YİRMİ ALTI

2426 Kelimeler
Salonun geniş pencerelerinden içeri süzülen güneş ışığı, odanın ortasında kurulu büyük yemek masasını aydınlatıyordu. Masanın etrafı dolup taşmıştı; herkes neşeyle konuşuyor, kahkahalar havada yankılanıyordu. Bir yanda annem ile dayım Akif ve Gülendam abla ile şakalaşıyor, diğer yanda teyzem Rize’deki komşularıyla olan anılarını Bade’yle paylaşıyordu. Masanın ortasındaki vazoda taze çiçekler, bu mutlu tablonun zarif bir arka planını oluşturuyordu. Leyla ile yanındaki sarı saçlı iki yaşında görünen bir kız çocuğu köşede oyun oynuyordu. Sofradaki yemekler çeşit çeşitti; bu kalabalık ve içten buluşmayı daha da anlamlı kılıyordu. Abimin Tuğrul’a takılırken, Hüma’nın kucağında kundakta bir bebek vardı ve Alparslan onun tabağını doldurmakla meşguldü. O an başımı çevirip sol elimin yüzük parmağında parlayan tek taş pırlantayı inceledim. “İpek,” diyen sesle başımı kaldırdığımda kocaman bir gülüşle beni izleyen Cihat’ı fark ettim. Sağ eli belime dolanırken nefesim kesildi. O andan sonra bunun bir rüya olduğunu biliyordum. Çünkü hayal dahi edemeyeceğim kadar güzeldi. Bu anın gerçek olmadığını bilsem de uyanmak istemiyordum. “İpek…” “Cihat?” dedim gülümseyerek onun göğsüne sarılırken. “İpek...” “Cihat?” derken hafifçe geri çekildim fakat o bana bakmıyordu. Yalnızca ismimi söylemeye devam ediyordu. “İpek… İpek… İpek…” Huzur dolu rüyam korkulu bir ana evrilirken yatağımda sıçradım. “İpek!” “Cihat?” derken yatağımdan doğruldum. Nefes nefese kalmıştım. Odama henüz güneş ışığı girmemişti. Gözlerimi ovuştururken elim deli gibi atan kalbime gitti, gece lambasının cılız ışığının altındaki telefonuma uzandım. Saate bakarken sabahın dördü olduğunu görünce soluklandım. “Ne biçim bir rüyaydı?” diye kendi kendime söylenirken yeniden o sesi duydum. “İpek!” Çığlık atmamak için iki elimi ağzıma kapatırken delirdiğimi düşünmeye başlıyordum. Rüya içinde rüya görüp göremediğime emin olamazken perdesi çekili pencereme kaydı bakışlarım. “İpek!” İsmimden bu kadar sık duyduğum başka bir an olmamıştı! İçimden bildiğim bütün sureleri okurken üstümdeki battaniyeyi yavaşça kenara atıp bacaklarımı yataktan sallandırdım. “İpek!” Bu sefer e harfi fazla uzamıştı. Uyku mahmuruydum, aklımda başımda değildi. Belki de rüya o kadar etkiliydi ki Cihat’ın sesini duyduğumu sanıyordum, her şey olabilirdi! Belki de daha fazla dayanamamış ve delirmiştim! Ayağa kalkıp pencereme doğru yürüyorken delirdiğim gerçeği tercih ederdim. Perdeyi tutup kenara itelediğimde beynimden vurulmuşa döndüm. “İpek!” Perdeyi tamamen itip açarken kalbim artık korkudan değil, endişeden güm güm atıyordu. Gecenin karanlığında, pencereme dikilmiş adama bakarken gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Cihat’ın ela rengi gözleri, gecenin alacakaranlığında ışıl ışıl parlarken elini kaldırıp işaret parmağıyla camı tıklattı. Penceremi açarken onun derin bir nefes alışıyla aklım başımdan gitti, tam nefesini verip ismimi yeniden söyleyecekti ki elimi ağzına kapadım; ismimi bir kez daha duymaya tahammülüm kalmamıştı. Fısıltıyla Cihat’a çemkirdim. “Delirdin mi ya sen?” Pencereyi açtığım anda odama dolan temiz hava ve sert ayaza eşlik eden bir koku vardı: Cihat’tan geldiğini düşündüğüm ağır bir alkol kokusu… Cihat, onun ağzını kapatmamdan ötürü nefes alamazken bileğimi yakalayıp itelemeye çalıştı ama muhtemelen önünü bile göremeyecek kadar sarhoştu. Çünkü bileğimi kavraması için elini üç kere boşluğa atıp doğru noktayı bulması gerekmişti. “Burnundan nefes al geri zekâlı!” diye onu azarladığımda kalp krizinin eşiğinde geziniyordum. O yüzden susmadan devam ettim. “Burada ne işin var senin? Abimin uykusunun ne kadar hafif olduğunun biliyorsun! Gebermeye mi geldin buraya?” Soru soruyordum ama onun ağzındaki elim yüzünden herhangi bir cevap verebilmesi mümkün değildi, acaba koku beni de mi çarpmıştı? Avuç içime öpmeye kalkıştığında onu ittim ve ağzını rahat bıraktım. “Boğuluyordum,” dediğinde penceremin pervazına yaslanıp soluklandı. Ayakta zor duruyordu, gömleğinin yakası paçası kaymıştı, gözleri ne kadar kırmızıysa gözaltları o kadar mordu. Onun dağılmış haline dayanamazken kaşlarım çatıldı. Onu azarlama mesaim bugün düşündüğümden erken başlamıştı. “Fıçıya mı düştün Cihat?” Dilini damağına vurup cık sesi çıkardıktan sonra dirseğini beşinci denemesinde pervaza yasladı, avucunu çenesine yaslaması çok şükür ki ikinci denemesinde mümkün oldu. Korkunç derecede gülünç bir ifadeyle göz kırptı. “Sana düştüm.” Ölü balık misali boş boş baktım, dudaklarım şokla aralandı. Cihat, aklını yitirecek kadar içmişti, belliydi. Tepkisizliğime bozulurken pervazımdan içeri elini soktu, dili dolaşa dolaşa homurdandı. “Çekil de içeri gireyim.” “Cihat saçmalama,” derken onu omuzlarından iterek engellemeye çalıştım. “Kısa bir görüşme yapacağım İpek,” dediğinde gözlerimi belerttim. “Aradığın kişiye şu an ulaşılamıyor Cihat, çünkü saat sabahın dördü!” “Alo?” dediğinde bir anlığına durum absürtlüğüne gülerek hareket edemedim. Cihat gerçekten telefonla konuşuyormuş gibi devam etti, sakince. İçeri girmeye çalışmıyordu artık. Sağ elini kulağına yaslamış, kendi çalıyor kendi oynuyordu. “Alo? Alo? Madem aradığım kişiye ulaşılamıyor, telesekretere bağla beni. Sesli mesaj bırakayım. Bu operatörler iyice cozuttu ha.” Pervaza yaslanıp kahkahamı bastırmaya çalışırken “Bir de bana baş belası dersin,” diye homurdandım. Konuştuğumda varlığımı fark etmiş gibi bana döndü şaşkınlıkla. Net görebilmek için gözlerini kıstı, sonrasında heyecanla tepki verdi. “A! İpek, hoş geldin.” Sarhoştur ne yapsa yeridir diye cevap verdim. “Hoş bulduk.” “Ne zaman geldin?” diye mırıldanırken sol elini kaldırıp saçlarını düzeltmeye çalıştı, avucu gözüne sürtünüyordu, farkında bile değildi. “Haber verseydin karşılardım seni.” “Ne içtin sen?” diye sordum gayriihtiyari. Tüm uykumu çalmıştı sağ olsun, yavaş yavaş kendime gelip mantıklı düşünmeye başlamıştım. “Bilmiyorum,” dedi Cihat, kendi kendine devam etti. “Su olabilir mi su? Viski? Votka? Bilemiyorum.” “İyi!” dedim sinirle. “Bok da içseydin.” Cihat beni kınayan komşu teyzeler gibi elini ağzına kapattı. Fırsattan istifade edip hemen göz süzdü. “Ayıplı kelime kullandığın için ceza olarak odana giriyorum.” “Gitmeyeceksin değil mi?” Aslında soruyu sorarken amacım onu değil kendimi ikna etmekti: ben onu dinlemeden gitmeyeceğini az çok tahmin ediyordum. Başını olumsuz anlamda iki yana sallarken vücudu da sallandı. Cihat onu tanıdığım süre boyunca hiç alkol almamış değildi ama her daim sınırı bilirdi: kaç kadehin onu çarptığına ya da hangi içkiden ne kadar içmesi gerektiğine dikkat ederek içerdi. O yüzden sarhoş haline ilk kez şahit oluyordum. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Abimin uykusu ciddi manada hafifti, odama gelmesinden korkarak pencere kenarından çekildim, hızlı adımlarla kapıma yürüdüm, birkaç saniye koridoru dinledim. İçeri girmeye çalışan Cihat’a dönüp “Ayakkabılarını çıkar, gebertirim seni,” diye ufacık bir uyarıda bulundum. Sabah hiç kimseye odamdaki çamurlu ayak izlerini açıklayamazdım! Anahtar deliğindeki anahtarımı ağır ağır çevirerek yalnızca tık sesiyle kilitlenmesini sağladım, Cihat pervazdan atlamaya çalışırken öne savrulup gürültüyle yere düştüğünde koşar adımlarla yanına gittim. O sırtını duvara yaslayıp sol dizini karnına çekti, sağ bacağını açarak iyice oturduğu noktaya yerleşti. Sağ tarafına dizlerimin üstüne çöktüm. Konuşacağı esnada elimi yine ağzına kapattım. Bir süre nefes nefese uyanan birisi olup olmadığını anlayabilmek için sessizliği dinledim. Herhangi bir kapı açılıp kapanma sesi gelmeyince rahat bir nefes aldım. Şu anlık güvende gibiydik. Cihat, ağzını kapattığım elimi iki avucunun arasına aldığında bakışlarım ancak ona döndü. Aniden bileğimin üzerinde hissettiğim dudaklarının sıcaklığı, bir anda içimde ürperti dalgası yarattı. Yumuşak dokunuşu, tenimde titremeler yaratırken, kalbim o hafif öpücüğün yankısıyla hızla çarptı. Zaman durdu, yaşadığım anın gerçekliğimi kaybettim. Kalbimin attığı noktadaki öpücüğü, tüm duygu durumumu alt üst etmeye yetti. Cihat’ın bakışlarındaki ani bilinç bir anda tüm mahremiyet duygumu alıp götürdü. Ellerinin sıcaklığını hâlâ bileğimde hissediyordum, sanki beni bırakmaya hiç niyeti yokmuş gibi bir tutuşla sıkıca kavramıştı. Tam o anda, kaslarının gerildiğini hissettim. Bakışları bir volkan gibi patlamaya hazır bir enerji taşıyordu. Ve sonra, hiç beklemediğim bir şekilde, bedenim onun kararlı bir hareketiyle yerden havalanmış gibi hissetti. Sağ kolu belime dolanıp hiç beklemediğim bir güçle vücudumu çektiğinde ayıldığını sandım. Dengemi bulmaya çalışırken dizlerim önce onun sağ bacağına temas etti, ardından parkeye. Bir an sonrasında Cihat’ın iki bacağının arasında, yüzüne çok yakın bir mesafeden bakacak şekilde, dizlerimin üstünde oturuyordum. Sağ bileğimdeki tutuşu olduğu gibi kaldığından sol avucum göğsüne yaslanmıştı, düşmemek için gayriihtiyari tutunmuştum ondan. Eğer rüya içinde rüya görüyorsam uyanmamak için her şeyi yapardım. Belimdeki elini geri çekmeden ağlamaklı ifadesiyle sordu. “Kimdi o?” Yakınlığımızın ve tehlikeli pozisyonumuzun farkında olan tek kişi bendim muhtemelen. Olayı anlamaya çalışırken Cihat’ı inceledim. Yalnızca pencereden vuran belli belirsiz ışığın altında, uzun zaman sonra ilk defa kendini tutmayan haliyle, duyguları yüzüne yansırken karşımdaydı. Belki de yalnızca sarhoşluğun bir etkisiydi bu, belki de daha derin bir şeylerin yansıması. Gözlerimin içine bakarken bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiydi. Sanki içinde her şey birbirine geçmişti; kıskançlık, kırgınlık ve kafa karışıklığı. Derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştım, ancak kalbim hâlâ göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Her hareketi, her sözü, saatin donmuş olduğu bu anı daha da karmaşık hale getiriyordu. Mantığımı kullanmaya çalışırken sorusuna soruyla karşılık verdim. “Kim kimdi Cihat?” Gözleri sulanır gibi olunca yutkunamadım. “Bugün eve gelmedin İpek… Kimdi o hıyar?” Nefesi tenime değecek kadar yakınımdayken doğru düzgün düşünmek zorlaşmaya başladı, sertçe yutkundum. “Bugün eve gelmediğimi nereden biliyorsun? Beni takip mi ettiriyorsun?” “Taksinin durağını aradım…” diye itiraf etti suçlu çocuklar gibi başı öne düşerken. Tüm alkol kokusuna meydan okuyan saçlarından burnuma çalınan her zamanki şampuanın kokusu cümlelerini idrak etmemi zorlaştırdı. “…Amacım güvenle eve ulaşıp ulaşmadığını öğrenmekti. Sonra… Sonra…” Takılı kalmış bir plak gibi devam edemeyeceğini anlayınca göğsünde elimi yukarı kaydırdım, çenesine temas eden parmaklarım Cihat’ın suçlulukla öne eğilmiş başını nazikçe yukarı iteledi. “Sonra?” dedim gözlerinin içine baka baka. Işıl’ı öğrenemediği belliydi ama makul bir şekilde durumu kıvırabilmem için Cihat’ın ne duyduğunu bilmem gerekiyordu. “Sonra… Taksici seni aldığım parkın ismini söyledi, oralarda bir yerlerde bırakmış seni.” Bir erkekle olduğumu düşünüyordu: Işıl’dan haberi yoktu. “Çok kızdın mı bana?” diye sorduğunda gözümde Leyla’dan farkı yoktu. Ki Leyla altı yaşındaydı! “Kızdım Cihat…” dedim yumuşacık bir sesle. “…Benimle alakalı bir şey öğrenmek istiyorsan beni arayacaksın. Arkamdan iş çevirmeyeceksin.” Cihat’ın ela gözlerinde bir parıltı yanıp söndü, dudakları yamuk bir gülüşle aydınlandı. “Bunu sen mi söylüyorsun?” Ne diyebilirdim ki? Haklıydı, arkadan iş çevirme konusunda benden uzmanı yoktu. Başını kaldırmak için çenesine koyduğum elimi yukarı ilerlettim, parmak uçlarımdan yayılan ısı bedenimin sıcaklığını artırırken yanağını avcuma yasladı. İç çekmekten alıkoyamadım kendimi. Bedenime sarılı kalan kolu hareket etti. Bel kıvrımımı okşadığını hissettiğimde göğüs kafesimin içinde onlarca havai fişek aynı anda patladı. “…Bunu söylemeye hakkım olmadığını biliyorum, İpek… Ama… Onu sevmesen olmaz mı?” “Ne zamana kadar?” dedim titreyen sesimle. “Ne zamana kadar seni beklememi istiyorsun Cihat? Gelmeyeceğim diyorsun, sen gelmeyeceksen ömrüm boyunca kimseyi sevmeyeyim mi?” Geleceğim deseydi, zamanı var İpek bekle, deseydi kaç gün ay veya yıl süreceğini umursamaz; beklerdim. Benim ömrümün yaşadığım kısmı zaten onu beklemekle geçmişti, kalan ömrümü de onu bekleyerek geçirebilirdim; demedi. Dili dolandı, sesi titredi, gözlerini kaçırdı. “Bugün son kez beraber uyusak?” “Bir gün daha mı heba edeyim sana Cihat?” dedim kalp kırıklığımın üstünü kapatamazken. “Her gün gelip benden birer gün mü isteyeceksin? Bekle demiyorsun ama beni beklemeye mecbur mu ediyorsun?” Cevap veremedi, onun dudaklarının arasından çıkacak kelimeler bir türlü gelmeyince hafifçe geri çekilmeye çalıştım. Bekle demeyen adamı bekleyen halime sinirlendim, kendime olan öfkem agresyon olarak yansıdı. Ondan bir anda önce uzaklaşmak isterken sözcüklerimi özenle seçmedim. “Git Cihat, abim gelirse gerçekten bugün yaşayacağın son günün olur.” “Yanımda senin olduğun son gün…” dedi Cihat öptüğü bileğimi başparmağıyla okşarken. Nabzımın atışını hissediyordu, kalbimin güçlü vuruşlarını. “…Benim için bugün her türlü son gün, nefes alsam da almasam da.” “Her gün aynı konuşmayı yapmaktan bıkmadın mı be adam?” dedim ağlamamak için direnirken. “Ya Cihat sen bana neden hiç acımıyorsun?” diye patladım en sonunda. “Niye her seferinde çok güzel bir anı konuşarak paramparça ediyorsun Cihat? Neden benden gideceğini söylerken bile bana geliyorsun? N’olur Cihat! Biraz vicdanın varsa acı bana. Aklımı bulandırma, kalbimi titretme artık. Ben çok yoruldum. Dayanamıyorum, çok yoruldum.” Gözlerimden akan yaşların farkında bile değildim, Cihat vücudumu kendine çekip sımsıkı sarılana dek ağladığımı bilmiyordum. Kendi ayakları üzerinde duran kadın profilim yok olup giderken odamda beni kabul etmeyen bir adama bana acıması için yalvarıyordum. Hayatımda beni görmesini dilediğim yalnızca üç adam vardı. İlki babamdı, abim onun aslan yürekli oğluyken ben dikenli kızıydım, o yüzden beni de görmesi için ona yalvarmıştım. Kelimelerimle değil ama hareketlerimle defalarca yalvarmıştım, görmemişti. İkinci adam abimdi, ondan gerçekleri istediğimde de böyleydi. Bazı anlarda Tuğrul, Akif, Cihat veya Alparslan benden daha çok kardeşiymiş gibi gelirdi, o anlarda neler konuştuklarını öğrenmek ve yanlarında dimdik durabilmek için defalarca yalvarmıştım, duymamıştı. Üçüncü adamsa Cihat’tı: önce kardeşim gibi görüyorum demişti benim için, sonrasındaysa yıllarca kalbime gömdüğüm sevdamı ölü bir topraktan filizlendirmişti, bu sefer de her şey için çok geçti; geldiğim son nokta da Cihat’a beni görmesi ve acıması için yalvarıyordum. O üç adam da beni görmemeyi ve duymamayı huy edinmişti. Bir insana yapılabilecek en kötü şey, görmezden gelmekti. O yüzden beni görmezden gelemesinler diye büyüdükçe sesim yükselmişti, kelimelerim dikenlerle bezenmişti, dilim zehirle dolmuştu. Canım yandığında beni gören yoktu: can yaktığımda herkes suçlamak için bile olsa dönüp gözlerimin içine bakıyordu, o yüzden yanmaktan çok yakmıştım; ama yaktığım kadar da içten içe yanmıştım, kimse görmemişti. Bende yumuşak huylu bir insan olmak istiyordum, çenemi kapalı tutabilmek, herkese ve her şeye öfke kusmadan, sevgi dolu biri olmaya çalışıyordum. Olmuyordu, olduramıyordum. Sakladığım tüm duygular bir baraj patlaması misali akın akın bedenimi çevreliyorken son darbe Cihat’tan geldi ve ben boğuldum. “Sevkiyata ben gideceğim.” Kanım çekildi. Sevkiyat gerçekti. Ağlıyordu: göremiyordum, kendi hıçkırıklarımdan duyamıyordum ama hissediyordum; sesinde, sarılışında, beni göğsüne bastırışında. Cihat’ın sözcükleri zihnimde anlama kavuşurken aldığım nefes ciğerlerime battı: Cihat, yarın geceki sevkiyata gidecekti ve o restorana ne olduğunu bilmediğim ama çok kirli olduğu bildiğim bir mal sokacaktı. Şimdiye dek yalnızca paçalarına değen çamura boylu boyunca batacaktı, bugün beni korumaya çalıştığı adamlardan biri olacaktı, yıllarca karşısında durmaya çalıştığı her şeyi silip atacaktı. Cihat, babasının oğlu olacaktı. Bir silah alıp birini vurmayacaktı ama binlerce can alacaktı. Kaskatı kesildim. “Tehdit mi ediyor?” diye fısıldadım. “Cihat, seni tehdit mi ediyor?” “Bendim…” dedi soruma cevap vermezken. Nefesleri saçlarıma karıştı. “…Her şey bu hâle gelmeden önce bir gül buketi yaptırmıştım. Sana açılacaktım. Olmadı. Bende onları sakladım, kuruttum, sen seversin diye atmaya kıyamadım İpek. Sahibini bulsun istedim, sen çiçeklere benden daha iyi bakarsın. Onları komodine bıraktıran bendim.” Kalbim son kez umutla çarptı. O’ydu: zaten biliyordum ama itiraf etmişti işte. Bana açılacaktı, beni seviyordu; doğru insanlardık, zaman yanlıştı. Ona düştüğü çukurda elimi uzattım, vazgeçmedim, denedim. “Sen böyle bir adam değilsin Cihat… Sen kötü bir adam değilsin.” Beni duymadı. “Artık yapmayacağım İpek, sana çiçek vermeyeceğim, senin hayatını kirletmeyeceğim… Bendim, bi sen bil. Tüm dünya karşıma dikilsin ama sen gerçeği bil. Ben böyle olsun istemedim. Senin canını yakmak istemedim.” Cihat tüm dünya karşıma dikilsin ama sen bil diyordu: anlamıyordu; asıl tüm dünyayı onun için karşısına alan bendim ama o benim karşıma dikiliyordu. Kollarının arasından çıktığımda buz gibi bir soğukluk karşıladı beni. Cihat’ın sallanan ve hâkim olamadığı bedenini toparlayışını seyrettim, bana bir kere bile bakamadı. Pervazdan tutundu, yüz ifadesini göremeyim diye başını çevirdi ve zor ayakta dururken geldiği gibi çıkıp gitti. Yerde öylece oturup kalmış halimle, sabahın sert ayazını yiyorken yeni bir gün doğdu. Benim dünyam karanlığa boğuldu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE