YİRMİ ÜÇ

2637 Kelimeler
Gözlerimi acıtan güneş ışıklarıyla açtığımda birkaç saniye kendime gelmeye çalıştım. Görüş açıma giren torpido ve karşımdaki deniz manzarası beynimin mavi ekran vermesine sebep olurken kıpırdandım. Koltuğun sert köşesi boynuma hafif bir ağrı vermişti; uyku sırasında aldığım garip pozisyonun kalıntıları bedenimde hissediliyordu. Bir an için gerçekten nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Birkaç saniyelik boşlukta, anılar hızla yerlerini buldu: Cihat, ceket ve "sadece bugünlüğüne…" dediğim o an. Sağ elim, koltuğun kenarına düşmüş, ceketin ağırlığını hâlâ bacaklarımda hissediyordum. Yatık koltuk, bir tür garip yatak görevi görmüştü; yumuşak kumaşı ve Cihat’ın kokusuyla mışıl mışıl uyumuştum. Bedenimi ağır ağır doğrulturken Cihat’ın sesiyle irkildim. “Günaydın,” dedi gereksiz bir neşeyle. “Bize kahvaltılık bir şeyler aldım.” “Günaydın,” derken doğruldum, kaslarımın gerginliğini atmak için vücudumu esnettim. Cihat, arabanın kapısını açıp zıplayarak indiğinde tek gözüm açık halde onun enerjik halini seyrediyordum. Arabanın etrafından dolanıp kapımı açtığında ancak elindeki bir buçuk litrelik su şişesini fark edebildim. “O ne be?” derken hâlâ tam anlamıyla ayılmamıştım. Cihat sırıta sırıta elindeki şişeyi çalkalarken “Su,” diye cevap verdi. Zaten yeni uyandığım için aklım yavaş çalışıyordu, tam ona çatacağım an yüz ifademden gerginliğimi anlamış olacak ki gönlümü almayı başarabildi. “Yüzünü yıkamak için, yüzünü yıkamadan tam anlamıyla ayılmıyorsun ya.” “Hı-hım,” diye onaylama sesi çıkararak bacaklarımı örten ceketle beraber bacaklarımı arabadan sallandırdım, Cihat kapağını açtığı su şişesini hafifçe eğdiğinde avuçlarımı uzatabildiğim kadar ileri uzattım. Çıplak ayaklarımla yere basmak istemediğimden arabadan inmemiştim. Avucuma az miktarda su alıp yüzümü yıkarken kendi kıyafetlerim yerine Cihat’ın ceketini mahvettim. Nihayet iki gözüm de açıldığında “Neredeyiz?” diye sorabildim. Cihat çok normal bir şey söylüyormuş gibi cevap verdi. “Eymir’e getirdim seni, göl havası iyi gelir diye.” Karşımdaki deniz değil göldü: bir anlığına beni başka şehre kaçırdığı yanılgısına kapılmadığım için kendime şükrettim. “Kıyafetlerin rahatsız görünüyor…” diye mırıldanırken açık kapımı tutuyordu. “Ne yapayım Cihat?” dedim ters ters. “Soyunup mu gezeyim rahatsız diye?” Gülüşündeki ufak değişimi yakaladığımda ima dolu ifadesini tahammül edemedim, elimi ona doğru savurdum ama hafifçe geri çekilerek şaplağımdan kaçındı. “Bir şey mi dedim?” dediğinde kaşlarım çatıldı. Öfkeli olmaktan çok uzakken sahte kızgınımla cevap verdim. “Demedin ama düşündün, seni gebertirim.” “İyi valla…” derken bedenini hafifçe kapıya yasladı, gülüşü büyüdü. “…Hayal gücüme de karış.” İşaret parmağımı tehdit edercesine salladım yüzüne yüzüne. “Benimle ilgiliyse karışırım!” “Benim ne düşlediğim hiç kimseyi ilgilendirmez…” derken kapıyı rahat bırakıp arabanın arkasına dolandı. “…Ama senin rahatsızlığın beni ilgilendiriyor.” Yüzümü buruşturdum, kendi aklında nasıl bir ilişki kurmuştu iki cümle arasında anlayamadım. Bagajı açtığında bedenimi öne eğerek ne yaptığını görmeye çalıştım başarılı olamadım. “Ne anlatıyorsun ya? Sabah sabah alkol mu aldın?” derken kısıtlı görüş açımdan rahatsızlık duyuyordum. Cevap vermedi, bagajı kapatıp spor çantasıyla yeniden karşıma dikildiğinde aptala dönmüş gibi boş boş yüzüne baktım. Bana uzattığı çantaya bakarken tek kaşımı kaldırdım. “Ne bu?” Cihat eğlenen bir ifadeyle, ela gözlerine yansıyan şımarık bir parıltıyla ve dudaklarındaki yaramaz gülüşle benimle dalga geçti. “Ama güzelim sen böyle her şeyi soracak mısın?” “Alırım o çantayı, çarparım kafana görürsün!” “Tamam tamam kızma,” derken artık kahkaha atıyordu. “Spora gidiyorum, her zaman yedek temiz kıyafet taşıyorum. Onları giyebilirsin. Şort ve sweatshirt var. Emin ol kıyafetlerinden daha rahat olacak.” Öne eğildim, elindeki çantayı çekip alırken “Beni eve götürmeyi düşünmüyorsun herhalde,” diye homurdandım. Yine kalbimi hoplatan bir gülüşle karşılık verdi. “Senden bir gün istedim, sende verdin. Gece yarısını geçtikten sonra anlaşma yaptığımız için bugünün benim.” Aslında her günüm onundu: dillendirmedim. Çantanın fermuarını açıp içindeki açık gri ince sweatshirti ve diz kapaklarıma kadar ineceğine emin olduğum koyu gri bol şortu çıkardım, Cihat’a güvenmeyerek kokladım, yumuşatıcı kokusunu alınca çantayı arka koltuğa fırlattım. Böylelikle bacaklarımı içeri çekmiş, koltukta normal oturma pozisyonuna gelmiştim. Elimdeki giysilere bakarken aniden canım sıkıldı. Kendi kendime “Çay içemiyorum, uyuyamıyorum, yürüyemiyorum diyordu…” diye mırıldandım. “Spora gidebiliyor ama… Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu…” Duyduğunu biliyordum: sırf beni gıcık etmek için gözlerini kısıp öne eğildi. “Bir şey mi dedin?” “Soyunurken beni mi izleyeceksin diyorum?” diye çıkıştım ona. Bir saniye düşündü, ne düşündüyse tek kaşını havaya kaldırıp dudaklarını birbirine bastırdı. Galiba Cihat’ın bugün bana sarıp beni utandırası vardı: bilmediği şeyse benim utanç duygumun çoktan yok olup gittiğiydi. Gözlerimiz buluştuğunda bir şey diyecek oldu, onu hiç umursamadan gömleğimin düğmelerine uzandım. Cihat’ın ifadesi anbean solarken ikinci düğmeyi açtım. Hamlemi beklemediğinden gözleri şokla büyürken keyiflenerek üçüncü düğmeye geçtim. Tam üçüncü düğmeyi açtığımda sırada Cihat’ın rengi attı. “İpek!” diye haykırarak kapıyı kırarcasına kapatıp arkasını döndüğünde kahkaha attım. İçimdeki kalın askılı atlet niyetine giydiğim badiye güvendiğimi bilmiyordu. Karşısında soyunacak değildim tabii ki! “Şapşal herif,” diye söylenirken gömleğimi bir çırpıda çıkardım, ona kaçamak bir bakış attığımda arkasını dönmüş halde ensesini ovuşturduğunu gördüm. Kulakları ve ensesi kıpkırmızı kesilmişti. Sweatshirtü badimin üstüne giyip şortu eteğimin izin verdiği ölçüde bacaklarımdan geçirdim, tehlikeli hiçbir yerimin gözükmediğine emin olurken kıyafeti giyip eteği sonra çıkardım. Şortun iplerini sımsıkı bağlarken hâlâ Cihat’ın gerçekten onun karşısında soyunduğumu düşündüğünde yüzünde oluşan ifadeye gülüyordum. Kapıyı açtığımda bile bana doğru dönmeyince kahkaha attım. “Gelsene!” Tereddütle sordu. “Tam giyindin değil mi?” “Aptal aptal konuşma,” desem de gülüşümü durduramıyordum. “Gel hadi.” O arabanın etrafından dolanıp şoför koltuğuna geçti, beraber kahvaltımızı ederken eski günlerime dönmüş gibiydim: aramızda sessiz bir anlaşma vardı; babasından, abimden, şirketten, geleceğimizden konuşmadık. Onlar yerine en sevdiğimiz diziden bahsettik, ona Gülendam ablanın tamamen Ankara’ya taşındığını ve Leyla’nın bu senenin eylül ayında okula başlayacağını anlattım, sosyal medyada gördüğüm komik videoları izlettim ve onunla vakit geçirmenin tadını çıkardım. Cihat Karadağ ile İpek Sipahioğlu değildik, düşman değildik, patron-çalışan değildik; İpek ile Cihat’tık işte, benim çocuk yaştan beri bildiğim İpek ile Cihat. Öğlen güneşinin sımsıcak hissi bizi ısıtırken “Göl kenarında yürüyüş yapsak ya?” fikrini attım ortaya. Cihat önce üstümdeki sweatshirte ardından koltuğum altında biri dik biri düşmüş halde duran topuklu ayakkabılarıma baktı. “Bu kombinle mi İpek?” “Of,” derken çocuk gibi kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Kombin sorun değil de canımı yakıyor çok uzun süre giyince. Bir de çamur olursa… Çok para verdim ya.” Cihat başını koltuğun başlığına yasladı ve göğsünü şişiren derin bir nefes aldı. “Başımın belasının İpek…” derken bana melül bir bakış attı. “Ama?” dedim tehditkâr bir şekilde. “…Tatlı bir bela,” diye devam etti el mecbur. Sonra kapısını açıp atlayarak indi, benim olduğum tarafa dolanırken ne yaptığını anlasam da nazlandım. Kapımı açtığında gözlerimi kırpıştırarak saçlarımı omzumun gerisine savurdum. “Ne yapıyoruz şimdi?” Cihat, bana bilmiş bir ifadeyle bakarken sırtını döndü, öne doğru eğildi, dizlerini büktü. “Atla bakalım. Göl kenarında yürüyüş istedi prenses, geri çevirmek olur mu?” Koltukta kaydım, önce bedenimi dengede tutmaya çalışarak doğruldum. Kollarımı onun boynuna sararken sırtına zıpladım. Elleri bacaklarımın dizlerimin altından sarıp vücudumu düzeltti. Arabanın kapısını kapatıp toprak yolda dikkatle yürümeye başladığında çenemi omzuna yasladım ve derin nefesler aldım. Kokusuyla mest olmak benim tercihimdi. Bacaklarım mutlulukla sallanırken Cihat, dikkatle göl kenarına kadar indi. Etraf fazla sessiz ve tenhaydı. Göl kenarında öğlen güneşinin tatlı sıcağıyla, hafif esinti yüzümüze çarpıyorken huzur dolu zaman geçiriyordum: sonra Cihat, Cihat’lığını yaptı. Bedenimi göle doğru savurduğunda bir an gerçekten beni atıyor sanarak dudaklarımdan kopan çığlıkla boynuna daha sıkı sarıldım. “Saçmalama Cihat!” diye çemkirdim bacaklarımı karnına dolarken. “Mahvolurum, hasta olurum, saçmalama.” “Valla göle atıp kurtulacağım senden,” derken sesindeki eğlenen tını hiç de benden kurtulmak istiyormuş gibi gelmiyordu kulağa. Bir kere daha göle doğru yalpaladığında kollarımı daha da sıkı sardım boynuna. “Bende seni boğup senden kurtulsam mı acaba?” Kendinden çok emin şekilde cevap verdi. “Kıyamazsın ki bana.” Haklıydı, ona kıyamazdım; tabii makul ölçüde. O yüzden susmadım. “Beni göle atmaya kalkarsan seni de yanımda götürürüm ama,” dediğimde güldü. “Bak, onu yaparsın.” “Yaparım tabii!” derken başımı dik tuttum, beni göremese de güldü. Gülüşünün titreşimlerini tenimde hissedebiliyordum. Cihat, nefeslerini tahminimce bilerek sıklaştırırken “Kilo mu aldın sen?” dedi. Sırf beni gıcık etmek için söylendiğini bilirken “Evet,” dedim. “Yaptığın sporun hakkını ver diye kilo aldım.” “Bakıyorum da pek bozuldun spora gitmeme,” dediğinde omuz silktim. Görmüyordu ama fiziksel tepkilerimi engelleyemiyordum. “Yo,” dedim. “Bana ne istediğin gibi git sporuna. Bende… Tango kurgusuna falan yazılmayı planlıyorum, insanız canım. Sosyalleşmek lazım.” Asla öyle bir planım yoktu: kudurtulduğumdan sallıyordum sadece. Adımları pat diye durduğunda sallanan bacaklarımda durdu. Yüzünü göremediğimden öne eğilmeye çalıştım. “Ne oldu?” dedim keyifle. “Ay niye kızarıyor kulakların senin?” “Yalan söylediğini bilsem de…” dedi Cihat, başını ifadesini göremeyeceğim bir açıya çekerek. “…İnsanın damarına basmayı çok iyi biliyorsun, İpek.” Gülerek ona yaslandım. “Bir adım atıyorsan iki adım geliyorum canımın içi.” Cihat’ın yutkunduğunu duyduğumda dudaklarımdan kaçan sevgi sözcüğünün farkına vardım. Aslında amacım dalga geçmekti fakat kelimeler söylerken çok içten gelmişti kulağa. Daha öncesinde, bana bir abi gibi davranıyorken ona asla böyle hitaplarda bulunamamıştım. Benim Cihat’a sevgi sözcüğüm bile Cihat’tı. Şimdi dudaklarımdan dökülen sözcükler, beni bile sarsmıştı. Kolumda yanağının varla yok arası dokunuşunu hissettiğimde boğazım düğümlendi. “Cihat?” dedim titreyen bir sesle. Göremiyordum ama biliyordum: gözlerini yumduğunu biliyordum; yaşadığımız anın tadını çıkardığını, dudaklarında içten bir tebessüm olduğunu, gayriihtiyari yanağını koluma yasladığını biliyordum. Kelimelerle değil hafif bir mırıldanmayla cevap verdi. “Hım?” Dudaklarım titredi, aniden gözyaşlarının gözlerime akın ettiğini hissettim, başımı öne eğerken ilk defa dürüstçe içimden geleni söyledim. “Bizi seçemez misin?” Vücudumun değdiği her yerdeki kası kasıldı, gerginleşti ellerimin altında. “Hadi arabaya geri dönelim.” Yanlış bir şey yapmışım hissi damarlarımda gezinmeye başlarken yutkunamadım bile. Reddedemedim. Cihat, geldiği yolu daha hızlı yürüyerek arşınlarken güneşin ışıltılarının vurduğu gölü keyifle izleyemedim, tek yapabildiğim hıçkıra hıçkıra ağlamamak için dudağımı ısırmaktı. Her güzel anı mahvedebilen insan olduğum için kendimden nefret ettim. Sonra o nefreti kaldıramadım. Arabanın kapısına yaklaşamadan ağzıma kan tadı doldu, başarısız oldum: ağlamaya başladım. Sanki yaşadığımız anın büyüsünü bozduğum kalbim beni cezalandırıyordu. Cihat, birkaç saniye geçmeden ağladığımı fark etti. Beni koltuğa götürene dek bekleyemedi bile, arabanın ön kaputuna oturmama yardımcı olurken “İpek…” dedi acı dolu bir sesle. “…Ağlama, İpek…” O beni bırakır bırakmaz utançla ellerimi yüzüme kapattım. Cihat’ın yanındayken her daim bir savaşın içinde çırpınıyordum: aklım ile kalbim arasındaki bir savaş ve kazananın kalbim olmasından da kazanmasına rağmen paramparça olan kalbimi her seferinde toparlamaya çalışmaktan da çok yorulmuştum. Cihat’ın parmaklarının dokunuşunu bileklerimde hissedince direnemedim, ellerimi yüzümden indirdi, avuçları yanaklarımı kavradı. “İpek…” derken gözlerime bakabilmek için başını aşağı eğdi. “…İpek, bana bak.” “Mahvettim yine,” dedim onun gözlerine bakamayarak. “…Elimi değdiğim her şeyi mahvettiğim gibi.” Cihat’ın iç çekişiyle gözyaşlarım daha sert akın etti yanaklarıma. Alnını, alnıma yaslarken “…Sen elinin değdiği her şeyi güzelleştiriyorsun İpek…” dedi. Fısıltısı aramızdaki mesafeyi aşıp ulaştı bana. Ağlarken bile beni güldürebilen tek adamdı: o yüzden cümlesine devam etti. “…Kadın eli değmiş gibi.” Daha önce yaşadığımız bir olaydan alıntı yapıyordu: her cinsiyetçi konuşmaya genel anlamda sinirlerdim. Bu yüzden evde yapılan kötü bir şeye erkek eli değmiş gibi yorumu yapmaya başlamıştım ve güzel bir şey ortaya çıktığında ise kadın eli değmiş gibi ifadesini kullanır olmuştum. Kimsenin anlamayacağı bir dildi bizimkisi, kendi kendime edindiğim savunma mekanizmama ve var olduğumu kanıtlama ihtiyacıma empati yapabilen adamdı Cihat. Bana yaklaşımdan cesaret aldım o yüzden. “Baban kötü bir adam Cihat…” dedim beni anlayacağını umarak. Bir kadının katilinin iyi insan olma ihtimali yoktu ki. “…Baban kötü bir adam ve sen onunla yaşamak zorunda değilsin. Bize dön. Ailene dön.” Elleri yanaklarımdan saçlarıma kaydı, her tutamını bir sevgiliyi sever gibi okşadı. Kalbim heyecanlanması gerekirken daha çok kırıldı çünkü tavrı teselli eder gibiydi: söylediğimi reddeder gibi… “Siz benim için… Yaşadığım en güzel rüyaydınız, İpek. Ömrüm boyunca sizinle yaşadığım günleri, yılları unutmayacağım. Yaparım sandım, geçmişimden kurtulurum sandım, sizinle bir hayatım olabilir, bir ailem olabilir sandım. Sonra o rüya bitti ve ben uyandım…” Başımı olumsuz anlamda sallarken ellerim onun saçlarımdaki ellerini kavradı. İsmini söylemek için dudaklarımı araladım, sesim çıkmadı. O cümlelerine devam etti. “…Ben ellerinde kan olan adamım ve o kanı sizin ailenize bulaştırmayacağım. Geldiğim soy belli, babam belli. O yüzden bana bunu yapma, n’olur. Bana gel deme, gelemediğime kahroluyorum. Bana dön deme, dönemeyişime dayanamıyorum. Senden bugünü istedim ama seni böyle ağlatmak için istemedim. Sana veda edebilmek için istedim. Çünkü yarın yine Necati Karadağ’ın oğlu Cihat Karadağ olacağım.” Nefes alamadığımı hissettim, Cihat beni kendi gibi gördüğüm en güzel rüyadan uyandırdığında bin parçaya bölündüm: dünyam başıma yıkıldı, bu sefer de beraberdik; öncekilerden farklı olarak başıma yıkılan dünyanın altında tek başıma ezildim. “Yine o adam mı olacaksın?” dedim artık ağlamaktan boğuklaşan sesimle. “Beni umursamayan, yüzüme bakmayan, beni istemeyen adam mı olacaksın Cihat?” “Hayır, o adam değildim hiçbir zaman. Yarın yine istifa etmen için yalvaran Cihat olacağım.” “Senden nefret ediyorum…” dedim nefeslerimiz birbirine karışırken. “…Senden o kadar çok nefret ediyorum ki.” Kalbim ona sevgisini haykırırken dudaklarımdan dökülen kelimeler yalandan başka bir şey değildi ve bunu bilen yalnızca ben değildim. “Ben daha çok,” dedi Cihat fısıltıyla. İçten içe onu sevdiğimi söylediğimi çok iyi biliyordu. Dudaklarının alnıma değdiğini hissedince hıçkırığımı tutamadım. Geri çekildiğinde benden daha kolay toparladı, aramızdaki kısacık mesafeye kilometreler soktu. Ellerinin tersiyle yanaklarımı temizledi. “Alparslan geliyor, seni almaya.” Neden bahsettiğini soramadım bile. Cihat, beni orada öylece bırakıp cebindeki telefonu çıkardı. Bir arama yaptı. Gözyaşlarımı sildim, acımı gizledim, çıplak ayaklarımın üstüne atlayarak kaputtan indim. Cihat, endişeyle bana döndüğünde benim hakkımda herhangi bir söz hakkına sahip olmaması için hızlıca arabanın ön koltuğuna yürüdüm. Ayağımın altındaki sert toprak canımı yaksa da önemli değildi, az önce yaşadığım acının yanında ayaklarımdaki hiçbir şeydi. Eşyalarımı arabanın içinden alırken tekrar ve tekrar reddedilmenin getirdiği öfkeyle harlandım. Arabanın kapısını gürültüyle çapıp kapattım. Cihat’a bakmazken asfalt yola indim. Onun peşimden geldiğini bilirken adımlarımı yavaşlatmadım. “İpek! İpek! Bekle, ayağına bir şey batacak! İpek, Alparslan geliyor zaten, nereye gidiyorsun?” Birkaç adım ardımdaydı ama yüz ifademde ne gördüyse bana dokunmaya cesaret edemedi. Bize ait olan araba asfalt yolda karşıma çıktığında adımlarım ancak durdu. Cihat’ın bana uzandığını hissettim, dokunuşundan kaçındım. Arabanın ön koltuğuna binerken Alparslan, Cihat’a bir şeyler söylemek için dışarı çıkmıştı. Başımı diğer tarafa çevirip onun geleceği anı bekledim. Uzun bir bekleyişin ardından, biraz ses yükselmesinin sonucunda Alparslan nihayet arabaya binip çalıştırdı. “Siz iyice çıldırdınız,” diye azarlamaya başladı Alparslan beni. Duygularım boğazıma kadar doldurmuştu bedenimi. Onu dinlerken patlamaya hazır bir bombayı dürttüğünü anlamasını istedim: anlamadı. “Bunu yapamazsınız İpek! Çıldıracağım! Yıllarca beraber yaşadınız, ayrılınca mı kıymete bindiniz birbirinizde? Yok öyle bir dünya! Ona karşı ne hissediyorsan… Dost mu, arkadaşlık mı, aşk mı? Hiç önemli değil! Bırakacaksın peşini! O adam var ya…Hepimizin hayatını garantiliyor!” “Ne anlatıyorsun sen ya?” diye patladım torpido gözüne vururken. “Ne anlatıyorsun Alparslan?” Alparslan bağırışına mola vererek nefes nefese önüne döndü. Öyle bir hız yaptı ki savrulmamak için tutunmam gerekti. Duygularına yenilip bana bazı şeyleri anlatacağını düşündüm: yine ve yeniden sustu. “Hani hep susuyorsunuz ya ben soru sorunca…” derken titriyordum sinirden. “…Siz de bana hiçbir şey soramazsınız! Siz bana hesap soramazsınız Alparslan! Hiçbiriniz bana hesap vermiyorsunuz çünkü. Madem beni her şeyin dışında bırakmaya kararlısınız, bende sizi hayatımın dışında bırakıyorum! Oldu mu? Hayatım ve hislerim konusunda konuşmaya hakkın yok! Ayrıca dinime küfreden müslüman olsa! Sen benden önce görüşüyordun be Cihat’la! Niye bırakamadın onu? Neden bizi arkamızdan bıçakladın madem?” Alparslan sabrının son kırıntılarını duyduklarıyla harcamıştı. Arabanın hızı aniden kesilip vücudum öne savrulduğunda torpidoya tutundum. “Babasıydı lan!” diye haykırdı kıpkırmızı bir yüzle. Açık renk kahverengi gözleri öfkeden büyümüştü. Direksiyona ardı arkası kesilmez halde vururken yüksek sesi zihnimde yankılandı. “Babasıydı, İpek! On yedi yaşında üç adamına Cihat’ı öldürtmeye çalışan babasıydı! Halil İbrahim, Cihat’ı babasının cellatlarından kurtardı. Bu herif, hepimiz yaşayalım diye katiline döndü! Şimdi onun aklını karıştıramazsın! Allah kahretsin ya!” Kanım çekildi. Yaşadığım bir his vardı: tarifinin imkânı olmayan bir his… Boğazımı düğümleyen, kalbime fiziksel olarak sancı saplayan, başıma yıkılan dünyamı alt üst eden bir his… Cihat’ın celladı babasıydı: annesinin celladı olduğu gibi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE