SİNDY
“Tanrının cezası pis kan çıksana ya!”diye sinirle cırladım elimdeki bezi suyla güzelce temizlediğimde merdivenlere döndüm ve güzelce temizlemeye başladım ama çok kan vardı bir türlü temiz kalmıyordu. Üst katı Efsan temizliyordu burayı ben temizliyordum boştaki kızlarda bize yardımcı olmuşlardı kahvaltı falan hazırlayıp bizi çağırmışlardı karnımızı doyurduğumuzda bizde kaldığımız yerden temizlemeye devam etmiştim. Kan revan olan bezleri yıkadığımda son bir kez daha merdivenleri sildim tamamen temiz kaldıklarında işimin bittiğini anladım. Bezleri ve kovadaki kanlı suyu dökmüştüm kanlı bezi de temizleyip eşyaları geri malzeme odasına bırakmıştım ihtiyacımız olduğu zamanlarda oradan alırdık. Umarım uzun bir süre ihtiyacımız olmazdı çünkü bir başkasının daha ölmesini istemiyordum.
Geri dönecekken Piyale Hanımın odasından bir ses duymuştum daha doğrusu ufak bir çığlık. Hızlıca odaya girdiğimde odadaki dağınıklığın dışında kimse olmadığını fark ettim. Odanın etrafında iyice göz gezdirirken sallanan sandalyede oturan oyuncak bebeği fark ettim. Klasik eski zamandan kalma bir porselen bebekti sallanan sandalyenin üzerinde sallanıyordu. Ufak adımlarla yanına ilerledim sallanan sandalyenin tam karşısında durduğumda kaşlarımı çatarak bakmaya başladım olanlar bana Anabella filmini ve Chucky filmini andırıyordu hadi ama o kadar da olamaz öyle değil mi? Göz devirdim ve bebeği kucağıma aldım onu bir yerde gördüğüme emindim merdivenlerden ufak adımlarla çıkmaya başladım koridorun sonundaki gümüşlüğün yanına geldiğimde gümüşlüğün içindeki bebeğin olmadığını fark ettim.
“Hahaha sevgili cadıcık güzel şaka ama boş şaka.”bebeği gümüşlüğe geri koyduğumda gümüşlüğün kapağını kapatmıştım arkamı dönüp gidecekken bir şeyin cama çarpma sesi geldi. Tekrar ona döndüğünde bebeğin düştüğünü ve kafasını cama çarptığını gördüm. Göz devirirken gümüşlüğü açıp bebeği düzelttim ve arkamı dönüp hızlıca o kattan ayrıldım. Birinin yaptığı bu şaka ya da cadının bizi korkutmak için oynadığı bu oyunu yemeyecektim tamam belki küçükken chucky den korkuyor olabilirdim ama sadece o kadar küçüklükten kalma hepsi bu. Artık korkmuyorum hem o bebek chucky gibi olsaydı bizi çoktan doğramış olurdu yani o bir chucky değil sadece cadının bizi korkutmak için kullandığı iğrenç bedenlerden biri.
Salona indiğimde koltuğa geçtim ve büyük televizyonun kumandasını aramaya başladım herkes kafasını dağıtacak bir şeyler yapıyordu bende yapmalıydım. Kumandayı bulamadığımda eğilip koltuğun altına bakmaya karar vermiştim genelde bizim evde hep oralarda bulurdum. Eğildiğimde gerçekten de orada olduğunu gördüm ama gördüğüm o porselen bebekle de koca bir çığlık attım. Hızlıca eğildiğim yerden kalktığımda korkudan titriyordum koltuğun arka tarafına geçtiğimde hızlıca bebeği yerden kaldırıp koltuğa bıraktım ve karşısına geçtim.
“Hassiktir ya sen ne piç bir bebek çıktın ödüm bokuma karıştı içine şeytan mı girdi lan çakma chucky!”onu orada bıraktığımda Piyale Hanımın odasına ilerledim belki bu olan bitenle ilgili gözden kaçırdığımız birkaç şey vardır diye düşünüyordum. Odayı iyice aramaya başladım ve elimi duvarda gezdirdim her gezdirdiğim yere hafifçe yumruğumla vurup sesleri kontrol ediyordum bu şimdiye kadar aklıma gelmemişti ama bir filmde görmüştüm. Eğer duvarın ardında bir boşluk varsa böylece belli olabilirdi. Duvara sıra sıra vurmaya başladım en sonunda gerçekten de bir boşluk bulmuştum burayı kıra bilirdik buranın arkası boştu ve muhtemelen bir şeyler saklıydı. Hızlıca Pekin Beyin odasına girdim ve orada önceden gördüğüm alet çantasını açtım içinden çekici aldığımda koşturarak Piyale Hanımın odasına dönmüştüm o porselen bebeği tam da boşluğu keşfettiğim duvarın önünde görünce sinirlerim tepeme çıkmıştı.
Bebeği bacağından tuttuğum gibi diğer tarafa fırlattım ve elimdeki çekiçle duvara sertçe vurdum. Tam tahmin ettiğim gibi duvara vurdukça kırılmıştı benim geçebileceğim kadar bir aralık açtım ve kenarda duran şamdanı yakıp duvarın ardına geçtim. Burada gizli duvarın ardına saklanmış bir koridor vardı elimdeki her yeri loş bir şekilde aydınlatan mumlarla koridordan içeriye girdim. Duvarlara bir sürü İbranice ayet benzeri dualar yazılmıştı ne olduklarını okuyamıyordum ama dilini İbraniceye benzetmiştim. Koridorun ortasında kocaman çelik bir kapı vardı elimi kapının koluna götürdüğümde açmaya çalışmıştım ama kilitliydi ve kapının üzerinde şey yazıyordu koca bir uyarı vardı. Asla kapıyı açma ne olursa olsun içeriye girme yazıyordu.
Ama meraklı bir genç olarak tabi ki de bu anahtarı bulup içeriye girecektim. Pekala milyon dolarlık soruya gelelim bu kapının anahtarı nerede? Bana sorarsanız bu kapının anahtarı da her haltın olduğu yerde yani bodrumda tabi oraya inmeye biraz götüm yemiyor ama başka çarem de yok gibi mecburen oraya inip iyice aramam gerekiyordu yoksa içeriye giremezdim. Acaba içeride ne vardı? Gerçekten çok merak ediyordum insanın başına ne gelirse hep meraktan demişler inşallah bu söz bu kez için geçerli olmaz. Kafamı iki yana sallarken derin bir nefes aldım ve koridordan çıkıp Piyale Hanımın odasına geçtim oradan da çıktığımda otelin dışına ilerledim. Otelden çıktığımda arka bahçeye ilerledim arka bahçedeki kapakları kaldırdığımda birinin sesini duymuştum.
“Ne yapıyorsun?”diyen Bağdaşa döndüğümde hafifçe gülümsedim.
“Piyale Hanımın odasında ki yan duvarı kırdım ve gizli bir koridor keşfettim o koridorda kilitli bir oda vardı duvarlarda acayip şeyler yazıyordu bende odaya girmek için anahtar aramaya buraya geldim. Sonuçta her halt burada başladı bence anahtarda buradadır diye düşündüm o yüzden buraya geldim bana eşlik eder misin?”dediğimde hafifçe gülümseyip kafasını sallamıştı birlikte kapakları kaldırıp bodruma indik ve kendine zor yeten lambayı açtık. İçeriye ilerlediğimizde bütün eski eşyaları çekmeceleri ve kutuların içine bakmaya başlamıştık. Her yer toz ve kir içindeydi ama sorun etmedik buradan kurtulmak istiyorsak çoğu şeyi görmezden gelmemiz gerekiyordu. Normalde hiçbir güç bana böyle yerlere dokundurtamazdı çok pisti ama şuan umursamam gereken en son şey pislikti. Bizi öldürmek için birer birer katile dönen arkadaşlarımız varken şuan bu pislik en son derdimiz olmalıydı.
Uğraştığımız şeylere bak ne diye bu otele geldiysek götümüze kıymık mı battı sanki? Bok mu vardı evde otursaydık ne güzel mis gibi ama yok illa başımız derde girecek illa bir şekilde maceraya gireceğiz ya beynimi sikeyim hiç bilmediğimiz bir yere gelmeyi kabul eden aklıma da sokayım! Evet kendime sövmem bittiğine göre aramaya kaldığım yerden devam edebilirdim karton kutuları kaldırıp tek tek içlerini arıyordum ki en sonunda elime demir bir anahtar takılmıştı. Anahtarı avuçlarım arasında tutarken Bağdaşa döndüm.
“Anahtarı buldum!”diye cıvıldadığımda keyifle sırıttı.
“Harika hadi çıkalım buradan.”birlikte bodrumdan çıktığımızda kapakları kapatıp otelin içine dönmüştük. Ona Piyale Hanımın odasına girmiştik duvarda açtığım yarığı gösterdiğimde şaşkınca izliyordu birlikte yarıktan içeriye girmiştik yine mumları aydınlattığımızda elimdeki anahtarla kapıyı açmayı deniyordum. Anahtar kilide uyduğunda kapı açılmıştı diğer kapının önüne konan demirleri de çektiğimizde kapı tamamiyle açılmıştı artık. Kapının kolunu indirip açtığımızda biraz zorluk yaşamıştık uzun süredir açılmadığı için sıkışmış gibiydi sürükleyerek açmak zorunda kalmıştık. İçeriden büyük bir toz bulutu çıktığında uzun süredir açılmadığına tamamen emin olmuştum. Şamdanı alıp içeriye adımladığımda Bağdaşta arkamdan gelmişti. Bu odada bir sürü şey vardı eski bir piyano bir sürü ayna duvarda asılan eski zaman tabloları birkaç ilginç kitap sallanan guguklu bir saat köstekli saat heykeller ve sayamayacağım kadar fazla şey. Eski ses kayıt cihazları ve eski sinema çarklarından vardı hepsi ilginç görünüyordu burayı neden kapattıkları hakkında tek bir fikrim bile yoktu. Eski bir harita gördüm masanın üzerinde haritayı açıp masaya serdiğimde oldukça eski olduğunu fark ettim kumaşa çizilmiş bir haritaydı.
Yerler barizdi bizim kaldığımız otelin etrafında büyük bir mezarlık çevriliydi üzerinde cadı mezarları olduğu yazıyordu gerçekten de burada bir sürü cadıyı idam etmişlerdi. Elimi haritada gezdirirken buranın birkaç kilometre uzağında bir kilise olduğunu fark ettim ama otelden çıkamadığımız için bir halta yaramazdı doğrusu. Haritaya o kadar odaklanmıştım ki tepemde öten guguklu saat ile çığlığı bastım.
“Ahh siktir!”korkuyla birkaç adım geri çekildiğimde Bağdaş da bana doğru dönmüştü.
“İyi misin?”diye telaşla konuştuğunda elim kalbimin üzerine giderken derin nefesler aldım ve kafamı sallamaya başladım.
“Şu aptal saat yüzünden korktum sadece hepsi bu.”diye mırıldandım Bağdaş da benim baktığım haritanın başına geçtiğinde şaşkınca incelemeye başlamıştı muhtemelen oda mezarlıkların otele bu kadar yakın olmasından irkilmişti. Bu odada işe yarar bir şeyler bulamayacağımızı anladığımda arkamı dönmüştüm buradan çıkmak için kapıya ilerleyecekken kenarda yerde duran aynı porselen bebeği görmem ile artık çıldırmak üzereydim.
“GERÇEKTEN HİÇ KOMİK DEĞİL SENİ SÜRTÜK!”hızlıca o bebeğe ilerledim ve bacaklarından tuttuğum gibi onu duvara sertçe vurdum porselen kafası paramparça olduğunda içime derin bir rahatlama gelmişti en azından artık olur olmadık yerlerde karşıma bu bebeği çıkartmazdı. Lanet olası cadı onu da bir şekilde buradan atmamı gerekiyordu herkes kendi inancınca bir şeyler yapa bilirdi belki de.
Mesela ben bir hristiyan olarak artı işaretiyle dolana bilirdim diğerleri kendi inançlarınca şeyler yapabilirlerdi ama böyle olursa da din karışıklığından çarpılırdık sanırım. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum ama herkesin inancından başka sığınamayacağı şeyler olduğunu da biliyordum. Tanrı bizi korusun ve bu evden daha fazla kayıp vermeden çıkabilelim.
“Ne yaptın sen?”diye yanıma gelen Bağdaş yerdeki bebek parçalarına bakıyordu bakışlarımı ona çevirdiğimde omuz silktim ve yanaklarımı şişirdim.
“Bu bebek sabahtan beri beni takip ediyor önce odada sonra salonda sonra onu gümüşlüğe geri kapattım ve oda burada karşıma çıktı benimde cinlerim tepeme çıktı tabi aldım parçaladım sıkıyorsa tekrar karşıma çıksın pis bebek!”diye sızlandım ve parçalarının üzerine basıp geçtim Bağdaş da arkamdan geldiğinde birlikte buradan çıkmıştık Piyale Hanımın odasını terk edip mutfağa girdiğimde avaz avaz çığlık atmaya başlamıştım. Bağdaş da benim gibi korkuyla çığlık atarken mutfak masasına ait olan sandalyede az önce parçaladığım bebek sağlam bir şekilde oturuyordu.
“Lan sen bunu az önce parçalamamış mıydın?”diye dehşetle sordu Bağdaş.
“Bi-bilmiyorum pa-parçalamıştım!”