YİRMİ İKİ

2045 Kelimeler
Saat gece yarısını çoktan geçmişti, iki buçuğa geliyordu: Işıl’ın evinin yakınındaki bir parkın girişinde, trençkotuma ve kucağımdaki eşyalarımla sımsıkı sarılmış bekliyordum. Cihat, telefonu kapatıp Alparslan’a vermişti muhtemelen. Birkaç dakika sonra benden konum istediğinde nerede olduğumu anlamaması için parkın adresini vermiştim: Cihat, Işıl’ın yaptığı haberi biliyordu ve eğer onunla görüştüğümü öğrenirse yaptığım her şey boşa giderdi. Işıl’dan bir haber metni hazırlamasını isteyip pılımı pırtımı toplayıp sokağa çıkmıştım. Caddedeki çoğu evin ışıkları kapalıydı, dışarıda benden başka kimse yoktu. Hem esen rüzgârın etkisiyle üşüdüğümden hem de Cihat’ın beni tehdit etmesinin getirdiği gerginlikten gözlerimden alev çıkıyordu. Kazandığını sanıyor olabilirdi fakat fena halde yanıldığını kendisine kanıtlayacaktım. Nadiren önümdeki yoldan birkaç araba geçiyordu, her seferinde tedirgince etrafa bakınıyordum. Cihat’tan önce gelmek konusunda aceleci davranmıştım, hangi yoldan geldiğimi görmeyecek diye erkenden dikilmiştim buraya! Gelip geçen arabalara bakmamaya çalışıyorken bir tane Pikap frenlerinden acı acı sesler çıkararak önümde durunca irkildim. Arabanın camları film kaplıydı, içerisi net gözükmüyordu fakat gecenin kör karanlığında bile görünen ön tamponundaki göçükten gelenin Cihat olduğunu anlamıştım. Şoför koltuğunun kapısı açıldı, Cihat arabadan atlarcasına indi, kapıyı öyle bir çarptı ki çıkan ses yankı yaptı. “Yavaş ol hayvanlık etme,” diye onu nazikçe uyardığımda arabanın önünden dolandı, bana doğru attığı adımların sertliği gözümü korkuturken istem dışı geriye birkaç adım attım. Sonra beni abimle tehdit ettiğini anımsayınca ileri atıldım. Cihat beni duymamış gibi üstüme yürüyorken “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” dedim ve hiç ara vermeden onu azarlamaya devam ettim. “Kapımıza gittin, ne oldu yani? Yaptığın mantıklı bir şey miydi sence? Bir kere yerim bu numarayı! Bir kere daha git o kapının önüne, yemin ederim ki abimi tutar kolundan ben getiririm bak!” Ben cır cır konuşurken Cihat çoktan karşıma dikilmişti: kaşları çatılmıştı neredeyse gözüne değecekti, havanın soğukluğu ona değmiyormuş gibi ceketsizdi, ela rengi gözleri ışık oyunuyla kahverengiye dönmüş gibi görünüyordu, en korkutucu olansa tek kelime etmiyordu. “Cihat, kime diyorum?” dedim burnumdan soluyarak. “Alo? Duyuyor musun sen beni?” Ağzını japon yapıştırıcısıyla yapıştırmıştı mübarek! İçinden sabır mı çekiyordu, sessizlik yemini mi etmişti veya kendini iletişime kapatan bir meditasyonda mıydı, bilmiyordum. Sol kolumu dirseğimin üstünden kavrayıp konuşmadan beni arabaya çekiştirdiğinde “A paşama bak…” diye başladım yeniden. “…Ne güzel, tut kolumdan çekiştir oraya buraya. Sordun mu sen bana seninle gelmek istiyor muyum diye? Niye kafana göre iş yapıyorsun?” Cihat beni arabaya doğru yürütürken ayak direyip dırdıra devam etsem de söylediklerim bir kulağından girip diğerinden çıkıyormuş gibiydi: yalnızca her kelimem de başıyla beni onaylıyor, yüzünde ciddiyetsiz ifadesiyle peşinden yürümeme yardımcı oluyordu. Arabanın yanına geldiğimizde hâlâ konuşmamıştı, ön koltuğun kapısını açtığında elimdeki klasörle göğsüne vurdum sertçe. “Başçavuşun eşeği mi konuşuyor burada? Bir şey anlatıyorum be adam!” Vuruşumdan hiç etkilenmedi hatta o kadar etkilenmedi ki elleri belimin iki yanını kavradı. Aniden gelişen yakınlığımıza anlam veremezken bir saniye yutkunamadım. Parmakları tenime değmemesine, trençkotumun kalınlığına rağmen kalbim boğazımda atmaya başladı. “Cihat, ne yaptığını sanıyorsun?” dediğimde bedenimi hafifçe kaldırıp yüksek arabanın ön koltuğuna çocukmuşum gibi oturttu. Onun rahat tavrına olan sinirim daha çok dilime vurdu. “A, manyağa bak! Dünyadan Cihat’a! Ben gelmiyorum seninle hiçbir yere! Şu dosyayı verip seni azarlamaya geldim buraya!” Bacaklarım dışarıda sallanırken yere atlamak için hamle yapacaktım fakat Cihat’ın elleri bu sefer bacaklarımı içeri iteledi. Bedenime un çuvalı muamelesi yapıyor olmasına sinirlenerek çıkıştım. “Saçmalıyorsun şu an biliyorsun değil mi?” Cihat’ın yanıtı kapıyı gürültüyle çarparak kapatması oldu. Öfkeden gülmeye başlayarak kapının kulpuna uzandım ama aynı anda kilit sesi arabanın içinde yankılandı. Şoktan kalakaldığımda o hızla arabanın etrafına dolandı, kapının kilidini açıp bindi, şaşkınlığımdan faydalanarak yeniden kapıları kilitledi. “Gecenin köründe ne halt yemeye burada bekliyorsun?” derken ağır ağır başını bana çevirdi. Ses tonu fazla sakindi, anormal derecede sakin. “Sana konum at diyorum adres atıyorsun! Bir geliyorum bakıyorum ki dışarıdasın!” “Sana ne ya sana ne!” diye yükseldim. “Nerede olduğumdan, kiminle olduğumdan sana ne? Gecenin köründe evimin kapısına dayanmayı biliyorsun, laf ettiğin şeye bak! Keyfimden mi bekledim buralarda?” Bana dönüp bakmadı bile. “Ulan ben sana aşağı in bekle mi dedim? İpek, neden senin her şeyin ters ya?” derken arabanın birkaç tuşuna basınca dikkatim dağıldı. Benimle tartışmak yerine kafasına göre takılıyordu: hem de beni arabasına atıp kapıları kilitlemişken! “Ne yapıyorsun?” derken uzanıp kolunu çekiştirdim. “Kavga ediyoruz şurada değil mi?” Kolunu tutuşumdan kurtarırken “Koltuk ısıtıcısı ile klimayı açıyorum,” diye azarladı beni. “Buz gibi havada beklemişsin bir de! Lavuğa bak, yalnız bekletmiş!” “Hangi lavuk?” derken sesim biraz daha sakin çıkmaya başlamıştı. Beni düşündüğünden ısıtıcıyı açması, kalbim için hazırlıksız bir hamle olmuştu. Cihat bana ters ters bakarken “İsmini vermek istemediğin lavuk,” diye diretti. Yanaklarımı şişirerek ofladım. Cihat’ın yüzü bir an için daha da karardı, sonra ani bir hareketle biraz daha yaklaşıp gözlerimin içine baktı. Bu kadar yakın bir mesafeden bakışlarını üzerimde hissetmek sıcak bir his uyandırıyordu içimde. “Kimmiş şu arkadaş, anlat bakalım.” Ellerimi saçlarımdan geçirerek düzelttim, onun bakışlarının ağırlığından kurtulmak istediğimden. “Sana hiçbir şey anlatmak zorunda değilim…” derken sorusunun cevabını vermekten kaçındım. “…O yüzden kilidi aç. Eve falan gidemem bu saatte, arkadaşımda kalacağımı söyledim evdekilere. Gideyim bir an önce.” Derin bir nefes aldı, geri çekilirken masum masum sordu. “İpek… Amacın beni delirtmek mi?” Başımı hafifçe sağa eğdim ve gülümsedim. “Başarabiliyor muyum?” “Neyi başarabiliyor musun?” derken sesi hafiften yükseldi. Omuz silktim. “Seni delirtmeyi tabii, neyi olacak?” Önce boş boş baktı, sonra diğer tarafa döndü, boşluğu izleyip kahkaha attığında birazcık endişelenmeye başladım. Başını arkaya yasladı, gözlerini yumdu, gülmeye devam ederken kendi kendine konuştu. “Merak etme, beni delirtme konusunda kimse eline su dökemez.” Bedenini hafifçe sola eğdiğinde gözlerinin kapalı olmasını bilerek rahatça onu inceledim. Gömleğinin ilk iki düğmesi açıktı, sakallarını keserken çenesinin altını biraz tahriş etmişti, kirpiklerinin gölgesi yanaklarına düşüyordu ve ifadesi yumuşamıştı. Onu seyrederken sımsıkı sarılma isteğimin canlanmasıyla kendime kızdım, elimdeki klasörü arka koltuğa sertçe fırlattım. Klasörün koltuğa çarparken çıkardığı tok ses yüzünden irkilerek doğruldu, gözlerini üstüme çevirdi. “Gidiyorum bak ben!” dedim yumuş yumuş hale gelen yüreğime kızgınlığımla. Cihat sol eliyle direksiyonu kavradı, başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Senden dosyayı almaya geldiğimi mi sanıyorsun?” derken tek kaşını karizmatik bir şekilde havaya kaldırdı. “Sence buraya seni ellerimle geri göndermek için mi geldim ben?” “Ya ne yapacaksın?” dedim vücudumun tamamını ona doğru çevirirken. “Eve dönemem diyorum, Cihat! Anahtarım falan yok, abim demez mi nasıl geldin bu saatte diye?” Başını onaylarcasına salladığında bir anlığına ikna olduğunu düşündüm, kilidi açıp beni göndereceğini. Kısa ve gerçek olmayacak kadar uçuk bir hayaldi tabii. Omuz silkip koltuğunu ağır ağır arkaya yatırmaya başladığında duraksadım. Onun koltuğunu tamamen yatırışını izledim, zihnim gördüklerimi reddetti. Cihat daha rahat pozisyon alabilmek için kıpırdandı ve sonrasında kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerini yeniden yumdu. Onun kolunu dürttüm. “Ne yapıyorsun?” Kolunu kendine çekerken umursamazca cevap verdi. “Uyuyorum.” “A! Öyle mi?” dedim sinir bozukluğuyla. “İyi geceler o zaman.” “Sağ ol,” dedi dalga geçtiğimi anlamamış gibi aptala yatarak. “Sana da iyi geceler.” Onunla tartışmanın hiçbir yere varmayacağını kabullendim. Sağıma dönüp kilide uzandım, bir türlü açamadım. Kapıyı defalarca zorlama rağmen başarılı olamadım. Cihat mahmur sesiyle “Ses çıkarma, dalamıyorum,” dediğinde gülmeye başladım. “Sen kafayı yemişsin Cihat!” Gözlerini açmadan belli belirsiz bir hareketle başını aşağı yukarı salladı. Tek kelime ile yanıt verdi. “Sayende.” Onun huzur dolu ifadesi sinirlerimi hoplatırken birkaç saniye kendimi sakinleştirmeye çalıştım: sonrasında bir farkındalık yaşadım, şu anki durumumuzda sakinleşmeme gerek yoktu, bana böyle davranmasına izin verecek değildim. Beni tehditle yanına çağırıp arabaya tıkıp kendi isteğini yapmasına müsaade edeceğimi nereden çıkarmıştı ki? Onun yanımda hiçbir şey olmamış gibi uyumasına izin vereceğimi düşünüyorsa fena halde yanılıyordu! Cihat’a daha önce de söylemiştim: Ödeşmek âdettendi bizde ama ben ölçüyle ödeşmezdim. Eğer o deliyse ben zırdeliydim. O yüzden derin bir nefes aldım, vücudumu çevirip sol dizimi koltuğa yasladım, öne doğru eğildim. Cihat’ın kapalı gözlerine bakarken sol elimle bedenimi öne savrulmaması için başlıktan tutunup sağ avucumu yumruk yaptım. Tüm gücümü toplayıp yumruğumu direksiyonun orta yerindeki kornaya geçirdiğimde arabadan yükselen yüksek sesle gülümsedim. Kulaklarımı acıtacak kadar tiz ses arabanın içine dolarken keyfime diyecek yoktu. Cihat ani ses dalgasıyla sıçrayıp gözlerini açtığında ona doğru eğilmiş, elimi çekmeden kornaya basmaya devam ediyordum. “Nasıl hissettiriyor Cihat?” derken onun aniden toparlanıp doğrulmasıyla başlıktan destek aldığım elimi serbest bırakıp omzunu iteledim. “Nasıl oluyormuş?” diye bağırırken kornanın sesi kulaklarıma işkence etmeye devam ediyordu. Cihat sanki onu itelememişim gibi kornaya abanan elimin bileğini yakalamaya çalıştı, yüz ifadesini göremedim bile. Sol elimle ona vurarak engellemeye çalışırken aynı zamanda sağ elimi sabit tutmaya çalışıyordum. “Herkesi başımıza toplayacaksın, İpek!” diye azarladı beni. “Kızım manyak mısın? Kes şunu!” Çırpınışlarımızın ardı arkası kesilmezken sağ bileğimi kavramayı başardı, onun gücüne yenildim. Bedenimi kendine çekti, anlayamadığım şekilde iki kolunun arasına sıkışıp kaldım. Korna sesi kesildi. Tutunacağım bir yer olmadığından göğsüne yapıştım. Sinirden derin derin soluyordum, sırtıma sarılan kollarından kurtulmak için vücudumu savurmayı denedim. Onun bedeniyle sarıp sarmalandığımdan pek mümkün olmadı. “Dokunma bana, geri zekâlı!” derken sesim kornayı aratmayacak kadar yüksekti. “BIRAK BENİ CİHAT!” “Özür dilerim…” dedi aniden. “…Tamam, Allah beni kahretsin ya! Hayvanın tekiyim, özür dilerim! Sakinleş!” “Öylesin…” derken sesimin volümü azalmıştı. Cihat’ın hızlı ve derin soluklarının saçlarıma vurduğunu hissedebiliyordum. Bedenlerimiz arasında sıkışıp kalan kollarımı hareket ettiremezken “Ya bir bırak beni,” dedim gücümü toparlamaya çalışarak. Onun sıcaklığını vücudumu çevrelemişti, kalbim her an aklıma ihanet edebilirdi, kendime güvenmiyordum. Gülmeye başladığında onunla beraber sarsılmaya başladım. İki dizim kendi koltuğumda üst tarafım Cihat’ın koltuğunda saçma sapan bir pozisyonda onun kahkahasının kesilmesini bekliyordum. “Cihat, bak kafa atarım sana, çek elini kolunu!” diye çemkirirken hiç çekinmedim. Alnını saçlarımın en tepe noktasına yasladığını hissettim, nefesi tenime değdi. Hem stresten hem de ona olan yakınlığımdan hızlanan nabzımı yavaşlatmak istersen soluğumu tuttum. “Tamam,” dedi. “Tamam, bırakacağım ama hiçbir şey yapma. Konuşalım.” Kollarımı hareket ettiremediğimden yalnızca el bileğimi hafifçe kendime çekip komik görünen bir yumruk savurdum göğsüne. Acıtmayı bırak, hissettiğinden bile şüpheliydim. “Sen konuşmaktan mı anlıyorsun sanki?” “Sen de iyi bir konuşmacı sayılmazsın…” derken hâlâ sımsıkı sarılmış haldeydi bana. Gülüşünün emarelerini taşıyordu sesi. Onun sadece sesinden bile etkilendiğim için kendime olan tahammülüm sıfırdı. “Daraldım Cihat, çekil üstümden!” dedim onu itelemeye çalışırken. “İpek…” dedi sahte bir ciddiyetle. “Hım?” derken parfümünün kokusunu almıyormuş gibi davranmaya çalıştım, hayvan herif fazla güzel kokuyordu! “…Sen benim üstümdesin.” “Keyfimden mi üstündeyim?” diye laf yetiştirdim. “Doğru,” diye mırıldanırken kollarının gevşediğini hissettim. Bana hareket edebileceğim alanı açtığında avuç içlerimi göğsüne yasladım, bedenimi geri çekebilmek için. Sağ elimin altında gümbür gümbür atan kalbini hissettiğimdeyse duraksadım. Onun kolları belime kayarken omurgamdan aşağı bir ürperti indi. Başımı kaldırdığımdaysa gözlerimiz buluştu. Arabanın içindeki hafif ışığın altında büyüyen göz bebeklerinin bakarken kalbinin en az benimki kadar hızlanmasıyla yutkunmak zorunda kaldım. Kelimeler yok oldu, öfkem yok oldu, birbirimize ettiğimiz bütün işkence yok oldu; yine ve yeniden Cihat’la ikimiz kaldık koskoca dünyada. Sol eli belimden koluma kaydı, dokunuşu el bileğime kadar ilerlerken nefesim boğazımda takıldı. Avucu, onun göğsündeki sağ elimin üstüne kapandı. Hiçbir şey söylemedi ama ben anladım. O andan sonra arabanın kilidini açsa da gidemeyeceğimi biliyordum. “Sadece bugünlük…” dediğinde sesi yalvarır gibiydi. “…Bana sadece bir gününü veremez misin?” “Kilidi aç…” diye direttim. “…Kalacaksam kendi isteğimle kalırım, Cihat. Beni zorunda bıraktığın için değil.” Yenilmişlikle eli elimin üstünden kayıp gitti, başını suçlu çocuklar misali aşağı eğdi, onun üstünden çekilip nihayet bedenimi kendi koltuğuma çekebildiğimde arabanın içinde kilidin sesi yankılandı. Artık özgürdüm: gidebilirdim. Etrafıma bakındım umursamazca. Doğru kolu bulduğumu düşünürken arkaya yatırdım koltuğu. O sırada Cihat, gideceğimi düşündüğü için başını bile kaldıramadan bekliyordu yalnızca. Eğilip canımı yakan topuklu ayakkabılarımı ayağımdan çıkarırken “Ceketini ver,” dedim. “Eteğim rahatsız ediyor.” Cihat nihayet durumu idrak edip başını kaldırınca elimi uzattım. “Ceket…” dedim özellikle harfleri bastıra bastıra. “Duymuyor musun?” Aptallaşmış ifadesiyle arka koltuğa uzandı, ceketini alıp bana verirken bakışları ne yaptığımı çözmeye çalışır gibiydi. Onun uzattığı ceketi alıp bacaklarıma örttüm, arkaya yatırdığım koltuğa uzanıp en rahat pozisyonu almaya çalıştım. “Kalacak mısın?” diyen umut dolu sesini duyduğumda iç çektim. Aklım, dünyanın en mantıksız şeyini yaptığımı haykırırken kalbim aklımın ağzının ortasına bir şaplak attı. Gözlerimi yumdum, duygu durumumun dengesizliğine ve bana yaşattığı her şeye rağmen Cihat’a yenilen kalbime olan öfkemle homurdandım. “Sadece bugünlüğüne…”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE