Ufak çaplı sinir krizimin üzerinden yaklaşık olarak 2 saat 16 dakika geçmişti. Gözlerim hala acıyordu. O kadar çok ağlamıştım ki ağlamaya bile halim kalmamıştı.
''Neden uyumadın?'' dedi Araf kısık bir sesle.
''Uyuyamadım.'' dedim sırtım ona dönükken. Omzumun üzerinden öptü.
''Geçti hepsi. Uyusaydın keşke...'' derin bir nefes aldım.
''Bana sarılır mısın?''
Kısa bir tereddüttün ardından kollarını yatakta cenin pozisyonu almış bana sardı.
''Iyi geldi mi?'' Başımı salladım. Gülümsediğini hissedebiliyordum. Uzun bir sessizlik geçti.
''Araf?''
''Efendim?''
''Susmanı istemiyorum.''
''Ne söyleyeceğimi bilmiyorum.'' dedi, çaresizlik ses tonuna kadar işlemişti.
''Beni nasıl bulduğunu anlatabilirsin mesela.''
''Sen aradın ya?''
''Hayır, onu demiyorum. Ilk olarak...''
''Hıı... Okuldan çıkıyordun. Kulağında kulaklığın vardı. Eteğinin boyu dizindeydi. Altında siyah bir çorap vardı. Beyaz gömleğin eteğinin dışındaydı. Çantan sağ omzunda asılıydı... Bileğinde sargı vardı. 2 yıl önceydi. Ailemi kaybedişimin 17. günüydü. Ölmek isteyişimin 17. günü... Seni gördüm ve yaşamak için yalvardım adeta Tanrı'ya... Kendini insanlardan soyutlamış gibi yürüyordun. Bakışların delip geçiyordu. Içlerini görüyor gibi bakıyordun. Beni görmedin. Yanımdan geçip gittin. Kokun sarhoş etti beni kısacık zaman diliminde. Hala sarhoşum... Anladım o gün... Çözdüm seni... İkimizde bitik haldeydik ve birbirimize yardım etmemiz gerekiyordu. Sen hiç bilmedin ama iyileştirdin beni, ben senin yaralarına dokunamazken... Sonra gelip bir çocuk sana sarıldı. Gidecek gibi sarılıyordu sana... Senin aksine... Asla gitmeyecek gibi sarıldın ona. Asla bırakmayacak gibi... O çocuğun yerinde olmayı diledim o an. Daha ilk görüşte anladım senin benim için yaratıldığını. 2 yıl boyunca çoğu gece pencereni izledim. İntihar edişinde odana kadar girdim... Başucuna o siyah gülü ben bıraktım. Papatya sevdiğini biliyordum ama siyah gülü sana daha çok yakıştırmıştım... Öyle işte.'' Nefesimi tutarak dinlemiştim onu.
''O gül... Hala bende.''
''Gerçekten mi?''
''Evet. Küçük bir çekmecem var. Orada saklıyordum onu. O, Pogo ve hiç bilmediğim birinden gelen notlar ve hediyeler var o çekmecede.''
''Sanırım o çekmece bana özel.'' dedi ve güldü. Bende güldüm.
''Gülüşünde öldüğüm kadın... Gülüşüne öldüğüm kadın... Kalbini bana açar mısın? Yorgunum. Siyahlarımdan geldim sana. Beni gör. Muhtacım kokuna, gülüşüne... İyileştir beni..." dedim yazdıklarından bir parça okuyarak.
"Gülüşüne öldüğüm kadın..." dedi tekrar ederek. Ona dönüp sıkıca sarıldım. Emir'e sarılmadığım gibi sarıldım ona...
"Seni iyileştirmek istiyorum."
"İyileştirdin zaten. Bırak ben seni iyileştireyim."
"Nasıl olacak o?" dedim.
Bileğimden tutup hala üzerimden çıkarmadığım hırkasının kolunu sıyırdı ve jilet izlerimi meydana çıkardı.
"Onun için açtığın yaraları öperek başlayacağım..." dedi ve bazıları hala açık olan kesiklerimi öptü. O an yüreğimin titrediğini hissettim... Kalbimin atışı hızlandı. Midemdeki kelebek mezarları yavaşça açıldı ve yeniden doğdu aylar önce öldürdüğüm kelebekler... Bahar dalındaki çiçeği öpmüş gibi hissettim... Sonsuz maviliğe boyanmış gibi... Ruhumun taşıdığı siyahlıkta nokta kadar da olsa beyaz bir yer açılmış gibi... O an babam 5 yaşımda olduğum zaman ki babamdı... Annem yaşıyordu... Abim Pogo'yu hiç atmamıştı... Hiç Emir için ağlamamıştım... Kendini kesen mazoşist kız ben değildim... Gökkuşağı, siyahı kabul etmiş gibiydi... Papatya bahçesinde sandım kendimi... Üzerimde uzanan sonsuz bir gökyüzü var sandım... Kız Kulesi'nin tepesinden denizi izliyor gibi oldum. Bir bahar gecesi ansızın yağan yağmur gibi hissettim. Ciğerlerime toprak kokusu doldu... En sevdiğim kitabın karakteri gerçekmiş gibi hissettim... Cem Adrian şarkı söylüyor gibi hissettim... Yaşamayı istedim o an. Ölümden korkan ama onu hasretle bekleyen küçük kız olmamayı istedim...
"Neden ağlıyorsun?" Gözlerimi açtım Araf'ın bu sorusuyla. Ağlıyor muydum?
"Hı?"
"Ağlıyorsun. Canını mı acıttım?"
Sol elimle yanağıma dokundum. Gerçekten ağlıyordum.
"Acıdan ağlamıyorum..." iyileştiğimi hissettiğim için ağlıyordum... Birazcıkta olsun dağılmaya başlayan karanlığıma ağlıyordum...
Kendini yatakta biraz yukarı alıp öperek temizledi gözyaşlarımı... Kalbim bir kez daha titredi...
Dudakları dudaklarımın kıyısından teğet geçti. Dokunmadı dudaklarıma... Alnıma çıktı ve alnımı öptü... Parmaklarını parmaklarımdan geçirdi ve öylece durduk.
"Sahile gidelim mi?" dedim usulca.
"Olur."
"Önce duş almam lazım ama."
"Tamam. Bende bir şeyler yiyeyim. Acıktım."
"Keyfine bak." dedim ve yataktan yavaşça kalktım. Odamda bulunan banyoya girdim. Suyu ayarlamaya çalışırken odamın kapısının kapanma sesini duydum. Mutluydum. Kalbim ilk kez onun için titremişti. Duşumu alıp iç çamaşırlarımla odama çıktım. Dolabımdan siyah yırtık taytımı ve siyah önünde SONSUZLUK İÇİN YAŞA yazan tişörtümü giydim. Ayağıma rahat bir ayakkabı geçirdim ve hoplaya zıplaya merdivenleri indim. Araf mutfakta sandalyenin üzerine adeta tünemiş bir şekilde oturmuş sandviç yiyordu.
"Afiyet olsun." dedim gülümseyerek. Bana gülerek karşılık verdi ve tezgahın üzerindeki sandviçi işaret etti.
"Sana da yapmıştım."
Sandviçi aldım. Ve ayaklarımı altımda toplayıp, onun gibi oturdum sandalyeye...
"Teşekkür ederim." Gülümsedi. Kısa bir süre içinde sandviçlerimizi yiyip evden çıktık.
"Yürüyerek gitsek olmaz mı?"
"Sen nasıl istersen." dedi ve arabayı tekrar kilitleyip yanımda yürümeye başladı. Yürüyüşü fazlasıyla düzgündü... Adımları kendinden emindi... Büyük adımlar atıyordu ama yetişemeyeceğim kadar büyük değillerdi... Saçları karşıdan esen rüzgarda dalgalanıyordu. Yumuşacık görülüyorlardı. Dağınıktı şu an için saçları... Kirpikleri gürdü. Rastgele dizilmiş olduklarını inkar ettim. Burnu oldukça düzgündü. Dudakları kalemle çizilmiş gibi şekilliydi. Gözleri... Kahverengi ve siyahın arasında kalmış gibiydi... Çenesi kemikliydi... Omuzları genişti... Yok sayılamayacak kadar kaslıydı... Uzun boyluydu. Sarılsam göğsünün üzerine denk geliyordum.
"Sen... Beni mi inceliyorsun?" dedi alayla gülüp. Gafil avlanmıştım.
"Hayır. Saçmalama. Yok öyle bir şey. Sallama lan." Son söylediğimle birlikte durup elimi ağzıma kapattım. Kahkaha attı ve elini sırtıma koyup tekrar yürümemi sağladı... Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra sahile gelmiştik.
Güneş batmaya başlamıştı... Kayalıklarda yürürken Araf beni bir anda kucağına aldı.
"Araf... Ne yapıyorsun? İndir beni..." dedim gülerken. Kayaların ucuna kadar geldi.
"Atlasam mı?" dedi bana bir bakış atıp.
"Araf... Sakın. Çok korkarım ben sudan." Araf'a adeta yapışmıştım.
"Korkunu yeneriz işte?"
"Araf, hayır lütfen. Deniz sezonu açılsın birlikte gider, yeneriz korkumu."
"O kadar kalacak mısın benimle?" İçim sızlamıştı bu sözden sonra.
"Kalacağım. Sen gitmediğin sürece bende senden gitmeyeceğim."
Gülümseyip kayalıklardan uzaklaştı.
"Sarıl diye yapmıştım zaten." dedi gülerek. Tam çemkireceğim sırada arkamızdan bir ses duydum. Çok tanıdık bir ses...
"Esila?!"
.
.
.