Rabia'dan
Ömer'in beni mutlu etme çabasının o kadar farkındaydım ki, sonunda pes etmiş ve beni götürmesine izin vermiştim.
Yaklaşık on beş dakikalık bir yolculuğun ardından sahil kenarında küçük bir lokantanın önünde durmuştuk.
Tabelasına baktığımda ise buranın kazadan önce Ömer'in beni getirmek istediği yer olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Lokanta saks mavisi, ahşap duvarlardan oluşan, önünde rengârenk çiçeklerin bulunduğu şirin bir yere benziyordu dışarıdan.
Ben arabanın içinden inceleme yaparken birden kapım açılınca sıçrayarak "Bismillah!" Dedim.
Sonra hemen kapıya döndüğümde Ömer'i görünce rahatlayarak sesli bir nefes verdim.
Ömer şaşkınca "korkuttum mu canım?" Dedi.
Bense "yok, dalmışım da. Öyle kapı açılınca sıçradım sadece" dedim.
Aslında ben de Ömer'in bana kullandığı gibi güzel şeyler söylemek istiyordum O'na, ama o kadar utanıyordum ki..
Biliyorum çok saçmaydı ama, hala tam olarak evli olma durumuna alışamamıştım sanırım.
"Rabia? İyi misin, daldın gittin yine?" Diyen Ömer'in sesiyle o güzelim elalarına baktım kocamın.
"İyiyim canım, hadi inelim" dedim hali hazırda inmiş ama beni indirmek için bekleyen Ömer'e.
Ama bu sefer de Ömer'de bir hareketlilik yoktu.
"Sen az önce bana ne dedin?" Diyerek şaşkın bakışlarla beni süzen Ömer'le kalakaldım.
Ne dedim ki?
"İnelim dedim" demiştim, en son ne dediğimi kısa bir süre düşündükten sonra.
Ömer kafasını sağa sola sallayarak "hayır, hayır. Başka?" Dedi bu sefer de.
Bana doğru eğilmiş bir cevap bekliyordu.
Allah Allah? Düşünüyorum ama aklıma gelmi..yo..r!
Olamaz ya! Canım mı dedim ben Ömer'e?
Keşke diyebilsem diye düşünürken demiştim bile!
Hemen gözlerimi Ömer'den kaçırıp lokantaya baktım ve ne diyeceğimi düşünmeye başladım.
Düşün Rabia, düşün!
Hayır arkadaş, yalanı da hayatta beceremiyordum ki?
Becermek de istemem ama bazen de..
"Canım, dedin. Değil mi ben yanlış duymadım?" Diyen Ömer'e döndürdüm bu sefer bakışlarımı.
Sevgili kocam yine o çarpık gülüşünü takınmış, beni utandırmak için yer arıyordu.
Korkunun ecele faydası yok, söyle gitsin Rabia!
"Şey, evet öyle dedim. Ben canım kelimesini hep kullanırım zaten herkese, sana denk gelmemiş olabilir" dedim, büyük bir aptallık yaparak.
Güya umursamamaya çalışırken herşeyi berbat etmiştim.
Benim dediklerimden sonra Ömer'in çarpık gülüşü gitmiş, yerini hayal kırıklığının bariz belli olduğu mimikleri almıştı. Ne yapmıştım ben!
"Yaa, öyle mi?" diyen Ömer, ardından eğilip kollarını dayadığı koltuğumdan doğrulmuş ve nadiren içtiği sigarasını çıkarırken arabanın arka tarafına dolanmıştı.
Bense onu görebilmek için yüksek çaba harcayarak, gittiği yere doğru döndürmüştüm başımı.
Ben nasıl bir aptalım ama ya?!
Al işte kırdın kırdın.
Ömer, benim ona baktığımdan habersiz, sigarasını dudaklarına götürdü.
Çakmağı yakarken rüzgardan sönmemesi için bir eliyle rüzgarı kapattı.
Sigarasını yakınca, nefesini de içine çekti ve çukurlaşan gamzelerinin arasında zehrin içine işlemesine izin verdi.
Hep benim yüzümden!
Ağzından ve burnundan çıkan dumanlar sanki kalbimi boğuyordu. O'nun, böyle acı çekmesine sebep olduğum için kendime çok kızıyordum, çok..
Sigarasından son bir nefes çeken Ömer, ardından izmariti sigara çöpüne attıktan sonra açık olan kapıma yanaştı ve "inmek istiyor musun?" Diye sordu.
Onun bu soğuk tavrının aksine, gönlüm kor ateşte yanıyordu sanki.
Nasıl yanmasın ki, sevdiğin sana böyle bakarken?
Cevap bekleyen kocama pişmanlıkla baktım ve sadece kafamı salladım.
Cevabımın ardından Ömer her zamanki gibi bir elini bacaklarımdan geçirip diğeriyle de belimi sardı ve beni kaldırdı.
Daha sonra da tekerlekli sandalyeye oturttu.
Ardımdan ittirirken hiç konuşmuyordu.
Bu benim canımı daha da sıkarken, haklı olan kocama bir şey de söyleyemiyordum.
Açıklama yaparken daha da batırmaktan korkuyordum açıkçası.
Ben de böyleydim işte. İşin içine duygular girince aklım allak bullak oluyor ve ne konuşacağımı şaşırıyordum.
Nihayet lokantaya girdiğimizde bizi, aşağı yukarı benim yaşlarımda yada daha büyük de olabilir, siyah düz saçlı, uzun boylu ve beyaz tenli bir kız karşıladı.
Kız gerçekten çok güzeldi..(!)
Bana surat asan Ömer'in, kız görür görmez çenesi açılmıştı.
"Merhaba Zeynep" diyerek gülücüklerini de eksik etmemişti, canım kocam!
Genç kız ise gayet hoş ve sevecen bir sesle "hoşgeldiniz. Ömer nasılsın? Bayağıdır görüşemiyoruz" dedikten sonra gözlerini bana indirmiş ve "arkadaş kim? Kuzenin mi?" Demişti.
Hıı, kuzeniyim canım!
Ömer bir şey söylemeden Zeynep denilen kız tekrar bana bakmış ve elini uzatarak "merhaba canım, ben Zeynep" demişti.
Bense gülümsemeye çalışarak elini tutmuş ve "merhabalar, ben de Rabia" demiştim.
"Karım" diye de eklemişti Ömer, benim konuşmam biter bitmez.
Tanışma faslının ardında bizi boş bir masaya alan Zeynep, siparişlerimizi alıp gitmişti.
Ömer ile baş başa kalınca beni yine pişmanlık sarmıştı.
Bir şeyler söyleyip kocamın gönlünü almam gerekiyordu.
Lokantanın bahçe kısmında olduğumuzdan, denizin dalga seslerini ve martıların seslerini çok rahat duyabiliyorduk.
Sağımızdaki deniz manzarasına bakan Ömer, huzursuz görünüyordu.
"Ömer" dedim bir cesaret.
Ömer bana önce gözlerini çevirdi, sonra da başını.
"Efendim" dedi, boş bakan gözlerle.
Bir an gözlerim doldu ve kendimi ağlamamak için zor tuttum.
Neredeydi o duygu yüklü gözler?
Ben konuşmayınca Ömer tekrar "bir şey mi oldu?" Dedi.
En azından bu sefer, biraz da olsa endişe vardı gözlerinde.
Yaşları geriye doğru iteleyip, boğazımı temizledim ve "şey diyecektim. Iımm, az önce ben, aslında öyle demek.." daha sözüm bitmeden yarıda kalmış ve Zeynep elinde mezelerle masaya gelmişti.
"Eveeet. Balıklarınız olmak üzere, mezelerden başlayabilirsiniz isterseniz" demişti, elindekileri masaya dizerken.
Tabiki Ömer de "teşekkür ederiz. Sende otur, beraber yiyelim istersen" demişti.
Ne münasebet canım! Neden bizim masamızda yiyecekti ki? Allah Allah ya!
Zeynep de "Olur tabi. Önce balıkları getireyim de gelirim. Hem uzun zaman oldu. Anlatılacak şeyler birikmiştir" deyip gülmüş ve balıkları almak için ayrılmıştı.
İnsan yok falan der. Yeni evliyiz biz, ayıp yahu.
Ben bunları düşünürken Ömer'in sesiyle kendime geldim.
"Rabia, sen ne diyordun?" Demişti sakince.
"Ha, o mu? Şey, yani nasıl desem.." derken yine biri gelmişti. Aff! Ben galiba konuşamayacaktım bugün.
Bu sefer gelen altmışlı yaşlarda, kır saçlı ve pos bıyıklı bir adamdı.
Bize çok mutluymuş gibi bakıp, sevecen bir sesle "Ömer'im, hoşgeldiniz evladım. Nerelerdesin, özlettin kendini" demişti.
Ömer gelen kişiyle hemen ayağa kalkmış ve sarılarak "hoşbulduk Kamil amcacığım" demişti.
Ardından karşısına geçip "ne yapalım Kamil amca ya, iş güç işte, dünya koşuşturmacası" demişti.
Kamil amca dediği adam da "olsun evladım. Sen iyi ol da" demiş ve ardından bana dönmüş ve "hoşgeldin kızım" demişti.
Ben de "hoşbulduk" demiştim sadece.
Kamil amca Ömer'e tekrar döndüğünde "bu hanım kızımız kim? Sen buraya hiç kızlarla gelmezdin" demişti.
Ömer ise eğilip büzülüp, mahçup olduğu her halinden belli olan bir sesle "Kamil amca, kusura bakma. Ben sizi davet edemedim düğüne, ani oldu biraz, o yüzden" demişti.
Kamil amca ise gözlerini pörtleterek şaşkın bir sesle "ulaa, sen evlendun mi, yoksa?" Demişti.
Adam o kadar şaşırmıştı ki özüne dönmüştü.
Ömer ise sadece başını sallamıştı.
"Ne diyelim evlat, hayırlı olsun. Bir yastıkta kocayın inşallah" demişti.
Onlar ayakta biraz lafladıktan sonra, Kamil amcanın kızı olduğunu öğrendiğim Zeynep de gelmiş ve sofraya oturmuştuk.
Kamil amca müşterilerle ilgilenmek için kısa sürede kalkmıştı zaten.
Yemeğimi yerken, Zeynep ve Ömer'in konuşmalarını dinliyordum.
Anladığım kadarıyla, çocukluktan beri arkadaşlardı.
Tabiki Ömer, ölçülü bir şekilde konuşuyordu Zeynep'le.
Zaten O'ndan da beklediğim buydu.
Erkek ve kadın, ateş ve barut gibidir.
Nasıl ki, barut ateşe yaklaşır yaklaşmaz alev alıyorsa, kadın ve erkekte ne kadar bakmam, etkilenmem dese de bu mümkün değildi.
Hadis-i Şerif'te de buyrulduğu gibi;
"Bir kadınla bir erkek bir yerde baş başa kaldıklarında üçüncüsü şeytandır." (İbn-i Hanbel, Müsned, I, 227; III, 339)
Genellikle konuşma Zeynep'in soruları Ömer'in ölçülü cevaplarıyla geçmişti.
Zeynep de bizi baş başa bırakmak için kalkmıştı artık.
Bir zahmet!
Yemeğin ardından çaylarımızı içerken, Ömer benimle pek ilgilenmiyordu.
Sebebi belliydi, benim saçma sapan utangaçlıklarım!
Sessiz sessiz çayımı yudumlarken bir yandan da ne yapacağımı düşünüyordum.
Artık bu tavrımı değiştirmem gerekiyordu.
Böyle giderse beni sevdiğini söyleyen Ömer'i bile bıktırabilirdim.
Hoş seven gerçekten seviyorsa bıkmaz ama, sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.
"Rabia?" Diyen Ömer'le kafamı kaldırıp yüzüne baktım.
"Efendim" dedim, gülümsemeye çalışarak.
Ömer'in gözleri önce üzerimde dolaştı. Daha sonra da "istersen seni teyzenlere bırakayım" dedi.
Ne güzel olurdu. Çok özlemiştim canlarımı.
Ama, neden durduk yere böyle demişti ki?
"Olur tabi, çok sevinirim ama sen ne yapacaksın? Bugün işin de yoktu" dedim merakıma engel olamayarak.
Ömer bir süre denize baktıktan sonra bana döndü ve "Spora gideceğim hem bayağıdır aksatıyordum. Artık tekrardan devam etsem iyi olacak" dedi sakin ama buz gibi bir sesle.
Spor mu? Evlendiğimiz ilk hafta gittiğini biliyordum ama, dediği gibi bayağıdır gitmiyordu. Nereden çıktı ki bu şimdi?
Belki yalnız kalmak istiyordur.
Belki benden bıkmıştır bile..
Engel olamadığım bir kırgınlıkla "tamam, sen bilirsin" dedim bende.
"Tamam o zaman, hadi gidelim" diyen Ömer, ayaklanmış ve hesabı ödemek üzere kasaya gitmişti.
Bense arkasından baka kalmıştım.
Şaşkınlığımı üzerimden hemen atıp, çantamı sandalyenin kenarından alarak sandalyemi çıkışa doğru sürmeye başlamıştım.
O esnada da Ömer bana yetişmiş ve sandalyeyi ittirmeye başlamıştı.
Arabaya bindiğimizde, yine hiç konuşmayan Ömer iyice canımı sıkmaya başlamıştı.
Tamam hata etmiştim ama bu kadar uzatmaya ne gerek vardı ki?
Kısa sürede teyzemlere geldiğimizde, ayrılma vakti de gelmişti.
Ömer'e dönüp "teşekkür ederim, akşam ne zaman alırsın?" Demiştim.
Artık bir iki kelam bir şey söylesin istiyordum.
O sustukça benim yüreğim ağlıyordu çünkü.
Ömer bir şey demeden arabadan indiğindeyse neredeyse ağlayacaktım.
Böyle yapma sevgili!
Bagajdan tekerlekli sandalyeyi çıkardıktan sonra beni kucaklayıp,sandalyenin üstüne oturtmuştu yine.
Bense onun gözüne bakıyordum bir şey söyleyecek mi diye.
Sonunda gözlerimizi buluşturan kocam, hiç beklemediğim bir cevap verip beni hayal kırıklığına uğratmıştı.
"Akşam gelmeyeceğim, zaten spordan sonra arkadaşlarla çıkıp bir yerlerde otururuz dönene kadar çok geç olur. Direkt eve geçerim. Sabah da erkenden iş var zaten. Sen bugünlük burada kalsan?" Demişti.
Ben duyduklarımla afallarken, ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum hala.
Ömer'in cevap bekleyen soğuk bakışlarından sonra da anlamıştım ciddiyetini.
"Ta-tamam" diyebilmiştim sadece.
Daha sonra teyzemlerin kapısına gelmiş ve zile basmıştık.
Kapıyı çok geçmeden Talha abim açmıştı.
"Aaa, bu ne güzel sürpriz? Hoşgeldiniz, buyrun geçin içeri" diyerek kapının önünde boşluk açmıştı canım abim.
Ömer ise "Selamun Aleykum kayınço. Rabia'yı bırakmaya gelmiştim, benim işlerim var da" demişti.
Abim selamı alıp tamam dedikten sonra Ömer bana eğilmiş ve kucağına almıştı. O'na o kadar kırgın bakıyordum ki, yine de beni görmüyordu.
Ardından teyzem ve Esma'nın sevinç gösterileri eşliğinde içeri geçmiştik ve Ömer beni abimin arkamızdan getirdiği sandalyeme bırakmıştı.
Sonra da hepimize birden hoşçakalın deyip evden ayrılmıştı.
Bense artık üzülmenin bir faydası olmadığını düşünürek, güzel ailemle hasret gidermeye çalışıyordum.
Esma birşeyler anlamış olacak ki, teyzeme her zamanki bahanelerinden birini sunarak, beni odasına götürmüştü.
Kapıyı kapatır kapatmaz da sorguya başlamıştı.
"Anlat" demişti önce.
Ben de "ne anlatayım" deyince, gözlerini devirmiş ve "şu halinin sebebini anlat diyorum Rabia, ne oldu size? Enişte bey de değişik duruyordu zaten. Hayırdır bir sorun mu var. Daha geçen hafta lokum gibiydiniz, ne oldu da böyle oldunuz?" Demişti.
"Çok mu belli oluyor" demiştim ben de endişe dolu sesimle.
"Evet, en azından ben anladım, ne oldu?" Dedi bu sefer de Esma.
Ben de Esmaa'ya bugün olanları ve Ömer'e karşı olan utangaçlığımı anlattım. Birinin bana akıl vermesi lazımdı çünkü.
"İnanmıyorum Rabiş ya. Neden bu kadar utanıyorsun ki? Kocan O senin. Hem afedersin ama herşeyini bilen adamdan utansan ne olacak?" Demişti, hayretle Esma.
"Esma öyle söylemesene. Hem herşeyimi falan da bilmiyor" demiştim süt kardeşime, gittikçe içime kaçan sesimle.
Esma ise şaşkınlıkla gözlerini ayırmış ve bana sanki 'ben uzaylıyım' demişim gibi bakmıştı.
"Ne?! Na-nasıl yani.. Siz şimdi, üff hani.. yani şey yapmadınız mı? Aman işte, hala tam anlamıyla karı koca olmadınız mı diyorum Rabia?!" Dedi.
"Şşş, ne yapıyorsun?! Biraz sessiz konuş, teyzemle abim duyacak şimdi!" Dedim, kızgın ve endişeli bir tonla.
"Tamam, tamam. Kıstım sesimi. Cevap ver şimdi, öyle mi?" Dedi bu sefer daha sakin bir sesle.
Bense başımı önüme eğmiş ve miyavlar gibi "evet" demiştim.
Daha sonra da Esma'dan ses gelmediğini görünce, başımı yavaşça kaldırıp O'na bakmıştım.
Esma ise ellerini ağzına götürmüş, ayrık gözlerle bana bakıyordu.
"Ne? Niye öyle bakıyorsun Esma?" Demiştim ben de.
Esma bana doğru bir kaç adım atmış ve önümde eğilmişti.
Bacaklarımın hizasında çömelerek bana bakımış ve ellerimi tutarak "kuzum, bütün olanları bu açıklıyor işte. Sen Ömer'e O'nu sevdiğini söyledin mi? Dur ben söyleyeyim, hayır. Karı koca ilişkisi de yaşamıyorsunuz. Sana her yaklaşmaya çalıştığında da sen böyle kaçarsan, adam diyecek ki bu kız beni sevmiyor. Aklında bir sürü, saçma sapan şeyler dolaşacak. Rabiş'im bana kızma ama, bu böyle olmaz. Kendine bir an önce çeki düzen vermelisin. Ben demiyorum hemen git gerçekten karısı ol diye. Ama en azından O'nu sevdiğini belli et, ne bileyim güzel şeyler söyle, çekinmeden sarıl, öp. Artık gerisi sana kalmış. Ama kesinlikle böyle devam etme kardeşim" dedi.
Bense Esma'ya mahçupça bakıp ne kadar haklı olduğunu bildiğimden kafamı salladım ve sarıldım.
"İyiki varsın Esma'm" dedim sonra da.
"Sende iyiki varsın Rabia'm" dedi O'da.
***
Ömer'den
Rabia'nın mahzun ve pişmanlık dolu bakışlarını görsem de, O'nu orada hiç bırakmak istemesem de, artık onun da beni sevip sevmediğini, beni gerçekten kocası olarak görüp görmediğini bilmek istiyordum.
Bu kalış ya onu benden tamamen koparacak, yada biraz olsun beni seviyorsa bana adım atmasını sağlayacaktı.
Her erkek, sevdiği kadının ona deli olmasını isterdi, benim istediğim gibi.
Bazen Rabia'nın öyle bakışlarını görüyordum ki, sanki bana sırıl sıklam aşık..
Bazen de öyle hareketler yapıyordu ki, benimle olmaya tahammül edemiyor gibi..
Hep göz ardı ettim bunları, sustum. Ama ben de insandım ve karımın bana ne hissettiğini bilmeye hakkım vardı.
Bunları düşünürken spor salonuna varmıştım çoktan.
Arabayı park edip, hızla salona girdim.
Biraz sağa sola bakındıktan sonra, uzun süredir beraber spor yaptığımız Zahit'i görmemle, biraz olsun mutlu olup gülümsedim.
Soyunma odalarına gidip üzerimi değiştirdikten sonra Zahit'in yanına ilerledim.
Ağırlık çalışan arkadaşım, beni fark etmemişti.
"Zahit?" Deyip bana bakmasını sağladıktan sonra, "nasılsın?" Dedim.
Zahit'de şaşkın bir ifadeyle konuşmaya başladı.
"Ooo, kardeşim. İyiyim ya ne olsun? Senden naber? Gözükmüyordun ne zamandır? En son evlendikten sonra bir kere geldin. Hayırdır yenge salmıyor mu seni?" Deyip, büyükçe bir sırıtışla omzuma vurdu yumruğunu.
Bense düz bir ifadeyle "yok ya, O'nunla alakası yok. Ben kendim ara verdim bir süre" dedim.
Zahit hemen kaşlarını çatarak " sen iyi misin? Yeni evli adamın böyle bir ifade takınması hiç hayra alamet değil. Senin şuan uçuyor olman lazım" demişti.
Zahit'in bu sözlerinden sonra, Rabia ile aramızda olanları kısa bir özet geçtim.
Normalde olsa, hayatta kimseyle özelimi paylaşmazdım ama birinin bana akıl vermesi gerekiyordu. Bu kişinin Zahit olması da daha iyiydi. Ağzı en sıkı adamlardandı O.
"Kardeşim, anlaşılan yenge daha önce aranızda olan şeyleri unutamıyor. Seni sevip sevmediğini bilemem ama sana değer verdiği kesin, anlattığın şeyler bunu gösteriyor yani. Bence bir gün de olsa ayrı kalmak size iyi gelecektir. Zamanla aşılmayacak şey yok. Gel şimdi biraz kafamızı dağıtalım" demişti Zahit.
Haklıydı da. Zaman her şeyin ilacıydı.
İnşallah gerçekten iyi gelirdi bize ayrı kalmak. Yoksa Rabia'yı tekrar kırmaktan korkuyordum.
O saatten sonra Zahit'le bol bol gelmediğim günlerin acısını çıkardık.
Bol antrenmanlı geçen bir günün ardından, Zahit'le anlaşıp bir saat sonra akşam yemeği için tekrar buluşmak üzere salondan ayrıldık.
Eve gittiğimde kimse görmeden içeri girip, kimse görmeden de geri gitmekti niyetim, çünkü bana Rabia'yı soracaklardı. Biliyordum.
Kapıyı açtığımda önce etrafıma bakındım, kimse olmayınca derin bir nefes alıp verdim ve yukarı çıkmak için merdivenlere yöneldim.
Tam ilk basamağa adım atmıştım ki, sevgili yeğenim salondan çıkarken beni gördü.
"Dayııı! Geldiniz miiii?!" Diyen Selim, Rabia'yı bulmak için koridorda dolanıp geri geldi. Bulamayınca da başladı tatlı tatlı konuşmaya.
"Rabia nerede?" Dediğindeyse, ne söyleyeceğimi bilemedim.
Selim'in konuşmalarını duyan annem ve Şeyma da salondan çıkıp yanımıza geldiler.
"Oğlum, Rabia nerede?" Bu sefer de annem sormuştu O'nu.
Bense ellerimi belime koyup, başımı tavana doğru kaldırdım ve nefes aldım. Verirken de başımı aşağı indirdim.
Dudaklarımdan bir 'off' sesi çıkmıştı.
"Rabia, teyzesinde anne. Oraya bıraktım O'nu. Oldu mu? Sorgunuz bittiyse ben gidip bir duş alacağım. Sonra da Zahit ile buluşacağız" dedim ve arkamda öylece bana bakan ailemi bırakarak, odaya doğru ilerledim.
Çok geçmeden Selim'in sesi de duyulmuştu.
"Ama Rabia bana söz vermiştiiii. Gelince oynayacağız demiştiiii. Banane bananee! Küstüm." Gibi şeyler söylüyordu.
Odaya girip kapıyı kapattığımdaysa artık sesler kesilmişti.
Odaya girip etrafa baktığımda, Rabia olmadan ne kadar boş ve anlamsız olduğunu gördüm buranın.
O gelmeden önce nasıl yaşıyormuşum ben bu koca odada tek başıma?
Ahh! Şimdiden çok özledim güzelimi!
Ama sabretmem lazım, ikimizin de iyiliği için..
Düşünceler arasında boğulurken, sonunda duşa girebilmiştim.
Kısa bir duşun ardından üzerimi giyinip, telefonumu cüzdanımı ve anahtarımı da komodinin üzerinden aldım ve aşağıya indim.
Aşağıda kimseler görünmüyordu Allah'tan.
Tatilde olduğum günler rahat giyinmeyi seviyordum. Benim için rahatlık demek spor şıklığı demekti. O yüzden hemen vestiyerden adidaslarımı da alıp kapıyı açtım ve kendimi dışarıya attım.
Arabaya binip, köşeli gözlüklerimi de taktıktan sonra arabayı çalıştırıp, Zahit'le buluşacağımız yere doğru sürdüm.
Aslında içimden geçen Rabia'nın yanına gitmekti ama bunu yapmayacaktım.
İkimiz için..
Restauranta geldiğimde arabayı valeye teslim edip içeri geçtim.
Zahit'i görmek için bir kaç kere kafamı Sağa sola çevirdim ve sonunda arkadaşımı gördüm ve yanına doğru ilerledim.
"Selamun Aleykum kardeşim" dedim.
"Aleykum Selam Ömer'im" dedi Zahit de.
Rabia'dan
Esma'nın telkin ve tavsiyelerinden sonra odadan çıkmış ve akşam yemeği için teyzeme yardım etmek üzere mutfağa girmiştik.
Eniştem hala köyden dönmediği için çok rahattık, hamdolsun.
Bugün nasıl geçecek bilmiyordum.
Ömer'e o kadar alışmıştım ki..
Uyumadan önce son gördüğüm şeyin O güzel elaları olmasına..
Ne yazık ki benim aptallığım yüzünden, bu gece onsuz uyuyacaktım.
Nasıl bensiz uyumaya razı gelebilmişti ki kalbi? Beni sevdiğini hatta aşık olduğunu söyleyen O değil miydi?
İnsan aşık olduğu kişi olmadan bırakın bir geceyi, bir saati bile geçirse, hüzne kapılmaz mıydı? Dakikaları saymaz mıydı? Şimdi nasıl olurdu da bütün bir geceyi ayrı geçirmeyi göze alabilmişti?
Demek ki o kadar kalbi kırılmıştı, sevdiğimin..
Demek ki beni onsuz bırakarak, cezalandırıyordu beni, bizi..
Tez gel yarim, tez gel, tez gel.
Tez gel kurbanın olam.
Gözüm yollarda, hep seni arar oldu..