acılarıyla yüzleşmediğini anlayarak kızdı kendine.
“Aklımı sikeyim.” diyerek direksiyona vurdu. Kafası dağılsın diye radyoyu açtı. Ama çalan şarkı da hiç yardımcı olmuyordu.
“Bir hüzün şehri ayırdı bizi. Ve bu son olmayacak. Gözyaşıyla beslediğin her aşk ölümü tadacak.”
“Gerçekten sikicem artık şu yaşadığım hayata bak.” diye kendi kendine söylenirken radyoyu bir hışımla kapattı. Arabayı bulduğu ilk cebe çekip, torpidodan bir su çıkarıp içti. Derin bir nefes alıp, camı araladı ve bir sigara yaktı. Arabanın dörtlülerini de çalıştırdıktan sonra kafasını koltuğa yaslayarak geri attı. Anılarıyla yüzleşmemesinin ceremesini çekiyordu. Ağlamıyordu tabii, ağlamayacaktı da. Kendisine bir söz vermişti yıllar önce. Kendisini yok sayan kimse için ağlamayacaktı Zeynep. Pek kıymetli gözyaşlarının dökülmesine izin vermeyecekti. Ama ağlamayınca da akmıyordu içindeki zehir işte.
Toparlanıp bölge müdürlüğüne gitmeli ve raporlamasını yapıp akşama hazırlanmalıydı Hançer. Dudaklarının arasında ezdiği o ince filtreli sigaradan son nefesini alıp camdan dışarı, yola doğru fırlattı. Arabanın içi, yolda iyice havalansın diye her öndeki iki camı sonuna kadar açıp dörtlülerini kapatarak geri yola çıktı.
Sürekli kendine kızıyordu Zeynep. Hala olan bitenin acısını yaşamasına anlam veremiyordu. Çoktan unutmuş olması gerektiğini düşünüp sürekli sinirleniyordu. Bugüne kadar unutamadığı kimse olmamıştı Zeynep’in. Neden bunları yaşıyordu ki?
Akşam, belirlenen saatte Şirince tarafındaki araziye gitti Hançer. Yukarıdan aşağı siyah giyinmiş ekipler uzun namlulu silahları ile hazırdı. 5 kişilik tim istemesine rağmen yine de binaya yakın 2 keskin nişancı konuşlandırılmıştı. Ne olur ne olmaz, birilerini sessizce indirmeleri gerekebilirdi.
Hançer, arabasından indi. Ekibin gidişi için hazırlanan araçtan 5 kişilik özel tim indi. 2 kadın 3 erkekten oluşan time gururla baktı. Gülümseyerek hazırlanmak için araca bindi. Tabancasını bacağına, bacak aparatı ile bağladı. Beline, palaskasını geçirip içine yedek şarjörleri ve adını aldığı bıçağını da yerleştirdi. Uzun namlulu, hafif makinalı silahını da kuşandıktan sonra derin bir nefes aldı. Herkes, çelik yelek giymiş olmasına rağmen, biliyorlardı bir çok atışla baş edebilecek kadar güçlü olmadığını. Vatan uğruna ölmek, ölümlerin en güzeliydi neticede.
Hançer hazır olunca ekibe işaret verdi. Hepsi araca geri bindi. Hançer planın üzerinden yeniden geçecekti.
“Konuşlandırılan keskin nişancılar onay verdikçe ilerleyeceğiz. Yavaş ve sessiz olmak zorundayız. İçeri gireceğiz, hedefimizi alıp çıkacağız. Hedefi canlı istiyorum. Sorgulanacak.” dedi. Herkes başıyla onu onayladı. Binanın bir krokisini açtı.
“Girişimiz burası. Buradan girdikten sonra, saat 4 yönünde ilerleyeceğiz. Karşımıza çıkan kapı bu olacak.” dedi. Söylediği her yeri parmağı ile işaret ediyordu.
“Kapıdan girince saat 3 yönündeki ikinci kapıdan girmek zorundayız. Sessiz bir biçimde herkesi etkisiz hale getireceğiz. Bu aralık dar, o yüzden içeri önce ben gireceğim. Ben işaret vermeden giriş yasak. Plan başarısız olur. Sizi aldığım gibi alayınıza sapasağlam teslim edeceğim. Eğer size 5 dakika içinde işaret vermezsem, öldüğümü düşünüp binayı boşaltın.” dedi. Askerlerin tamamı birbirine bakıyordu.
“Bu bir emirdir.” dedi Hançer. Askerlerin hepsi bir ağızdan cevap verdi.
“Emredersiniz komutanım!”. Emri almışlardı, ama bir istihbarat mensubunu da içeride bırakmak içlerine de sinmemişti. Araç hareket ettiğinde herkes kulaklıklarını yerleştirdi. Varış noktasında son kontrollerini yaparak sızma işlemine başladılar.
“Giriş A temiz.” dedi kulaklıktaki bir ses. Bütün ekip aynı anda yürümeye başladılar. Sessiz ve çevik hareket ediyorlardı. Ana girişten girer girmez aynı plandaki gibi hareket etmeye başladılar. Karşılarına çıkan ilk kapının orada bir koruma vardı. Hançer yavaşça palaskasından hançerini çekti. Eliyle ekibe durmalarını işaret etti. Adam içeride volta atarken arkasını dönmesini bekleyerek sızdı kapıdan. Adam kapının sesiyle kendisine savunmasız biçimde döndüğü anda boğazına bir kesik atarak sessizca adamı indirdi. Fısıltıyla kulaklığına konuştu.
“Temiz.” dedi. Ekip arkasından girerken kulaklıktan ikinci bir ses yükseldi.
“Çıkış kapısı temizlendi.”
Ekip ikinci kapıya yöneldi. Arkasında bir koruma daha olmamasını umuyordu. Kapıyı sessizce aralayarak içeri sızdı. Etrafı inceledi. İçeride kimse yoktu. Eliyle ekibe işaret edip ekibi de hemen arkasından içeri soktu. Artık karanlık alana giriyorlardı. Gece görüşü için gözlüklerini gözüne indirdi Hançer. Tüm ekip sorgusuz sualsiz onun hareketlerini tekrarladı. Karanlık bir koridora girdiklerinde Hançer beklemeleri için işaret verdi. Merdivenlere ve kapı çıkışlarına nişan alan ekip Hançer’in arkasını korumak için hazırdı. İçeride kan dökülmemesine özen gösteriyorlardı. Hançer kapının deliğinden içeri baktı. Adam ofis gibi döşediği odasının içinde oturuyordu. Hala uyanıktı. Ekibe işaret verdi. Ekip yanaştığında bir sis bombası istedi. Yine fısıltıyla konuştu.
“Maskelerinizi indirin. Hedef uyanık. Sisin içinden alıp arka kapıdan çıkacağız.” dedi. Ekibi onu başıyla onayladı. İçeri sis bombasını bırakıp bir kaç saniye bekledikten sonra çevik biçimde içeri girdiler. Adamı hızla plastik kelepçe ile bağladıktan sonra ağzına da bir bez parçası tıkayarak evden çıkardılar. Arka kapıda kendilerini bekleyen araca doğru yönelmeleri gerekiyordu. Ancak evin içindeki iki korumadan habersizlerdi. Hançer ekibine işaret verdi. Hepsinin beklemesi gerekiyordu. Biri zaten arkası dönüktü. Çevik bir hareketle boynunu kırabilirdi. Ama ikincisi ile işinin hiç kolay olmayacağının da bilincindeydi. Bir an önce ilk hedefini indirip ikincisine yaklaştı. Adam fazlasıyla donanımlıydı. İri yapılı olması birşey ifade etmiyordu. Adamın silahının olmaması büyük şanstı.
İri adam yaklaşıp Hançere bir yumruk savurdu. İlk yumruktan kaçan Hançer, hemen arkasından bir tekme beklemiyordu. Adamın duruşu buna pek uygun değildi. Nasıl olduğunu anlamamıştı. Ama kaburgalarına ciddi bir darbe aldığını biliyordu. Adam üzerine gelirken yerden kalkamayacağını anlayan Hançer, adamın dizinin altına ciddi bir darbe vurdu. Adamın diz kapağının kaymış olmasını umut ediyordu. Zar zor ayağa kalkıp adama yanaştı. Kaburgasında kırık olmaması için, içinden hatim indirerek adamın burnuna bir diz attı. Burnun kırıldığına emindi. Ama bu durum adamı hiç etkilememişe benziyordu. Adam sıkmak zorunda kalmak istemiyordu. Silah sesi dışarıdan duyulursa bu onlar için hiç iyi olmazdı. Ayağa kalkan adam topallayarak da olsa Hançer e yanaştı ve saçından yakaladı.
“Seni öldürmemem için bana bir sebep söyle ufaklık.” dedi. Hançer acısını belli etmemeye çalışarak gülümsedi. Adamın saçından tutup onu geri eğmesi işine gelmişti. Bu öfke patlamasını lehine çevirebilirdi. Palaskasındaki bıçağa uzanması kolaylaşmıştı. Eli kamufle olmuştu. Hançerinin sapını kavradıktan sonra adama dişlerinin arasından cevap verdi.
“Ölü bir adam kimseyi öldüremez.” dedi ve ani bir hareketle adamın göğsüne bıçağı sapladı. Adamın ölümüyle ekibi yanına yanaşabileceğini anladı. Ancak Hançer’in yürüyecek gücü yoktu. Kulaklığında kendisine seslenen sesi o ana kadar duymamıştı Hançer.
“Hançer iyi misin?”
“İyiyim müdürüm.” diye zar zor cevap verdi.
“Hedefi aldık, son ufak bir pürüz vardı onu da çözdüm. Araca geçiyoruz.” dedi. Araç arka kapıda hazır onları bekliyordu. Tüm ekip, yanlarında sorgulanacak adamla birlikte araca binmişti. Bir parça bez ve biraz eterle adamı bayıltıp, merkeze doğru yola çıktılar.