bc

KAÇAN KOVALANIR!

book_age18+
783
TAKİP ET
8.7K
OKU
opposites attract
second chance
friends to lovers
stepfather
sweet
kicking
bold
city
office/work place
assistant
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Bildiğiniz tüm kaçan kovalanır, klişelerini unutun! Bu hikâye de ne kaçan neden kaçtığının farkında ne de kovalayan kaçanı yakalamak için peşinde! Herkesin kalbinin en derinlerinde, dönüp bakmaya bile korktuğu yerde sakladığı bir sır vardır; benim de öyle bir sırrım vardı. Sırrımın ismi: Cihat’tı. Cihat, yıllar önce kendimden bile sakındığım yarım kalmış bir hikâyeydi içimde. Şimdilerde ise yarım kalan hikâyem, imkânsızlığa sürükleniyordu. Çünkü o bizi terk eden adamdı: yalnızca beni değil, yıllarca ona annelik yapan annemi, onu benden farklı görmeyen abimi, hiç düşünmeden onu ilk gördüğünde dayıoğlu diye seslenen Tuğrul’u, çok konuşmayı sevmeyen ama onunla konuşmaktan keyif aldığını defalarca dile getiren Akif’i, kendisiyle benzer şeyler yaşamasına rağmen yanımızda kalmaya devam eden Alparslan’ı… Cihat, bizi terk etmeyi seçen adamdı, onunla hikâyem kendimce daima yarım kalacaktı. Yine de içimde engelleyemediğim bir hırs vardı, hayal kırıklığının ağırlığı altında ezildikçe eziliyordum; ezildiğim yerden kalkmamı sağlayan tek şeyse hayal kırıklığımın yanında getirdiği şerdi. Ben İpek Sipahioğlu’ydum: Sipahioğlu soyadını taşıyan en gaddar, en öfkeli, en bencil ve en acımasız kişiydim. Ailemin merhametinin aksine ben negatif duygularıma tutunup kalbimin sesini bastırabiliyordum. Şimdi Cihat düşünsündü: Hayal kırıklığına uğramış bir kadının şerrinden sakınması gerektiğini öğrenecekti çünkü ben onun tarafından hayal kırıklığına uğratılmış bir kadındım.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
BİR
Kalabalık bir ailede yaşıyordum: annem, abim, abimin eşi, anne tarafından iki kuzenim, baba bir kız kardeşim ve bizimle yaşamasa da bizim evimizden çıkmayan nişanlısı… O yüzdendir ki akşam yemeği hazırlamak askerdeymişim ve bir koğuş adama yemek yapıyormuşum hissi veriyordu. Ocağın altını kapatırken günlük semaver almaları gerektiği hakkındaki konuşmamı yemek sonrasına erteledim. Kız kardeşim Hüma, mutfağın kapısında durup “Hazır mı?” diye seslendi bakışlarım omzumun üstünden ona döndü. “Hazır, hazır,” diye söylendim. O sofrayı hazırlarken ben yemeğin pişip pişmediğini kontrol etmekle görevliydim. Ahşap nihaleyi elime alırken aynı zamanda pilav tenceresinin kulplarından tutarak salona yürüdüm. Hüma, benden önce çoktan ev ahalisine seslenmeye gitmişti. Kalabalığı ancak kaldıran masamıza nihaleyi yerleştirip üstüne tencereyi koyarken gözlerim boş tabaklarda gezindi. Bir tabak eksikti: bizi terk edip giden adamın tabağı… Cihat Başer: yaklaşık bir ay önce masamızda oturan, sabah uyandığımda banyoda fazla kaldığım ve saçlarımı düzelttiğim için beni azarlayan, eve her gelişinde aldığı en sevdiğim çikolatayı gözümün önünde sallayan, salonda dizi izlerken uyuyakaldığımda üstümü örten adamdı. Bir şeyler yaşanmıştı, ne olduğunu bilmiyordum fakat artık aramızda değildi. Veda etme veya durumu açıklamadan hiç var olmamışçasına gitmişti. Abim, iki hafta önce adını anmamızı yasaklayana dek onların bile neden gittiğini bilmediğini sanıyordum. Problem her ne ise asla dile getirilmiyordu. Onun tabağının eksikliği yalnızca sofraya oturduğumuzda gözüme çarpmıyordu hatta hiç aklımdan çıkıp gitmiyordu. Cihat, bizi terk eden adam, kendiyle beraber anılarını da alıp götürse çok güzel olurdu: götürmemişti. O anıların hepsiyle, her günüyle baş etmek çok zordu ve bu zorluğu yaşayan tek kişi ben değildim. Evin her köşesinde bir izi kaldığı için herkes aynı duyguları paylaşıyordu: her ne kadar isminin anılması yasaklansa da gerçeği biliyordum. “Ooo, yemek vakti, en sevdiğim…” Teyzemin oğlu Tuğrul, ellerini ovuşturarak kapıdan giren ilk kişi oldu. Ona sataşmak ve aklımı dağıtmak istediğimden sırıttım. “Yemek mi? Safir mi?” diye sordum. Birbirine sürttüğü elleri dönüp kalırken gözlerini masadan gözlerime çevirdi. “Safir,” dedi hiç düşünmeden sevgilisinin ismini söylerken. Yüzümü buruşturdum. “Yemek yemesen ölürsün ama Safir olmazsa ölmezsin, Tuğrul.” “Çok ruhsuzsun, İpek,” derken gözlerini devirdi. “Yemek bedenimi, Safir ruhumu besliyor. Yemek yemezsem ölürüm ama Safir olmazsa ölümden beter hale düşerim, anlatabiliyor muyum?” “Evet,” dedim alayla. “Bende çok şaşkınım. Kendini sadece mevzu bahis Safir olduğunda anlatabiliyorsun.” “Sus kız,” derken masaya yerleştirdiğimiz peçetelikten çekip aldığı peçeteyi avucunda buruşturup kafama fırlattı. “Çocuk gibisin be,” diye homurdandım. Onun peşinden içeri giren dayımın oğlu Akif, halimize bakıp “Gibisiniz,” diye düzeltti cümlemi. “Ben ne yaptım?” dedim sinirle. “Uslu uslu yemeğinizi tabaklarınıza koyayım diye bekliyorum burada,” derken surat astım. “Sen bakma onlara,” diye içeri girdi abim. Yanındaki yengemin beline koluna sarmıştı. Odağı fazla üstümüzde kalamadı. “Bastığın yere dikkat et, bak,” diye tüm ilgi ve alakasını birkaç haftalık hamile eşine çevirdi. “Düz yolda yürürken bastığım yere ekstra dikkat etmeme gerek yok, Halil İbrahim,” diye söylendi yengem ama dudaklarındaki gülüş durumdan hiç rahatsız olmadığını gözler önüne seriyordu. Abim surat asarak etrafına bakındı. “Arslan nerede lan?” dedi aniden. “Hüma’da yok! Alo!” “Ulan nişanlıları rahat bırak!” diye araya girdi Tuğrul. “Vallahi Alparslan’a çok saygı duyuyorum, çocuk kayınçosuna iyi sabrediyor.” “Seni öyle bir döverim ki,” dedi abim işaret parmağını karşısındaki sandalyeye yerleşen Tuğrul’a sallarken. “On gün kendine gelemezsin.” “He gülüm he,” diye elini havada salladı Tuğrul. “Annem nerede?” dedim bıkkınca. Onların kavgasının bitmesini beklersek aç kalırdık! Bade, belirginleşmemiş karnını okşarken başını hafifçe eğdi, sarı saçları omuzlarını süpürdü, hâlâ ona bakarken kısalan saçları beni üzüyordu. “Torununa yelek örüyordu,” derken gözlerinin içi parladı. Yanaklarımı şişirerek ofladım. “Anneme örgü örmek için sekiz ayı olduğunu kim söylemek ister?” dediğimde ikinci buruşturulmuş peçeteyi kafama yedim. Bu sefer atan abimdi. “Tamam,” diye söylendim. “Demedim bir şey!” “Birisi bizi mi andı?” derken kapıda dikilip sırıttı Alparslan. “Evet,” dedi abim çatık kaşlarının altından. “Baya kulağının çınlamış olması lazım, senin değil Hüma.” Hüma ela gözlerinde parıltılar dolaşırken kıkırdadı, onun gözlerine beş saniyeden uzun bakamıyordum. Cihat’ın gözleri de elaydı. Nedense Hüma’ya bakmak bile bana Cihat’ı hatırlatıyordu. Onlarda yerine yerleşince bıkkınca nefes aldım ve verdim. Tüm gücümle arkamı dönüp açık kapıya bağırdım. “ANNE!” “Geldim İpek,” dedi annem benim çığlığımla eş zamanlı olarak kapıdan girerken. “Ne bağırıyorsun?” “Tabaklarınızı verin,” diye söylendim cevap yetiştirmek yerine. Ayakta dikilip herkesin yemeğini tabağına koyduktan sonra nihayet sofradaki tek boş sandalyeye yerleşebildim. Kaşığımı elime alırken ortalık sessizleşti. Normal bir günü yaşarken aniden böyle bir an vuruyordu, herkes eksikliği hissediyor ve susuyordu. Bezelyemden ilk kaşığı alırken bir motor sesi yükseldi dışarıdan. Ardından bangır bangır bir müzik doldu evin içine. “Nereden aklıma esti kim bilir? Gezdim dün gece, şehri şöyle bir…” “Serserilere bak,” dedi abim. “Gene mahalleyi inletiyorlar.” Abim ayaklanmaya kalkıştı. Alparslan aralarında oturan Bade’nin üstüne çıkarcasına doğrulup abimin koluna yapıştı. “Gider şimdi ya, kalkma sofradan.” “Herkes evinde, kendi halinde… Her yerde huzur, her yerde neşe.” O an aklıma düştü: Alparslan’ın telaşı anlam kazandı. Çalan şarkı abim dahi bilmese de benim en sevdiğim şarkıydı: Bir de bana sor. “Bir ben uykusuz, bir ben huzursuz, bir ben çaresiz, bir ben… Sensiz.” Gelen Cihat’tı. Nereden bildiğimi bilmesem de biliyordum. Daha doğrusu hissediyordum. “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor, nerede nasıl yaşarım bir de bana sor… Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı gel de bana sor.” Kalbim aniden göğüs kafesimin içinde çarpmaya başladı. Cihat defteri benim için şimdilerde açılmaması gereken, çok önceden yarım kalan bir hikâyeydi. “Gel sen çektiğimi bir de bana sor, nerede nasıl yaşarım bir de bana sor… Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı gel de bana sor…” Çocuk sayılabilecek yaşta, lisedeyken ona karşı hissettiğim derin bir sevgi vardı fakat kendisi bilmeden o sevgiyi yakıp yıkmıştı. “Nereden aklıma esti kim bilir, gezdim dün gece şehri şöyle bir.” Hikâyemin yarım kaldığı gün düştü zihnime, kalbim yeniden paramparça oldu. “Eski sokaklar yerli yerinde, dostlar oturmuş kır kahvesinde.” Eve erken geldiğim bir gündü: evdekiler son dersimin iptal olduğu için erken geldiğimi bilmiyordu. Odama gidebilmek için Akif ile Cihat’ın oturduğu mutfağın önünden geçip gitmem gerekirdi. Gidecektim de… Gidememiştim. Akif’in sesini duyduğumda adımlarım donup kalmıştı, gizlenme gayesi taşımama rağmen konunun kendim olduğunu fark edince ortaya çıkamamıştım. “Bir ben uykusuz, bir ben huzursuz, bir ben çaresiz, bir ben… Sensiz.” “İpek’in sana bakışları hoşuma gitmiyor, Cihat,” demişti. “Genç kız oluyor, abisi yüzünden etrafında tek erkekler biziz. Hadi Tuğrul ile ben kuzeniyiz, gerçekten kardeş gibi büyüdük. Siz…” “Saçmalama Akif,” diye cevap vermişti Cihat. “İpek, benim kız kardeşim gibi… Çocuk daha o, gözümde.” “Gel sen çektiğimi bir de bana sor, sensiz yaşamak neymiş bir de bana sor.” Kalbimin kırıklarını toparlayamadım, gözlerime yaşlar doldu. “Ak düşen saçlarımı tel tel sayarken bunca yıl nasıl geçti gel de bana sor.” Yıllar boyunca kalbimin en derin köşelerinde saklamıştım sevgimi, kendimin bile dönüp baktığında göremeyeceğim yerinde. “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor, nerede nasıl yaşarım bir de bana sor… Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı gel de bana sor.” Şimdi bunu yapması anlamsızdı: Cihat bizi terk etmenin bedelini bizim evimizin ışığı yanarken karanlıkta kalarak ödeyecekti. “Bangır bangır bunu mu dinleyeceğiz lan?” diye yeniden ayaklandı abim. Ondan önce ayağa fırladığımı fark etmemiştim bile. Masadaki her göz üstüme çevrilince dudaklarımın titrediğini hissettim. Kimseye bakmadan arkamı dönüp salondan çıkarken “İpek,” diye seslendi abim. “İpek, abim yemeğine dokunmadın!” Odama gideceğimi sanıyorlardı, yanılıyorlardı. Ağlamamak için dudağımı dişlerken dış kapıya yürüdüm. Sonbaharda olmamıza aldıramadan kapının sürgüsünü çekip kendimi dışarı attım. Kurumuş bitkilerle dolu bahçemizi geçerken çoraplarımla dışarı çıktığımın farkında bile değildim. Müziğin başa sardığını duyunca içimde kabaran öfke, genzimi yaktı. Bahçe kapısından çıkmadan önce yerdeki bir taşı buldum sokak lambalarının aydınlattığı bahçede. Boş sokağa adım attığımda çevreme bakındım, müzik sesine doğru yürürken hayal kırıklığım, göğsümde bir sancıya sebep oldu. Elimdeki taşı kaldırıp hiç düşünmeden ses yükselen siyah lüks görünen araca fırlatırken bağırdım. “Defolun be, sizi mi dinleyeceğiz bütün akşam! Git, başka yerde çek acını!” Elimdeki taş, aracın ön camına isabet etti ama kırmadı. Tüm camları film kaplı aracın içindeki kişiyi göremesem de bilsin istedim, Cihat ona olan öfkemi görsün istedim. Görsün ki yapabileceklerimden korksun istedim. Çünkü ben kendimden korkuyordum: hayal kırıklığının beni getirebileceği noktadan deli gibi korkuyordum. Ardımdan yükselen adım seslerini duyduğumda nefes nefese kaldığımı fark ettim, abimin “İpek,” diyen sesini duyduğumda aracın farları açıldı. Aniden gözümüze vuran ışık yüzünden görüş açımız kısıtlanırken araç hareket etti. Yolda gözden kaybolurken “İpek!” diye seslendi abim arkamdan. “Ne yapıyorsun kızım? Manyak mısın? Ben halledecektim!” “Ama ben hallettim,” dedim arkamı dönüp abimle göz göze gelirken. “Ağlıyor musun sen?” diyen abimin avuçları yanaklarımı kavradı. “Ağlamıyorum! Işıklar mahvetti gözümü, hayvan herif farları tuttu gözüme gözüme!” Abime yalan söylemenin utancıyla geri çekildim, ayak tabanlarımı yere vura vura eve dönerken ardımda bıraktığım hiçbir şeye bakmadım: çünkü ne zaman arkamı dönsem Cihat’ı buluyordum.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
524.3K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.3K
bc

AŞKLA BERDEL

read
79.1K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.7K
bc

HÜKÜM

read
224.5K
bc

PERİ MASALI

read
9.5K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook