YİRMİ

2636 Kelimeler
Cihat’ın kafasını ağaca vurmasının üstünden yaklaşık olarak beş gün geçmişti: o günün ertesinde komodinime bırakılan gül yeniden gelmeye başlamıştı, Eyüp abi Rize’den eşyalarla birlikte gelmişti ve Gülendam abla, Eyüp abi ve Leyla’yı üç bina ötemizdeki müstakil eve taşımıştık, Alparslan beni gördüğü yerde kaçmaktan helak olmuştu, iş yerindeyse neredeyse her gün türlü bahanelerle herkesin girdiği faturalarını incelemiştim. Elimde var sıfırdı. İçten içe beni yiyip tüketen bir his geziniyordu damarlarımda. Baltacı ailesinin kirli paralarıyla açılmış restoranda oturduğum ve önüme konan ete baktığım anı silip atamıyordum zihnimden. Cihat o gün gelip olay çıkarmasaydı, o yemeği yemiş olacaktım ki öyle olsaydı toparlayabilir miydim, emin değildim. Bugün artık sabrımın son kırıntılarını tükettiğim gündü. Bordo tensel gömleğimi çekiştirerek klima bozulduğu için fazlaca ısınan ofisimizde ayağa fırladım. Masamın üstüne gelişigüzel attığım ve genelde takmadığım kimlik kartımı alıp ince ipini boynumdan geçirirken günlerdir aklımı rahat bırakmayan planı işleme koymaya karar vermiştim. Açık gri renk kalem eteğimin toplanan kısmını düzelttim. Boyu uzun olsa da yırtmacı derindi. Tarzımı biraz değiştirmiştim: en azından spor ayakkabı ile işe gelmiyor, topuklu ayakkabı giyiyordum. Topuklu ayakkabı işi Bade’nin başının altından çıkmıştı: bir kadının savaş boyalarının topuklu ayakkabı olduğuna beni ikna etmişti fakat günlerce üstünde kalınca savaş boyası yerine savaş işkencesi olduğuna kanaat getirmek üzereydim. Yine de şık göründüğüm için o işkenceye katlanıyordum. Ayakkabılarımın tıkırtısını duyan Ali, gömüldüğü ekrandan kaldırdı kafasını. “Nereye?” “Bir işim var,” dedim umursamazca. Hızlıca konuyu değiştirdim. “Ayrıca şu teknik servisi arayın klimaya baksınlar n’olur ya! Yandı buralar!” Yuvarlak derin kalemliğin içinde aldığım kalemi dudaklarımın arasına koyup düzleştirici kullanarak dalga dalga şekillendirdiğim ama odadaki nemin mağduru olarak tiftiklenen saçlarımı kıvrak hareketlerle topuz yaptım, dudaklarımın arasında koyduğum kalemi ise toka yaparak saçlarımın arasına sapladım. Daha düzenli bir imaj çizdiğimi düşünerek ofisten çıktığımda Ali’nin arkamdan seslendiğini duydum. “Kendi saçına bunu yapan sana neler yapar Yahya abi, çok uğraşma sen bu kızla.” Kendi kendime gülerken asansörün yanındaki merdivene yürüdüm. Cihat’ın odasına göz atabilmek için kaçamak bakışlar attığımda kapalı kapısıyla karşılaştım. Umursamamaya çalışarak merdivenlere yöneldim, iki kat indim. Muhasebe birimi yalnızca biz değildik, şirketin büyüklüğü göz önüne alınarak girdiğimiz faturaların toplu olarak kontrol edildiği başka bir birim vardı. Altı erkeğin bulunduğu ofise yürürken omuzlarımı dikleştirdim, yüzüme sahte iş yeri gülücüğümü yerleştirdim ve yapacağım dalaverenin ortaya çıkmaması için dua ettim. Bizim sorumlumuz Hüseyin abi en ortadaki masayı kullandığından sistemin aynı olduğunu düşünerek ofisin ortasındaki masayı kullanan adama doğru yürüdüm. Hiçbirini görmüşlüğümde yoktu fakat Ali’nin dedikodu sevdasından herkesi tanıyor gibiydim. “Kolay gelsin,” diyerek işini gömülmüş otuzlarının sonundaki kibirli Levent’in masasının önüne dikildim. Başını kaldırdı, tek kaşı havalandı. “Ben yardımcı olayım,” diyen kişiyi duyduğumda omzumun üstünden ona dönüp baktım. Ayağa kalkmıştı, gergin görünüyordu ve yaşı muhtemelen benden küçüktü. Levent’in sorumlu egosu önemsiz işler için rahatsız edilmeyi kaldıramıyor olacak ki genç yaştaki çocuğu tembihlediği tahmin ediyordum. “Levent Bey ile görüşmem gerekiyor ama teşekkür ederim,” dedim suçsuz günahsız genç bir çalışana yükselmek istemediğimden. Ardından gözlerimi yeniden huysuz adama çevirdim. “Bana son altı aylık faturaların kontrol çıktıları lazım…” dedim olabildiğince sakin halde. Levent döner sandalyesinde geriye yaslandı, tıraşlı çenesini ovarken “Neden sana son altı ayın dosyasını vereyim?” dedi. Bu kadar kolay olmayacağını daha önceden tahmin etmiştim, o yüzden kozumu oynadım. Onun kibirli tavrını kopyala yapıştır yaptım. Sol avcumu masaya dayarken öne eğildim, sağ elime boynuma astığım çalışan kimlik kartını onun gözüne sokarcasına havaya kaldırdım. “…Çünkü Cihat Bey istiyor. Yukarıda onunla aynı katta çalışıyorum.” Pek inanmış gözükmese de ismimi ve soyadımı okuyup yüzünü buruşturdu. İnandırıcılığımı yitirmemek adına bir kumar oynadım. Blöf yaptım: sağ elimdeki kartımı bırakıp boynumdan sallanmasını sağladım ve en itici tavrımla ona üstten baktım. “…Ara sor istersen. Valla ben Levent Bey vermiyor der çekilirim aradan. Senin başın yanar.” Kalbim kulaklarımda uğultu oluşturacak kadar kuvvetli atarken blöfümün işe yaramasını diliyordum yalnızca. Levent tavrımdan iyice rahatsız olurken bilgisayarının yanındaki telefonun ahizesine uzandı. Küfretmemek adına dilimi ısırdım. Şirket içi hattında Cihat’ın odasının dört haneli numarasını tuşlayıp ahizeyi kulağına yaslarken gözlerini bir saniye bile üstümden çekmedi. Huzursuzca kıpırdandım. Tek umudum kalmıştı: Cihat’ın o telefonu açmaması… Beynim anında devreye girerken onun toplantıda olduğunu söylemek için dudaklarımı araladım fakat Levent benden önce davrandı. “Alo, Cihat Bey?” Bitmişti: son umudum denizdeki köpüklerin sönüp gitmesi gibi yok oldu. Levent inadıma yaparcasına öne eğildi sandalyesinde, boynumda sallanan karta gözlerini kısarak baktı. Elimle kartı kapama dürtümü zar zor bastırdım. “…İpek Sipahioğlu burada, son altı aylık kontrol edilmiş faturaların dosyasını istediğinizi söylüyor. Doğru mudur?” Cihat’ın eline beni kovabilmesi için gerekli kozu verirken dudağımı ısırdım. Her kasım gerilmişti. Levent kaşlarını çatarken bıkkınca ağırlığı sağ bacağıma vererek duruşumu yamulttum. Yakalanmıştım. O dosyaları gizlice incelemek istemiştim, ezberleyerek bir yere varamayacağım için. Levent ahizeyi kulağından indirip telefonu kapatırken tek kaşımı kaldırıp gayriihtiyari “E?” dedim. Aslında amacım, ne olacağını sormaktı. Cihat buraya mı geliyordu yoksa güvenlik beni dışarı çıkarmak için yaka paça sürükleyecek miydi, bilmek istediğim buydu. Levent’se huysuzca “Bekle burada,” diyerek ayaklandı. Kilitli çekmecesinden bir anahtar çıkardı, sol tarafında kalan camlı dolaba yürüdü, o dolabın kilidini açıp mavi kalın bir klasör dosya çıkardı. Dolabı yeniden kilitledi, ardından masasının başında bekleyen bana doğru yürüdü. Klasörü tek kelime etmeden uzattığında gülümsedim. İlk hamleyi karşı tarafta beklemek, yüz yüze dövüşmüyorsan en doğrusuydu. “Teşekkür ederim…” dedikten sonra ismini bilmeme rağmen öne eğildim, gözlerimi kıstım ve onun boynundaki çalışan kartına baktım. “…Levent Ezmeci.” Ardından onu sinir etmenin keyfiyle doğrulup topuklarımın üstünde döndüm ve salına salına elimdeki klasör dosya ile ofisten çıktım. Kurumsal hayatta olmasaydık yüzüne kudur köpek diyebilirdim ama neyse ki şirket sınırları içerisindeydik. Asansörün zemin katta olduğunu görünce bıkkınca merdivenlere yöneldim, yirmi üç kat çıkmasını beklemek yerine iki katı bacaklarımı kullanarak çıkmayı tercih ederdim. O yüzden topuklu ayakkabılarımın tıkırtıları eşliğinde basamakları tırmandım. Merdiven bittiğinde bedenim kasıldı, kalbim yine canımı acıtırcasına atmaya başladı. Cihat’ın odasının kapısı artık açıktı: hatta kendisi kapının eşiğinde pervaza omzunun sol tarafını yaslamış duruyordu, sağ bacağını sol bacağının üstüne atmış, serseriler gibi önümü kesmek için an kolluyordu. Başımı dik tutarak onun tatlı gülüşüne kanmadan yoluma devam ettim. Beni durdurmazsa suçluluk psikolojisiyle durup açıklama yapmayacaktım. Onun yanından geçip koridoru devam etmiştim ki kulağıma çalınan ıslıkla adımlarım durdu. Tüm vücudumla ona dönerken kaşlarım çatıldı. “Bu neydi şimdi?” diye çemkirdim elimde olmadan. O ise tavrıma hiç takılmamış, aksine yüzündeki yamuk sırıtışla bedenimi süzüyordu. “Köpek mi çağırıyorsun Cihat?” derken ona doğru yürümeye başlamıştım. Köpek der demez o yaramaz tavrı dağıldı, sırtını hafifçe dikleştirirken “Pardon,” dedi. “Hayvanlık ettim.” “E biraz,” diye üste çıktım hemen pişmanlığından faydalanarak. Sağ omzumu duvara yaslarken onunla flörtleşiyor gibi göründüğümü düşünmemeye çalıştım. “Bir şey mi diyecektin?” derken klasörü sımsıkı göğsüme bastırdım elimden alma ihtimaline karşılık. Yeniden ruh hali dalgalandı, yaramaz bir çocuğa dönüştü gözümün önünde. Başıyla göğsüme bastırdığım klasöre baktı ve dalga geçer gibi güldü. “O elindeki güya benim istediğim dosya mı?” Yüzsüz yüzsüz cevap verdim. “Evet.” Başını hafifçe eğdiğinde aramızdaki mesafe azaldı, yakınlığımızın farkına o an vardım. Cihat gülmemek için kendini tutarken göz kırptı. “Odaya gel de bir inceleyelim dosyayı o zaman beraber.” “Eğer o odaya gelirsem klasörü ne yaparım biliyor musun Cihat?” dediğimde küfürlerden yola çıkarak aklına en az on ihtimal getirebildiğine emindim. Boğazını temizlerken artık gülüşünü saklayamadı. “Kurumsal dille kendi soruna kendin cevap vermeni tercih ederim.” “Tabii Cihat Bey…” derken gülüşümü korudum. “…O klasörü büküp büküp…” Cihat’ın gözleri büyüdü. Kocaman açtığı ağzını sağ eliyle kapatırken mahalledeki çocukları kınayan teyzelere dönüştü. “Çok ayıp.” Onun abartılı tepkisini umursamadan cümlemi bitirdim. “…Kırarım Cihat Bey. Ortada incelenecek bir şey kalmaz. Kolay gelsin.” Yaslandığım yerden doğrulup ona arkamı döneceğim sırada “Tamam, tamam,” diyerek durdurdu beni. “Kızma hemen,” derken sarıldığım klasöre bir fiske vurdu. “Şirketi başıma yıkma planının bir parçası mı?” “Evet,” dedim hiç gocunmadan. “Lafımın eriyim, biliyorsun. Niye sordun? Korktun mu yoksa?” Omuzları sarsılacak kadar güçlü bir kahkaha attı. Limon yemiş gibi yüzümü buruşturdum. “Altı aylık muhasebe kayıtlarıyla başıma yıkılacaksa bu şirket, zaten yıkılsın.” Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Beni yıldırma politikanı yemiyorum ve işim var, ofise dönüyorum. Görüşürüz.” Topuklularımın üstünde havalı bir geri dönüş yaparak koridorda ilerlediğimde aramıza güvenli bir mesafe açılınca Cihat, seslendi. “Yaz kızım, iki yüz torba çimento…” Klasörü kafasına fırlatmak için arkamı döndüğümde kapalı kapısı ve odasından dışarıya taşan kahkahasıyla karşılaştım. Sinirlerim zıplamış halde pata küte koridoru arşınlayıp ofise girdim, klasörü masama koyarken nefes alamadığımı hissettim. Önce Cihat’a olan sinirimden ter bastı sandım, sonra ise aklım başıma geldi. “Ay teknik servisi aramadınız mı hâlâ?” derken ellerimle yüzümü yellemeye başladım. Kumanda çalışmıyordu, klimayı kapatamıyorduk ve içerisi hamama dönüşmüştü. “Teknik servis sana özel çalışmıyor İpek,” dedi Yahya abi sıcaklamanın verdiği gerginlikle. “Defalarca aradık adamları! Bakımdalarmış, gelemiyorlar. Sen bir şeyler yapabiliyorsan buyur yap, yapamıyorsun söylenip başımı ağrıtma.” Yahya abi kafasının ortasındaki kel kısım bile terden parıl parıl olmuştu. En beterimiz Ali’ydi. Gömleği sırılsıklamdı. Çünkü klima onun tepesindeydi. Gözlerim ıslanıp ensesine yapışan saçlarına takıldı, ona rağmen hiç şikâyet etmiyordu. Oflayarak klimaya baktığımda Yahya abi yine ve yeniden çenesini kapalı tutmayı beceremedi. “Bir de yapabilecekmiş gibi bakıyor sabır ya!” Ne kadar zor olabilirdi ki? Tamir edemesem bile kapatabilirdim. “Yapılır ya…” dedim kendi kendimi ikna edercesine. “…Yapılır, yapılır.” Herkesin bakışları üstüme dönerken odanın en ücra köşesine attıkları komodine doğru yürüdüm. Komodini yedek kalem, kâğıt ve hesap makinesi depolamak için kullanıyorduk, şimdiyse yeni bir işlevi olmuştu; merdiven. Onu çekiştire çekiştire Ali’nin tarafına çektiğimde “Yok artık İpek,” dedi Ali bıkkınca. “Allah aşkına yapma.” “Çekil şuradan,” diye benden azarı yediğinde omuzları düştü. “Kime ne anlatıyorsam? Al! Al geç!” Komodini duvara yasladım, topuklu ayakkabılarımı çıkardım, Ali memnuniyetsiz ifadesiyle elini uzattığında ondan destek alarak komodinin üstüne çıktım. Dengemi sağlanabildiğimde Ali, elimi bıraktı. Yüzüme çarpan sıcak hava dalgası nefes aldırmazken etrafına bakındım. İçini açabilmek için vidalanıp vidalanmadığını kontrol ettim. Vidasız olduğundan kontrol kalemi gerekmiyordu. Ellerimi klimanın iki tarafında gezdirip pedal tarzında açma işlemini kolaylaştıracak bir nokta aradım. Yoktu. Şansımı aralık kısmından parmaklarımı sokup çekerek denedim. Bir şekilde klimanın kapağını açmayı başardığımda başımı eğip soluklandım. Parmak uçlarımda kalkıp içini kontrol ettiğimde bulduğum kapama tuşuna en çok benzeyen tuşa bastım. Yüzüme vuran sıcak hava dalgası ağır ağır yok olurken “Yaptın mı?” diyen şok içindeki Ali’ye keyifle cevap verdim. “Yaptım yaptım. Yani en azından kapattım.” Ali, ağırlık merkezimin sağı solu belli olmayacağından komodine oturmuş, düşmemi engellemişti. Tam klimanın kapağını kapatacağım esnada “İpek!” diye gürleyen Cihat’ın sesiyle irkildim. “Efendim?” derken korktuğumdan sesim gergin çıkmıştı. Oysa Cihat benden daha gergindi. “Ne yapıyorsun sen?” Ali’nin altımda kendi kendine mırıldandığını duydum. “Şimdi sıçtık.” Pozisyonumuz pek hoş değildi ama esip gürleyecek kadar anlamsız da değildi. Tamam, Ali’nin oturduğu komodine ayakkabısız şekilde çıkmış olabilirdim fakat klimanın kapağı açıktı yahu! Keyfimizden mi böyleydik yani? “Ne yapıyorsun diyorum İpek?” Klimanın kapağını indirmeye çalışırken “Hava almaya çıktım,” diye alay ettim. “İki metrenin üstü daha havadarmış, öyle diyorlar.” Klimanın kapağını yerine oturtabildiğimde kollarımı indirdim, arsızlığımdan dili tutulan Cihat’ı görmezden gelerek Ali’nin omzuna vurdum pat pat. “Yardım et.” “Bana elleme,” dedi Ali yalvarırcasına kısık sesle. “Arabam sanayiden bugün çıktı, n’olur bana elleme.” Eteğimi çekiştirerek düzeltirken kızgın bir sesle homurdandım. “Ali, yardım etsene!” Boynunu büküp mecburun ayağa kalktı, sağ elini kaldırıp tutmam için uzattı. Ondan destek alabilmek adına uzandığımda Cihat dibimizde bitti. Ellerimiz kavuşmadan dizlerimin altından kavradı. “Ya!” diye nidayla çığlık attığımda ayaklarımı yerden kesti, bedenimi hiç ağırlığı yokmuş gibi zemine bıraktı. “Bir daha seni böyle göreyim var ya…” “E?” dedim kaşlarımı çatıp. “Ne yaparsın? O nasıl cümle ya?” “Böyle bir cümle…” dedi burnundan soluyan Cihat. “…Bir daha seni böyle göreyim, bak bakalım ne yapıyorum ben!” Cihat’ın omzuna elimi attım, umarsızca. Onu destek alacağım duvar misali kullanırken topuklu ayakkabımı giymeye çabaladım. Aynı zamanda onunla kavga etmeye devam da ettim. “Ne yaparmışsın? Teknik servisisiniz yüzünden burada pişmiş tavuğa dönmüşüz, klimayı kapattığım için teşekkür edeceğine azarlıyorsun ya!” Cihat’ın kızgınlığı yok olup giderken hem ondan destek alıp hem onunla kavga ediyor olmama gülmeye başladı. Tövbe haşa ama Ali haklı olabilir miydi? Cihat’ı delirten ben olabilir miydim? “Beynim sulanıyor var ya…” dedi cebelleşmeme dayanamazken. Aniden tek dizinin üstüne çömeldi, omzundan destek aldığımdan bende öne doğru eğildim, ayakkabımı benim için sabit tutarken hâlâ gülüyor ve söyleniyordu. “…Her seferinde beynimi sulandırıyorsun İpek. Yani zirve olduğunu düşünüyorum, kendi kendime diyorum ki fazlasını da yapmaz herhalde. Bir şekilde daha fazlasını yapıyorsun, vallahi bak.” O ayakkabımı tuttuğu için daha kolay giyebildim. “Senin hayal gücün kısıtlıdır belki…” diye ona laf yetiştirdikten sonra hafifçe eğildim. “…Arkası büküldü ayakkabının, düzeltsene.” Cihat gülerken ayakkabımı düzeltti, ikisini de giyebildiğimde ise ayağa kalktı. Aramızdaki tehlikeli mesafeyi fark edince kıpırdandım durduğum yerde. Ali’nin uyarı niteliğindeki öksürüğü mekân ve zaman kavramını yeniden kazandırdı. Dört çift şoke olmuş gözün üstümüzde olduğunu bilirken tüm ciddiyetimle “Teşekkür ederim, Cihat Bey,” dedim. Gülüşü söndü, başını ağır ağır sallarken benim gibi ciddiyetle cevap verdi. “Rica ederim, İpek Hanım.” Hiçbir şey olmamış gibi diğer çalışma arkadaşlarıma dönüp “Kolay gelsin,” diyerek ofisten ayrıldığında boş boş arkasından baktım. “Niye geldi niye gitti şimdi bu?” dedim Ali’ye doğru yanaşıp. Artık Ali isyan etti. “Adam geldi, önemli bir şey diyecekti belki. Seni tepelerde geziyor görünce çıldırıp ne söyleyeceğini bile unuttu. Hâlâ bıdı bıdı konuşuyorsun İpek ya!” Ali’nin omzuna çarparak çarparak masama dönerken gerekli tribi attım. “Ay aman sustum.” Sandalyeme yerleşirken odadaki sıcaklığı düşürmek için pencere açan Yahya abiye bilmiş bilmiş bakarak onu huzursuz hissettirip çalışmaya döndüm. Zamanın nasıl geçtiğini bilmezken mesai bitimine dek başımı kaldırmadan bilgisayara gömüldüm. Nihayet çıkış saatim gelince trençkotumu koluma astım, çantamı omzuma taktım ve mavi klasöre sarılıp ofisten çıktım. Ali tın tın peşimden gelirken “Eve geçeceksen seni bırakayım,” teklifinde bulundu. Bir Ali, bir ben akıllanmaz insanlardık gerçekten! “Eve geçmeyeceğim Ali, sağ ol.” Teklifini nazikçe reddettim: eve geçemezdim, çünkü Karadağ İnşaat Grubu’nun altı aylık muhasebe kayıtlarıyla gitmek, abime lütfen çıldır demekle eş değerdi. Kayıtları başka bir yerde incelemem gerekiyordu. Biz asansörü beklerken odasından çıkan Cihat ceketini düzeltirken yanımıza geldi. Birkaç dakikanın ardından tıkış pıkış binebildik asansöre. Sol yanımda Cihat, sağ yanımda Ali vardı ve çevremizde sima olarak tanıdığım birkaç personel. “Ali…” dedi Cihat benimle konuşmayı es geçerek. “…Sanayiden almışsın arabayı, otoparkta gördüm.” Asansördeki kalabalığın uğultusuna rağmen Ali’nin yutkunuşunu duydum. “Evet, Cihat Bey.” “Beraber mi geçeceksiniz eve?” diye sordu Cihat alaylı bir ses tonuyla. Öyle sorarsan beraber geçecek olsak bile adam nasıl evet desin? “Hayır…” dedim sorunun muhatabının kendim olduğunu düşünerek. Cihat’a dönüp bakmadım. “…Ben eve geçmiyorum, bir arkadaşıma gideceğim.” Açıklamam alışkanlıktan fazla uzundu, farkına vardığımda kendime sinirlenerek huzursuzca kıpırdandım. “Arkadaş mı?” diye soran Cihat’ın boynunu esnettiğini göz ucuyla görünce neredeyse gülecektim. Biraz damarına basmak isteyerek “Evet…” dedim. “…Önemli bir arkadaş.” Hiç beklemediğim bir soruyla karşılaştım anında. “O önemli arkadaşın cinsi ne?” Sol tarafıma hayretle dönerken doğru duyup duymadığıma emin olmak istercesine “Cinsi mi?” diye sordum. Cihat ensesini kaşırken gözlerimin içine bakarak güldü. “Hayır, ismi dedim. İsmi ne?” Ona gülümseyerek karşılık verdim. “Sana ne.” Tavrı hiç değişmedi, eğleniyor gibiydi. “Senin hiç arkadaşın yok, İpek.” Gülüşüyle mest oldum fakat o konuşmaya devam ederek hayranlığımı öfkeye çevirebildi. Ona cevap vermeden önce biraz bekledim, asansör hızla iniyordu. Zemin kata geldiğimizde kapılar açıldı, Cihat’sa hâlâ benden cevap bekliyordu. Omzumun üstünden kışkırtıcı bir bakış attım. “Eski arkadaşlarım gidince yerine yenileri geldiyse demek ki haberin olmaması doğal.” Asansörün kapıları kapanmadan kendimi dışarı attım, asansörde otoparka inecek olan Cihat ile Ali kaldı. Kapılar kapandı, asansör kabini aşağı hareket ederken bir güm sesi geldi. Arkamı dönüp bakmadım, istediği kadar kudurabilirdi. Lobiye doğru yürürken atacak tek kurşunum olduğunu biliyordum: Cihat haklıydı hiç arkadaşım yoktu, o yüzden Işıl’a gidecektim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE