DÖRT

1965 Kelimeler
Ali ile karşılıklı olarak evlenmek istemediğimize kanaat getirdikten sonra eve dönmüştüm: annemin sıkıştırmalarından ustalıkla kaçınmış, akşam yemeğinin hengamesinde kalabalık ailemizin esprilerine gülmüş, yorgunluğumu bahane ederek odama sığınıp bir özgeçmiş hazırlamış ve numarasını aldığım Ali’ye göndermiştim. Ertesi günün yanında getirdiği iki şey vardı: baş ucumdaki komodinde duran bir kurumuş gül ve Ali’den bugün iş görüşmesine çağrıldığıma dair mesaj… O yüzden uyanır uyanmaz kurumuş gülü yalnızca dış görünüşü hoşuma gittiği için aldığım ve içine ne koyacağımı bilmediğim ahşap kutuma sakladım ve dolabımın karşısına geçip kurumsal hayata ait olmayacak kıyafetlerime bakarak iç çektim. Rengarenk kıyafetlerimin arasında bulabildiğim tek beyaz gömleği ve kumaş pantolonu giyip fazlasıyla itici göründüğüme karar versem de zihnimi diri tutarak kalkanlarımı kuşandım. Çalışmayalı biraz zaman geçmişti, o yüzden aniden bir iş görüşmesine gitme konusunda aileme açıklama yapmam gerekiyordu. Kendimi zorlukla motive ederek odadan çıkarken Hüma ve annemin mutfakta olduğunu seslerden anladım. “Günaydın,” diyerek enerjik olduğunu düşündüğüm bir giriş yaptığımda ellerime tutuşturulan iki tane tabağa boş boş baktım. “Hadi, yemek masasına götür şunları.” “İyiyim anne,” dedim alayla. “Evet, benim de sana açıklamam gereken şeyler var.” Annem kaşlarını çattı. “Ne diyorsun İpek?” Ofladım. “Anne, sabahın köründe gömlek ve kumaş pantolon giymişim, hazırlanmışım, sence kahvaltılıkları kahvaltı sofrasına götürmeden önce sorman gereken şeyler yok mu?” Hüma, ela rengi gözlerini üzerime diktiğinde huzursuzca kıpırdandım. Başını hafifçe eğerek kıyafetlerimi süzdüğünde boğazımı temizledim. “Olmamış mı?” Annem araya girdi. “Ne söyleyecekmişsin?” Hüma, dudaklarını aşağı doğru büzerken alnı kırıştı. “Normalde daha şıkır şıkır giyiniyorsun.” Endişeyle dudağımı ısırdım. “Olmamış yani?” Annem, sabrının sonuna geliyormuş gibi “İpek!” dedi. “Ne söyleyecekmişsin diyorum?” Ben anneme cevap veremeden Hüma, çay tepsisine uzanmadan hemen önce omuz silkti. “Yani olmamış diyemem ama çok düz… Senin tarzın değil.” Annem, derin bir nefes alıp verdi. “Ne söyleyeceksin diyorum, kime diyorum?” Başımı eğip kıyafetlerin üstümdeki duruşuna baktım. “Haklısın, pek tarzım değil.” “Yemin ediyorum ki delirmişsiniz,” diye söylenen annem elimdeki iki tane tabağı alıp benim yerime kahvaltı sofrasına götürürken ardından baktım. “Neye sinirlendi ki şimdi?” derken Hüma’ya kaydı bakışlarım. O da çay bardaklarıyla dolu tepsiyi almıştı. “Bilmiyorum,” dedi boş boş gözlerini kırpıştırırken. Omuz silkip banyoya geçtim, kişisel işlerimi halledip kendime geldiğimde kararım kesindi. İç çekip odama dönerken olduğum kişiden ödün vermemeye kararlıydım. Bir çırpıda içinde boğulduğumu hissettiren kurumsal hayata ait kıyafetlerden kurtuldum. Altıma bol, kumaşı yumuşak gri bir pantolon giydim. Üstüme de onunla uyumlu görüneceğini düşündüğüm dökümlü, kayık yaka, pudra rengi, şifon ve belime tam oturan bir bluz geçirdim. Böylesi daha iyiydi, saçıma alt tonu üstümdeki kıyafetle aynı olan üstünde renkli minik çiçeklerin bulunduğu bir bandana takınca görünüşümün tamamlandığını hissettim. Odamdan çıkıp salona geçtiğimde herkes masadaydı. Annem, bana göz devirip bakışlarını çevirdiğinde eğilip yanağına ıslak bir öpücük kondurdum. “Neden kızgınsın?” diye sorduğumda bir şey söyleyecek gibi oldu fakat vazgeçti. Boş sandalyeme yerleşirken omzumdan aşağı dökülen saçlarımı arkaya savurdum. “Hayırdır İpek?” diye soran kişi tabii ki abimdi! Psikolojik olarak iş görüşmesine gideceğimi büyütmemeye çalıştım içimde, çünkü ben büyütürsem onlar pireyi deve yapardı. O yüzden kızartma tabağına uzanıp kendi boş tabağıma biraz alırken umursamaz bir tavırla cevap vermeye çalıştım. “Hayır abi hayır, iş görüşmesine gidiyorum.” Büyütmemiş halim bile aniden masada kaos çıkmasına sebep oldu. “Ne demek iş görüşmesine gidiyorum?” dedi abim. “Niye bize bir yere başvurduğunu söylemedin?” diyen kişi Akif’ti. Annem yalnızca kelimelerini anlayamayacağım şekilde homurdandı. Hüma ellerini çırparak mutlulukla bana destek olurken “Bende üniversite sınavına hazırlanmayı düşünüyorum,” diye açıklama yaptı. Alparslan, şaşkınca Hüma’ya döndü. “Dur bir gülüm, konudan sapıyorsun.” Tuğrul ise omuz silkti. “Gene ne oluyor kardeşim ya? Bihter neyi itiraf edecek Firdevs Hanım?” Tuğrul’un aptal tepkisine gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve konuyu kısa kesmeyi umdum. “Sakin olabilir mi herkes?” dedim olayın daha fazla büyümemesini umarak. “Altı üstü basit bir iş görüşmesi.” Altı üstü bizi terk edip giden adamın öz babasının şirketiyle o adama bela olmak için yapacağım bir iş görüşmesi, ne var yani bunda abartılacak? “Sana bir hal gelmiş,” diyen Akif’in beni inceleyen bakışlarından kaçınmak için göz devirdim. “Ben demiştim size, şu sıralar çok sakin demiştim.” Tuğrul, Akif’in omzuna vurdu pat pat. “Dayıoğlu affet, biz İpek’in büyüdüğünü düşünmüştük.” “Büyüdüğüm için iş görüşmesine gidiyorum Tuğrul…” dedim bıkkınlıkla. Aslında yaptığım şey çocukçaydı, içten içe biliyordum. Hiçbir şeyi değiştiremezdim ama eğer bir şeyler yapmazsam ve evde oturmaya devam edersem patlamaya hazır bombaya dönüşeceğimi biliyordum. Öfkemi Cihat’a yöneltmezsem kendime yöneltecektim. Abim omuzları gerilmişken netti. “Başka bir şirketle görüşeceğine bizim imalathanelerin muhasebesini tut, İpek.” Gözlerim abimin yanında oturan Bade’ye çevrildi, bana yardımcı olmasını yalvaran bakışlarımı ona diktim. Yengem abimin omzunu dokunduğunda abimin kasılan omuzları biraz olsun gevşedi ve bende onun yumuşak tavrından cesaret alarak iş teklifini şakayla karışık reddettim. “Sen çok iyi bir abisin ama korkunç bir patronsun abi, biz abi-kardeş ilişkimizden devam edelim.” “Korkunç bir patron demeyelim,” diyen yengem aniden taraf değiştirdi. “Sadece insanların sorumluluk sahibi olmasını istiyor diyelim.” “Siz istediğinizi söyleyin…” derken omuz silktim ve peşinden çayımı keyifle höpürdeterek içtim. “…Ben bugün o iş görüşmesine gideceğim.” “Hangi şirket?” dedi yenilgiyle abim. “Bir araştıralım, soruşturalım.” “Araştırmayacaksınız, soruşturmayacaksınız,” dedim kaşlarım çatılırken. “Ben çocuk değilim abi, şirketi basmayacaksınız. Yaptığınız şey artık özel hayatın gizliliğini ihlal etmeye giriyor ya! Normal insanlar gibi gidip kendi ayaklarımın üstünde durmak istiyorum ve yoluma taş koymak için her şeyi yapıyorsunuz!” Anlamsız ve yersiz çıkışımın onları bir süre idare edeceğini düşünerek hiçbir şey yiyemeden kahvaltı masasından ayaklandım, yakalanma korkusundan yanaklarımın ısınmaya başladığını hissettim. Abim eğer başvurduğum şirketin Cihat’ın çalıştığı yer olduğunu öğrenirse hayal kırıklığına uğrardı ki öyle olmasını istemiyordum. Çünkü evde Cihat’ın ismini bile anmıyorduk, birkaç kez konusu açıldığında Tuğrul’un uydurduğu “Beş harfli” lakabıyla seslenilmişti ona. “Sal dayıoğlu…” diyen Tuğrul’u duydum. Muhtemelen abim peşimden gelmeye kalkışmıştı. “…İpek yani bu… Biliyorsun onu… Heves etmiştir, birkaç güne istifasını verir. İpek’in kurumsal da hayatta kalabileceğini düşünüyor musunuz gerçekten?” Salondan çıkarken duyduğum kelimelerle kendi kendime gülmeye başladım. Ben bir işi yapamayacağı söylendiğinde pes eden insanlar değildim, daha çok yapamayacağımı söylediklerinde nasıl yapabildiğini gösteren insanlardandım. Tuğrul, cümleleriyle beni yıldırmak yerine kamçılamıştı. Odama saklanıp heybeye benzeyen çantamı gerekli gereksiz malzemelerle doldurdum. Penceremden kısa bir bakış atıp havanın güzelleştiğini görünce lila rengi yağmurluğumu giymek yerine koluma astım. Biraz makyajla yüzüme çekidüzen verdikten sonra kimseye görünmeden evden sıvıştım. Oturduğumuz yer ile şirketin arası uzak olduğundan ve Ankara’nın çekilmez trafiğinde sıkışıp kaldığımdan birkaç kez kararımdan dönecek gibi oldum. Taksiye bindim ve şoföre durmasını söylememek için yumruklarımı sıkmak zorunda kaldım. Sonra Cihat’ın tamamen değişmiş tavrı ile Tuğrul’un zihnimi kışkırtan cümlelerini anımsadım. İçimdeki çatışmayla beraber otuz kattan yüksek bir binanın önüne geldiğimde Ali’nin gönderdiği konumu kontrol ettim. Nihayet Karadağ İnşaat Grubu’nun önündeydim. Binaya girmeden önce etrafıma bakındığımda mutsuz, tükenmiş ve tek renk insanlarla dolu bir caddede durduğumun farkına vardım. Kurumsal hayatın kolay olmadığını biliyordum ama pes edecek değildim. Kendimi cesaretlendirip içeriye adım attığımda döner kapıdan geçer geçmez karşıma dikilen güvenlik görevlisiyle bakıştım. Çantamı x-ray cihazına bırakıp başka bir dedektörün altından geçtikten sonra yüksek bir enerjiyle “İş görüşmesi için nereye başvurmam gerekiyor?” diye sordum. Güvenlik hiç beklemeden cevap verdi. “Çağrılmış mıydınız yoksa yalnızca CV mi bırakacaksınız?” “Çağırıldım,” dedim Ali’nin mesajına güvenerek. “Danışmayla görüşün o zaman,” diyen güvenlik görevlisine anlamsız bir bakış attım. “Peki ya CV bırakacak olsaydım?” Güvenlik görevlisi bıkkın ifadesiyle “O zaman da sizi danışmaya yönlendirecektim,” dedi. Beynim sulanırken başımı sallayarak karşımdaki şekilli masanın ardında şirket telefonundan görüşme yapan kadına doğru yürüdüm. Yalnızca karşı tarafı dinliyordu, onun başında dikilirken etrafı incelecek vakti bulamadan telefon konuşması sonlandı. “Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek bana dönen kadının yüzündeki sahte iş gülümsemesine bakarken ifademi toparlamaya çalıştım. “İş görüşmesi için gelmiştim.” “İsim ve soy isminizi öğrenebilir miyim?” “İpek Sipahioğlu.” Kadın yeniden telefona uzandı ve bir dakikalık kısa görüşmesinin ardından bakışlarını bana çevirdi. “Yirmi sekizinci kata çıkın, İnsan Kaynakları biriminden Gözde Hanım sizi bekliyor.” Kısaca teşekkür edip masanın sol tarafında kalan asansörlere doğru yürüdüm hızlı adımlarla. Saat, işe giriş saatini çoktan geçtiğinden çok şükür ki etraf kalabalık değildi. Muhtemelen herkes öğlen molasına kadar harıl harıl çalışıp şirket sahibini zenginleştiriyordu. Cihat’ı son görüşümde bileğindeki saat ve kıyafetlerini anımsadığımda yeniden anlamsız bir öfkeyle doldum. Asansör gelince silkelenerek aklımı toparladım ve bindim. Yirmi sekizinci kata çıkmam uzun sürmedi, Gözde Hanım’ı bulmam da. Asıl tuhaf olan ise görüşmenin beş dakikadan kısa sürmesi ve yarın saydıkları tüm evrakları getirerek mesaime başlamamı söylemeleriydi. Teklif ettikleri maaş yüksekti, çalışma saatleri esnemeye müsaitti, iş bilgimi pek önemsiyorlarmış gibi görünmüyorlardı ve hayatımda yaptığım en kısa iş görüşmesiydi. İmalathanemizin muhasebecisi olmaya kalksam bile abim daha çok soru sorardı. İçine düştüğüm anlamsız durum Gözde Hanım’ın odadan çıkarken söylediği cümle ile aydınlığa kavuştu. “Lütfen Cihat Bey’e selamlarımı iletin.” Kapının girişinde kanım çekilirken Gözde Hanım’a döndüm. “Muhasebe birimi kaçıncı katta?” diye sorarken Ali’yle konuşmam gereken bir mesele olduğunu biliyordum. Kadın, Cihat’la tanışıklığımdan haberdar olduğundan sorgulamadan “Yirmi üçüncü kat,” dedi. Beş katı asansörle değil, kendimi dizginleyebilmek için merdivenleri kullanarak indim. Yirmi üçüncü kata geldiğimde gözlerim zarif detaylara takıldı. Yaldızlı sütunlar, iç mekâna görkemli bir hava katarken, sanat eserleriyle süslenmiş duvarlar, burada estetiğin ne denli önemsendiğini gösteriyordu. Köşede yer alan zarif bir kahve barı, çalışanların rahatlamasına olanak tanıyordu. Muhasebe biriminin ardında çalıştığı odanın dış cephesi boydan boya camdı. Kapının girişinde dikilirken kimse beni görmeden önce bakışlarım Ali’yi buldu. Sağ elimi kaldırıp cama vurduğumda kapı hizasındaki masasında bilgisayarına gömülmüş durumdaydı. Başını kaldırıp beni gördüğünde gülümsedi fakat yüzümdeki ifadeden sonra gülüşü soldu. Orta yaşlarının sonundaki adam, memnuniyetsizlikle “Buyurun? Kime bakmıştınız?” diye seslendiğinde Ali araya girdi. “Benim misafirim,” deyip ayaklanırken utangaç tavrı herkesin dikkatinin bize çevrilmesine sebep oldu. Ali bana doğru yürürken tek kaşımı kaldırarak onu inceledim. “İpek…” derken omzumdan hafifçe iteledi, böylelikle kapıdan biraz uzaklaştık. Kahve barına doğru yürürken “…Ne içersin? Ne ikram edeyim sana?” diye sordu. “Ali…” dedim içimi kaynatan öfkeye rağmen tatlı tatlı. “…Neden Cihat’ı tanıdığımı söyledin onlara?” Ali birilerinin olmasının endişesiyle etrafa bakınırken kahverengi gözleri büyüdü. “Söylemeseydim seni işe alırlar mıydı sanıyorsun İpek? CV’ne bakmazlardı bile!” “Ali…” derken kendimi sakinleştirmek için yağmur sesi hayal ettim zihnimin içinde. “…Böyle mi konuştuk?” Ali, endişeyle alnını kaşırken “Kahve içer misin?” diyerek konuyu sabote etmeye çalıştı. Onun koluna gelişine bir tokat vurdum aniden. Canını acıtacak kadar şiddetli değildi, benim içimi soğutacak kadar güçlüydü. “Kahve diyorsun ya! Cihat’a sorarlarsa beni?” “Tanımıyorum demez herhalde İpek!” diyen Ali, benden bir adım uzaklaşıp ön kolunu ovuşturdu. “Hem bana teşekkür edeceğine gelip kızıyorsun ya!” Biraz suçluluk duygusuyla utandım, gerginliğimi ona kızarak yansıttığım için pişman oldum. Koluna uzanırken “Çok acıdı mı?” diye sordum. “Cihat’ın ismi geçince cinlerim tepeme bindi, kusura bakma.” “O adamın şirketine iş başvurusu yaptığının farkında mısın sen İpek?” diyen Ali’nin şaşkın bakışlarından kaçındım. Dudağımı ısırırken “O kadar sert vurmadım,” diyerek konudan kaçınan ben oldum. “Çok mu acıdı harbiden?” “Yani çıtı pıtı birisin ya elinin o kadar ağır olacağını düşünemedim,” dediğinden giydiği beyaz gömleğin kol manşetini çekiştirdim. Biz kahve barının önünde fısır fısır birbirimizle konuşurken hiç ummadığım bir şey oldu: sanki komik yaz dizisinin içindeymişim gibi Cihat’ın keskin tonlu sesi ikimizin arasında yankılandı. “İpek?” Kahretsin ki planım kahve barının önünde Ali’ye hesap sorarken Cihat’la karşılaşmak değildi! Daha güzel ve unutulmaz bir karşılaşma planlamıştım: zihnen ve bedenen daha hazır olduğum anda karşısına çıkacak, tüm kurumsal çalışan kimliğimle ona bela olduğumu söyleyecektim. Şimdiyse bütün yanlış anlaşılmalara müsait şekilde karşısında dikiliyordum. Planım dışında olan her şeye duyduğum öfke, Cihat’a duyduğum öfkenin yanında sönüp gitti. Derin bir nefes aldım ve kaçınılmaz sonu kabul ederken ardına sığındığım tüm negatif duygularla Cihat’a döndüm.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE