BEŞ

1857 Kelimeler
Cihat, floresan lambanın altında yeşilin koyu tonuna bürünmüş gözlerine yansımış bir öfkeyle Ali ile aramızda kalan boşluğa bakıyordu, elinde tuttuğu dosya aşağı doğru sarkmıştı, bugün üstünde grinin koyu rengi takımı ve içinde siyah gömleği vardı. Onun yeni haline alışmak istercesine baştan aşağı süzdüm vücudundaki ütülü kumaşı. Kırışan ve buruşan mimiklerime engel olamamıştım hayliyle. “İpek,” diye tekrar etti sessizliğimden rahatsız olan Cihat. Ona cevap veremeden yanımdan yükselen mırıltıyla irkildim. “Bu adamın ne işi var burada ya?” diye kısık sesle söylenen Ali, benimle aynı fikirde olmalıydı. O bile şaşırmışsa kaderin bizimle oyun oynadığı barizdi. Beynim binlerce senaryo üretirken Cihat, şaşkınlığıma şaşkınlık kattı. “Yok artık İpek! Bu adamın ayağına mı geldin bir de?” Dudaklarım iki yana kıvrıldı aniden. Onu sinirlendirme düşüncesinin keyfi her zerreme yayılırken Ali’nin yalvaran bakışlarıyla irileşmiş gözlerinin üstümdeki baskısına rağmen Cihat’ın ela gözlerinin tam içine baktım. Belki de yalnızca varlığımla ona vicdan azabı çektirmek yerine yanımdaki insanlarla da rahatsız edebilirdim. “Evet, geldim.” Cihat’ın boş boş kırpıştırdığı kirpikleri ve şokla aralanan dudaklarını seyrederken içime dolan tatminkâr hissi baltalayan şey, Ali’nin gerçeği takır takır dökülerek beni satışıydı. “İpek, iş görüşmesi için geldi Cihat Bey.” Cihat’ın rengi atan yüzüne kan can geldi ve hayatımda ilk defa bir insanın morarmasının nasıl göründüğüne şahitlik ettim. “İş… Görüşmesi mi?” “Evet,” dedim hiç bozuntuya vermeden. Başımı dikleştirdim, kollarımı göğsümde kavuşturdum, dünyanın en sinir bozucu insanı gülüşümü takındım ve itici göründüğüme kanaat getirdikten sonra cümlemi tamamladım. “Ve işi aldım. Yarın evraklarımı teslim edeceğim.” “Öyle bir şey yapmayacaksın,” dedi Cihat kaşları neredeyse göz hizasına gelecek kadar çatılırken. Omuz silkerken “Dur hatırlayacağım,” dedim ve göğsümde bağladığım kollarımı indirip sağ elimi ona doğrultup işaret parmağımı kaldırdım. Bir dakika işareti yaptığımı fark edince iyice afalladı. “Neyi hatırlayacaksın?” derken konuyu takip edemiyormuş gibiydi. “Sana ne zaman fikrini sorduğumu…” derken elimi indirdim ve Ali’nin çıkardığı boğuluyormuş tarzındaki öksürük ile gülüş arasındaki sesle kıkırdadım. “…Hatırladım, hiçbir zaman! Senin düşündüğün şey beni hiç ilgilendirmiyor, Cihat.” Sanki onun ismini verip işi almamışım gibi ahkam kesişim karşısında Cihat, elindeki dosyayı kaldırıp kendi kafasına vururken “Beni delirtmek için yapıyorsun, İpek!” dedi. Gözlerini yumdu, birkaç saniye verdi kendine sakinleşmek için. Onu o kadar iyi tanıyordum ki sakinleşmesine müsaade etmeden gülmeye devam ettim. “Evet,” dedim zerre acımadan. “Seni delirtmek için yapıyorum.” Tahmin ettiğim gibi öfkesine yenildi, sakinleşemedi. “Ve başarıyorsun!” Cihat’ın yükselen ses tınısına uyumlanarak sesimi yükselttim. “Evet, başarıyorum.” Kahve barının önünde Ali bize anlamsız bakışlar atarken seyircilerimiz artmaya başlamıştı. Muhasebe departmanındaki çalışanların ilgisinin tamamen bize kaydığını fark eden Cihat birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi kapatınca mümkünmüşçesine başımı daha da kaldırdım ama topuklu ayakkabı giymediğimden onun üstten bakışına karşılık veremedim. Boyuna yetişemedim. Cihat, elindeki dosyayı olağan gücüyle Ali’nin göğsüne vururcasına iteledi. “Son üç ayda fatura girişlerinde sıkıntı var, aradaki meblağ farkı uçarı. Hangi faturaların eksik girildiğini bul.” Ali’ye emir verirken gözlerimin tam içine bakıyordu. Bir adım daha attığında geriye kaçacağımı düşündü fakat aksine sadece onun tavrına karşılık küçümser bir ifadeyle göz devirdim. Cihat’ın ipleri koparmasına sebep olan davranışımın karşılığında kolumu sımsıkı kavradı ve tek kelime etmeden yürümeye kalkıştı. Tüm direncimle adımlarımı yere sağlam bastım, peşinden sürüklenmek yerine direndiğimi fark etmesini bekledim. Çok hızlı fark etti, başı şiddetle bana döndü. Benimse gözlerim sağ kolumu kavrayan elindeydi. “Bana o klişe repliği söyletme, Cihat.” Kelimeleri duyduğu an parmakları gevşedi, endişeyle kaşlarını çattı. “Canını mı yaktım?” diye sorarken elini hızlıca çekti üzerimden. Sorusundaki şefkati görmezden gelmek o kadar zordu ki yapabildiğim tek şey yutkunmak oldu. Kendime gelebildiğimde alayla gülümsedim ve defalarca kez hiç bilmeden canımı yakmasına rağmen yalan söyledim. “Sen benim canımı yakabilecek bir adam mı olduğunu düşünüyorsun?” Fiziksel olarak öyleydi hatta yüreğimi de avuçlarının arasına alıp ezdiği çoktu lakin gerçeği onun yüzüne karşı kabul edecek kadar güçlü değildim. Cihat’a söylediğim duygu dolu cümle, beklediğim etkiyi yarattı. Ona tokat atsam ifadesi öyle değişemezdi. Kelimelerle yaralamak konusunda kimse elime su dökemeyeceği için silahım olarak sözcüklerimi bilemiştim. “Yürü İpek.” Sesindeki duygu karmaşasının yoğunluğunu hissederken kalbim titredi. “Sen bana emir veremezsin,” dedim yüreğimin sarsılmasına izin vermeyen ketumlukla. “Burada işe başlamadın mı?” diye yükseldiğinde alnındaki damarlardan biri atmaya başladı. “Benim altımda çalışacaksan emirlerime uyacaksın.” Başımı iki yana salladım. “Bugün değil, yarın belki çalışanın olacağım ama bugün değilim, Cihat. Yarın patronum olabilirsin ama bugün benim için hiç kimsesin. Ayrıca iş ahlakı diye bir şeyden haberdar mısın sen ya?” Cihat bana doğru bir adım atıp yeniden kolumu kavrayacak gibi oldu, bakışlarımız birbiriyle çarpıştı. Havaya kalkan sol eli ağır ağır aşağı indi, darmaduman olmuş ifadesiyle boğazını temizledi ve kişisel alanımı ihlâl ederken burnundan solumasına rağmen kelimelerini özenle seçti. “İpek, biraz konuşabilir miyiz? Yürür müsün lütfen?” Emir vererek beni sindiremeyeceğini idrak edince taktik değiştirmişti ama ona duyduğum öfke öyle yoğundu ki o tavrına aldanmadım. “Hayır,” dedim ciddiyetle. “Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok!” Onun omzuna özellikle çarparak arkasında kalan asansörlere doğru yürümeye başladığımda peşimden gelirken söylendi. “Ulan emrediyorum olmuyor, rica ediyorum olmuyor!” Ali’ye görüşürüz diyecek vaktim olmamıştı ve ona ayıp ettiğimi biliyordum fakat o da beni sattığı için skor bir-bir sayılabilirdi. Asansörlere yürürken Cihat’ın peşimden gelen adım seslerini dinledim, keyfime diyecek yoktu. Asansör çağırma tuşuna basıp beklerken Cihat tek kelime etmeden ardımda dikildi. Vücudum kaskatıydı, ondan herhangi bir tepki bekliyordum. Beklediğimin aksine asansör gelene dek en ufak hareketi veya cümlesi olmadı. Asansörün kapıları açıldığında içeri girdim ve üç kişinin arasında durdum, kalabalık değildi çok şükür ki. Cihat ise içeri girmek yerine elini asansörün kapısına yasladı. “Herkes asansörden inebilir mi?” Gülmeye başladım aptallığı karşısında. Şimdi beni delirtip yirmi üç katı merdivenle indirtecekti. “Tabii Cihat Bey,” diyen bir kişiyle herkesin anlamsız bakışmasına katlanamadım. Onlardan önce hareketlendim ve asansörden inmek adına birkaç adım attım. Cihat, bedeniyle çıkışımı kapatınca başımı arkaya çevirdim. “Bence Cimer’e şikâyette bulunmalısınız. Sizi işten alıkoyarak ve asansörden inmeye zorlayarak mobing uyguluyor, şahsi görüşüm tazminat davasını kazanırsınız.” Herkes ne yapacağını şaşırmış halde birbirine bakarken Cihat, aramızdaki kısacık mesafeyi kapattı. Bir adım geri çekilmesem göğsü, göğsüme çarpacaktı. Kalkanımı indirip ilk kaçışımda üstüme gelmeye devam edince asansörün aynalı duvarına sırtımı çarpana dek durmadı ve yürümeye devam etti. Asansördeki çalışanlar içeriyi boşaltınca “Kusura bakmayın, telafi edeceğim,” diye seslendi ama bakışlarını bir an bile üstümden çekmedi. Temastan kaçınmış olsam da öfke dolu gözlerimi onun üstünden çekmedim. Asansör kapısının kapanma tuşuna bastığında bakışlarımı aşağı indirdim. Nihayetinde kapılar kapanıp yalnız kaldığımızda sağ avucunu başımın hemen yanına yasladı. “Burada işe başlamaya yeltendiğinden Halil İbrahim’in haberi var mı İpek?” Sinirle gözlerimi yumdum. “Abimin adını ağzına alma…” dedim ve boğazıma oturan yumruyla yutkunamadım. Ona olan yoğun duygularımla başa çıkamadığımı fark edince dudaklarımın arasından kaçan lakabı durduramadım. “…Beş harfli seni.” “Ne?” dedi aptallaşarak. “Beş… Beş harfli mi?” “Evet!” dedim hınçla. “Hani ismini anmak istemediğin varlıklara üç harfli dersin ya öyle.” “Onu anladım herhalde,” derken sesine yansıyan hüzünle hiç yapmamam gereken bir şey yaptım. Başımı ve gözlerimi kaldırarak Cihat’a baktım. Değişmiş parfümünün kokusu tanıdık geldi aniden. Puslunan yeşile dönmüş göz bebeklerinin titreyişini hissettim her hücremde. Hafif kirli sakalıyla, yüzündeki kırışan yerleriyle, eski Cihat’ı gördüğümü sandım. Aramızdaki azıcık mesafeyi kapatıp ona sarılma isteği doldu içime. Sarılmak yerine soru sordum. “Değdi mi?” Hafifçe geri çekildiğinde aklım başıma geldi. Cihat cevap vermezken yineledim sorumu. “Değdi mi Cihat? Cevap ver bana. Her ne kazandıysan bizi bırakıp gitmene değdi mi?” Cihat’ın eli güçsüzce aşağı sallandı, bakışları aşağı çevrildi, dudaklarına buruk bir tebessüm oturdu. “Değdi.” Az önceki sarılma isteğim geldiği kadar hızlı şekilde kaybolup gitti derinlerimde. O benim tanıdığım Cihat Başer değildi artık, çünkü benim tanıdığım Cihat işin sonunda ne olursa olsun bizi kaybetmeyi göze almazdı. Asansörün zemin kata ulaşmasıyla çıkardığı ses ile irkildim ve Cihat’ın bedenimi sıkıştırdığı dar alandan kurtuldum. “Senin adına sevindim, Cihat Karadağ.” “Öğrenmişsin,” derken peşime takılmaktan vazgeçmedi. Onu duymazdan gelirken gözyaşlarımın birer hançer misali gözlerime batmasını engelleyemedim. Cihat bir şeyler daha söyledi ama o konuştuğunda duyduğum tek kelime vardı: Değdi. Bizi kaybetmesine değmişti. Soru sorduğum lobiye gelene dek Cihat’ın ardımdan abimin öfkesiyle alakalı konuşup durmasına katlandım ve tepkisiz kaldım. Oysaki içimde fırtınalar kopuyordu. Ne zaman yolumdan dönecek olsam… Ne zaman öfkem dinecek gibi olsa… Bir işaret misali göğsümü sıkan görünmez bir el beliriveriyordu. Onu ardımda koşturmanın bile hevesi kalmamıştı aniden içimde. “Baba.” Cihat’ın tedirginlik dolu sesiyle hızlanıp birkaç adımla önüme geçmesi eş zamanlıydı. Geniş omuzlarıyla görüş açımı kapattığından duraksadım. Bir çırpıda konuşmaya devam etti. “Baba… Sen öğlen yemeğini Hamza Bey ile yemeyecek miydin?” “İptal oldu,” dedi yakından gelen tanıdık olmayan bir ses. Ağırdı, bunaltıcıydı ve gerilmemi sağlamıştı. “Geleceğini haber vermedin,” dedi Cihat farkına bile varmadan sol kolunu arkaya atıp avucunu bana doğru çevirirken. O fark etmezdi ama ben ederdim: aptalca bir alışkanlığıydı. Lise zamanlarımda ilgisini çektiğim erkekleri kovalarken de kavgaya girerken de böyle önüme dikilir, sol kolunu arkaya atıp avucunu bana çevirirdi. Elini tutmamı ister gibi… Söylediği ve yaptığı her şey birbiriyle çeliştiğinden yorulmuş hissettim. Cihat, aklım ile kalbim arasındaki dengeyi alt üst etmeyi becerebilen yegâne erkekti. “Kendi şirketime gelirken haber mi verecektim?” Cihat’ın babasının gergin ses tonuyla bunaldığımı fark edince yandaki boşluktan geçtim ve hiç kimse ile konuşmadan karşımdaki kapıya bakarak yürümeye devam ettim. Cihat, şu hayatta beni yanıltmayı kendine amaç edinmiş gibiydi. Peşimden gelen adım sesleri kesilmişti; artık gelmiyordu. Babasının dizinin dibinde sıkışıp kalmıştı. Adımlarım pat diye durdu. Cihat’ın kanıma saldığı zehir, zihnime fısıldadı. Değdi. Neye değmişti öyle çok merak ettim ki arkamı döndüm ve şaşkınca beni inceleyen yaklaşık on adamın içinden patron olabilme potansiyeli taşıyan kişiye baktım. Simsiyah takım elbisesi, pahalı aksesuarları ve Cihat’ınki ile birebir rengi tutan ela gözlerini görünce nefesim boğazıma tıkandı. Öfkemin muhatabı babası değildi, aştığım yolu gerisin geri yürüdüm. Cihat’ın babasına yaklaştıkça alnındaki ve çenesindeki derin çizgiler görüş açıma girdi. Beni inceleyen ağır bakışlarını umursamadan Cihat’a döndüm fakat konuşamadım. Çünkü Cihat’ın babası lafa girdi. “Hanım kızımız kim? Pek tanıdık geldi gözüme.” “Beni tanımazsınız…” dediğimde Cihat’ın verdiği nefesin sesini duydum. Onun rahatlığı kısa sürdü çünkü cümlemi noktalamadım. “…Ama abimi mutlaka tanırsınız.” Cihat’ın babası kaşlarını ilgiyle kaldırdı, Cihat ise endişeyle araya girdi. “Sus!” “Bana emir verme,” dedim hırsla Cihat’a dönerken. Babası, yeniden sözcüklerle aramıza girdi. “Kimmiş bakalım senin abin?” “Hiç kimse…” diye cevap verdi Cihat babasına. Yarım yamalak bir gülüşe devam etti. “…Önemsiz biri.” Cihat’ın üstüne yürürken yanaklarıma hücum eden ısıyla başa çıkamadım, öfkeden domatese döndüğüme emindim. Çünkü beyaz tenim, kızardığını fazla açığa vuruyordu. Cihat’ın göğsüne işaret parmağımı dayadım. “Sen var ya… Hayatımda gördüğüm…” “Devam etme,” dedi Cihat başını eğip gözlerini gözlerime kilitlerken. Dudakları gerildi, alnı kırıştı. Sesi yalvarır gibi geldi kulağıma. “O cümleyi tamamlama.” Tamamladım. “…En korkak adamsın.” Ağzımdan kaçıp giden kelimelerle irkildim, boğazımdaki düğüm büyüdü hatta o kadar büyüdü ki yutkunamadım. Onu kırıp dökerken kendimi de kırıp dökeceğimi düşünmediğim için sarsıldım ve ona arkamı döndüm. Bıraktığım enkaza bakamadım. Kapıya doğru yürürken yumruklarım sıkıldı, titreyen ellerimi fark etmesinler diye ikisiyle de çantama tutundum. Cihat’ın öz babası Necati Karadağ’ın ardımdan seslendiğini duysam da cevap vermedim. “Abine selamımı söyle.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE