ERTESİ GÜN
NECATİ KARADAĞ’DAN VEFA DERSİ!
Karadağ İnşaat Grubu’nun CEO’su Necati Karadağ gönülleri fethetti. Tüm Türkiye’de ismi inşaat sektöründeki başarısıyla anılıyordu. Gözleri eski dostuna yaptığı jestle üstüne çevirmeyi başardı! Bir devrin hüzün dolu kapanış hikâyesine ortak oldu, eski dostuna elini uzattı. 20 Şubat’ta 8 farklı suçtan aileden 5 kişinin gözaltına alındığı Baltacı’ların sahip olduğu restoranı satın aldı. Restoran Necati Karadağ’ın ismiyle yeniden hizmete sunuldu.
Cezaevinden gelen bir mektupta ismini vermek istemeyen bir Baltacı, vefa borcunu şöyle dile getirdi:
Her şeye rağmen yanımızda duran dostumuzdur. Bu karanlık günler elbet son bulacaktır, işte o zaman Necati Karadağ’ın bize uzattığı ele değer olduğumuzu kanıtlayacağız. Biz, bize yapılan iyiliği unutmayız. Ailemizin en eski mülkü olan restoranımıza sahip çıktığı için Necati Karadağ’a bir teşekkürü borç biliriz.
Mektup sonlanırken Baltacı ailesinden beş kişinin tutuklanma sebebi haberi için aşağıdaki linke tıklayın.
Haberde gözlerimi gezdirmeyi kesip birkaç saniye duraksadım. Cihat’ın tüm dikkati üzerimdeydi: her mimiğimi inceliyor, oturduğu sandalye bacağını sallamasının şiddetiyle titriyor, sol elinin yumruğu durmaksızın açılıp kapanıyordu. Bedenimi sağ elimden destek alarak doğrulturken kollarımı göğsümde kavuşturdum. Mimiklerime hâkim olmaya çalışırken “Haberi yapan kişi canına susamış olmalı,” diye mırıldandım. Ardından sahte ama ona gerçek yansıttığım bir öfkeyle Cihat’ın gözlerinin içine baktım. “Baltacı ailesi bir de utanmadan size mektup mu yazıyor? İğrençsiniz.”
Şimdi bu noktaya nasıl geldiğimize dönersek; dün ki şok itirafın ardından Alparslan’ın ağzını bıçak açmamıştı. Ben ise zihnimdeki tüm cevaplanmayan sorularla baş başa kalmıştım. Eve döndüğümüzde Işıl’a ulaşmış, haberi hızlandırmasını istemiş, dikkati dağıtması içinse Baltacı ailesinden birinin mektubu olayı uydurmuştum. Okların üstüme dönmesini istemiyordum ama Cihat’ı ardımda bırakıp gidebilecek gücüm de yoktu. Hele ki babasının katili olma ihtimali varken.
O yüzden aklıma gelen tek şey onun kurtuluşu olmaktı: o kendini ateşin içine atmaya meraklı olsa da.
Haberi sabah saatlerinde ben işe geldikten sonra sızdırmıştık: tüm gün köşe bucak benden kaçan Cihat’sa öğleden sonra beni yanına çağırdığında haberi gördüğünü anlamıştım. Tabii ki aklına gelen ilk ihtimal değildim fakat ihtimal dışı da değildim. Bütün oyunculuğumu kullanarak ona öfke kusmalı ve tavırlı davranmalıydım; çünkü o öğrendiğim gerçeklerden habersizdi.
“Bu işin altından senin çıkmayacağına inanmak istiyorum,” derken sesindeki ağırlığa dayanamadım. Ona sımsıkı sarılmak ile kollarından tutup sarsmak arasında gidip geliyordum. İkisini de yapamadım.
Kaşlarımı çattım.
“İnan bana senin babanı zarar verme uğruna bile övmem,” diye söylenirken memnuniyetsiz ifademle ekleme yaptım. “Kim yaptıysa haberi, aklı yok herhalde.”
Cihat can yakıcı bir yavaşlıkla ayağa kalkınca nefesimi tuttum: yeniden düzenlenen odasında, haberi okuyabilmek için masasının etrafından dolanıp kalçamı masaya yaslamıştım ve bedenlerimiz pek yakındı. Beni kendi vücuduyla hapsederken iki avucunu ahşaba koydu. Görüş açımda ondan başka hiçbir şey kalmadığında rol yapmak zorlaştı.
Ellerini öne uzattığından benimle aynı boya gelmişti, gözlerimiz buluştu. Başı hafif eğimlendi, bakışlarım bir saniyeliğine dudaklarına kaydı, kendimi tokatladığımı hayal ederek aklımı toparlamaya çalıştım.
“Bak İpek… Dün yüzünden sinirli olmanı anlıyorum. Seni çok iyi tanıyorum, gözünü ne kadar karartabileceğini de biliyorum. Kendini tehlikeye atmanı ve başından büyük işlere kalkışmanı…”
Cihat dümdüz ifadesiyle ciddi bir konuşma yapıyordu ki fakat söyledikleri bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkıyordu. Onunla yakınlığımızın getirdiği heyecanı yansıtmamaya çalışırken bakışlarım siyah gömleğinin eğrilmiş yakasına kaydı. O cümlesini tamamlamadan istem dışı iki elimi havaya kaldırdım. Zaten kısa mesafemizi azaltarak doğruldum, başımı sola eğerek kendime daha geniş bir görüş açışı ayarladım. Onun parfümünün kokusu her yanıma nüfuz ederken dikkatle öne eğildim. Vücut sıcaklığını hissedebileceğim yakınlıktaydık: parmaklarım ensesine ufacık bir temasla değdiğinde ateşi olduğunu düşüneceğim kadar sıcak bedeniyle kalbim titredi. Yakasını düzeltirken kaymış kravatını da ortaladım. Tüm dikkatim konuşmasından ziyade yamuk yakasına kaydığında onun cümlesini bitiremediğini ancak geri çekildiğimde fark ettim.
Masumca gözlerimi kırpıştırırken “Bir şey mi diyordun?” diye sordum.
Cihat elleri hâlâ masadayken öne eğilen bedenini hareket ettiremedi. Bakışlarını benden uzaklara, arkamda duvara sabitlenmişti. Donup kalma tabirinin canlı örneğiydi. O yüzden yüzüne yaklaşarak gözlerinin içine bakmaya çalıştım.
“Bir şey mi diyordun?” diye tekrar ettim cümlemi.
Uykudan uyanmış gibi irkilip gözlerini bana çevirdi, bakışlarımı buluştu. Dudakları aralandı, birkaç saniye konuşamadı.
“Bir şey mi diyordum ben?” dediğinde gülmemek için dudağımı ısırdım. Omuzlarımı hafif bir hareketle yukarı kaldırıp indirirken onun mavi ekran vermiş haliyle boş boş kırpıştırdığını gözlerine bakıyordum.
“Bilmem,” derken sağ omzumdan aşağı dökülen saçlarımı geriye iteledim.
“Bir şey konuşuyordum ben,” diyen Cihat’ın yüz ifadesi öyle hoştu ki kendimi tutamadım, gülüşümü bastırmaya çalışırken yumruk yaptığım sol elimle ağzımı kapadım. “Hiçbir şey hatırlamıyorum şu an, bittim ben.”
Şapşallığına dayanamazken gitmem gerektiğini biliyordum yoksa şuracıkta tutup yanağından sulu sulu öpecektim!
“E o zaman gideyim ben.”
Geçit kapısı misali kasılan bedenini neredeyse hiçbir uzvunu oynatmadan sağa çevirdiğinde havada kalan sağ elini salladı. Kapıyı işaret etmesine rağmen “Aynen, gitme,” dedi. Tam toparlanıp bir adım atmıştım ki ona doğru döndü. İşaret parmağımla kapıyı gösterirken “Gideyim mi gitmeyeyim mi?” diye sordum. Cihat salladığı elini saçlarının arasına atıp kafasını kaşırken “Git demek istedim,” dedi mahcup bir halde. “Gidiyorum o zaman,” derken salına salına yürüdüm odasının içinde.
“Ne diyordum lan ben?” diye kendi kendine söylendiğini duyduğumda neredeyse kahkaha atacaktım. “Bir şeye mi sinirliydim acaba?”
Odanın kapısını açıp ona son bir bakış attığımda hâlâ bıraktığım yerde ve pozisyonda buldum kendisini. Kendimi dışarı atıp kapıyı kapatırken gördüğüm son şey alnına attığı şaplak oldu: haber metnini bilgisayarda yeniden görmüş olmalıydı.
Ondan kaçınmanın verdiği hızla koridoru arşınladım, ofise girdiğim anda Ali ve Yahya abinin üstüme çevrilen merak dolu bakışlarına maruz kaldım. Cihat’ın şahsi olarak beni çağırması ve birbirimizi tanıdığımızı açıkça belli etmemiz, insanların aklında soru işareti bırakıyordu. Onları görmemiş gibi davranırken sandalyeme yerleştim. Sıkıcı ve boğucu işime geri döndüm. Zaman su gibi akıp giderken yaklaşık bir saat sonra Hüseyin abinin sesi daldığım faturalardan çekip çıkardı beni.
“Yönetim Kurulu’nu topluyorlar…” dediğinde bakışlarım mola vermiş, masasının arkasına kalan pencerenin dibine elindeki kahve bardağıyla tünemiş Hüseyin abiye çevrildi. Merakla sandalyemden kalkıp küçük ve kısa adımlarla onun yanına doğru yürüdüm. Söylediği hepimizin dikkatini çekmişti, Ali ile Yahya abi de bana katılmıştı çok şükür ki. Kemal abi dışında hepimiz pencere kenarındaki yerimizi aldık.
Bulunduğumuz katın yüksekliğinden ötürü aşağısı pek net değildi, görebildiğim şeyse yaklaşık sekiz tane siyah ve pahalı görünümlü aracın şirketin ana girişinde arka arkaya dizildiğiydi.
Üç şeritli yolu daraltmışlardı fakat herhangi bir sıkıntı çıkmayacağı belliydi: Hüseyin abinin de dediği gibi onlar yönetim kurulu üyesiydi.
“Bir haberin bu kadar adamı ayaklandıracağını düşünmemiştim,” diye mırıldandı Ali sol tarafımdan. Kollarımı göğsümde kavuştururken dudaklarıma hafif bir tebessüm oturdu. “Tutuştularsa demek ki.”
“Efendim?”
Farkına varmadan aklımdan geçen cümleyi sesli dile getirmiştim, o yüzden lüks araçlara ve onlardan inen takım elbiseli adamlara odaklanan ilgi aniden bana çevrilmişti. Üç adamın şok içinde bana bakıyor olduğunu görünce boğazımı temizledim, huzursuzca kıpırdandım.
“Sosyal medyadaki linç kültürü korkunç abi, hani insan gerçek olsa da olmasa da gerilir anlamında…”
Üçü aynı ayna onaylama ifadesiyle başını sallayıp yeniden aşağıdaki adamlara döndü. Dikkati üstümden atmanın verdiği rahatlıkla Necati Karadağ’ın tanıdık silüetini inceledim. Yönetim Kurulu’nu kapıda karşılıyordu: şirket tamamen ona aitti, birebir karşılama için kapıya kadar inmesi nedense gelen adamların Yönetim Kurulu dışında başka işlevleri de olduğunu düşündürttü bana. Sırayla el sıkışan adamları seyrederken onların yaşadığı konforlu hayatın kaç insanın canına bedel olduğunu tahmin etmek bile istemedim. Midem bulandı, her daim kazanan ve kötülükle dolu olan adamlara karşı nefretim nüksetti.
“Hadi onlar keyif kahvelerini içerken şu adamlara biraz para kazandıralım,” dedim gözlerimi devirerek. Pencere kenarından çekilip masama doğru yürürken ofisin duvarları üstüme üstüme geldi. Sandalyeme yeniden yerleştim. Cihat’ın silüetini de görmüştüm ve kesinlikle tadım kaçmıştı: o adamlarla el sıkışmasını izlemek, bizi terk ettiği gerçeğinden daha çok canımı yakıyordu. Bir zamanlar nefret duyduğu adamların karşısında ceketini iliklediğini bilmek göğsümün orta yerine kaldıramayacağım kocaman bir taş koymuşlar gibi hissettiriyordu. O adamların işine yardımcı olduğumu haykıran vicdanımı sustururken abime ihanet etme fikriyle nefes alamadım. Kendi kendime olan öfkem içimi yerken çalışıyor gibi göründüm; kafamın içinde verdiğim savaşı kimse bilmedi.
Çıkış saatimize on beş dakika kala, Yönetim Kurulu’nun toplanmasından iki saat sonra Hüseyin abinin masadaki telefonu çaldı. İç güdülerim devreye girdi: üstüme akın akın gelen uğursuzluğu hissettim. Yaptığım işe ara verip Hüseyin abinin telefonu açışını izledim.
Karşı tarafı dikkatle dinledikten sonra tek cümlelik bir cevap verdi.
“Peki, efendim.”
Siyah telefon ahizesini yerine oturttu, bakışları beni buldu; içimdeki huzursuzluğu kaynağı belli oldu.
“İpek…” dedi kafası karışmış görünürken. “…Necati Bey senden son üç günün teyit dosyasını istiyor.”
Ardından ayağa kalkıp çaprazında kalan dosyaların saklandığı kitaplığa doğru yürüdü. “Ben götürmesem abi?” derken sesimin titremesini engelleyemedim. Onların ayak işlerini yapmak istemiyordum. Hüseyin abi gerekli dosyayı ararken bıkkınca “Özel olarak senin götürmeni istedi,” diyerek tüm planlarımı suya düşürdü. Durum karşısındaki rahatsızlığı belliydi, kendisinin görülmemesine sinirlenmişti. Oturduğum sandalyeden bedenimi zorlukla kaldırdım, canı kalmamış bacaklarıma inat seri adımlar atmaya çalıştım. Hüseyin abi ile tartışmaya girmeden verdiği dosyayı aldım.
“Otuz beşinci kat, toplantı odası.”
Konum bilgisini isteksizce veren Hüseyin abiye gayriihtiyari özür dileyen bir bakış attım. Göğsüme bastırdığım siyah klasörle ofisten çıkarken kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Nefeslerimi burnumdan alıp ağzımdan verirken kuş misali çırpınan kalbimin dinginleştiğini hissettim. Asansörü beklerken sertçe yutkundum, korkumun cesaretimi bastırmasına izin vermemeye odaklandım. Asansörün kapıları açılınca yalnız olmanın verdiği rahatlıkla kendimi içeri attım. Otuz beş numaralı tuşa basarken kendimi telkin ettim. Yalnızca dosyayı verip çıkacaktım, basit bir işti.
Asansörden indiğimde bacaklarımdaki titreme şiddetlendi, sakinleştirdiğim kalbimin ritmi bozuldu, göğsümdeki klasörü daha sıkı sardım; ismim verilerek çağrıldığım için bela kokuları alıyordum.
Topuklu ayakkabılarımın tıkırtısı ilk defa rahatsızlık verirken adımlarımı hızlandırdım. Necati Bey’in kişisel asistanı beni durdurmaya yeltenmedi, muhtemelen geleceğimden haberi vardı. Toplantı odasının kapısının önüne dikildiğimde tüm cesaretimi topladım, korkaklığıma kızarak kapıyı tıklattım ve kendime düşünme payı vermeden içeri daldım.
Görüş açıma ilk giren kişi uzun metal toplantı masasının ucundaki Necati Karadağ oldu: uğursuz bir gülümseme ile direkt olarak bulunduğum noktayı izliyordu, kral edasıyla oturduğu sandalyesinden ezici bakışlarını üzerime dikmişti. Sol tarafındaki Cihat, başı öne eğik halde gergin duruşuyla dikkatimi çekti. Yüz ifadesini göremeyeceğim kadar gömülmüştü içine. Diğer adamlarsa merak ve küçümseyici hislerle bakıyordu bana. Yönetim Kurulu toplantısı sonlanmamıştı.
Altı sandalye doluydu, herkesin ardında ikişer koruma bekliyordu.
Kapıda duraksadığımdan Necati Karadağ keyifle beni kendime getirdi.
“Hoş geldin İpek.”
Ona yalnızca başımı sallayarak karşılık verdim. Başımı dik tutmaya çalışarak masanın ucundaki Necati Karadağ’a doğru yürüdüm. Elimdeki klasörü ona uzatırken “Son üç günün teyit faturaları,” diyerek bilgi verdim. Necati Bey, sandalyesinde arkasına yaslandığımda çıkan gıcırtı kulaklarımı tırmaladı. Hemen uzanıp dosyayı almadı, onun karşısında beklememi sağladı, psikolojik olarak üstünlük kazandı. Cihat’ın aynısı fakat onun sıcaklığından uzak gözleri mimiklerimi incelerken ifademin değişmemesi için insanüstü bir çaba harcadım. Adamların hiçbiri tek kelime etmezken bir saniyeliğine bakışlarım Cihat’a kaydı: bana bakamıyordu.
Necati Bey, uzanıp dosyayı aldığında neredeyse seslice yutkunacaktım. Ortamın ağırlığı bünyeme ağır gelmişti.
“Teşekkür ederim, İpek.”
Ona kelimelerle cevap vermek istemediğimden yine yalnızca başımı salladım ve arkamı döndüm. İki adım atmıştım ki tekrar seslendiğini duydum.
“İpek… Şu dosyayı da odama bırakabilir misin sana zahmet?”
Ricası yalandan ibaretti, şirketin CEO’su olduğundan onu reddetme lüksüm yoktu. Topuklu ayakkabılarımın üstünde dönerken dudaklarıma bir gülüş yerleştirdim: samimiyetten uzak, yapmacık bir tebessüm…
“Tabii,” derken bir adım atıp uzattığı dosyaya uzandım. O an Cihat’ın devrilen sandalyesinin çıkardığı ses odadaki gergin ortama tuz biber oldu, kalbim tekledi, bileğime sarılan eliyle ne yapacağımı bilemez halde bakakaldım. Az önce başını kaldıramayan Cihat, ne olduysa aniden aslan kesilmişti. Eli bileğimde, alev alev yanan bakışları ise babasındaydı.
“İpek Hanım sekreterin değil, bir dosya gidecekse sekreterine söyle, odana o bıraksın.”
“Cihat…” diyen Necati Bey’in uyarı dolu sesi şakaklarıma bir ağrı saplanmasına sebep oldu. “…Sandalyene otur!”
Cihat sol elini masaya çarptığında çıkan gürültüyle irkildim. Karşımdaki olayı izlemek dışında hiçbir şey yapamıyordum.
“İpek Hanım o dosyaya elini sürmeyecek!”
Necati Karadağ’ın şiddet dolu sesi toplantı odasının duvarlarında yankılandı.
“Cihat!”
Tam kalkmak için hamle yapmıştı ki Cihat’a zarar gelme ihtimali gözümü kör etti. “Götürürüm,” diye ileti atıldım. Cihat’ın bileğimdeki tutuşundan kurtulup beyaz dosyayı alırken kalbimin endişeyle çarpışından başka şey duyamaz oldum. “Odanıza bırakırım,” derken bir adım geri çekildim. Benim yüzümden onun başına bela açılmasını istemiyordum. Ani hareketlenişimle Cihat’ın gözleri üstüme döndü. Dudaklarını kıpırdattı, cam gibi duygularının yansıdığı gözlerle bana bakarken “Yapma,” dedi ama sesi çıkmadı.
Onun gözlerinin içine bakmaya dayanamazken başımı eğdim, oysa o adamların karşısında ezilmek istememiştim. Arkamı dönüp odanın kurtulma ihtiyacıyla kapıya yürüdüm. Çıkmadan hemen önce ise iç güdülerimin ayaklanmasına sebep olan isimsiz hissi anlamlandırabildim: Necati Karadağ özellikle beni çağırtmıştı ve o dosyayı özellikle benim odasına götürmemi sağlamıştı çünkü dosyada ne olduğunu görmemi istiyordu.
“Yalnız İpek… Odamın kapısının kapandığına emin ol. O dosyada restoranımıza gelecek et teslimatının bilgileri var.”
Necati Karadağ benimle bir oyun oynuyordu: haberi sızdıran kişinin ben olduğumdan mı şüpheleniyordu yoksa direkt olarak varlığımı mı tehdit olarak görüyordu, bilemiyordum. Tek bildiğim restoran konusunda üstüme geldiğiydi. Haberi sızdıran ben değilsem bile açık bakardım o dosyaya, babamın katilleri eski sahibiydi. Görmemi istediği bir şey vardı.
Sekretere herhangi bir açıklama yapmadan Necati Bay’in şahsi odasına doğru ilerledim, attığım her adım kırık cam parçalarının üstünde yürüyormuşum hissi verdi. Onun odasına girdim, bir kamera olmadığına kanaat getirene dek etrafı inceledim. Gerginliğim tavan yapmıştı.
Dosyayı masanın üzerine koyarken ellerim titriyordu; bu titreme, sadece korkudan değil, aynı zamanda dosyanın barındırdığı olası gerçeklerin yükünden kaynaklanıyordu.
Necati Karadağ’ın söyledikleri yankılanıyordu zihnimde: "O dosyada restoranımıza gelecek et teslimatının bilgileri var." Ancak bu kadar basit bir bilgi için bu denli gerilim yaratılması mantıklı değildi, Cihat’ın verdiği tepki de. Bu dosyada bir şeylerin gizli olduğu kesindi ve Necati Bey’in oyununa dahil olmak zorunda kaldığım belliydi: merakıma yenik düşeceğimi o da biliyordu, bende.
Dosyayı açıp içindekilere göz atmak fikrine karşı koyamadım. Derin bir nefes alıp kararlılıkla dosyanın kapağını kaldırdım. İlk sayfa, sıradan bir teslimat planını içeriyordu—ürün isimleri, miktarlar ve teslim tarihi. Kalbim göğüs kafesimi patlatıp çıkacak kadar güçlü atıyordu. Bilgileri daha dikkatlice incelemeye başlarken zihnim durmadı: hızlıca bir hesap yaptı. Restoranın ortalama günlük kaç kişiyi misafir edebileceğini, masa sayısıyla bağdaştırdım. Telefonumu yanıma almadığım için belgedeki bilgileri ezberlerken hızlı davranmaya çalıştım.
Gitme zamanımın geldiğini hissedince dosyanın kapağını kapattım, ağır ağır geri çekildim.
Bir tuhaflık vardı.
Gelen et miktarı, buzluk şeklinde depoya sahip olsan bile uçarıydı. Ete karşılık ödenen ücrette pek makul sayılmazdı; her türlü zarara uğrayacağı şekilde tasarlanmıştı sanki belgeler. Teslimat tarihinin gece yarısından sonra üç olması ise içimdeki şüpheyi arşa çıkarmıştı.
Daha fazla içeride kalamayacağımı bilirken başım dik çıktım odadan. Boncuk boncuk terlerken neredeyse koşar adımlarla asansöre yürüdüm. Beynim fazla mesai yapıyordu: görünmez çarklar durmaksızın dönerek bana işkence ediyordu. Asansöre binip çalıştığım katta inerken avuç içlerim, saç diplerim ve boynumun terden yapış yapış olduğunu hissedebiliyordum.
Ofise girdim, sandalyeme yerleştim, herkesin çoktan çıkmış olmasına bile sevinemedim.
Zihnimdeki çarklar aniden durdu: farkındalık bir anda çarptı suratıma, bir kamyon gücünde.
“Siktir!”
Ağzımdan kaçan küfre mâni olamazken dehşete düştüm.
Necati Karadağ, bahsettikleri kadar ruh hastası bir herifti: beni akıl almaz bir tuzağın içine çekmişti: illegal olduğu belli olan teslimatının bilgilerini bana vererek kumar oynamıştı, ya o bilgileri polise verip baskın yemelerini sağlayarak ihanetimi kanıtlayacaktım ya da polise gitmeyerek suç ortağı olacaktım.