İkilemde kalmak, soğuk bir odada yalnız bırakılmak gibiydi; nefes aldıkça içime dolan hava daha keskin, daha boğucu hissediyordu. Her iki seçenek de üzerime çöken bir ağırlıktı, karanlık bir uçurumun kenarında çaresizce dengede durmaya çalıştığımı hissediyordum.
Necati’nin yüzü gözümün önünde belirmişti, o bıçak sırtı gülümsemesiyle. Kendi adımlarımla bu tuzağa düşmüş olmanın getirdiği öfke, vicdanımın içinde giderek büyüyen bir volkan gibiydi. Polise gitmek, doğruların tarafında olmak demekti, ama bu bana neye mal olacaktı?
Neresinden tutarsam tutayım elimde kalıyordu: bir yanda belki de hayatım boyunca taşıyacağım asla silemeyeceğim bir leke, diğer yanda ise başkalarının hayatına mal olacak bir sessizlik vardı.
Beynimdeki çarklar farkındalığın getirdiği şokla yeniden dönmeye başlamıştı, o kadar şiddetliydi ki fiziksel bir ağrı çekiyordum, herhangi bir çıkış yolu aramak için zihnimin son gaz mesai yapmasına izin veriyordum.
Karar vermek, kendimi bir mahkeme salonunda yargılanan kişi olarak görmek demekti; yargıç kendi vicdanımdı ve ceza ne olursa olsun kaçamayacağım kesindi.
Duvarlar üstüme üstüme gelmeye başladı aniden. Sanki içinde bulunduğum ofis anbean küçülüyordu: tavan alçaldıkça başımın üzerine çöküyor, taban yükseldikçe ayaklarımı yerden kesiyordu.
Kaçmak istedim.
Eşyalarımı toparlarken hareketlerim seriydi. Bir an önce içeriden çıkmalı ve nefes almalıydım. Gözüm hiçbir şeyi görmezken kendimi ofisten dışarı attım, koşar adımlarla asansöre yürüdüm, çağırma tuşuna ardı ardına basarken başım dönmeye başladı. Asansörün geldiğini belli eden sesi duyana dek tuşa işkence etmeye devam ettim.
O kulaklarımı çınlatan sesi duyduğumda ise başımı eğdiğim yerden kaldırdım, kapılar ağır ağır açılırken asansörün boş olmadığını fark ettim. Necati Karadağ, beş adamla birlikte beklediğim kabindeydi. Göz göze geldiğimiz anda gülümsemeye çalıştım.
“Merdivenleri kullanacağım,” derken düşünmemiştim bile. Arkamı dönmek için hamle yaptığımda “Yer var,” dedi Necati Bey. “Gel böyle.”
Sesindeki zafer ve keyif sinirlerimi harap etti, kan kusarken kızılcık şerbeti içtim dedim, çünkü ölmememi bekleyen akbabaya ne kadar yaralandığımı gösterecek değildim. Hafifçe tebessüm ederek o boğucu kabine adım atarken mimiklerimi kontrol altında tuttum.
“Pardon o zaman,” derken adamlara çarpa çarpa arka tarafa ilerledim ve Necati Karadağ’ın ardında bekleyen Cihat’la göz göze geldim. Bakışlarını kaçıran ben oldum, kapıya doğru dönerek hiçbir şey yaşanmamış gibi sırıtmaya devam ettim, beynimdeki panik butonu aktif olmasına rağmen.
Zaman yavaşladı: çalışırken sular seller gibi geçen dakikalar acı çekeyim diye ağırlaştı.
Necati Karadağ susmadı, yanında duran tanımadığım bir adama doğru eğildi fakat eğilmiş olmasına rağmen duyabileceğim bir sesle konuştu.
“Bazı insanlara çok üzülüyorum, Tanıl…”
Gülüşümü saklamak için öksürüyor gibi davranmak zorunda kaldım: şimdi tüm derdimi tasamı bırakıp Tanıl diye isim mi olur diye mi düşünseydim?
Çıkardığım ses yüzünden iki kişinin onaylamaz bakışları üstüme dönerken boğazımı temizleyerek kendime gelmeye çalıştım. Necati Karadağ, tavrımdan etkilenmeden devam etti.
“…Küçük şeyler yapıp büyük sonuçlar bekliyorlar. Neyse ki restoranımız bu minik hamlelerden etkilenmeyecek kadar güçlü.”
Yalan söylüyordu, koskoca Yönetim Kurulu’nu toplamak zorunda kalmıştı. Hamlemiz küçük değildi, yalnızca aramızdaki savaşı psikolojik üstünlük kurarak kazanmaya çalışıyordu. Kışkırtıldığımı bile bile ellerimi yumruk yaparken nefeslerimi sabit tutmaya odaklandım.
Cihat’ın yanımdaki varlığı aniden belirginleşti, varlığı bir gölge gibi üzerime düştü. Kalabalığın gürültüsü ve beynimin dinmek bilmeyen uğultusunu kesiverdi. Sol eli fütursuzca sağ elimin dışına değdi. O an, bir anlığına, bakışlarım birbirine temas eden ellerimize takıldı. Parmaklarının hafifçe kıpırdadığını gördüm. İnsanlar gözlerini bize çevirmeden önce, kimse fark etmeden, bana dönüp bir kez bile bakmadan sımsıkı yumruk yaptığım elimi kavradı.
Temasının sıcak dokunuşuyla kaskatı kesilen bedenim gevşedi, sıktığım yumruğum açılıverdi. Parmaklarımız birbirinin içinden geçerek kavuştuğunda tarif edemeyeceğim huzur hissiyle doldum. Bir anlık bir temas, sır gibi saklanan bağlantı bedenimi titretti. Ellerimizin birleştiği yerde sıcaklık vardı; bu, yalnızca fiziksel bir temas değil, zihinsel bir anlaşma gibiydi. Beni güvende hissettirmeye çalışıyordu, içine düştüğüm karanlıkta yalnız olmadığımı hatırlatmak ister gibi.
Etrafımızdaki insanlar konuşmaya, hareket etmeye devam ederken ellerimizi çözmeden durduk; bu, savaşın ortasında bir barış anı gibiydi. Kimse görmedi, kimse anlamadı. Ama biz, sadece biz, o anın ağırlığını hissettik.
Huzur dolu rüyamdan asansörün durunca çıkardığı çınlama sesiyle uyandım. Cihat’ın tenimi ısıtan ve yumuşatan dokunuşu yok olup tek başıma kaldığımda adamların kabini boşaltmasını beklemeye karar verdim fakat umduğum gibi olmadı.
Necati Karadağ, bedenini bana doğru çevirerek eliyle açılan kapıyı işaret etti.
“Bayanlar önden.”
Tüylerim diken diken oldu, bayan kelimesinin vücudumda fiziksel olarak verdiği tepkimeydi bu. “Hanımefendi falan deseydik aslında…” diye cümleye girmiştim ki beş adamın da inanamaz bakışlarını görünce susmaya karar verdim. Dilim ile beynim arasındaki bağlantı koptu, susamadım. “…Daha şık dururdu.”
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna azdı: anlamadılar. Boş ve manasız bakışlarına karşılık vermeden omuzlarımı eğmemeye çalışarak asansör kabininden çıktım. Çıkar çıkmaz duraksayacak gibi oldum, yukarıdaki toplantı odasını işgal eden adam topluluğu şu an lobideydi. Muhtemelen aşağı parça parça inmişlerdi ve Necati Bey’i bekliyorlardı. Tereddüdüm bir saniyelikti.
“Durma…” diye komut geldi ardımdan. Cihat’ın sesini duymanın verdiği güvenle keskin bir soluk geçtim ciğerlerime. “…Devam et, iki adım arkandayım.”
Cihat’ın sesindeki sakinlik, etrafımı çevreleyen kaosun ortasında kurtuluşumun melodisine dönüştü. Yerlerin mermer soğukluğunu adımlarımda hissederken, onun varlığı içimde bir sıcaklık oluşturdu. Kendimi takım elbiseli, gergin görünüşlü adamların önünde bana bakmasalar da çıplak bir hedef gibi hissetmeme rağmen, arkamdaki bu sessiz destek beni ayakta tuttu. “İki adım arkandayım” demişti; adım sesleri benimkiyle senkronize oldu, doğru söylüyordu, aramızdaki mesafe yalnızca iki adımdı.
Her adımda, zihnimde belirginleşen bir düşünce vardı: yalnız değildim. Lobinin ağır havasını solurken, birkaç kişinin sessizce üzerime çullanan bakışlarını görmezden gelmeye çalıştım. Cihat’ın yanımda olması, bu ağırlığı taşımamı kolaylaştırdı. İçimdeki korkular, onun varlığıyla bastırılıyor ve yerini bir tür sakinliğe bırakıyordu.
Kapıya doğru yürürken bakışlarımı herkesten uzağa çektim. Topuklu ayakkabılarımdan yükselen ses, onun adım seslerine karıştı. Adımlarımızın ritmik yankısı neredeyse gülümsememe sebep olacaktı. Sessizlik, bu yankılarla bozulurken çevremizdeki gözlerin ilgisini tamamen çektiğimizi hissedebiliyordum. Artık herkes bizi seyrediyordu.
Kapıdan derin bir nefes alarak çıktığımda dışarı adım attığım anda yüzüme çarpan serin hava, lobiyle olan bağımı kesmiş gibi hissettirdi.
Cihat, arkamdaki yerini koruyarak kapıdan geçti. Bir kalkan misali ardımda yükselirken “Sağ tarafa yürü,” diye emir verdi. Ona dönmedim ama kaşlarımın belli belirsiz çatılmasına mâni olamadım. “Emir verme,” derken ilk defa savaşmadan dediğini uyguladım. Bacaklarım ona itaat edercesine yönümü sağ taraftaki işlek caddeye yönlendirdi.
“Şu an benimle kavga edemezsin İpek,” dediğinde haklı olduğunu biliyordum. O yüzden yolu boylu boyunca yürüyorken arkamı dönmeden “Başın belaya girecek mi?” diye mırıldandım. “Yönetim Kurulu’na eşlik etmen gerekmiyor muydu?”
Birkaç saniye duraksadığını hissettim, yüzünü göremesem de gülüşünü sesinden anladım.
“Benim başım zaten belada.”
Şu durumda bile imayla bana laf yetiştirmesine anlam veremedim. Adımlarım pat diye durdu, gayriihtiyari bedenimi çevirerek ona döndüm.
“Ben bela mıyım?”
Ani duruşumla hareketlerini toparlayamadı, fazladan bir adım atarak bedenlerimiz çarpışmadan iki saniye önce kendini zar zor durdurabildi. Ela gözlerinden dalga dalga yayılan bir muzurlukla gözlerimin içine baktı. Dudaklarının kıvrılışını izlerken yutkunamadım.
“Değil misin?”
Omuz silktim.
“Sana belayım, doğru.”
“Şahsıma özelsin yani…” derken gülüşünü büyütüp etrafına bakındı. Aniden benimle flörtleşmesi içinde boğulduğum her sorunu yok ederken sol tarafımdaki gözlerimin önüne düşen saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Ona bakacağız,” diye mırıldandığımda başını onaylarcasına salladı. “Gel,” derken kolumu tutup çekiştirdi. Her seferinde kafasına göre beni oraya buraya sürüklemesine karşılık ofladım.
“Ben bavul değilim…” diye homurdanırken kaldırım kenarına yürüdüm peşinden. “…Sapımı tutup oradan oraya savurmaktan vazgeç!”
Cihat beni pek duyuyormuş gibi değildi, sol elini kaldırıp akıp giden yolda taksi durdurmaya çalışıyorken “Bir bavul olsaydın her şey daha kolay olurdu…” dedi. “…En azından sessiz kalırdın.”
“Senin canın yine İpek dayağı çekiyor galiba,” derken tehdidimi havaya kaldırdığım ayağımla taçlandırdım. Bu sefer bana laf yetiştiremedi, bir taksi önümüzde durduğunda kapımı benim için açtı, içeri itelendiğimi hissederken başımı çarpmayayım diye eliyle kafamı korudu, arka koltuğa yerleştiğime emin olurken bedenini üstüme eğdi.
“İstediği yere bırakalım hanımefendiyi lütfen,” dediğinde kolumu bırakarak arka cebinden çıkardığı cüzdanı karıştırmaya başladı. “Ne münasebet, kendi taksi paramı kendim öderim,” diye söylendiğimdeyse cüzdanından çoktan çıkardığı yedi yüz lirayı adama uzattı. “Kime diyorum?” derken eline uzandım fakat başını bana doğru eğerek aklımı bulandırdı.
“Bugün çok güzel göründüğünü söylemiş miydim?”
Ani iltifatıyla kalbim teklerken “Yaa,” dedim istemsizce. “Güzel mi olmuş?” diye kendime bakarken açık pembe gömleğime ve deri bordo eteğimi düzelttim. “Hem de nasıl,” dedikten sonra yanağımdan makas alıp geri çekildi. Parayı çoktan ödediğini fark edince kaşlarım çatıldı. Aniden tüm hücrelerimin sinirleri uyarıldı. Beni hipnotize ettiğini fark ederken kollarımı göğsümde kavuşturup ona son bir bakış attım.
“Domuz.”
Kapımı açık tutarken doğrulup sırıttı.
“Efendim başımın belası?”
Tek kaşımı kaldırdığımda gülüşü büyüdü.
“Efendim başımın tatlı belası?” diye düzeltti kendini.
Ona çemkireceğim sırada taksici abi bıkkınca bize döndü.
“Gidebilir miyiz artık?”
“Pardon abi,” derken kapıma uzandım. Cihat’a umursamaz bir bakış atarken “Çekil şuradan,” diye azarladım. Bana izin vermeden kapımı kapattığında gözlerimi devirdim. “Nereye abla?” diyen taksici abiye mahcup bir bakış atarken Işıl’ın adresini verdim. Cihat’ın varlığı silinip gidince yeniden beynimdeki tüm panik butonu aktif olmuştu ve içine düştüğüm korkunç durumu anımsamıştım. Gönül isterdi ki evime gidip ailemden nasihat alayım fakat şu anki durumumda delirmemek için bana yardımcı olabilecek tek insan Işıl’dı.
Yol boyunca kendimle olan savaşım son bulmadı: sağ elimde hâlâ Cihat’ın parmaklarının ısısını hissederken kalbim umutla doldu. Ne hissedip düşüneceğimi şaşırmış haldeydim.
Evin önüne geldiğimizde ineceğim sırada taksici abi bana seslendi.
“Pardon abla…” dediğinde nazik olmaya çalışarak ona döndüm.
“Buyurun?”
“Abiye haber verebilir misin?” derken kararsız görünüyordu. “Sanırım taksinin plakasının fotoğrafını çekti, sonra sıkıntı çıkmasın.”
Gülümsememeye çalışırken yalnızca başımla onayladım. Taksiden inip Işıl’ın yaşadığı binaya girerken Cihat’a mesaj atmamak için kendimle cebelleştim. Kapıya geldiğimde zile bastım, dudağımı ısırdım ve Işıl’ın kızmamasını umdum. Ondan başka akıl alabileceğim kimse yoktu.
Birkaç saniye içinde kapı açıldığında Işıl’ın görüş açıma girmesiyle tatlı tatlı gülümsedim. Durumumu en iyi özetleyen cümleyi kurarken beni reddetmesinden korkuyordum.
“Ben bir bok yedim.”
Işıl gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp derin bir nefes aldı, nefesini geri verirken “A öyle mi?” dedi. “Çok şaşırdım, çünkü sen kendi işinde gücünde bir kadınsın. Nasıl oldu o?”
Utançla başımı eğdim.
“Gelebilir miyim?”
Kapıyı sonuna dek açarken iç çekti.
“Gel tabii,” derken elini beline attı. “Bana da aksiyon oluyor biliyor musun? Sen olmasan duvarlarla konuşacak raddeye gelmiştim.”
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girerken “O kadar iyi anlıyorum ki,” dedim üzgünce. “Ben o duvarlarla kavga bile ediyorum.”
Sesli bir gülüşle karşılık verdikten sonra “Aç mısın?” diye sordu. Onun peşinden salonuna doğru giderken “Hayır,” dedim. “Midem pek bir şey alacak durumda değil.”
Eşyalarımı koltuğun üstüne bırakıp plan yaptığımız masaya yöneldim, sandalyelerden birini çekip otururken Işıl buzdolabına doğru yürüdü. “İçecek bir şeyler?” diye sorarken başını çevirip bana baktı. “Soğuk veya sıcak?”
“Soda var mı?” dedim yüzümü masaya gömmemek için kendime direnirken. “Hazımsızlık çekiyorum galiba.”
Buzdolabı kapağını ardından görünmezken seslendi.
“Sade mi meyveli mi?”
“Varsa limonlu yoksa fark etmez.”
Işıl bana limonlu kendine sade soda alıp buzdolabı kapağını kapattı, magnet şekildeki açacağı kullanırken “E?” dedi. “Haberle ilgili bir bok mu yedin?”
Dirseklerimi masaya yaslayıp başımı avuçlarımın arasına alırken olumsuz anlamda iki yana salladım.
“Hayır. Necati Karadağ’ın çektiği tuzağın kurbanıyım bu sefer. Bana bir dosya verdi, odasına götürmemi istedi, dosyaya bakacağımı biliyordu… İki gün sonra restorana bir sevkiyat var, bence vurgun yapıyorlar. Ya uyuşturucu ya silah…”
Işıl’ın önüme sürdüğü soda şişesini alıp kafaya dikerken ne kadar susadığımı, içimin yandığını o an anladım. Birkaç dakika verdiğim bilgiyi sindirmesini bekledim. Işıl, dolgu yapılmış gibi görünen doğal kalın dudaklarına soda şişesini dayadı, bir yudum aldı, yeşil hareleri dalgınca üstümde gezindi. Onu seyrederken içim içimi yemeye devam etti. Işıl, sandalyede tek bacağını yukarı çekerek sarıldı, hiç bakmadığım bir açıdan duruma bakarak beni şaşırttı.
“Ve bu bilgiyi sana verdiğini mi düşünüyorsun? Adam vurgun yapacak ve senin bir Sipahioğlu olduğunu bile bile teslimat tarihini ve saatini sana verdi, öyle mi?”
Kaşlarım çatıldı. Lafı nereye çektiğini anlasam da açıklamasını istediğim için sordum.
“Ne demek istiyorsun?”
İç çekti.
“İpek… Gördüğün meblağlar ne kadardı?”
Rakamların hepsini ona takır takır okumak istemediğim için “Bol sıfırlı,” diye cevap verdim. “Baya bol bol serpiştirilmiş sıfırlar.”
Tane tane bir çocuğa anlatır gibi kelimelerini net tuttu.
“Şimdi bir vurgundan bahsediyorsak hiçbir adam kendini riske atmaz. Bence aslında öyle bir teslimat yok, o gün baskın yerse senin restoranla uğraştığın ortaya çıkacak. Ki öyle bir teslimat gerçek olmadığı için polisler hiçbir şey elde edemeyecek ama… Necati Karadağ seninle ilgili bir karara varmış olacak. Tongaya düşürüyor seni, vicdanına yenileceğini biliyor.”
Vicdanımın çığlıklarına yenilip direttim.
“Ya gerçekse Işıl?”
“Değil…” dedi pek kendine güvenmese de. “…Ama gerçekse de yapabileceğin bir şey yok İpek, en azından bu seferlik. O adama zarar vermek istiyorsan hayatta kalmak zorundasın.”
Işıl ile konuşmadan önce ikileme düştüğümü sanıyordum: şimdiyse ihtimaller arttıkça önümde beliren yolların fazlalığıyla boğulacak gibi oldum.
“İpek…” dedi Işıl tereddütle. “…Lütfen, bu konuda kendi başına iş yapma.”
Onu onaylamadım ama reddetmedim de… Öyle bir noktadaydım ki sodamı yudumlarken tat alamıyordum bile. Aklımdaki düğüm gitgide arap saçına dönüyordu. Eğer teslimat veya sevkiyat gerçek değilse vicdan yapacak bir şeyim yoktu ama gerçekse babam ve abimin canlarına pahasına engellemeye çalıştıkları şeyi görmezden gelme fikriyle beynimin içinde zelzeleler oluyordu.
Işıl’ın elinin sol elime temasıyla irkildiğimde dakikalardır sessiz kaldığımı fark etmemiştim.
“Bazen av değil avcı olmak için sessiz kalmak gerekir: ilk hamleyi biz yaptık İpek, haber fena yayıldı. İnsanlar öyle yorumlar yapıyor ki restoranın şanı yerlerde. Karşı tarafında bir hamlesi olacağı belliydi, sana tokat atabilmesi için başını ona uzatma. Duygularını ele geçirip hüküm sürmesine izin verme. Kalbini değil, mantığını dinle.”
Mantıklı konuştuğu aşikardı: o benden daha korkunç şeyler yaşamıştı, bir evde hapis hayatı yaşıyordu şartlar yüzünden, yalnızlığını fark edince sırtımda yeterince yük yokmuş gibi onun için üzüldüm. Ne konuştuğumuzu unuturken sol elimdeki tutuşuna karşılık verdim.
“Her şey bittiğinde seninle takılmaya devam edelim…” dedim gülümseyerek. “…Hoşuma gitmeye başladı.”
“Anlıyorum tatlım…” derken dudakları canlı bir gülümsemeyle kıvrıldı. “…Ama tercihim erkeklerden yana.”
“Nasıl erkekler?” derken öne eğildim, gözlerimi kırpıştırdım. Ali ile onu kafamda yan yana getirmeye çalışırken Işıl’ın bakışlarının boşluğa dalışını izledim. Hayatımda her şey yolundaymış gibi utanmadan çöp çatanlığa soyunuyordum, bir durun durağın olsun değil mi?
“Sessiz…” diye başladı cümleye Işıl. Ali ilk kriterden elenirken Işıl’ı ikna etme ihtimalim olduğunu düşünerek böldüm konuşmasını. “Sevgilinle dedikodu yapmak eğlenceli olabilirdi,” derken onun beni duymadığını fark ettim.
“…Kendine güvenen, tercihen bir seksenden uzun, kumral, derin bakışlı ve sol yanağında küçük bir gamzeye sahip olan adamlar hoşuma gider.”
Verdiği tarif gözlerimin önüne bir silüet getirdiğinde irkildim. Dayımın oğlu Akif, verdiği tarife biçilmiş kaftandı fakat Işık kadar ele avuca sığmaz kadınla ne yapabilirdi, bilemiyordum.
“Öyle birini tanıyor gibiyim,” dediğimde sesimdeki imayla Işıl’ın kendini toparlayışını izledim. Gözlerini benden kaçırarak güldü ve sodasını yudumladı. “Maalesef ben tanımıyorum, çünkü tanısaydım burada olurdu.”
Akif ile Işıl’ın daha önce tanışıklığı vardı: o yüzden kafamdaki ihtimali rafa kaldırırken iç çektim.
“Sen peki?” dediğinde gözleri yeniden üzerime çevrilmişti. “Nasıl tiplerden hoşlanırsın?”
Bu soruya verebileceğim tek kelimelik bir yanıt vardı: yıllarca susturduğum kalbim ilk defa bir arkadaş edinmenin verdiği güvenle dile geldi.
“Cihat.”
Benim hoşlandığım tip, tanımak isteyeceğim tek adam vardı: o da Cihat’tı. Çocuk yaştan beri gözüm ondan başkasına kaymamıştı bile. Başka bir adamın hayali dâhi yoktu aklımda da kalbimde de.
“Sen yanmışsın kızım,” diyen Işıl’ın gülüşü yavaş yavaş soldu. “Dua et, abinin sularının altında kalma.”
Işıl’ın cümlesiyle bakışları dalgınlaşan ben oldum: abim ondan nefret ederken, Cihat bizi bizim için terk etmişken nasıl olacaktı da kavuşacaktık, bilmiyordum. Bana karşı hisleri kavuşmak için yeterli miydi, onu da bilmiyordum. O yüzden düşünmekten kaçındım. Daldığım derinlikten çıktığımda biraz daha hafiflemiş hissediyordum: bugün her şey fazla yoğundu ve Işıl ile geçirdiğim zaman rahatlamama yardımcı olmuştu. Onunla vedalaşıp ayrılırken sımsıkı sarıldım. Her geldiğimde beni kabul etmişti, yaşadığı yalnızlığı kesinlikle hak etmiyordu.
Tek başıma kaldığım an yeniden korkunç hisler geldi çöktü boğazıma. Eve gidene dek sonsuz ihtimaller silsilelerini ve yapacağım herhangi bir hareketin doğuracağı sonuçları hayal ettim. Bahçemize girdiğimizde bile o his geçmedi, zile bastığımda başımı önüme eğdim. Kapı açılırken Tuğrul’un sesi kulağıma doldu.
“Ooo, İpek Hanım gelmiş efendim… Hoş gelmiş.”
Onu umursamamaya çalışarak ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim, trençkotumu vestiyere asarken “Hoş bulduk,” dedim yalnızca. Tuğrul, ruh halimdeki dalgalanmayı fark etmeyerek alay etti. “Efendim, restoranımız kapandı ama cüzi bir miktar karşılığında gece servisimizden faydalanabilirsiniz.”
Restoran kelimesi duymak, sinirimi hoplatırken “Ne diyorsun Tuğrul ya?” diye yükseldim. Gergin tavrımı, titreyen sesimi engelleyemedim.
Tuğrul ani çıkışla boş boş gözlerini kırpıştırdı.
“Evi otel gibi kullanıyorsun da konsepte uyayım demiştim.”
Biz onunla kapının önünde tartışaduralım, abim salondan çıkıp bir bakış atmıştı ikimize.
“Ne bağrışıyorsunuz?”
“İpek’in heyheyleri gelmiş, ne olacak?” diye trip atıp giden Tuğrul’un arkasından bakakaldım. Onu kırdığımı idrak ederken ofladım, ellerim yüzüme gitti, kendimi toparlamak için sertçe ovuşturdum.
“Güzelim?” diyen abimin sesi bana yaklaşırken onun gözlerine bakamayacağımı biliyordum: bir sorun olduğunu anlardı, yalan söylediğimi, kendimle boğuştuğumu gözlerime bakıp bilirdi. “Yorgunum abi,” derken ondan kaçınmak için yanından geçip gitmeye çalıştım. Duyduğum cümle mıhlanmışım gibi taş kesilmemi sağladı.
“Sarılayım mı sana?”
“Sarıl,” derken sesim içime kaçmıştı sanki. Bir çocuğa dönüşüvermiştim, on iki yaşında yetim kalmış bir çocuğa.
Abimin kolları bedenimi sararken onu sımsıkı kucakladım. Salonun kapısında dikilmiş, birbirimize sarılıyorken evdeki herkesin odasına çekildiğini fark ettim. Tuğrul haklıydı, onlarla geçirdiğim zaman azalmıştı.
Abimin saçlarımda gezinen parmakları bedenimi mayıştırırken söylediği cümleler vicdanıma büyük büyük tekmeler savurdu.
“Ne olursa olsun, senin yanındayım biliyorsun değil mi İpek? Canını sıkan şey her neyse dinlemek için hep buradayım.”
Anlatacak gibi oldum: ağlaya ağlaya içimde biriktirdiğim her şeyi ortalığa dökmek istedim, abimin yaşayacağı hayal kırıklığını düşünmek dilime pranga vurdu, şimdiye dek benden sakladıkları bilgiler boğazıma bir yumru olup oturdu; sustum.
Bugün anlatsaydım yürüdüğüm yol değişebilirdi: anlatamadım.
Sadece kalkıştığım korkunç işleri öğrenmemesini dileyerek sımsıkı sarıldım. Abimi bırakamazdım ama Cihat’ı da bırakamazdım. Savrulduğum yolun nereye gideceği ise benim için muallaktı.