Babamın dizinde oturuyordum. Bacaklarımı mutlulukla ileri geri sallıyordum. Başımı kaldırmış, onun gözlerinin beni bulması umuduyla sert yüz hatlarını inceliyordum. Kaşları her zamanki gibi çatıktı. Koyu kahverengi gözleri bir şahin misali keskindi. Sakallarına düşen akları ovuşturuyordu, düşüncelere dalmış hâlde. Pek gülmezdi benim babam, en azından bana gülmezdi. Gözlerini diktiği yere kaydı bakışlarım. Abim oradaydı, babamın dikkatle izlediği yerde. Muhtemelen on-on bir yaşlarındaydı. Tuğrul ile güreşiyordu. Masmavi gökyüzünün altında, geldiğimiz yeşilin en güzel tonlarının toplandığı ormanda, çiğimsi toprak kokusuyla dolu huzura kavga sesleri bulaştırıyorlardı. “Kalk hadi İpek,” dedi tok ve korkutucu sesiyle. “Ben şu çocuklarla erkek erkeğe bir konuşma yapayım.” Suratım asıldı,

