YİRMİ BİR

2037 Kelimeler
Hiçbir zaman çok arkadaşı olan insanlardan olmamıştım: ilk başta soğuk duruşlu olduğumdan genelde benimle tanışmak için ilk adım atılmazdı. Gençken başarısızlıklıkla sonuçlanan birkaç arkadaşlık girişimim olmuştu. Maalesef pek benlik işler değildi, dilimin kemiği olmadığından insanların hayatında istediği profil değildim. Şu an iletişim becerilerimin o konudaki eksikliğinin ceremesini çekiyordum. Sağ elimde mavi klasör, sol elimde ona yaranmak için aldığım tatlıyla Işıl’ın kapısına dikilmiştim. Biraz utangaç ve mahcup hissediyordum çünkü habersiz gelmiştim. Tüm cesaretimi toplayarak zile bastım. Evin içinde adım sesleri yankılandı, hışırtıları duydum. Kapı aralanırken şapşal ifademle sol elimdeki poşeti havaya kaldırdım. Işıl ıslak saçları, göbeğini açıkta bırakan aşırı bol baskılı siyah tişörtü ve kısa ev şortuyla karşıma dikildi. Beni görünce yüzüne yayılan şaşkın ifadeye engel olamadı. “İpek?” “Baklava seversin diye düşündüm,” derken ayakkabılarımı çıkarıp kapının eşiğine bir adım attım. Işıl geçmem için alan geçerken kıkırdadı. “İçeri girmek ister misin diyeceğim ama…” dediğinde çoktan eşiği geçmiştim. Ona gözlerimi kırpıştırarak baktığımda gülmeye devam etti. “…Girdin zaten.” “Demiş kadar oldun,” dedim sırıta sırıta. Tatlı poşetini onun eline tutuşturdum ve o an farkına vardığım şeyi sordum. “Bu arada müsait miydin?” Işıl kapıyı kapatırken gülerek söylendi. “Bu soru evime gelmeden önce sorman gereken soruydu, şu an anca nereye geçeyim diye sorabilirsin.” Onaylarcasına başımı salladım. “Senin evden pek çıkamadığını biliyorum, o yüzden biraz emravaki yaptım,” derken onu üzmek istemediğim için bakışlarımı kaçırdım. Işıl iç çekerken koridoru aşıp salona girdi, onu takip ettim. “Evet,” dedi mutfak kısmına geçerken. “Heyet ile ilgili yaptığım haber yüzünden peşimde cellatlar olabilir.” Boş bir sandalyeye yerleşip sarıldığım klasörü masaya, çantamı yere, trençkotumu çantamın üstüne bıraktım. “Bende Necati Karadağ’ın nefretini kazanmış olabilirim,” derken klasörün kapağını açtım. “Ne yaptığını sormak bile istemiyorum…” diye söylendi. Ardından omzunun üstünden dönüp bana bir bakış attı. “…Aç mısın?” “Açım desem ayıp olur mu?” diye sorarken aynı zamanda klasörden çıkarıp aldığım ilk kâğıdı incelemeye başladım. “Olmaz, şnitzel kızartıyorum…” deyip buzdolabına yöneldi. “…O dosya ne?” “Şnitzel çok iyi tercih…” dedim ve ardından sorusuna yanıtladım. “…Karadağ İnşaat’ın altı aylık fatura özeti.” Işıl dolapları karıştırırken “Onu nasıl almayı başardın?” diye sordu. Omuz silktim. “Kendimce yöntemlerim var.” “Olmalı…” derken sesi pek mutlu gelmiyordu. “…Çünkü savcıya senden bahsetmeden restoranda parayı aklama ihtimalini çıtlattım…” Ocağın altını yakıp tavayı yerleştirdiğini seslerden anladım, çünkü sayılara bakıp faturaların detayını okuyordum. “…Pek üstünde durmadı. Galiba şimdiye kadar çok fazla teorim olduğu için insanlar üzerindeki inandırıcılığımı kaybettim.” “O konu hakkında bir şey düşünüyorum…” derken önümdeki kalın dosyaya kaydı bakışlarım. “…Tabii önce Karadağ İnşaat’ın temiz kaldığına emin olmak zorundayım.” “Sakın bana tüm o sayfaları kontrol edeceğini söyleme.” Başımı sayfadan kaldırıp ona baktım. Kalçasını tezgâha yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kızaran şnitzelin başında bekliyordu. O an durumumuz çok komik geldi. İki normal kadın, Işıl’ın mutfağında durmuş koskoca bir mafyanın peşine düşmüştük. “Mecburen kontrol edeceğim,” derken sandalyeye sırtımı yasladım. “Ayrıca üzgünüm Işıl… Başka gidecek bir yerim yoktu.” Umursamazca omuz silkti. “Evdekilere yakalanmak istemedin, anlayabiliyorum. Sorun değil İpek. Düşmanımın düşmanı dostumdur.” “Teşekkür ederim,” dediğimde yanıt vermedi. Bende oflaya oflaya önümdeki evrağa döndüm. Hatırladığım meblağlar zihnimin her köşesinden fırlayıp kafamı allak bullak etti, yarın izin günüm olduğu için şükrettim çünkü yarın da fatura görürsem kusabilirdim! KDV oranları normaldi, usulsüzlük yok gibiydi, şişirilmiş fiyat veya malzeme adedi yoktu, aldıkları işlerin oranı ile girilen fatura oranı tutuyordu. Işıl hazırlanmış yemeği önüme bıraktığında bile sohbet etmek yerine incelememe devam ettim, bir ara Işıl yardım etmeyi teklif etti fakat oranları bilmediğinden ve faturada herhangi bir anormalliği kaçırma ihtimali olduğundan reddettim. Gözlerim bir noktada bulanık görmeye başlarken zaman sular seller gibi akıp geçmişti. Işıl, kâğıt yığınına bakarken işim bitecek gibi görünmediği için onda kalmamı teklif etti. Samimiyetine inanarak abim ile anneme arkadaşım da kalacağıma dair mesaj atıp haber verdim. Yeniden kâğıtlara döndüm, zaman akmaya devam etti. Belime ağrı girdi, gözlerim sulandı. Kaslarım sandalye üzerinde oturmaktan kasılıp kalmış, onlarca sayı okuduğumdan şaşı olmuşken telefonum çalmaya başladı. Kurtarıcımmış gibi sarıldım telefona. Ekranı kendime çevirince Cihat’ın görüntülü aradığını görünce ise şoka girdim. Zaten onun babasına içimden sövmekle meşgulken beni arayarak kaşınmıştı! “Telefonla konuşacağım da odalardan biri müsait mi?” derken ayaklandım, bedenimi gerdim. Karşımda bilgisayara gömülmüş Işıl, kafasıyla kapıyı işaret etti. “Koridorun sağında.” Ona teşekkür edip uyuşan bacaklarımın üstünde sallana sallana salondan çıktım, koridoru geçerken odaya girmeden hemen önce bakışlarım vestiyerdeki aynaya takıldı. Belki saatlerdir kendimi harap etmemiş olsaydım bu kadar sinirli olmazdım fakat etmiştim ve inanılmaz sinirliydim. O yüzden gömleğimin ilk düğmesini açtım, saçlarımı toplu tutan kalemi tutup çıkardım, omuzlarıma dökülen tutamları biraz kabartıp dağılmış görüntümden tatmin olup odaya girdim. Koltuğa yürüyüp rahatça yerleştikten sonra Cihat’ı görüntülü aradım. Ben hazırlık yapana kadar onun araması düşmüştü hattan. Aramamı ikinci kez çalmadan cevapladı. Ekrana görüntü geldiğinde “İpek,” dedi Cihat coşkuluyla ve biraz yüksek sesle. Görebildiğim kadarıyla arabanın içindeydi, üstünde bugün giydiği gömlek duruyordu, demek ki eve gitmemişti. “Efendim,” dedim mayışmış gibi. İnternet netleşip tam görüntümü görebildiğinde kaşları çatıldı, inanamıyormuş gibi telefonu kendine yaklaştırdı, ekranda yalnızca alnı ile saçları kaldı. “Nerdesin sen?” “Söyledim ya…” derken anlık bir aydınlanma yaşadım. “…Arkadaşımdayım, ayrıca ne diye bağıra bağıra açıyorsun telefonu? Ya evde olsaydım?” Evde olma ihtimalime hiç takılmadı, telefonunu gözünün önünden çekmezken “Lan hangi arkadaşın bu?” diye çıldırdı. “Sana hesap mı vereceğim Cihat?” derken keyiften dört köşeydim, saatlerimi ne için harcadığımı bile unutmuş durumdaydım. “İpek, bana bak! Hemen konum atıyorsun.” “Aynen Cihat,” diye dalga geçtim. “Bak, attım şu an konum. Cehennemin dibi burası, merak etme sende VİP müşterisisin!” Sanırım yakası açık gömleğimi ve dağınık görünümlü saçlarımı inceledikçe öfkesi tavan yapmıştı, çünkü resmen burnundan soluyordu. “Nerede olduğunu söyle İpek! Sabrımın son demindeyim.” Emir kipi… “Bulamayacağın bir yerdeyim,” derken sol elimi kaldırıp bay bay dercesine salladım. “Arkadaşım çağırıyor, gitmem lazım. Umarım görüşmeyiz, bay!” Kendi kendime çalıp oynuyordum, ben cümlemi tamamlamadan Cihat bağırmaya başlamıştı. Tabii o azarına devam etmek isteyebilirdi fakat ben söyleyeceğimi söyleyip aramayı sonlandırmıştım. Duyduğum tek şey: “Bana nerede olduğunu söyleyeceksin,” oldu. Yeniden aradığında meşgule atarak yayıldığım koltuktan kalkıp Işıl’ı rahatsız hissettirmemek için etrafı incelemeden odadan çıktım. Salona gidene dek Cihat üç kez daha aramıştı ve her seferinde meşgule atmaya devam ediyordum. Döndüğümde Işıl kahve makinesinin yanındaydı. “Tam zamanında,” diyerek gülümsedi. “Şeker veya süt alır mısın?” Filtre kahve yapmıştı, mutfağı saran kokuyu içime çekerken elimde titremeye devam eden telefonu masaya bıraktım. “Hayır, sek kahveye ihtiyacım var şu an.” Işıl kahvelerimizi kupaya doldururken “Aradığın şeyi bulabildin mi?” diye sordu. “Bulamadım, inşaat şirketinin temiz kaldığını düşünüyorum hâlâ. Savcının dikkatini restorana çekmek zorundayız.” Işıl iki kupayı da eline alıp karşıma geçtiğinde bardağı bana uzatmadan önce duraksadı. Giderken ki halim ile dönüşteki halim arasındaki farkı hatırladığımda aniden utandığımı hissettim. Işıl’sa dudaklarına yayılan bir gülümsemeyle kupayı önüme bıraktı. Çaresizce kendimi savundum. “Hiç düşündüğün gibi bir şey değil o yüzden konuya odaklanabilir miyiz?” “Bir şey düşünmedim…” dedikten sonra gülmemek için dudağını dişledi. “…Herkesin özel hayatı kendine.” Onu aksine ikna edemeyeceğim için sol elimde çevirip durduğum kalemi masaya bıraktım. “Savcının dikkati diyorum Işıl, restoran diyorum.” Kupaya sarılıp bir yudum aldığımda karşımda iki dizini de karnına çekti. “Bir savcıyı o restoranı araştırmak için nasıl ikna edebiliriz ki? Hem de senin kendini ifşa etmemen gerekiyor.” “Bir yol var ama…” dedim bağdaş kurarken. “…Biraz çetrefilli.” “Çetrefilli olmasa biz işin içinde olmazdık zaten,” dedi şaşırmamış gibi. Sonra kendi kendine gülümsedi. “Sen bir dök içini bakalım.” İç çektim. “Başına biraz bela açabilirim.” Kahkaha attı. “İpek…” derken bakışları salonda dolandı. “…Beni öldürtmek isteyen adamlar var diye evimden çıkamıyorum ve binamın önünde yirmi dört saat boyunca iki polis bekliyor. Beladan korkuyormuş gibi bir halim var mı sence?” Başımı sallarken kahvemden bir yudum daha aldım. “Böyle söyleyince pek korkuyormuşsun gibi görünmüyor.” O da aynı şekilde kahvesini yudumladı. “O yüzden hadi, sadede gel.” Dediğini yaptım, hızlıca konuya girdim. “Kamuoyu oluşturacağız…” derken kupayı masaya bıraktım, bakışlarım evraklara dalıp gitti. Konuşurken İpek’e bakamadım. “…Restoran hakkında kaynaksız ve anonim bir haber sızdıracağız medyaya.” “Benim için sorun yok ama senin için riskli. Adamla daha yeni restoranda takıştın İpek. İlk akla gelecek isim sensin.” Başımı kaldırdım, masum gülüşümü takındım. “Restoran hakkında kötü konuşmayacağız ki. Övgü dolu bir haber yayınlayacağız ki zaten çalıştığım saatte sızarsa ben olabileceğim akıllarının ucundan bile geçmez.” Yeşil hareleri titredi, dudakları aralandı, kaşları çatıldı. Her mimiğini dikkatle izledim. Öfkesine yenildi ve bana çıkıştı. “O restoranı övmekten mi bahsettin sen?” “Hayır…” dedim başımı şiddetle iki yana sallarken. “…Necati Karadağ’ın vefa duygusunu övmekten bahsediyorum.” Sakinleşti, kaşları yukarı kalktı, dudaklarını birbirine bastırdı, bana sonsuzluk gibi gelen bir zaman dilimi boyunca sessiz kaldı. En sonunda ise ofladı. “Hiçbir halt anlamadım.” Hevesli bir şekilde açıklamaya başladım. “Necati Karadağ, o restoranı Baltacı ailesinden devraldı. Fırat Baltacı başı çekerken o aile organize suç örgütüne yardım ve yataklıktan içeri alındı. Rüşvet, uyuşturucu madde ticareti gibi ek cezaları var. En büyük patlayan olay ise bir yetimhanedeki çocukları bağımlı ve satıcı yapmalarıydı. Şimdi bu bilgilerden sonra düşün. Necati Karadağ o kadar yürekli bir adam ki tüm bu suçlar işlenmiş olmasına rağmen mâhkum eski dostunun restoranını satın aldı, anlatabiliyor muyum?” Işıl’ın gözlerinin içinde bir ışık parladı, arkasına yaslanırken birkaç saniye konuşamadı. Kendini toparlayabildiğinde ise “Adamı sosyal medyada linç ettirip restoranı hedef haline getirelim diyorsun yani…” dedi. Amacımı anlamıştı. “…Ve bunu adamı överek yapacağız. Helal olsun vallahi.” İki elimi havada hayali bir yazı varmışçasına açtım. “Necati Karadağ’dan vefa dersi!” Ellerimi indirirken gülümseyerek devam ettim. “Bak başlığı böyle atabiliriz. Haberde överiz ama araya birkaç detay bilgi serpiştiririz. Oklar restorana döner.” Işıl kupasına iki elini sararken şevkle kahkaha attı. “Mükemmel fikir!” Telefonum konuşmaya boyunca titremeye devam ettiğinden aklımdaki her şeyi dökmenin huzuru ile kendime çevirip ekrana baktım. Görmeyi beklediğim isim yerine Alparslan’ın ismini görünce endişeyle aramayı cevapladım. Işıl’dan işaret parmağımı kaldırarak izin istedim. Ben ağzımı açamadan Alparslan “Alo? İpek! Çok şükür,” dedi korkuyla. Onun gergin ses tonunu duyunca gerildim. “Alparslan ne oldu? Kötü bir şey mi oldu?” “Kötü mü?” dedi Alparslan. “Kötü denmez, kıyamet denir buna İpek! Cihat burada! Evin önünde!” İşte bunu beklemiyordum. Endişeyle hızlanan kalbim sakinleşirken çıkıştım elimde olmadan. “Ne saçmalıyorsun Alparslan?” Hışırtılar geldi, Alparslan cevap verirken kızgındı. “Bilmiyorum, götünü kestirmeye geldi herhalde! Sen telefonlarını açmayınca soluğu burada almış manyak herif! Konuş şununla yoksa Halil İbrahim’in karşısına çıkacağım diyor.” Sol elimle alnımı ovuştururken “Ver şuna telefonu,” dedim dişlerimi sıka sıka. Hışırtılar arttı, boğuk birkaç kelimelik konuşma kulaklarıma ulaştı ama ne dediler anlayamadım. Önce Cihat’ın gülüşünün sesi geldi telefonun diğer ucundan ardından keyif dolu sesi. “İpek?” derken e harfini gereksiz uzatışını yanımda yapmış olsaydı şaplağı ağzının ortasına yemişti. “Ne yapıyorsun sen ya?” dedim direkt konuya giderek. “Bana bak Cihat abimi katil edersen seni gebertirim ha!” “Abini katil edersem zaten gebermiş olurum İpek…” dedi gevşek gevşek. “…Şimdi bana nerede olduğunu söyle.” Sinirden gülmeye başladım. “Söylemiyorum be! Aptal mısın sen? Çık gitsene evimizin önünden!” Sanki çok normal bir şey söylüyormuşçasına sakince karşılık verdi bana. “Söylemeyeceğine emin misin? Son kez soruyorum çünkü.” “Söylemiyorum!” dediğim anda yükselen tiz sesle telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Bir anlığına ne olduğunu idrak edemedim. Ses o kadar güçlüydü ki beynim devre dışı kaldı. O an geçip gidince gözlerim şokla açıldı. Farkındalık yaşadım: Cihat, evimizin önündeydi ve elini hiç çekmeden kornaya basıyordu. Alparslan’ın endişesine bakılırsa abim evdeydi. Geri zekâlı herif kıskançlığından öyle kudurtmuştu ki abimi başına bela ediyordu! “Tamam tamam…” derken bağırmak zorunda kaldım. “Tamam, Allah’ın belası! Çabuk uzaklaş oradan! Söyleyeceğim!” Korna sesi kesilirken Alparslan’ın uzaklardan gelen sesini zar zor seçebildim. “Siktir git lan,” diyordu Cihat’a. “Aha valla koridorun ışığı yandı, git!” Kalbim sıkışırken arabanın motor sesini duydum, arama sonlanmadan hemen önce Cihat’ın eğlenen sesi kulaklarıma doldu. Cümlesi sinir uçlarıma dokundu, beynim kafatasımın içinde sallandı öfkeden. “Bana nerede olduğunu söyleyeceksin demiştim, İpek.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE