BÖLÜM 5

2865 Kelimeler
BÖLÜM 5 “Tembel ay ışığı Joanne’in kirli kaşığı Benim aptal ablacım Bulamadı zengin bir aşığı” “Of Hayır! Şarkı dilime dolandı… Hepsi senin suçun Chris! Bir inekle tavuğu ayırt edemeyen kardeşim, böyle bir şarkıyı nasıl yazabilirsin ki! Unutmak istiyorum. Unut Joanne unut…” diye kendi kendine konuşan genç kız Chelker gölü kıyısına giden sapaktan dönerken erkek kardeşinin ona yazdığı şarkıyı unutmak için başka bir melodi arayışına girmişti. Bildiği tek şeyin kilise korosunda öğretilen ilahiler olduğunu anlayınca suratını büzdü. Peder Bailey onu gördüğü yerde fırçalamaya, günah çıkarmaya gelmediği için ayıplamaya devam edecekti. Joanne ise kendini umutsuz vaka olarak görüyordu. Günahları inatçı lekeler gibi çoktan ruhuna yapışmış olmalıydı. Ne sabun tozu çıkarabilirdi o günahları ne de zavallı peder Bailey’in bu günahları dinlemeye ömrü yeterdi. Genç kız adamın kemikleri kalana kadar o küçük odada kendisini dinlediğini düşünürken arsızca sırıttı. İlk affını şüphesiz o ukala soylunun kasıklarına indirdiği tekme için dileyecekti. Robert denen züppe kontu Lincolnshire dükünün verdiği davette herkesin içinde bir güzel yere yığmış, sonra da nasıl kaçtığını bile anlamadan malikaneden sıvışmıştı. Tanrı şahit ki o serseri daha beterini çoktan hak etmişti. ‘İmdaaaat!’ Düşüncelerini bölen bu ses adım atmasını da engelledi. Bir anda durup sessizce etrafı dinledi. Gölün olduğu taraftan yükselen hafif bir çağrıyla tüm dikkatini oraya verdi. Belki de yanlış duymuştu. Yeniden şarkıyı söylemeye başlamıştı ki tiz çığlıklar hızla arttı ve güçlü bir yardım çağrısına dönüşerek genç kızın kulaklarına doldu. Elindeki sepeti hızla yere fırlatıp uzun eteğini avuçlarına sıkıştırıp göle doğru koşmaya başladı. Gölün yüzeyini süratle tararken kuzey tarafındaki köpüklü dalgalar dikkatini çekti. çocuğun biri boğuluyordu. Genç kız bir saniye bile düşünmeden kuzeye yöneldi ve kalın kumaştan elbisesini başından çekip çıkardığı gibi göle atladı. Kirli gölette boğulanı görmek imkânsızdı ama kız o kadar çabuk yüzmüştü ki çabucak boğulan kişiye ulaşmayı başarmıştı. Onu tuttuğu gibi kıyıya çekmeye başladı fakat bunlar, bunlar sakal mıydı? Boğulan kocaman bir adamdı ve o kadar kalıplıydı ki genç kız onu nasıl çıkaracağını bilemeyerek panikle çırpındı. Adamı yine de koltuk altından tutup çekip çıkarmayı denedi ancak aşağıyı gösteren adamın işaret ettiği yere bakan genç kız diplerde bir karmaşa görünce mevzuyu anladı. Adamın ayağı dipteki deniz sarmaşıklarına dolanmış, hareket etmesini engelliyordu. Joanne nefesini tutarak dibe daldı. Adamın binici çizmesi gür dallara öyle bir dolanmıştı ki, genç kız bir süre bilinçsizce oyalandı. Derken adamın ayağını kavrayıp çizmeyi çıkarmayı denedi. Deri çizme suyla beraber ayağa yapışmış, çıkarmayı zor bir hâle getirmişti. Biraz daha oyalanırsa zavallı adamın boğulacağı garantiydi. Joanne dua etmeye başlayıp adamın çizmesine son gücüyle sarıldı ve müthiş bir güç sarf ederek çizmeyi çekip çıkardı. Adamcağızın iyice kapanan bilincini, baygın gözlerini görünce de adamın suratına sağlam bir tokat atıp onu ayıltırken yüzmesini işaret etti. Yoksa onu taşıyıp da sudan çıkarması gerçek bir mucize olurdu. Tanrı’nın bu gönülsüz kuluna bir mucize bahşetmeyeceği ise aşikardı! Adam kalan gücünü toparlayıp yüzmeyi başarınca Joanne de kollarıyla destek olup nihayet onu kıyıya çıkarmıştı. Genç kız nefes nefese soluğunu düzenlemeye çalışırken gri sakallı, yaşlı adam son nefesini verir gibi gözlerini kapattı. Joanne onu ayıltmaya çalışsa da işe yaramadığını görüp kalp masajına yöneldi. Peder Bailey’den öğrendiği birkaç ilk yardım hareketi işe yaramayınca son çare olarak adamın ağzına kapandı ve suni solunum yaptı. İki dakika sonra yaşlı adam gürültülü bir şekilde öksürüp ciğerlerindeki suyu boşalttı. Joanne de kendini yere bırakırken artık nefessiz kalmıştı. Islanan iç giysileriyle olduğunu fark edince, suya atlamadan önce çıkardığı eski püskü elbisesini hızlıca üzerine geçirdi. Adam yere uzanıp gözlerini kapatarak soluğunu düzeltirken Joanne de artık kendini bıraktı ve yeşil çimlerin üzerine boylu boyunca yatıp gözlerini kapattı. Kalbi göğsünü yarıp gökyüzüne doğru ulaşacaktı sanki. O an kulaklarına dolan tok bir sesle gözlerini yeniden açtığında tepesinde beyaz bir atla dikilen Robert’i gördü. 2 Saat Önce Robert ve amcası sabah erken saatlerde Burke Malikanesine gelmişlerdi. Nina Burke onları kapıda karşıladı. Bir şişe sirke yutmuş gibi ekşimiş suratıyla Robert genç kıza yapay bir sıcaklık gösterirken amcası Nina’nın babasıyla içeriye geçmişti. “Lordum bilmeyen de sizin cenazenize geldiğinizi sanacak” Kız, genç adamın koluna girmişti. Robert tatlı fakat yalancı bir kahkaha attı. “Sizi görmek bana sadece bir şenliği anımsatıyor leydim.” Devasa bir kahvaltı masası geniş salonun içinde adeta tüm kasabayı doyuracak şekilde donatılmıştı. Robert bu göz boyama oyunundan biraz bile olsa etkilenmedi. Kudretli dükün de kızını kendisiyle evlendirmesi için büyük bir gayrete girdiği belliydi. Elbette şımarık ve skandallara meyilli kızını; son derece zengin ve statü olarak kendisinden bile önde olan Roland Markham’ın tek halefi yeğeniyle evlenmesini o da hevesle istiyordu. Dört kişi olarak hazırlanan masaya bu dört kişinin doğmuş, doğacak tüm akrabaları sığabilse de hepsi dört farklı noktaya oturdular. İki dük uzun masanın başına karşılıklı kurulurken Robert ve Nina da karşı karşıya geçtiler. Kahvaltı boyunca ekonomik faaliyetler üzerine uzun ve sıkıcı bir konuşma geçti. Dük Burke Robert’a planlarını sorarken genç adam pervasızca kısa bir süre sonra seyahatlere yeniden çıkacağının haberini verdi. Bu dolaylı yoldan evliliğe ve bir yere tıkılıp kalmaya niyeti olmadığını anlatmaktı ama Nina tuzağa düşmeyecekti. “Kim bilir Lordum, belki de bir dahaki gezinizde yanınızda bir partneriniz olur..” diyerek adama şuh bir bakış attı. Robert’in yanına alacağı tek kişi valizlerini taşıması için bir uşak olacaktı ancak Nina’nın uşak olmaya pek uygun olmadığı da aşikardı. Yanında başka bir sıfatla yer alma planları kuran genç kıza gülümsedi. “Korkarım ki leydim önümüzdeki on yıl boyunca yolculuklarımı yalnız geçireceğim. Doğrusu kimseyi tehlikeli maceralarımda yanımda tutmak istemem.” Amcası hışımla öksürdü ve ona son derece katı bir bakış attı. “Tehlike göreceli bir kavramdır Robert. İnsan, son derece güvende bir yerde bulunurken de pek çok tehlikeyle karşılaşabilir.” Konuşan Nina’nın babasıydı. Dükün bu açık tehdidine Robert kibarca başını salladı. “Tehlikelere karşı dayanıklıyımdır efendim. Bugüne kadar bana kurulmuş pek çok tuzağı önceden bertaraf ettim” der demez amcası hışımla ayağa kalktı ve “Yeter” diyerek Robert’a döndü. “Derhal benimle gel” Önce Nina’ya ardından bu kârlı evlilik için anlaşmaya vardığı lorda selam verip odadan çıktı. Robert da aynı sinirle kalkmıştı masadan. Nina’ya hissiz bir veda yaparken kızın babasına adeta meydan okurcasına baktı ve amcasının peşinden yürüdü. Roland Markham uşağın refakatinde kütüphaneye geçip yeğenini beklerken parmağıyla devasa masaya sabırsızca vuruyordu. Bir eli belinde, diğer masada ayakta dikilirken Robert içeriye girdi. “Bunlar da ne demek oluyor amca?” “Asıl sen ne yaptığının farkında mısın! Aklına başını topla ve derhal o kızdan özür dileyip nişanınızın en yakın zamanda yapılacağını bildir.” Emrini buyuran yaşlı adam otoritesiyle kütüphaneyi doldurmuştu adeta. “Nişan mı? Tanrı Korusun. Biriyle nişanlanacağıma kırk yıl Afrika çöllerinde aç susuz yaşarım daha iyi” “Bir gün ayak basılmamış bir yerden ya da dünyanın öbür ucundaki bir genelevden gelecek olan ölüm haberini alacağım diye korkuyla bekliyorum. Fakat bu kadarı yeterli! Artık evine işine bakacaksın… Bana en azından bu kadarını borçlusun!” “Yıllarca beni bir yük, bir zorunluluk olarak gördüğünü biliyorum. Bundan borç diye bahsettiğine göre senin için bir beladan başkası değilim!” Sesindeki sertliğe rağmen kederi de okunuyordu. Amcası böyle bir şeyi asla hissettirmemişti ancak belki de artık bıkmıştı. “Seni asla bir zorunluluk olarak görmedim Robert! Sen benim öz oğlum gibisin… Belki çocuğum olmadı ama sen benim gerçek oğlum oldun. Fakat senin aynı hisleri duymamış olman beni hayal kırıklığına uğrattı.” Sevgili karısıyla bir çocuk sahibi olabilmek için gitmedikleri doktorlar, şifacılar, denemedik kocakarı ilaçları bırakmamışlardı ancak Roland Markham’ın bir çocuğu doğmamıştı. Abisinin oğlu olan Robert ise kendisine sekiz yaşındayken emanet edilmişti, bugün taşıdığı tüm soyluluk sıfatlarıyla beraber. Robert’in anne ve babası Fransa’ya giden bir geminin batması sonucu ölünce küçük çocuk Lord Markham’ın himayesinde büyümüş ve hem o hem de karısı asla ona bir ayrık otu muamelesi yapmamışlardı. Aksine ikisi de Robert’i öz evlatları gibi büyütüp, o şekilde şımartmışlardı. Robert bunları biliyordu ve az önce fevri bir şekilde kurduğu cümleyle için pişmanlık doldu. “Özür dilerim, elbette ben de seni bir baba olarak gördüm. Sen olmasaydın hayatta kalamazdım.” Kendini affettirmiş olmayı umuyordu. “Fakat sen bile beni istemediğim biriyle evlendiremezsin.” Lord Markham geniş vitrayların olduğu cama doğru yürüdü. “Peki o halde… Madem evlenmeyeceksin sana başka bir teklif sunuyorum.” Robert’a döndü. Genç adam dinlediğini gösterircesine başını salladı. “Ya evlenirsin Robert ya da saygın bir şekilde iki yıl boyunca Cambridge’de ekonomi dersleri verirsin.” Cambridge mi? Hem de ekonomi dersleri öyle mi? Robert amcasının böyle bir şey teklif edeceğini aklına dahi getiremezdi. Belli ki zavallı amcasında bunama belirtileri baş göstermişti. Ancak aklından küçük bir hesap geçirince bu teklifin son derece ciddi olduğunu anladı. Yaşlı Lord Markham uzun yıllardır Cambridge Üniversitesi’nin en büyük bağışçılardan biriydi. Aynı zamanda genç yaşlarda profesör olup akademik kariyer yapmış başarılı bir bilim adamıydı. Robert’ın babası ölünce düklük unvanı kendisine geçmiş ve böylece eğitim hayatını bırakmak zorunda kalmıştı. Tanrı biliyor ya bu dünyada önem verdiği şeylerin ilk eğitimdi. Bu amaçla hâlâ fahri bir üyesi ve neredeyse hissedarı olduğu üniversitede yeğeninin ders vermesini istiyordu. Bu onu biraz dizginleyebilir, dahası ciddi işlerle uğramasını ve gerçek hayatı kavramasını sağlayabilirdi. “Tanrı aşkına amca, ders vermekle bana ne yaptırmaya çalışıyorsun?” diye sordu genç adam. Robert ekonomi üzerine yine aynı okulda okumuştu. Eton’dan sonra bu üniversitede tam beş yıl bulunmuş ve son derece donanımlı biri olmuştu ancak uzun yıllardır kadınlar ve geziler dışında başka bir şey yapmamıştı ki… “Senin saygınlığını kazanmanı istiyorum… Gerçeklerle tanışmanı, aileni gururla temsil etmeni ve soyadına yakışır eğitimli, ciddi, sorumluluk sahibi bir soylu olmanı istiyorum evlat.” Durakladı. Robert’in düşüncelerinin yoğunluğunu görebiliyordu. “Ya evlenip bu saygınlığı kazanacaksın ya da başarılı bir akademisyen olarak o serseri imajını düzleteceksin! Sana büyük bir iyilik yaptığımı unutma!” Robert çaresiz bir halde amcasına baktı. Biliyordu ki artık tamamen köşeye sıkışmıştı. Yine de evlenmektense elli yıl boyunca dişleri dökülene kadar akademisyenlik yapabilirdi. Neyse ki amcası insaflı davranıp iki yıl demişti. Zararları ve kârlarıyla aklında kısa bir mukayese yaptı. En sonunda “Peki” dedi. “Cambridge’i, Leydi Nina’yla evliliğe tercih ederim.” Yaşlı dük memnun bir ifadeyle gür, gri sakallarını karıştırdı. “Bir ay sonraki yeni akademik yılda Kings Kolej’de ders vereceksin. Bir ay sıkı bir şekilde hazırlan…” Ardından zaferin yerleştiği yüzünde yeğenine tebessüm edip salondan çıktı. Çıkmadan evvel de Robert’a döndü: “Ben biraz at bineceğim. Ondan sonra Dük Burke ve Leydi Nina’ya gereken açıklamaları yapıp Northernwood’a döneriz.” *** “Tanrı aşkına amca burada ne oluyor?” diyen Robert, karşısındaki ikiliye şaşkınca baktıktan sonra hızlıca atından indi. Amcasının ayağında tek botu vardı ve üstü başı sırılsıklam hali de perişan görünüyordu. Joanne’nin de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Genç kızın üzerindeki krem rengi elbise yer yer ıslak lekelerle dolu, saçları çözülmüş ve yüzüne şapır şapır sular dalmıyordu. Yaşlı adamın konuşmaya hali yoktu ve hala yerde uzanmış vaziyetteydi. Robert amcasının nabzını kontrol edip, göz kapaklarını araladı. Gayet sağlıklı olduğunu görüp adama seslendi ama yaşlı adam sadece nefesini düzeltmeye uğraşıyordu. Ondan cevap alamayacağında Joanne’in yanına gitti. “Burada ne oldu!” diye bağırdı. “Amcama ne oldu!” Joanne Robert’ın burada ne aradığını bile düşünecek halde değildi. Fakat fark ettiği şeye şaşırmıştı. Bu yaşlı adam, Robert denen kibirli soylunun amcası mıydı! Onu balolarda görmemiş ya da büyük ihtimalle fark etmemişti. Nefesini düzeltmeye çalışıp “O… Adam boğuluyordu,” diyebildi. “Boğuluyor muydu? Amcam çok iyi bir yüzücüdür. Ne saçmalıyorsun sen!” Belki de kız boğuluyordu ve amcası onu kurtarmıştı. Ama kızın hali amcasına göre daha iyi, üstü başı da nispeten daha kuruydu. Anlamaz gözlerle bakan Robert kalkmaya çalışan amcasının yanına varıp koluna dokundu. Adam çatık gür kaşlarının altından gözlerini açtı ve Joanne’e baktı. “Hayatımı kurtardın küçükhanım. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.” Joanne adama sımsıcak gülümserken Robert büyük bir şaşkınlıkla olanları izliyordu. Amcası boğuluyordu ve bu çelimsiz, orta boylu kız, 1.85 boylarında olan amcasını kurtarmıştı öyle mi? Robert’in şapşala dönmüş suratını gören Joanne açıklamaya girişti ve nefes nefese olayı anlattı. “Bacağı göl sarmaşıklarına dolanmıştı. Ben sadece bacağını kurtardım. Sanırım çizmenin biri gölün dibinde yatıyor.” Genç adam kızı pür dikkat dinlerken sürekli başına bela olan bu kızın sadece amcasının değil kendi hayatını kurtardığını da anladı. Tanrı yardımcısı olsun eğer amcası ölmüş olsaydı Robert da tepetaklak olurdu. Sonunda gözlerini kızdan çevirip –ki ona hala kızgındı- mahcup bir halde “Teşekkür ederim Joanne” dedi. “Hayır hayır bu basit bir teşekkürle kalamaz” Yaşlı lord Roland Markham sonunda ayağa kalkabilmişti. “Evine gidip üstünü başını değiştir. Akşama doğru da Burke’lerin malikanesine gel.” Joanne için bir teşekkür yeterliydi ve bunu belirtti de. Ancak yaşlı adamın ödül verme konusundaki ısrarı karşısında “Peki efendim” demek dışında çaresi yoktu. Sepetini ve toza toprağa batmış peynirleri alarak kirlenmiş elbisesinin eteklerini kavradı. Onlara veda ederken Robert’a bakamıyordu. Zaten perişan haldeydi. O kibirli adamın onu bu halde daha fazla süzmesini istemiyordu. Kız gider gitmez genç adam ata binmesi için amcasına yardım etti. “Bu kızın seni kurtarmak yerine öldürmeye çalışmadığından emin misin?” diye sordu muzipçe. Amcası ona uyarı niteliğinde bakarken Robert keyifliydi. Kabul etmek istemese de Joanne bugün ona ömrü boyunca unutamayacağı bir iyilik yapmıştı. “Sen bu kızı tanıyor musun Robert. Sana hizmetçilerden uzak dur demiştim.” “Hayır hayır öyle bir şey değil.” Robert hakarete uğramış gibi kaşlarını çatmıştı. Amcasına kızı tanımadığına dair bir iki ufak yalan sıraladı. İçinden de “Ona yaklaşmak mı? Tanrı korusun… O bir lanet!” diye söylendi. “Ufak tefek bir kız ama epey güçlü. Beni suyun dibinden nasıl çıkardı hâlâ anlamıyorum.” Robert “Ben de amca, ben de,” dedi… Nasıl olur da sürekli karşısına çıktığını anlamadığı gibi… ~ Joanne yeni bir olayla –ki başrolünde dolaylı olarak yine Robert vardı- karşılaşmış olmanın gerginliği, teyzesine yapacağı açıklama ve en önemlisi heba olan peynirleri için bayan Owen’dan yiyeceği azarı düşünüp korka korka evine yürüdü. Bugüne kadar doğru dürüst iyilik yapmış sayılmazdı. Hayatındaki övünmeye değer tek şeyin yani birinin hayatını kurtarmanın Robert’la ilgisi olması yüzünden bunun tadını yeterince çıkaramıyordu. Niye kurtardığı adam o serserinin amcası olmak zorundaydı ki! Genç kız bezgin bir ruh hali içinde evine vardığında aklında sadece peynirler vardı ve teyzesi… Teyzesine olanları açıklarken kadın sadece “Bu kadar tesadüf kaderin bir oyunu olmalı” deyip garip kehanette bulunur gibi uzaklara daldı. Joanne onun bu tavrına anlam veremezken Chris mutfağın köşesinde yeni bir şarkıya başlamıştı bile. “Gölde boğuldu bir dük Hem yaşlı hem de hödük Onu ablam kurtarmış Peynirleri pis yapmış.” Chris’in şarkısı ortamın gerginliğiyle hayli çelişkili bir ambiyans yaratsa da teyzesinin aklında bu garip tesadüfler ve bunlardan bir çıkış yolu bulma planları geçiyordu. Bir süre düşündükten sonra da heyecanlar yerinden kalkarken tiz bir sevinç çığlığı attı. Ardından: “Joanne Tanrı yüzümüze güldü sonunda” deyip yeğenine döndü. Genç kız anlamsız anlamsız teyzesine bakarken kadın nihayet konuşmaya başladı… *** Joanne Akşama doğru malikaneye geçmişti. Soylular arasında yatılı ziyaretlerden haberdardı. Belli ki o çapkın serseri ve amcası da yine kendileri gibi zenginliğin keyfini süren Burke’lerin şatosuna gelerek bir nevi makamlarını yarıştırıyorlardı. Ah belki de sevgili dükleri biricik kızlarını Robert denen zengin hanım evladına zorla yamayarak karlı bir evlilik peşindeydiler. Joanne tüm köylerinin sahibi olan dükü ve kızı Nina’yı görmek istemezdi doğrusu. Görmedi de… Girdiği odada Robert ve amcası içkilerini yudumluyorlardı. “Ah geldin mi Joanne, Adın buydu değil mi?” Yaşlı adam, oturması için ona bir koltuğu işaret etti. Joanne oturmak yerine ayakta dikilmeye devam etti. “Geldim efendim. Evet ismin Joanne… Teyzem bana her zaman Jo der… Eğer siz de öyle demek isterseniz…” Cümlesi Robert’ın ikaz eden öksürüğüyle kesildi. Belli ki kısa kes diyordu. Kızgınca ona döndü ve göz göze geldiler. Genç adamın yüzünde hafif bir gülüş vardı. Joanne’e adeta tepeden bakan bir bakış ise net seçiliyordu. Genç kız içi düşmanlıkla dolarken adama kuracağı cümlelerin hızlı bir provasını aklından geçirdi. Teyzesinin planı olan o cümleleri… “Joanne hayatımı kurtarmanı geçiştirmeyeceğim. Bana ailenden bahset. Elimden gelen yardımı yapacağım.” Genç kız tam da böyle bir soru bekliyordu. Doğrusu Robert denen pisliğin tüm servetini almak istiyordu şimdi. Ah acıklı gerçeklere bir sürü yalan katıp konuşmaya başladı. “Teyzem ve ağabeyimle yaşıyoruz. Köyde iş varsa çalışıyoruz yoksa evde oturuyoruz. Bir gram toprağımız olmadığı gibi teyzem çok ağır hasta ve bu yüzden kardeşimi köy dışına gönderemiyoruz. Oysa onu Eton’dan bile profesörler istemişti. O kadar zekiydi ki bedava okuyacaktı ama beni ve teyzemi bırakamadığı için sadece kilise okuluna gidebildi efendim. Şimdi dahiliğini köyde odun taşıyarak harcıyor. Ben ise mürebbiyelik ve hizmetçilik yapıyorum teyzeme bakmak için. Teyzemin kocası Amerika’da ama ne zaman dönecek bilmiyoruz. Yolda kaybolur diye para bile gönderemiyor. Aylık birkaç şilin bulursak seviniyoruz.” Bir yandan da gözlerinden istemsizce yaşlar dökülüyordu. Ah, kendi yalanlarına kendi inanmıştı. Sözleri biter bitmez yaşlı adam hızla ayağa kalktı ve büyükçe bir keseyi çıkarıp kıza verdi. “Teyzenin bakımı için kullan bunu.” Joanne’in istediği tam da buydu. Keseyi alıp teşekkür etti. Sorunu çözülmüştü. Hızlıca buradan gitmek istiyordu. Ne var ki izin isteyeceği sırada yaşlı adam konuşmaya devam etti. “Ve şu dahi ağabeyin… Onu Cambridge’e aldıracağım. Ben eğitime çok önem veririm küçükhanım. Böyle bir dehanın harcanmasına müsaade edemem. Birkaç gün içinde derhal beni Northernwood’ta görmeye gelsin.. Onu yeni akademik yılda bedava okutacağım ve hızlı bir şekilde meslek sahibi olacak.” Joanne ağzını şaşkınlıkla açmış, kıpırtısız bakıyordu. Neredeyse düşüp bayılacaktı. “A-ama efendim” diyebilmişti ki yaşlı adam yeniden araya girdi. “Ağabeyin gidince sizin mağdur olmamanız için gerekenler yapılacak Joanne… Ağabeyin yeni dönemde üniversiteye gidecek. Hem yeğenim Robert’in öğrencisi de olur ve asla ezilmez. Tartışma istemiyorum…” Babacan tavırları ve samimi sesi, bir hizmetçiyle konuşan soylularda nadir görülecek bir şeydi. Fakat Joanne bu iyiliksever yaşlı adamın cömertliğine teşekkür bile edemiyordu zira adeta nefessiz kalmıştı. Engelli ağabeyinin bir deha olduğu yalanını söylemek kolaydı ama bu işten sıyrılmak sandığı kadar kolay olmayacaktı!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE