Her yanım kovalamaca oyunuydu, şirkete git, Cihat’ı kovala; eve gel, ailenden kaç derken tüm dengem alt üst olmuştu. Aklı alınan tek kişi o değildi, bende onunla yavaştan delilenmeye başlıyordum.
Cihat ile karşılaşmadan eve döndüğümde akşam yemeğine kadar kendi odamda saklanabilmiştim ve mantığım anca Cihat’tan kilometrelerce uzaktayken devreye girebildiğinde söylediği cümleler bir taş misali yüreğime oturmuştu.
Çay içemiyorum, getiren sen değilsin diye.
Yarım bıraktığım diziyi izleyemiyorum, kaldığım bölümü senden önce izlersem kızarsın diye!
Yürüyüşe gidemiyorum, hep seninle gidiyorduk diye!
Cümleleri zihnimin duvarlarına çarparak ardı ardına yankılanırken geçmişte kalbime çektiğim kalın kalın dikenli tellerde çiçekler açmaya başladı: oradan oraya savrulan düşüncelerimi toparlamaya çalıştığımda iki zıt fikir çakıştı birbiriyle. Cihat’tan değil de başka birinden çay içemiyorum, getiren sen değilsin cümlesini duysaydım muhtemelen zıkkım içmesini ve koca poposunu kaldırıp o kadar çok içmek istiyorsa çayını kendisinin koymasını söylerdim. Cihat söylediğindeyse özleminden geberiyormuş gibi yorumlamıştım. İşte fikirlerim burada çatışıyordu. Hem özleminden geberiyor hem de gitmem için bana yalvarıyordu.
Gel diyordum gelmiyordu, acı çektiğinde yanında olmaya çalışıyordum, izin vermiyordu. Tek kelime etmeden ona sarılıyordum, kollarını açıyordu; sımsıkı sarıyordu.
Ne yapıyorduk, artık bilmiyordum bile.
Akşam yemeğinde sessizliğimi fark ederek kimse üstüme gelmemişti, işe girdiğim günden beri farkındalardı gerçi dalgalı ruh halimin. İş yerimin nerede olduğunu sormak dışında merak etseler de tutuyorlardı kendilerini. Karışmalarını istemeyerek ayaklanacağımı biliyorlardı çünkü.
Masayı toplamaya başladığımızda Alparslan kenarda köşede denk getirip tek başıma yakalamıştı beni. Konuşması gereken önemli bir şey olduğunu söyleyerek dışarı çağırmıştı: başta Hüma ile ilgili olduğunu düşünmüştüm; ona hediye almak istiyor olabilirdi, bir sürpriz hazırlamak için yardımıma ihtiyaç duyabilirdi veya abimi düğün hakkında yumuşatmam için bana rüşvet teklif edebilirdi.
Alparslan’ın endişeleri genellikle Hüma ile ilgili olurdu, tuhaf davranışları ile gerginliğini nişanlısı hakkındaki endişesine yormuştum.
O yüzden tahminime dayanarak üstümdeki renkli polar takımla bahçeye çıkmıştım onun peşinden. Bahçede konuşmak yerine kolumdan tutup sokağa çıkardığında hırkamı almak için dönemedim bile.
Alparslan kıpır kıpır yerinde duramıyor, beni de peşinde sürüklerken kendi kendine söyleniyordu.
“Ulan bir kişi be! Bir kişi ya! Yapma dediğimizde yapmasa! Kan çekiyor ama kan. Halil İbrahim’in kardeşisin sen, Tuğrul ile Akif’in kuzenisin yani. Hepinizin damarlarında kan yerine inat dolaşıyor lan… Hepiniz ayrı ayı pek seviyorsunuz burnunuzun dikini!”
Ağzımı bile açmadan, onunla tartışmadan nasıl inatçı olmuştum, bilmiyordum. Muhtemelen bütün akşam içi içini yemişti, başa çıkamadığım duygularla uğraştığımdan fark edememiştim.
“…Yani senin elin kolun bağlı oturmayacağına emindim ama… Bu kadarını bende beklemiyordum. Git, bağır çağır. Bitsin gitsin! Olayı bu raddeye getirmek mantıklı mı?”
Karın ağrısını yavaş yavaş çözmeye başladığımda ağız ucuyla söylediği her şey anlam kazandı. Salak değildim.
Alparslan, Cihat’ın şirketinde çalıştığımı öğrenmişti.
Konuyu onun açmasını bekledim, yüzde birlik bile olsa gerçeği bilmeme ihtimali vardı ve pot kırıp her şeyi takır takır dökülmek istemedim.
Sessizliğimi, mahcubiyet sandı: evimize en yakın parkın ortasına geldiğimizde karşıma dikildi ve sesini yükselterek öfkeyle çıkıştı.
“Yarın istifa edeceksin.”
Onun sert tavrından zerre etkilenmedim.
“Emrin olur paşam,” dedim onun aksine gayet rahatça. “Hemen istifa dilekçemi yazarım, altına imzayı sen atarsın. Nasıl fikir?”
Alparslan ilk başta ciddi olduğumu düşünerek çatık kaşlarıyla başını aşağı yukarı sallayarak beni onaylamıştı fakat cümlemin sonunda alay ettiğimi anlayarak bakışlarını üstüme çevirdi. Konuşurken sesi bana inanamıyormuş gibi geliyordu kulağa.
“İpek bir de dalga geçiyorsun!”
Omuz silktim.
“Evet dalga geçiyorum, çünkü ne zaman çalışacağıma da ne zaman istifa edeceğime de benden başkası karar veremez Alparslan! Ben şimdi karşına dikilip Hüma ile olan nişanı at desem atacak mısın?”
Gözlerini kırpıştırdı boş boş.
“Bu ne saçma sapan bir empati yöntemi?”
“Arslan…” dedim kendimi sakinleştirmeye çalışarak. Aslında öfkeli değildim fakat cümleleri beni kışkırtmaya devam ediyordu. “…Benim hayatımla ilgili kendi kendinize kararlar alamazsınız. Ailem olsanız bile.”
“İpek!” dedi Alparslan dayanamıyormuş gibi. Bana doğru bir adım atarken tartışmamızın diyalogumuzu hiçbir yere götürmeyeceğinin farkındaydı. Çünkü sinirliyken üstüme geldiğinde pek mantıklı düşünebildiğim söylenemezdi. Beni çok iyi tanıdığı için sesini alçalttı, azarlar tavrını yumuşatır gibi oldu. “Cihat’ın şirketinde çalışamazsın!” dedikten sonra aklına ne düştüyse yeniden yükseldi. “Halil İbrahim duyarsa ne olur hiç düşünmüyor musun sen ya?”
Biliyordum: abim duyarsa çok kızacaktı, çok kırılacaktı; neler olabileceğini en iyi ben biliyordum. Abim kasırga misali esecekti, gürleyecekti. Nihayetinde ise beni anlayacaktı. Bir şeylerin gizlenmesinin ne kadar kötü hissettirebileceğini, olayın dışında bırakılmanın kalp kırdığını görecekti.
Başımı hafifçe salladım ve Alparslan’ı iyice çıldırttım.
“Abim duyarsa ne olacağı benim problemim, senin değil.”
Sağ bacağı stresle sallanmaya başladı.
“Sana inanamıyorum, İpek… Eğer yarın istifa etmezsen Halil İbrahim’e nerede çalıştığını söyleyeceğim, çünkü sen hâlâ olayın ciddiyetini kavrayamamışsın!”
Gerginliği her halinden belliydi: ellerini koyu renk saçlarının içinden geçiriyordu, açık kahverengi gözleri fütursuzca etrafta geziniyordu, önümde volta atmaya başlamıştı.
Tehdidiyle gülmeye başladım.
“Sen nasıl öğrendin peki Cihat’ın şirketinde çalışmaya başladığımı?” derken onu inceledim, vücut diliyle mutlaka bir açık verecekti. Bir saniye içinde duraksadı ve yakalanmanın getirdiği endişeyle iki kaşının ortası kırıştı. Gözlerini aşağı indirdi ki beden dilinden suçlu hissettiğini anladım. Kollarımı gevşek gevşek göğsümde kavuşturdum ve dudaklarım iki yana kıvrıldı. Blöfüm için gerekli ifadeyi yakaladığımdan rahatladım. Hüma değildi, Cihat söylemişti. O kadar emindim ki hiç düşünmedim.
“Olur hadi gel…” derken Alparslan’a yaklaştım birkaç adım. “…Gel, gel. Niye bön bön bakıyorsun? Hadi, abime gidiyoruz Alparslan. Sen ona benim Cihat’ın şirketinde çalıştığımı söyle, bende ona senin hâlâ Cihat’la görüştüğünü söyleyeyim. Bakalım hangimize ne oluyor?”
“İpek…” dedi şok içinde. Onlar bana hiçbir şey söylemezken salağa yatıyorum diye iyice beni salak sanmaya başlamışlardı! “…İpek, saçma sapan konuşma. Ben niye görüşeyim Cihat’la?”
Hemen sebeplerimi saymaya başladım.
“Birincisi Cihat’a ismiyle hitap eden tek kişi sensin herkes beş harfli diyor adama, ikincisi Cihat mahalleye geldiğinde ve benim en sevdiğim şarkıyı açtığında abim onu serseri sanıp ayaklandığında abimi durdurdun çünkü gelenin Cihat olduğunu biliyordun, üçüncüsü görücü usulü işimi Cihat’a yumurtladın ve son olarak dördüncüsü bugün Cihat seni arayıp her şeyi döküldü ve beni istifa etmeye zorlamanı söyledi. Bence abimi ikna etmek için yeterince sebebim var, Alparslan…” Pis pis sırıttım. “…Karar senin tabii. Abim kız kardeşi olduğum için beni vurmaz ama… Sen hem Hüma ile nişanlısın ki hâlâ seni dövemedi, içinde uhde kaldı hem de benim hakkımda içeriden bilgi sızdırdın. Hangimizin topuğu tehlikede sence?”
Alparslan’ın kendine gelmesi için birkaç dakika beklememiz gerekmişti. Beni dinlerken eğdiği başını kaldırdı, iki eliyle havaya daire çizerken hayretler içinde sordu: “Tüm bu olayların merkezinde sen ve Cihat varken olay nasıl bana girdi?”
Keyifle yanıtladım.
“Çünkü beni tehdit ettin… Biliyorsunuz! Huyumu biliyorsunuz ya! Emir kipinden nefret ederim, yapamazsınız demeyin yapana kadar hepinizin iliğini kemiğini kuruturum Alparslan!”
Alparslan kendi saçını yolar gibi çekiştirirken bakışları benden başka her yerde gezindi, o an kurduğum psikolojik üstünlükle başımı dikleştirdim.
“Burada değil mi?” derken yine kendimden emindim. Alparslan iyice paniklemişti, Hüma’yı öne sürünce ismi gibi aslan olan adam afallayıp fark görmüş tavşana dönüşüyordu. Çaresizce hiçbir duygusunu gizleyemeden “Ne alakası var ya?” dedi tam da yalan söyleyen bir erkeğin vereceği tepkiyle. “Ne… Ne… Kim burada ya? Yok artık, sen kafanda kurmuşsun kızım.”
Ona inanmadığımı belli edercesine gözlerimi devirdim.
“Cihat nerede Alparslan?”
“İpek ayıp ediyorsun artık ha…” derken omuzlarını dikleştirdi. Hüma’nın benim üzerimde işe yarayan taktiğini deneyerek baygın bakışlarımı onun gözlerine diktim. Birkaç dakika boyunca karşımda inandığım şeyin aksine beni ikna etmeye çalıştı, helal olsun benden uzun dayanmıştı. Fakat bir noktada tavrımdaki inanmaz duruşa, kendimden eminliğime yenildi.
Sağ elini kaldırdı, işaret parmağıyla arkamda kalan geniş meşe ağacını işaret ederken “Orada,” dedi. “Bak abine… İpek…”
Onu dinlemedim pek. Alparslan’a arkamı dönüp gösterdiği noktaya doğru yürümeye başladım. Zaten Cihat’ın ne saklanacak vakti vardı ne de kaçabilecek alanı. Kaldı ki olsa bile Alparslan’ın elini havaya kaldırıp açık açık onun yerini ifşa ettiğini görmüştü, kaçmayacak kadar zekiydi. Ağacın kenarına omzunu yaslayarak ortaya çıktı: takım elbiselerinden kurtulmuştu, asker yeşili spor ceketi, bol kargo bej rengi pantolonu ve beyaz spor ayakkabılarıyla geçmişte kalbimi çalan adama dönüşmüştü.
Yüzünde aptallaşmış bir ifadeyle elini havaya kaldırdı selam verircesine.
“Merhaba İpek.”
“Merhaba Cihat,” dedim onları yakalamanın getirdiği şevkle sesim keyif dolu çıkarken. Umarsızca halini hatrını sordum. “Nasılsın?”
Cihat bağırıp çağırmadığımı görünce gevşedi ve dudakları iki yana kıvrıldı.
“Seni gördüm daha iyi oldum, sen nasılsın?”
“Seni gördüm, sinir stresim tavan yaptı, ne olsun.”
Söylediklerimin aksine yüzümde hafif bir tebessüm olduğundan Cihat cümleyi biraz geç anladı. Gülen yüzü soldu, bedeni gerildi. Tek kelime çıktı ağzından.
“Açıklayabilirim.”
“Açıkla,” dedim elimi belime atarken. İşte bu hamleyi de Gülendam abladan öğrenmiştim: insan eli belinde, yargılar bakışlarla izlenirken sağını solunu karıştırır hale gelebiliyordu. Cihat’ta öyle oldu.
“Sen şimdi bir anda açıkla deyince… Dinlemezsin, biraz öfke boşaltıp… Bağırıp gidersin diye düşünmüştüm. Pek bir açıklama metni oluşturamadım şu an karşındayken.”
“O zaman ben senin yerine açıklayayım…” dedim karşımdaki iki adamın endişeleneceği bir yüz ifadesiyle. “…Baban benden rahatsız oldu, tartıştınız. Baban bana zarar verebilir diye korktun ve Alparslan’ı beni istifaya zorlaması için ikna ettin diye düşünüyorum. Doğru mu?”
Alparslan konuşmamızın arasına daldı, karşılıklı duruyorken aramıza girdi ve bakışlarını bir Cihat’a bir bana çevirdi. En son gözleri karşımdaki adama takılı kaldı ve tane tane konuştu.
“Kız az önce bizi suçüstü yakaladı, hesap sordu, üstelik sen o hesabı veremeyince senin yerine açıklama yaptı. Biz boku yemişiz Cihat.”
Başımı sallayarak onayladım Alparslan’ı. O sırada Cihat, burnunun dibine giren Alparslan’a bir kez bile dönüp bakmamıştı. Bakışlarının hedefi direkt olarak bendim: gözünü bile kırpmıyor, aralık dudaklarıyla ve mavi ekran vermiş haliyle yalnızca beni izliyordu. Onu kendine getirmek için alayla güldüm.
“Ne oldu?” dedim damarına basmak için. “Tazminat davasını kazanırım da beş parasız kalırsın diye mi korktun?”
Alparslan’ın yanında Cihat’ın donundan bahsetmek istememiştim, çünkü durum yanlış anlaşılabilirdi. Eğer yalnız olsaydık cümlem daha farklı olurdu.
“Hayır,” dedi Cihat kendine gelip sol elini ağaca yaslarken. Yüzüne tuhaf bir gülüş yayıldı, bakışları saçlarımdan başlayarak ayakkabılarıma kadar indi. “Seni kovdurup öfkeni üstüme çekmeyeyim diye düşündüm ama…” derken gülüşü silindi. Resmen farkındalık yaşadı. İfadesi mahcubiyetle dolarken sesi kısıldı. “…Kovdursaydım daha az kızardın muhtemelen.”
Mimiklerimi abartılı şekilde kullandım.
“E yani.”
Alparslan yeniden aramıza girdi hevesle.
“Kızım sen melek maskesi takmış bir şeytansın.”
Aslında alıngan bir anıma denk gitseydi bu cümleyi Alparslan’ın burnundan getirebilirdim fakat onları avucumun içine alıp yakalamanın keyfiyle yalnızca kahkaha attım.
“Ben hiç melek maskesi takmadım Arslan, size inisiyatifli davrandım.”
Cihat ile Alparslan birbirlerine bakıp aynı anda aynı şeyi söyledi.
“Haklı.”
“Haklı.”
Onların şebekliği karşısında yüreğim sımsıcak oldu aniden. Hatıralarımız gözümün önüne gelirken üçümüzü evin bahçesindeki ahşap masamızın çevresinde oturup gülüşüyorken hayal ettim. O an içime saplanan sancıyla gülüşüm dağıldı, bir daha hiç o masada hep beraber oturamayacağımızı düşününce kalbim sızım sızım sızladı.
“Şovunuz bittiyse…” derken tadımın kaçtığı her halimden belliydi. “…Gidiyorum ben. Bir daha da bana oyun oynarken dikkatli davranın, aklınızı alırım.”
Sol tarafıma dönerek çimenlik alanda ilk adımı attım ama bileğime sarılan parmaklar gitmeme engel oldu. Cihat’ın sımsıcak elinin temas ettiği nokta alev alev yanarken yutkunamadım. “İpek,” derken vücudumu yakınına çekti. Hamlesi karşısında hazırlıksız yakalandım. Beni gitmemem için durdurduğunu sanıyorken iki avucuyla sarıp sarmaladı elimi. Bileğimdeki tutuşu sağ elimin tamamını kapsayınca yüreğim bana ihanet ederek lisedeki halim gibi çarpmaya başladı. “Kızım çok üşümüşsün sen.”
“Biraz üşüdüm,” diye kabullenirken öfkem uçup gitti, Cihat’ın gözlerinden kaçınarak ellerimize baktım. Ses tonum olması gerekenden biraz naif çıkmıştı: az önce cır cır öten çenem, Cihat’ın savunmasız anıma denk getirdiği temasıyla kedi miyavlamasına dönüşüvermişti. O tavrımın yumuşadığını bile fark etmezken gayriihtiyari avuçları arasına aldığı elimi yukarı çekti, başını eğdi. Hem nefesini üfleyerek hem de ellerini hafifçe sallayarak tenimi ısıtmaya çalıştı. “Niye üstüne bir şey almadan çıkıyorsun sen?” diye söylenirken Alparslan’ın varlığı silinip gitmiş gibiydi. “Sabahları havalar ısındı ama akşamları ayaz vuruyor.”
Kendimi durduramadım, sol elimi kaldırdım. Masum masum mırıldandım.
“Bu elim de üşüdü.”
Cihat sol elimi de avucuyla oluşturduğu çukura alırken hülyalı bakışlarım üstünde gezindi. Ellerimi ısıtan şey üflediği nefes değildi, teninin temasıydı. Hareketlerimi kontrol edemezken anın büyüsüne kapılıp gözlerimi kırpıştırdım. Cihat’sa ellerimi biraz daha dudaklarına yaklaştırdı, neredeyse dudakları parmaklarıma değecekti. İçinde kaybolduğumuz an Alparslan’ın şoktan yükselen sesiyle bölündü.
“Ulan Tuğrul, Hüma ile beni her gördüğünde böyle mi hissediyordu acaba?”
Cihat’la aynı anda sağ tarafımızda kalan Alparslan’a döndük.
“Cihat…” diyerek başını iki yana salladı dehşet içinde. “…Delirme lan. Bak seninle ben farklı durumlardayız ha. Siz beraber büyüdünüz oğlum, yemin ediyorum Halil İbrahim topuğuna sıkıp bırakmaz seni. Götünü keser yani, benden söylemesi.”
Cihat duyduklarıyla yakınlığımızı yeni fark etmişçesine bakışlarını birbirine karışan ellerimize çevirdi. Kalbim duvarlarının arkasına saklandı, bakışlarım değişti, boynum büküldü, yüreğimi sarmalayan dikenli tellerde açan çiçekler soldu. Cihat’tan o hamleyi bekledim: Alparslan’ın aramızdaki bir şey varmışçasına yaptığı imaya kızacağı anı…
O an gelmedi.
Cihat, Alparslan’a ne saçmalıyorsun demedi, kaşlarını çatmadı, ellerimi bırakmadı. Kahverengi ile yeşilin harmanlandığı ela gözlerini kaldırdı, gözlerimin tam içine baktı.
Yıllarca göğüs kafesimi daraltıp boğazıma bir yumru misali oturan cümlesi zihnimde ardı ardına yankılandı.
“İpek, benim kız kardeşim gibi… Çocuk daha o, gözümde.”
Cihat’ın suskunluğuna karşılık senelerce omuzlarımda taşıdığım yükü atmaya karar verdim.
“Konuşsana Cihat…” dedim onun bakışları gözlerimden kıpırdayan dudaklarıma kayarken. “…Desene Alparslan’a: İpek, benim kız kardeşim gibi… Çocuk daha o, gözümde diye.”
Cihat’ın sımsıcak elleri buz kesti, duyduklarına inanamıyormuş gibi gözleri irileşti, öyle sert yutkundu ki âdem elması aşağı yukarı hareket ederken benim canım yandı sanki.
Cihat o gün onları dinlediğimi bilmiyordu, o cümleleri duyduğumu da. Bugüne dek öğrenmemişti.
“O ne demek ya?” dedi merakından kuduran Alparslan. “Ne oluyor?”
“Ne olduğunu ben söyleyeyim…” dedi Cihat. Ellerimi avuçlarının arasından kurtardım, dokunuşu ona karşı duygularımı yumuşatıyordu. Onunla teması kesip aşağı indirdiğim ellerime bakıp sonrasında Alparslan’a döndü ve dudaklarına tatsız bir gülüş yerleşti. “…Dün yediğim hurmalar bugün beni tırmalıyor dayıoğlu.”
Alparslan durumdan hiçbir şey anlamazken boş boş ikimize baktı. Cihat’sa bir adım geri çekildi, göğsü derin nefeslerle inip kalkarken inanamaz gibi kendi kendine mırıldandı.
“Kafamı dağlara taşlara vurayım diye yapıyorsun, yemin ederim ki kafamı kırayım diye yapıyorsun!”
“Valla burada dağ taş yok…” dedim iki elimle etrafı gösterirken. “…Kafanı bir yere vurmak istiyorsan ağaç var…” derken Alparslan benimle konuşurken arkasına saklandığı geniş meşe ağacını işaret ettim parmağımla. “…Ona istediğin kadar kafanı vurabilirsin.”
Aslında amacım onu daha fazla kışkırtmaktı: gerçekten o meşe ağacına alnını çarpacağını düşünmemiştim. Cihat, ben son cümlemi tamamlamadan sertçe ağaca kafasını vurmaya başlayınca birkaç saniye kendime gelemedim. Bedeni ağaca dönükken direkt alnını çarpıyor ve her vuruşunda bir cümle kuruyordu.
“Dilimi eşek arıları soksaydı… Sussaydım ya la ben… Büyük konuştun… Ne demişler?… Büyük lokma ye… Büyük konuşma…”
An itibariyle mutluluktan ayağım yere değmiyordu: çünkü yıllarca sevgisini en derin yerlerde gizlediğim adam, kafasını ağaca vura vura bana çocuk ve kız kardeş dediği için pişmanlık duyuyordu. Dudaklarımdaki gülüşü bastırmaya çalıştığımda Alparslan omzumu dürttü. Baygın bakışlarla ona döndüm.
“Onu durdurmayacak mısın?”
Omuz silktim.
“Ben mi vuruyorum canım kafasını tutup ağaca? Neyi durdurayım? Dursun kendi kendine!”
Alparslan umursamazlığım karşısında hiddetlendi.
“İpek adama sen dedin kafanı ağaca vur diye!”
Hâlâ sükunetimi koruyabiliyordum.
“Sende bana istifa et dedin Alparslan ama ben etmedim. Birbirimizin her dediğini yapıyor muyuz biz? Kafanı ağaca vurabilirsin dediğim için vuruyorsa suçlusu ben miyim? Kendi aklı var fikri var!”
Alparslan’ın acıyan gözleri Cihat’a döndü. Onun herhangi bir şey demesine izin vermeden omzundan ittirdim.
“Of tamam hadi sen durdur şu adamı, akşam akşam millet toplanacak deli mi bunlar diye! Ben eve gidiyorum…” derken saçlarımı savurdum neşeyle. “…Ayrıca kurtuldunuz da sanmayın, bunlar iyi günleriniz. İkiniz de avucumun içindesiniz!”
Arkamı dönüp yürürken Cihat’ın bana karşı kullandığı kardeş kozunun boşa düşmesine o kadar mutluydum ki kalbim pır pır atıyordu. Dudaklarımdaki gülüşü daha fazla bastıramadım, heyecanımı sindiremedim. Alparslan’ın hayret dolu bağırışı kulaklarıma ulaştı.
“BİR DE BUGÜN İYİ GÜNÜMÜZ MÜ?”
Evet, öyleydi: rüzgâr eken fırtına biçerdi, kendi düşen de ağlamazdı.