Yazar'dan
"Rabia'cığım, canım, istediğin birşey var mı?"
Genç kız, görümcesinin sorusuyla gözlerini camdan çevirdi.
Rabia taburcu olalı bir hafta olmuştu.
Yürüyemeyeceğini ise çok acı bir şekilde öğrenmişti genç kız.
Uyandığında abdest almak istemiş ve hissedemediği bacaklarıyla şoka uğramıştı.
Ne olduğunu öğrendiğindeyse önce çok üzülmüş, ardından Rabbi'nin bunda da bir hayır yarattığını, olanda muhakkak bizler için bir hayır olduğunu hatırlayıp, tevekkül etmişti.
Şuanda ise, bir haftadır olduğu gibi evdekiler, genç kızın etrafında bir ihtiyacı olup olmadığını sorup duruyorlardı.
Rabia görümcesine doğru dönüp "hayır Şeyma. Teşekkür ederim, bir şey istemiyorum" dedi.
Ardından tekerlekli sandalyesini camın önünden, koltuklara doğru çevirdi ve Seniha hanım ile Şeyma'nın yanına ilerledi.
"Abimi merak ediyorsun, değil mi?" Diyen Şeyma'ydı.
Rabia kafasını kaldırıp "şey, aslında hiç bu kadar geç kalmazdı. Haber de vermedi, o yüzden.." deyip, daha fazla bir şey söylemeden gözlerini ellerine indirdi.
Genç kızın bu endişesini, diğer iki kadın da aynen taşıyordu.
Biri oğlu için diğeri abisi için endişeleniyordu.
Hepsinin dilinde aynı dua vardı.
Ömer'in eve sağ salim gelmesi..
Seniha hanım ne kadar korkuyor olsa da gelininin bu halde bir de böyle üzülmesine gönlü razı gelmediğinden, genç kızın yüreğine su serpmek için konuşmaya başladı.
"Kızım sen endişelenme, Ömer'i biliyorsun. Yine dalmıştır çizime, saatin kaç olduğunu unutmuştur deli oğlan. Seninle evlenmeden önce kaç kere başımıza geldi bir bilsen, merak etme sen. Aklı başına gelince koşarak gelir" deyip içinden gelmese de, hafifçe kıkırdadı hasta kadın.
Rabia ise kayınvalidesinin sözlerinden sonra biraz daha iyi hissetmişti kendini.
Bu da bir ihtimaldi sonuçta.
"İnşallah anne" dedi, kendisine beklentiyle bakan kadına.
Aradan yarım saat geçmişti ki kapının zili çaldı.
Rabia heyecanla kafasını kaldırıp görümcesine bakınca, Şeyma da kalkıp aynı heyecanla kapıya doğru ilerledi.
Kapıyı açtığında karşısında abisini gören genç kadın, yorgun göz kapaklarını açmakta zorlandığı her halinden belli olan Ömer'e sımsıkı sarıldı.
"Abi!" Deyip yavaşça geri çekilirken söylenmeyi de ihmal etmedi genç kadın.
"Nerelerdesin Allah aşkına? Öldük meraktan. Hele ki Rabia, kızcağız o haliyle bir de seni düşündü durdu" dedi, sözlerinin sonuna gelirken.
Nihayet, kardeşinin söylenmesi biten Ömer de konuşmaya başladı.
"Üff Şeyma! Ne çok konuşuyorsun be kızım. Çok yorgunum, bir geçeyim içeri anlatırım" deyip ayakkabılarını çıkardı genç adam.
Ceketini de portmantoya astıktan sonra, elindeki laptop çantasını da vestiyere bırakıp, çok özlediği karısının yanına gitmek için salon kapısına adımladı.
Tam girecekken, ellerini yıkamadığını hatırlayıp lavaboya gitti.
Ellerini güzelce yıkayıp kuruladıktan sonra artık içeri girmeye hazırdı.
Gün boyu bitmeyen işler yüzünden yorgunluktan ölse de, biliyordu ki gül yüzlüsünü gördüğü an bütün yorgunluğu bitecekti.
Şeyma ise salona tek girmiş ve Rabia'nın "Şeyma, kimmiş gelen?" Sorusuyla, biraz muzurluk yapmaya karar vermişti.
"Hım, kimse değilmiş yengeciğim, çocuklar basmış herhalde" dedi Şeyma.
Ama Rabia'nın yüzünün asılışını izleyince, hemen pişman olmuştu yaptığına.
Ve doğruyu söylemek için harekete geçmişti ki, kapıda dikilmiş konuşan Ömer'le dikkatler oraya çekildi.
"Demek çocuklar basmış zile Şeyma ha? Sence de çocuk olmak için fazla uzun değil miyim?" Dedi genç adam alayla.
Rabia ise şaşkınlık ve sevinçle "Ömer" diyebildi sadece.
"Rabia'm" diye karşılık verdi Ömer.
Büyük adımlarla bir çırpıda karısının yanına geldi daha sonra.
Eğilip karısının yanaklarını iki eliyle kavrayan Ömer, alnından öptü helalini.
Daha sonra annesinin yanına gidip ona da sarılan genç adam, artık yorgun hissetmiyordu.
Bütün sevdikleri yanındaydı.
Bundan daha büyük mutluluk var mıydı, bilmiyordu.
"Ömer, oğlum çok merak ettik seni. Neredeydin? Telefonun da kapalı. Ben sana demedim mi o telefon hiç kapanmayacak diye? Bakıyorum yaşlandıkça anne sözü dinlememeye başladın sen" dedi Seniha hanım, küskün bir tavırla Ömer'e.
Ömer altta kalır mı?
Tabiki hayır.
Hemen annesinin ela gözlerine bakıp "aşk olsun Seniha sultan! Ne zaman senin sözünden çıktım. Hem yaşlandın da ne demek? Daha yirmi yedi yaşında çakı gibi delikanlıyım ben" deyip göz kırptı annesine.
"Hiç öyle göz kırpma. Bir şey oldu diye öldük öldük dirildik burada. Özellikle karın, ne kadar merak etti seni" diyen Seniha hanım gelinine doğru dönmüştü.
Rabia ise kayınvalidesinin bu sözünden çok utanmıştı.
Karşılıklı şakalar eşliğinde biten akşamın ardından, herkes odasına çekilmeye başlamıştı artık.
Şeyma ve Selim'in ardından, Seniha hanım da gelini ve oğluna "hayırlı geceler" dileyerek odasına gitmişti.
Rabia ve Ömer salonda baş başa kalmıştı.
Günün yorgunluğundan ötürü uykusu gelen Ömer karısına "uykun geldiyse, bizde yatalım istersen canım" demişti.
Ömer'den gelen teklifi, seve seve kabul etmişti Rabia da.
"Olur" demişti.
Rabia'dan
Ömer'e olur dedikten sonra, bir haftadır olduğu gibi yine ayağa kalkmış ve beni kırılabilecek bir şeymiş gibi özenle tekerlekli sandalyeden kaldırmıştı.
İlk başlarda, bundan dolayı utansam da artık alışmıştım.
Yani, belki..
Hala Ömer beni kucağına alırken heyecanlanıyor ve kalbimin gümbürtüsünü duyabiliyordum.
İnsan bir süre sonra alışmaz mıydı?
Yada en azından, biraz daha herhangi bir şey gibi davranmaz mıydı?
Hayır!
Maalesef olmuyordu.
O, bana dokunurken ayrı, kucağındayken ayrı heyecanlanıyordum.
Bilmiyordum, gerçek aşk dedikleri bu muydu?
Bir gram azalmayan, ilk gün ki gibi olan bu şey aşk mıydı gerçekten?
Peki ya, aşk değilse ne olabilirdi ki?
Ah, kendini kandırma Rabia!
Bal gibi aşıksın sen, bu agresif ama bir o kadar merhametli..
Diliyle kırdıklarını, gönlüyle tamir eden, kalbinin her zerresini ele geçiren adama..
Ömer beni yavaş ve sağlam adımlarla merdivenlerden çıkarırken, O'nun yakışıklı yüzüne bakmaktan kendimi alamıyordum.
Gülünce oluşan, hatta bazen konuşurken bile kendini belli eden gamzesi..
Kızınca koyulaşan, severken kehribara dönen, açıldıkça açılan o elaları..
"Güzelim, bitti mi?" Diyen Ömer'in sesiyle gözlerimi dudaklarına indirdim.
Ne sormuştu ki?
"Hıh, efendim" dedim anlamayarak.
Ömer ise iyice başına yüzüme eğerken "Hım, demek anlamadın küçük hanım. Şöyle söyleyeyim o zaman, yüzümde incelemediğin yer kaldı mı?" Demiş ve aynı zamanda dudaklarına muzip bir gülümseme yerleştirmişti.
Aff olamaz ya!
Nasıl fark etti ki, merdivenlerden çıkarken? Bana bile baktığı yoktu.
Ömer'e ne diyeceğini kara kara düşünürken bir yandan da dudaklarımı kemiriyordum.
O arada Ömer tekrar konuştu.
"O güzelim dudaklarına eziyet etme lütfen.." demişti, ama son sözlerini tam anlayamamıştım.
Mırıldanır gibi konuşunca, anlamamam normaldi tabi.
Ben de yine, muhteşem Türkçe'm ile konuşmaya başladım.
"Ş-şey, be-ben, aslında.. Yani sakallarını bayadır tıraş etmiyorsun da, ona bakıyordum" dedim, saçmalayarak.
Hepinizin gözlerinizi devirdiğini tahmin edebiliyorum. Çünkü bende kendime göz devirmekle meşgulüm şuan..?
Ben kendime göz devirirken, Ömer "yaa, demek dikkatini çekti. Peki, beğendin mi? Yakışıyor mu kirli sakal?" Dedi ve o karizmasına karizma katan çarpık gülüşünü sundu bana.
Ben de "yakışmış, yani sana her ikiside yakışıyor, ııı şey.. yani demek istediğim her halinle yakışıklısın zaten" dedim.
Ne dedim ben?!!!!!!
Gömün beni çukura!
Bu utançla yaşayamam ben.
Şuan Ömer'in yüzü hariç herşeye bakıyordum.
Toparlayayım derken iyice batırmıştım.
O sırada odaya da girmiştik. Ömer ayağıyla kapıyı kapatırken, ne söyleyeceğini deli gibi merak ediyordum.
Yavaşça beni yatağın üstüne bırakan ve oturmamı sağlayan Ömer, önüme, yatağın kenarına çömelmiş ve sırıtarak bana bakıyordu.
Bu sırıtış hiç hayra alamet değildi ama, neyse..
"Bu güzel sözleri etraftan duyuyordum zaten ama, senin ağzından duymak da bir başka okşadı gururumu bak" demişti Ömer, kendinden beklediğim bir tavırla.
"Demek ben her halimle yakışıklıyım hı?" Gittikçe kısılan sesi ve büyüyen gülümsemesi beni utançtan yerin dibine sokmak üzereydi.
Ben domates gibi olduğumdan emin bir şekilde başımı yerden kaldıramazken, aynı zamanda tekrardan dudaklarımı kemirmeye başlamıştım.
Ellerim terden artık isyan ediyordu.
Bir tek ellerim mi? Hayır, bütün vücudum şuan soğuk soğuk terler atıyordu.
Yanaklarıma konan ellerle kendi iç dünyamdan çıkıp, irkildim.
Ömer daha da kıstığı sesiyle "sen böyle utanıyorsun ya, ben sana daha da aşık oluyorum" dedi.
Aşık mı?!
Allah'ım bana bir şeyler oluyor..
Ömer iyice eğdiği başıyla, benim göz hizama gelmeye çalışıyordu.
Ben de daha fazla diretmeden gözlerimi kaldırıp O'nun o, muhteşem kehribarlarına baktım.
Ne güzel bakıyorsun be adam!
Ölüyorum o bakışlarına..
İçimi eritiyorsun..
Seni daha fazla nasıl sevebilirim bilmiyorum?
Dakikalarca süren aşk dolu bakışların ardından, Ömer'in gözlerinin dudaklarıma kaydığını görmemle beni bir telaş sarmıştı.
Endişeyle gözlerimi ayırıp, kafamı yan tarafa çevirdim ve "şey, benim uykum geldi. Yatalım mı artık?" Dedim.
Ömer'in yüzü hariç gözlerim bütün odayı talan etmişti.
Ömer de bu telaşımı fark etmiş olacak ki, itiraz etmeden kafasını salladı ve "sana geceliğini çıkarayım" dedikten sonra ayağa kalkıp dolaptan, kendi istediği geceliklerde birini çıkardı.
Kendine de pijama çıkardıktan sonra yatağın üzerine benimkileri koyup, banyoya giyinmeye gitti.
Yüzüme bakmadan yaptığı hareketler, kalbime kızgın bir demir gibi batarken, kocamı üzdüğüm ve bu güzel anı bozduğum için kendime içimden demediğimi bırakmadım. Bunun bir faydası yoktu ama, yapabileceğim bir şey de yoktu.
Artık düşünmeyi bırakıp, Ömer gelmeden üzerimi giymem gerekiyordu.
Aslında Ömer üstümü değiştirirken yardım edebileceğini başlarda çok dile getirse de, ben hep reddettiğimden artık sormuyordu.
Hızlıca, önce üstümü çıkarıp elbise tipindeki geceliği başımdan geçirdim. Ardından altımdaki eteği de çıkardıktan sonra kendimi biraz zorlayarak, geceliği aşağıya indirmeyi başardım. Elhamdulillah.
Ben üstümü giydiğimde banyo kapısı açılmış ve içeri Ömer girmişti.
Yine abdest almıştı, canım kocam.
Bana saniyelik bir bakışla "namazını kıldın mı?" Diye sormuştu.
Bende kalbim buruk bir şekilde, gülümsemeye çalışarak "sen gelmeden kılmıştım" dedim.
Ardından bir şey söylemeyen Ömer, çekmeceden seccadesini çıkarıp takkesini de taktıktan sonra namaza durdu.
Bense Ömer'in bu tavırları karşısında, iyice hüzne kapılmıştım.
Tokamı hala çıkarmadığımı fark edince de saçlarımı tokadan kurtarıp, belime dökülmesine izin verdim.
Yatağın içine girmem için Ömer'in gelmesi gerekiyordu.
Zira, şuan yatak örtüsünün üzerinde oturuyordum.
Ömer namazı kılana kadar bu halde yapabileceğim tek şey olan istiğfarı çekmeye başladım.
Estağfirullah El-Azim ve Etubu ileyh..
Kaç kere çektiğimi bilmediğim istiğfarı, Ömer'in konuşması böldü.
"Rabia?"
Yumduğum gözlerimi açıp Ömer'e baktığımda devam etti.
"Hadi yatalım artık" demişti Ömer.
Bende kafamı salladığımda, eğilip beni kucağına aldı ve öteki eliyle örtüyü açtı.
Beni yatağa tekrar bırakıp, örtüyü katlayarak kenara koydu, ardından yanıma uzandı.
Ömer'den
Rabia'nın dudaklarına inen gözlerimden sonra ki telaşı, beni çok incitmişti.
Halâ bana güvenmediğini gösteriyordu bu hareketleri.
Ya da, bilmiyordum?
Yine de bu derece endişe duyması kendime kızmama da sebebiyet vermişti, yine.
Sonuçta O'na onca şey yaşatmıştım.
Haklıydı belki, ama yinede insan sevdiği kadının, kendine güvenmemesini kaldıramıyordu.
Bunu Rabia'nın da fark ettiğini biliyordum.
Onu üzmek isteyeceğim en son şeydi, o yüzden konuyu açıp da keyfini kaçırmak da istemiyordum.
Yatağa uzandıktan sonra biricik karıma döndüm ve arkasını dönmüş olduğunu gördüm.
Elimi ince beline götürüp, onu kendime doğru tek hamlede çektiğimde Rabia'dan "ayy!" Diye bir ses çıktı.
Onun bir tek lafı bile beni güldürmeye yetmişti işte.
Aşk buydu. Elhamdulillah.
"Şşş, sakin ol" dedim sessizce, sarıldığım karımın kulağına.
Rabia'dan ses çıkmazken, kalbinin gümbürtüsü bana fazlasıyla yetiyordu.
Bu sesi ömür boyu değil, sonsuza kadar duymak istiyordum.
Bu sesi ve bu sesten doğacak minik sesleri..
Tam gözlerimi kapatıp, huzuru buldum diyordum ki, Rabia'nın sesini işittim "Ömer ben.. Yani aslında az önce, şey.. ben sadece" diyerek konuşmaya çalışan karıma arkadan gülümsedim.
Tabi O bunu bilmiyordu.
"Güzelim. Benim çok uykum var, sonra konuşuruz olur mu? Canını sıkıp dert edeceğin bir şey yok. Sen merak etme. Hem bu olanların bütün sorumlusu da benim. Sana daha önce bu kadar kötü şeyler yaşatmasaydım, böyle olmazdı. Ama göreceksin, senin güvenini kazanmak için elimden ne geliyorsa yapacağım. Şimdi kapat o güzel gözlerini de uyuyalım" dedim.
Rabia hemen "ama, sen yanlış.." derken bu konunun uzamaması için "hadi güzelim, uyu artık, lütfen" dedim.
O saatten sonra güzelimden ses çıkmamış ve kendimizi uykunun kollarına bırakmıştık.
***
Sabah olduğunda ise bizde büyük bir heyecan vardı.
Bugün Rabia'nın ilk fizik tedavi günüydü.
Bir haftalık dinlenme sürecinin ardından, artık bacak kaslarını güçlendirmek için sıkı bir tedavi süreci başlayacaktı.
Rabia da ise annem ve Şeyma'nın aksine bir durgunluk vardı.
Gözleri dalıp dalıp gidiyordu.
Ne düşünüyordu bilmiyordum ama öğrenmeden içim rahat etmeyecekti.
Kahvaltıdan sonra odamıza getirdiğim Rabia'ya "güzelim neyin var? Neden böyle durgunsun? Bak bugün tedavin başlıyor. Kısa zamanda da yürüyeceksin inşaallah, eminim ben" dediğimde bana döndü.
Ardından "bilmiyorum Ömer. Ya başaramazsam? Ya hiç bir zaman yürüyemezsem? Peki, o zaman ne olacak? Sen ömür boyu beni mi taşıyacaksın böyle?" Dedi.
Bu sözler üzerine biraz kaşlarımı çattım ve azıcık da sinirli çıkarmaya çalıştığım sesimle " ne demek yürüyemezsem Rabia? Yürüyeceksin inşaallah. Hem doktor da öyle söyledi biliyorsun. Senin gibi hafız bir kıza hiç böyle şeyler düşünmek yakışıyor mu? Ümidimizi kaybetmeyeceğiz, faraza olmadı. Ki ben buna ihtimal vermiyorum ama sen dediğin için diyorum. O zaman ben seni bir ömür sırtımda da taşırım, başımda da. Sen benim kıymetlimsin. Asla bırakmam seni. Anlıyor musun? Bir daha böyle şeyler düşünüp üzüldüğünü görürsem bozuşuruz, ona göre. Şimdi hangi kıyafetini istiyorsun çıkarayım da giy, gidelim bir an önce. Hadi bakalım" dedim.
Bu sözlerim üzerine Rabia'nın içten gülümsemesiyle karşılaştım.
İşte buydu benim hayatımın anlamı!
Üstümüzü değiştirdikten sonra Rabia'yı kaptığım gibi aşağı indirmeye başladım.
Yoksa bu kız hazır olana kadar akşam olacaktı.
Rabia'nın "yaa ama Ömer! Ne yapıyorsun? Daha çantama koyacaklarım vardı" tripleriyle aşağıya inmiştik bile.
"Bak güzelim. Sadece hastaneye gideceğiz ve döneceğiz. Yatıya gitmiyoruz ki, ne bu hazırlık?" Dedim ben de biraz isyankar çıkan sesimle.
"Aff, tamam" diyen Rabia'nın güzelliğine dayanamadım ve etrafı kolaçan edip, kimsenin olmadığını görünce yanağına küçük bir buse kondurdum.
Bu sırada Rabia'nın nefesini tuttuğunu hissetmek paha biçilemez bir şeydi.
Rabia'nın gözleri fal taşı gibi açılırken, O'nu kucağımdan indirip, tekerlekli sandalyeye oturttum.
Tatlı tatlı bakan karımı tekrar öpme girişimim bu sefer yarım kalmıştı.
Çünkü tam ona eğilirken, salondan çıkan Selim bağırarak "dayııı! Nereye gidiyorsunuz? Bende gelebilir miyim, ne olur?! Hem Rabia'nın sandalyesine de binerim, olur muuuu?" Diyordu.
Ben tam ağzımı açacakken Şeyma'nın arkadan gelip konuşmasıyla sustum.
"Oğlum! Ben sana ne dedim annem? Dayın ve yengenin önemli işleri var. Biz seninle parka gideceğiz birazdan. Rahat bırak insanları yahu!" Diyordu Şeyma da.
"Banane, bananeee! Bende gitmek istiyorum. Hem Rabia hep dayımla gidiyor. Bu sefer de benimle gelsin! Zaten dayımın odasında da kalıyor. Hep onunla beraber. Küstüm!" Diyen yeğenime ne diyeceğimi şaşırmıştım.
Bu kerata, ufacık boyuyla benim karımı benden mi kıskanıyordu?!
Yok artık! Sen çok oldun Selim efendi!
Yerde cüce kadar boyuyla bizden cevap bekleyen yeğenime doğru başımı eğdim ve işaret parmağımı sallayarak "Bana bak, benim karım O, tabiki benim odamda kalacak. Cücük kadar boyunla.." derken sözümü bitiremeden Rabia'nın öksürüğüyle sustum.
Ardından Rabia yumuşak bir sesle "Ömer'ciğim, çocuk o, değil mi? İstersen biraz sakin ol, hı?" Diyerek bendeki gözlerini bu sefer Selim'e döndürdü ve "Selim'ciğim, tatlım. Sen şimdi bizi bekle ben gelince seninle oyunlar oynayacağım. Hem de hangisini istersen. Ama kimseyi üzmek yok. Anlaşıldı mı?" Dedi.
Selim de hemen "istediğim oyunu mu?!" Dedi heyecanla.
Rabia ise "tabi, hangisini istersen" dedi.
Bu kız ne iyi kalpliydi Allah'ım?
Nasıl bir sevap işledim de beni böyle güzel bir kalbe nasip ettin?
Elhamdulillah.
Kapıdaki vedalaşmadan sonra hastaneye doğru yol aldık.
Rabia'nın tedirginliğini hissetsem de bunu ona belli etmiyordum.
Hastaneye geldiğimizde, arabayı otoparka park edip inmeden önce, karımın sakinleşmesi için onun buz gibi olan ellerini tuttum ve "başaracağız" dedim.
Rabia ise kafasını sallayıp elimi sıktı.
Ardından arabadan indim ve bagajdan tekerlekli sandalyeyi çıkarıp açtım.
Önde oturan karımın kapısını açıp, kucağıma aldım ve sandalyeye oturttum.
Saçından iki telin dışarı fırladığını gördüğümde eğilip onları şalının içine sıkıştırdım.
Rabia'nın gülümsemesiyle bende ona içten bir şekilde gülümsedim ve arkasına geçip sandalyeyi ittirmeye başladım.
Fizik tedavi bölümüne geldiğimizde, Rabia'nın derin nefesler aldığını gördüm.
Keşke onun bütün korkusunu ve endişesini alabilseydim.
Doktorun kapısını çalıp "girin" sesiyle odaya girdik.
Bu doktoru çok aramıştım açıkçası.
Hem işinin ehli hemde bayan olması Rabia'nın rahat etmesi açısından çok önemliydi.
Girdiğimizde bizi güler yüzle karşılayan doktora selam verip karşısına geçtik.
Doktorun bir kaç sorusundan sonra fizik tedavi için, hep beraber odadan çıkıp özel ekipmanların olduğu kocaman bir odaya girdik.
Ardından doktorun yönlendirmesiyle etrafında iki tane demirden kollar olan küçük bir yürüme pistinin önüne geldik.
Doktor benim desteğimle Rabia'yı ayağa kaldırdı.
Ama Rabia'nın ayakları henüz yere bile basamıyordu.
Bir kaç uğraştan sonra çok şükür ki, yerde ayaklarını sabitleyebilmişti karım, tabi henüz bunu bize tutunarak yapmıştı.
Ama ne yazık ki ne kadar çabalasa da bir adım bile atamamıştı.
Bir saat kadar uğraştan sonra doktor, bu kadar tedavinin şimdilik yeteceğini söylemişti.
Doktorun yüzündeki hayal kırıklığı beni çok korkutmuştu açıkçası.
Nasıl olduğunu sorduğumuzda ise "daha ilk gün, o yüzden şuan böyle olması normal" demişti.
Rabia ise yemin etmiş gibi hiç konuşmuyordu.
O'nun da üzüldüğünü biliyordum ama daha ilk günden bu bile büyük başarıydı bence.
Doktor ile birlikte odasına gittiğimizde bize yapmamız gereken bir kaç hareket gösterip kağıda yazdıktan sonra, o kağıdı bize verdi. Biz de ardından doktora teşekkür ettik ve hastaneden çıktık.
Arabaya bindiğimizde, güzelimin yüzünü asık görmeye dayanamadım ve onu güzel bir yerlere götürmeye karar verdim.
"Eveeet, bugün daha bitmedi. Şimdi seni seveceğin bir yere götüreceğim" dedim Rabia'ya.
"Nereye gideceğiz Ömer? Ben yoruldum, eve gitsek?" Diyen Rabia'ya tek kaşımı kaldırıp "olmaz efendim. Gidiyoruz" dedim ve arabayı çalıştırıp yola koyuldum.