Bir savaş vardı: artık aklım ve kalbim arasında değildi, vicdanım ile yaşama isteğim arasındaydı. Neredeyse bir gündür kelimelerle tarifi olmayan bir azap çekiyordum, yemek yiyemiyordum, gündelik işlerime odaklanmaktan zorluk yaşıyordum ve ben o azabın içindeyken Cihat ortada yoktu. Beni odamda karanlığımla baş başa bırakıp gittikten sonra işe gelmemişti. Günümü ölü bir şekilde geçirip eve döndüğümdeyse bildiğim en iyi şeyi yapmıştım. Odama saklanıp hissettiğim öfkenin her zerremi ele geçirmesine izin vermiştim. O öfke ise beni sonuma götürüyordu.
Saklandığım odamda kaynayan kanımla ve önüne geçemediğim öfkemle bir karar vermiştim: Cihat, Necati Karadağ’ın oğlu olacaksa bende Şeref Sipahioğlu’nun kızı ve Halil İbrahim Sipahioğlu’nun kız kardeşi olacaktım.
Verdiğim savaşının kazanını belliydi: vicdanım.
Sevkiyat alanına gidecek, Cihat’ın geri dönülemez bir yola girdiğini kendi gözlerimle görecek, şimdiye dek saklayabildiğim aşkımı bu sefer ortaya çıkamayacağı derinliğe gömecek ve canımdan olma pahasına her şeyi şakır şakır polise okuyacaktım.
Gecenin karanlığında dikkat çekmemek için siyah bir tişört, rahat koşabileyim diye aynı renk eşofman altı, ilk defa giyeceğim ve açılmasına riskine bağcıklarını sımsıkı bağladığım siyah spor ayakkabılarımı giyerek sonuma hazırlanmıştım. Koyu gri kapüşonlu hırkamı üstüme alırken yüzümü gizlemesi için spor bir şapka takmıştım. Evdekiler çoktan odalarına çekilmelerine rağmen kapıyı kullanmayacaktım, Cihat’ın dün yaptığı ziyaret pencereden daha sessiz çıkabileceğim gerçeğini anımsatmıştı.
Sırt çantama ne olur ne olmaz diyerek elektro şok cihazı ile göz yaşartıcı sprey atıp telefonuma KADES uygulamasını indirmiştim.
Yakalanma ihtimalim dâhil her şeyi düşünmüştüm.
Restorana ulaştığımda Işıl’a konum atacaktım ve eğer başıma korkunç bir şey gelirse diye kanıt niteliğinde kullanması için fazlaca bilgi içeren bir mesaj hazırlamıştım. Necati Karadağ ile Cihat Karadağ’ın isminin bol bol geçtiği bir mesaj…
Saat ikiyi biraz geçmişken odamın kapısını kilitledim, bütün cesaretimi topladım ve penceremi açtım. Odama son bir bakış atıp camdan dışarı en sessiz şekilde çıktım. Pencereyi kendime çekerken birkaç saniye duraksadım, etrafımda herhangi bir kıpırtı aradım. Karanlık ve sessizliğin içinde parmak uçlarıma basarak yaşadığım evi terk ediyorken tereddüt etmeyeyim diye arkama dönüp bakmadım. Bahçe kapısından çıkarken heyecanlıydım, içimde kendimi seçmiş olmanın getirdiği bir heyecan dışında başka hiçbir şey yoktu.
Yasım bitmişti, vakit ceza kesme vaktiydi.
Ana caddeye çıkabilmek adına yüzümü gizlediğim şapkaya güvenerek ve biraz kaba saba yürüyerek ilerledim, amacım dışarıdan birinin ilk bakışında kadın olduğumu anlamamasıydı.
Evimizin bulunduğu sokaktan çıkamadan bir arabanın farları yüzüme doğru yandığında donup kaldım, abim veya kuzenlerime yakalanma korkusu içimi sardı. Arabanın kapısı açıldı, şapkam yüzünden görüş açım net olmadığından bir adım geri attım. Kendimi korumaya alırken arabadan birinin indiğini duydum, tam koşmaya hazırlanıyordum ki tanıdık bir sesle irkildim.
“Hiç laftan anlamaz mısın sen?”
Başımı yerden kaldırırken yanaklarımı şişirerek ofladım.
“Işıl?”
“Ta kendisi,” derken beyaz Nissan Micra’sının açtığı kapısına kolunu paralel şekilde yaslamıştı, çenesini ise koluna. Dudaklarında tekinsiz bir gülüş vardı. “Sana kendi başına iş yapma demedim mi İpek?”
Şapkamı geri itip yüzümü buruşturdum.
“Beni durdurmak için mi geldin?”
Yaslandığı yerden doğruldu, arabanın etrafından dolanırken ne yapmaya çalıştığını anlamamış gibi suratına bakmaya devam ettim. Ön koltuğunun kapısını açarken bana ima dolu bir bakış attı.
“Kendini öldürtmeni engellemek için geldim demek daha doğru olur, kaçman gerekirse hazırda bekleyen bir araba işini görür diye düşündüm.”
“Işıl…” dedim başımı şiddetle iki yana sallarken. “…Bu çok tehlikeli.”
Başını hafifçe eğerken yeşil harelerinde gördüğüm cesaret parıltılarına ve tatlı ifadesine kandım.
“İpek sana sürekli hatırlatıyor gibi olmayayım ama kapımdaki iki polisi atlatıp geldim buraya. Ben zaten tehlikedeyim.”
“Ya sana bir şey olursa?” dedim tereddüt ederken. “Babamı benden alan adamlara karşı savaşmış ve yenilmiş olurum,” derken onun bakışlarında benim aksime en ufak bir tereddüt yoktu. Gülümserken kaşlarını kaldırdı.
İkna olmuştum: bir elin nesi var iki elin sesi vardı, Işıl’a mesaj atmaktansa onun yanımda bulunması daha kolay olurdu. En azından söylediği gibi dönüşüm için yardımcı olabilirdi.
“Peki ya sana bir şey olursa İpek?”
Bugün ilk kez dudaklarım iki yana kıvrıldı.
“Babamın kızı olurum.”
“O zaman anlaştık,” derken eliyle açık tuttuğu kapının içini işaret etti. Pek zamanımız kalmadığından daha fazla diretmek istemedim, küçük ama seri adımlarla arabaya bindim. Işıl’da yanımdaki yerini aldığında daha güçlü hissediyordum: daha yenilmez ve daha cüretkâr.
Işıl, torpidosuna uzanıp kapağı açtığında gördüğüm silahla şaşkına döndüm.
“Onu kullanacak mısın?” derken silahı alıp pantolonunun kenarına sıkıştırmasını seyrettim. Işıl, başını hafifçe salladı. “Gerekirse.”
Derin bir nefes alıp verdim ve merak ettiğim şeyi sordum.
“Bensiz de gidecek miydin?”
“Hayır…” dedi arabayı çalıştırmadan hemen önce. “…Sen gidersen yalnız kalmaman için önlem aldım, evdekilere hiçbir şey söylemediğini biliyorum. Tehlikeli bir şey yapıyorsun ama tek başına olmak durumu daha korkutucu kılıyor. O yüzden senin kafanın atması ihtimalini göz önünde bulundurarak iki saate yakındır burada bekliyorum. Sen gitmeseydin, sabaha kadar buradaydım.”
Işıl arabayı sürmeye başlarken camı açıp esen rüzgârın yüzüme çarpmasına izin verdim.
“Ben pek arkadaşlık ilişkilerinden anlamam ama…” derken ona bakamadım. “…Sen iyi bir arkadaşsın.”
Akıp giden yolu seyrederken gülüşünü işittim.
“Benim de tanıdığım pek deli yok ama sen favori gidiğimsin.”
Işıl’ın tarzına ve tavrına alışmaya başlamıştım galiba, başta kabullenmesi zor bir kadındı, kabuldü. Oysa inançları, çizdiği sınırları ve karakteri olması takdire şayandı. Gerginliğimi atmak için ona döndüm.
“Ehliyetin var mı bu arada?”
Işıl hiç gülmeden dümdüz bir ifadeyle cevap verirken önümüzdeki kasise çok sert girdi.
“O ne?”
Omuz silktim.
“Gazla frenin yerini biliyorsan sıkıntı yok.”
“Canının hiç mi kıymeti yok?” deyip sırıttı. “Tabii ki ehliyetim var ama silahın ruhsatı yok.”
Bakışlarımı ondan kaçırdım.
“Işıl,” dedim imayla. Gözlerini abartılı şekilde devirirken yenilgiyi kabul etti.
“Of tamam o da var,” dedikten sonra bana kaçamak bir bakış attığını hissettim. “Planın ne?” diye devam ederken boş yola odaklanmış haldeydi. “Gözümle göreceğim,” dedim ciddiyetle. Cihat’ın itirafından bahsetmedim, daha spesifik davrandım. “Cihat’ın o adamın oğlu olduğunu gözümle gördükten sonra karşısına dikilip polisi arayacağım.”
Işıl parmaklarıyla direksiyonda ritim tuttu.
“Ya seni de yakarlarsa?”
Umursamazca omuz silktim.
“Her halükârda benden daha fazla yanacaklar ama ortalığı ateşe veren ben olacağım.”
“Orada olacağım,” dedi güven vermek istercesine. Endişesini saklamakta benden daha başarılıydı. “Sağ ol,” dedim yalnızca. Duygusal arkadaşlık konuşmalarında pek iyi değildim, ona minnettarlığımı bilmesi için ne yapacağımı bilmiyordum. Kalan yol boyunca sessizdik. İkimizin de zihninde cevabı olmayan sorular, babalarımızı benzer adamlar yüzünden kaybetmenin acısı ve kalkıştığımız işin büyüklüğü vardı. Konuşmasak da sessizliğimizle anlaştık.
Nihayet Işıl arabayı restoranın olduğu caddeye park ettiğinde dışarı çıktık. Saat gecenin üçü olduğundan cadde bomboştu. Restoran kapalıydı. “Arka taraftan alıyorlardır malları,” diyen Işıl’a gergin bir bakış attım. “Sence de etraf çok sessiz değil mi? Ne bileyim? Restoranın ana giriş kapısına hiç kimseyi dikmemişler.”
Işıl dudaklarını büzüp çevreyi inceledi.
“Dikkat çekmek istemiyorlar olabilirler ya da gerçekten basit bir et sevkiyatıdır İpek.”
Basit bir et sevkiyatı değildi: Cihat öyle olmadığını itiraf etmişti.
“Sen arabada bekle,” dedim Işıl’a. Şapkamla yüzümü gizleyip restoranın ana girişindeki kameraların yüzümü çekemeyeceğini netleştirip binanın etrafından dolandım. Duvarın dibinden yürürken adımlarımın sessiz kalmasına özen gösterdim, restoranın kapladığı alan öyle genişti ki depo tarafı başka bir caddeye çıkıyordu. O tarafa yaklaştıkça gecenin sakinliğini bozan sesler yükselmeye başladı. Birkaç adam vardı, kendi aralarında konuşuyorlardı. Fısıltılar kelimelerin net duyulmasını engelliyordu fakat varlıklarını kesinleştiriyordu. Sırtımı yasladığım duvardan belli bir miktarda eğilip ne yaptıklarını görmeye çalıştım.
Bir kamyonun arka kapıları yavaşça açıldı. İçeriden çıkan metalik gıcırtı, gecenin sessizliğinde yankılandı. Üç adam, ellerinde eldivenlerle içeriden büyük plastiğe sarılmış et kutularını dışarı taşıyordu. Kutuların üzerine büyük harflerle “Dondurulmuş Ürün-Çabuk Bozulur” yazıyordu. Bir adam diğerine fısıldayarak bir şeyler söyledi ve ardından kamyonun arka ışığı yandı, malzeme yığınlarını daha net görmemi sağladı. Kutuları sırayla restorana giden dar bir koridora yerleştiriyorlardı.
Hareketleri hızlı ama dikkatliydi, her bir kutuyu sanki altın taşıyormuş gibi özenle indirip sıralıyorlardı. Kamyonun motoru çalışır durumda, hafif bir mırıltı çıkarıyordu; bu, olası bir kaçış planı için hazır olduklarını düşünmemi sağladı. Sevkiyatın sıradan bir iş gibi görünmesine rağmen, adamların sürekli çevreyi kontrol eden bakışları ve tedirgin tavırları işin göründüğünden daha karmaşık olduğunu hissettiriyordu.
O an dar koridordan bir adam çıktı: bana arkası dönüktü, yüzünü göremiyordum ama onu tanıyordum. Kamyonun arka farlarının yansımasından silüetini net şekilde seçebildim.
Cihat’tı.
Onu tanımam için silüeti bile yeterdi.
“Dikkatli indirin,” dediğinde sesi kulaklarımda bir uğultuya sebep oldu. Bu anı beklememe rağmen; buraya geleceğini biliyor olmama, onun geçmişine ihanet etmeye karar verdiğini itiraf etmesine rağmen bacaklarımdaki güç boşaldı. Kalbim o görüntüyü kaldıramadı. Boğazıma bir yumru oturdu, nefes almak bile külfet haline geldi. Yıllardır bildiğim, inandığım, güvendiğim bir insanın böyle kendini satmış olabileceğine inanmak istemiyordum. Ama işte oradaydı, Cihat, eldivenlerini çıkarıp aceleyle kamyonun yanına bir şeyler not ediyordu. O an içimde bir şeyler kırıldı, tarifsiz bir boşluk hissettim. Güvendiği birinin artık aynı kişi olmadığını fark etmek, sanki yıllardır üzerine titrediğim ve koruduğum bir mücevherin paramparça olması gibiydi.
İçimde dalga dalga büyüyen hayal kırıklığı, bedenimde ağır bir patlama hissine dönüşmüştü. Cihat’ın gözleri bir an için bana doğru kayar gibi oldu; saklandığım gölgelerin arasında çıkarak varlığımı ortaya koyarken düşünmedim. Aramızdaki birkaç yüz metrelik mesafeden bile Cihat’ın bakışlarında yaşadığı şokun yansımasını görebildim. Elindeki kâğıt ile kalem beni görmenin sarsıntısıyla boşluğa süzülüp yere düşerken kendini toparlamak için nefes almaya çalışmasını izledim.
Kendini toparlayabildiğinde adamlara doğru eğildi, onun şaşkınlık ve boşluğa düşmesinden yararlanarak sımsıkı sarıldığım telefonumun ekran kilidini açtım, çantamın yan gözüne sakladığım göz yaşartıcı spreyi sol elime aldım. Cihat’ın seri adımlarla arkasına gizlendiğim duvara doğru yürümesiyle karanlığa çekildim, aklımı başıma aldım ve kendime yaptığı pisliği hatırlattım.
Cihat duvarın dibinden köşeyi döner dönmez yaptığım ilk şey, elimdeki göz yaşartıcı spreyi kaldırıp yüzüne sıkmak oldu. Geriye yalpalarken çektiği acının ağırlığıyla bağıramadı bile. Ellerini boşluğa savurup beni yakalamaya çalıştığında diz kapağına daha kuvvetli olan sağ bacağımla bir tekme geçirdim. Yere çökerek düştüğünde “İpek!” diye inledi. “Ne yapıyorsun? Ahh!”
Ellerimin hep okşayarak gezindiği saçlarını koparırcasına kavradım, içim yana yana onun yanına eğildim. Ne görebiliyor ne benimle kavga edebiliyordu.
“Nasıl Cihat?” derken nefes nefese kalmıştım hem yaptıklarımın hem duygularımın ağırlığıyla. “…Öğrettiğin gibi yapabiliyor muyum?”
Gözlerinden spreyin etkisiyle yaşlar boşalırken elleriyle yüzünü ovuşturmasını seyrettim, saçlarındaki elimin farkına bile varmamıştı muhtemelen. “İpek…” derken bağıramıyordu. “…İpek! Yapma!”
“Aç gözlerini…” derken en ufak acı kalmamıştı içimde. “…Aç gözlerini ve bana iyi bak Cihat. Sen Necati Karadağ’ın oğluysan bende Şeref Sipahioğlu’nun kızıyım! Şimdi ne yapacağım biliyor musun? Her şeyi kanıtlayıp polisi arayacağım.”
Ellerimi onun saçlarından çekerken net göremiyor olmasından faydalanarak doğrulmaya çalıştım, Cihat’ın ani hamlesini beklemiyordum. Dizlerini çöktüğü yerde belime sarılarak sırtımı duvara çarpmamı sağladığında dirseğimi kaldırıp bedenime sarılan omzuna sertçe indirdim.
“Yapmayacaksın!”
Darbemden etkilenmemeye çalışırken benim hareket kabiliyetimi kısıtladı, fütursuzca savurduğum tekmelerimi karşılarken “Babam…” dedi kan ter içinde. “…Babam sana neler yapar hiç düşünmüyor musun?”
“Ben yanmayı göze aldım Cihat…” derken yapabildiğim tek şey belime sarıldığı için omzunu yumruklamaya devam etmekti. “…ve kendimle beraber sizi de cayır cayır yakacağım!”
Cihat darbelerime karşılık vermeden yalnızca vücudumu sabit tutmaya odaklamıştı. Sol elimi göz yaşartıcı spreyi yeniden kullanmaya çalıştığımda başını aşağı eğerek kendini korudu. Elimdeki telefon çoktan yere düşmüştü, bana kalan spreydi.
“Abi! Abi!”
Boğuşma seslerimiz artık yükselmiş olmalıydı ki adamların dikkatini çekmeye başlamıştık. “Abi!” Bir adamın haykırışı kavgamızı bölerken “Mal yok!” deyişiyle ikimizi de donakaldık. Adam köşeyi döner dönmez bizi gördüğünde şoka girdi. Abi diye koşarak gelen adamın gördüğü manzara bir daha şahit olabileceği bir şey değildi. Cihat, belime sarılmış halde beni duvara yaslamıştı ve hâlâ dizlerinin üstündeydi; bense kapana kısıldığım yerde ona yumruk atmak için elimi kaldırmıştım. Nefes nefese ve dumur olmuş halde ona bakıyorduk.
“Ne diyorsun lan?” diyen Cihat bir anlığına belimdeki ellerini gevşetir gibi olunca boşluğundan faydalanarak karın boşluğuna dizimi savurdum. Nefesi kesilirken beni bıraktı, diğer adamın beni durdurmasını izin vermeden ve ne yaptığımı bilmezken kamyondan indirilen kutulara koştum. Cihat’ın ardımdan bağırdığı duyabiliyordum.
“İndir lan o silahı!”
Kapağı açık bir kutuya yaklaşıp onu devirirken mantığım bedenimi terk etmişti, artık doğru düzgün düşünemiyordum bile. Kutunun içindeki düzenle dizilmiş ve paketlenmiş etler yere saçılırken yaşadığımız anın gerçekliğine emin olamadım. Yere çömeldim, savrulan etlerden bir tanesinin paketini yırtıp açarken arkamdaki Cihat’ın adamları sakinleştirmeye çalışan sesleri, uğultuya dönüştü. Ete çıplak elle dokunurken içinde farklı bir madde olup olmadığını inceledim. Asıl darbe karşıma çömelen bir yabancı adamın çaresiz haykırışıyla geldi.
“Ablacım ne yaptın ya? Mundar ettin etleri!”
Cihat’ın yanıma oturduğunu hissederken ona doğru döndüm.
“Sen benimle alay mı ediyorsun?”
Cihat bana bakmadan avucumdaki mıncıklanmaktan yamulmuş eti aldı, hayatımda ilk defa gerçek manada yıkılışını izledim.
“Bana da tuzaktı,” diye fısıldadığında benden çok kendiyle konuşuyor gibiydi. “Ne?” derken kıpkırmızı olan gözlerinin tam içine bakmak için başımı aşağı eğdim. Yapış yapış ellerim yakasını kavrarken tüm şiddetimle bedenini sarstım. “Ne diyorsun? Bak ben çıldıracağım artık!”
“Abi…” dedi dakikalar önce bizi basan adam. “Necati Bey’in aracı ön tarafa giriş yaptı, buraya geliyor!”
Cihat’ın yutkunuşunu gördüm, elindeki eti yere fırlatırken beni yakaladı. Sevkiyatın et olmasına öyle şaşkındım ki o da benim boşluğumdan faydalandı. Sırt çantamın sapını sımsıkı kavrayıp yere çömelen bedenimi tek hamlede kaldırdı. Dengemi sağlamaya çalışırken istem dışı koluna uzanıp tutundum. Adımlarımız birbirine karışırken üstüme yürüyerek bedenimi dar koridora soktu. Aynı anda yanındaki adama emirler yağdırıyordu.
“Kutuyu benim düşürdüğümü söyle, kızdan bahseden olursa gebertirim, tuvalete gitti birazdan gelir de babama.”
“Telefonum…” derken Cihat’ın güç dolan bedenine karşı koymak beklediğimden zor oldu. “…Telefonumu düşürdüm.”
“Bir dur İpek!” diye beni azarlarken geri geri yürüdüğümün farkında bile değil gibiydi, elimi duvara atarak karşı koymaya çalıştım. “O babana iki çift lafım var…” derken beni sürükleyememesi için karnına yumruk atmayı denedim. En sonunda Cihat iki koluyla benim kollarımı göğsüme kilitleyecek şekilde arkamdan sarılarak bedenimi kaldırdı, ayaklarımdan yerden kesildiği için direnemedim. Beni koridordaki kiler tarzında bir odanın içine ayaklarımın üzerine pat diye bıraktığında darmadağındık, ikimizde.
“Eğer ses çıkarmadan beklersen konuştuğumuz her şeyi sana anlatacağım,” dedi solukları kesilirken. Gözleri hâlâ suluydu, boynunun sol tarafı morarmaya başlamıştı ve aşırı dağılmış görünüyordu. Ona ters bir bakış atarken “Git babana yalan söyle, bende burayı başına yıkıp babana yakalanayım,” diye tehdit ettim onu.
“İpek! Bana da tuzak kurdu diyorum!” derken sabrının son kırıntılarını kullanıyor gibiydi. “Yaşamak istiyorsan sus ve beni bekle!”
Vereceğim cevabı beklemeden sadece aralık kapıdan ışık gelen karanlık kilerden çıktı, kapıyı kapatıp üstüme kilitledi. Tamamen karanlıkta kalırken aldığım nefesleri sakinleştirmeye odaklandım. Yere çömeldim, başımı ellerimin arasına aldım. Necati Karadağ, ikimize de oyun oynamıştı; Cihat’ın şaşkınlığı rol olamayacak kadar gerçekti ve bugün ki teslimat basit bir et teslimatıydı, tabii diğer kutularda taşıdıkları başka bir şey yoksa. Necati Karadağ’ın ne yaptığını çözmeye çalıştıkça her şey karmaşıklaşıyordu.
En kötüsü bu da değildi: telefonumu düşürmüştüm; dışarıda beni bekleyen beline silah takmış, Necati Karadağ gibi adamları bitirmekle kafayı bozmuş arkadaşım vardı. Eğer burada tutulduğum dakikalar boyunca bana ulaşamazsa neler yapabileceğini kestiremiyordum.
İşte şu an hayatımız pamuk ipliğine bağlamıştı.