Ortamdaki hava tuhaf ve ağırdı: saatlerdir beraber çalıştığım ofis arkadaşlarım tek kelime etmemişti, Ali bile. Dün ki restoranda kırmalı dökmeli kavganın şokunu yaşadıklarını tahmin edebiliyordum, kimse neler olduğunu çözememişti. Her şeyin üstüne kendi istediğim saatte şirkete gelip deri ceketimi sandalyeye asmış ve düğüne hazırlanmışım gibi görünen elbisemle çalışmaya başlamıştım. Bir tık haklılardı, benimle irtibata geçmeyerek.
Öğle yemeğinden sonra da o sessizliğin sürüp gitmesiyle daha fazla dayanamadım ki bence iyi bile dayanmıştım.
Ali’nin sandalyesine yaklaşırken bakışlarım onun bilgisayar ekranındaydı. “Ali ya sayfa kapanıp duruyor bende,” derken girdiği faturalara göz atmaya başladım. İşaret parmağımla programdaki bir noktayı gösterdim. “Şu eke tıklıyorum, ekran gelmiyor.”
Faturalar, sol tarafındaki dosyadaydı. En son girdiği faturaya bakarken Ali’nin “O bazen sistem hatasından oluyor,” diye açıklama yapışını dinliyormuş gibi davrandım. Başımı onaylarcasına sallarken benim girdiğim faturalar ile Ali’ninkiler arasında herhangi bir fark bulamayınca geri çekildim. “Teşekkür ederim,” derken saçlarımı savurdum. Ali, onunla konuştuğum için rahatlamış gibi iç çekti.
“Kahve içer misin?”
“İçerim,” dedim hevesle ona dönerken. Ali, yaramazlık yapmış ve yaptığı şeyle gurur duyan bir çocuk edasıyla sırıttı.
“Yaparsan bende içerim İpek.”
“Elini ilk kaldıran kahve yapar,” diye hızlıca ortaya iddia attığımda Ali pat diye sağ avucunu bana dönük halde havaya dikti. “Şimdiden eline sağlık,” deyip sırıtırken bilgisayarıma çevirdim gözlerimi. “Nasıl ya?” dedi Ali şok olmuş şekilde. “Elimi ilk kaldıran kişi olmam gerekmiyor muydu? Kazandım yani. Niye kahveyi ben yapıyorum?”
Hüseyin abi çaprazımızda otururken başını bilgisayarının üstünden uzattı, kıs kıs gülerken “Elini ilk kaldıran kahveyi yapar dedi Ali,” diye cümlemi tekrarladı. Ali hâlâ neden ihalenin ona kaldığını anlamaya çalışırken gözlerimi devirdim. “Yani ilk elimi kaldırdım ve kazandım?” derken sesindeki soru dolu tınlamaya neredeyse kahkaha atacaktım. Onun sırtına vurup pış pışlarken “Kazandın, kazandın…” dedim. “…Ama işte ödül kahveyi yapmaktı.”
Ali allak bullak olmuş ifadesiyle ayaklanırken sırtımı sandalyeye yasladım. O, arkamdan dolanıp ofisten çıktığında bir dakika boyunca işlerle uğraşıyor gibi davrandım. Sonrasında ayağa kalktım, oturmaktan uyuşan kaslarımı açmak istediğimden bedenimi gerdim. Karşımdaki masada işine gömülmüş Kemal abiye doğru yürürken yüzüme mahcup bir ifade yerleştirmek için uğraştım.
Parmaklarımı birbirine geçirdim, utangaç bir tavırla Kemal abi varlığımı fark edene dek ki yaklaşık otuz beş saniyeydi, başında dikildim. Kemal abi, bıkkınca burnunun ucuna çektiği numarasız korucuyu gözlüğünün üstünden bakışlarını üstüme dikti. “Abi ya…” dedim hafifçe gülümseyerek. “…Ben sistemde bir şeyi tam anlayamadım.”
“Neyi?” dedi Kemal abi sanki onun zamanını çalıyormuşum gibi davranarak. Gerçekten kendi şirketi olsa bu kadar çalışma aşkıyla yanıp tutuşamazdı! “Meblağı giriyorum abi şimdi…” derken masanın etrafından dolandım, sol elimi sandalyesine yasladım, böylelikle Yakup abinin bilgisayarına da yaklaşmıştım. İşaret parmağımla ekranı gösterdim. “…Sonra aşağıdaki satıra geçmek için enter tuşuna basıyorum hem girdiğim meblağı siliyor hem de aşağı kutucuğa inmiyor ve ekran donuyor.”
“İyi izle bir kere göstereceğim,” dedi Kemal abi ciddiyetle. Onu onaylarcasına başımı sallarken öne eğildim, tüm odağımı topladım ve görebildiğim sayılar ile girdilerin verilerini ezberlemeye çalıştım. O sırada Kemal abi fareyle bir kutucuğa sağ tık yaptı, kaydet tuşuna bastı ve ardından başını bana çevirip baygın bakışlarla salak olduğumu düşündüğünü belli ederek enter tuşuna eziyet etti.
“Bu kadar.”
Mahcup mahcup sırıtırken doğruldum ve Yahya abi tam istediğim şeyi yaparak kadın düşmanı zihniyetini ve gevşek ağzının dizginlerini elinde tutamadı.
“Elinin hamuruyla erkek işine karışırsan öyle olur tabii.”
Vücudumla Yahya abiye döndüm, az önce Kemal abiye yaptığım gibi eğildim. Bilgisayarını net görebileceğim açıyı bulduğumda duraksadım. “Bir şey mi dedin abi?” derken gözlerinin içine baktım. Yahya abinin kaşları çatıldı.
“Kaç gündür ne öğretiyorlar sana, bu kadar kolay işi bile beceremiyorsun diyorum.”
Bakışlarım açık açık bilgisayar ekranına döndü, Yahya abi ile aramdaki kadın-erkek düşmanlığı bir işe yaradı, açık açık girdiği faturaların meblağlarını ile bilgilerini inceledim.
“Haklıymışsın abi…” derken geri çekildim. Ben devam ederken elindeki tepsiyle Ali, ofise girdi. “…Ama ben senin yerinde olsam son girdiğim üç faturayı kontrol ederdim.”
Onların masanın arkasından çıkıp Ali’ye doğru yürüdüğümde tek gözünü kırpıp başıyla Yahya abiyi işaret etti, neler olduğunu merak ettiğini gözlerinde görebiliyordum. “Bir şey yok,” derken elinde tuttuğu tepsiden civcivli kupamı aldım yalnızca, sandalyeme yerleşirken kahvenin kokusunu içime çektim. Ali, herkese kahvesini dağıtırken Yahya abi yaptığı rakam hatasını fark etmişti bile. Aslında hatayı yalnızca bir faturada yapmıştı fakat boş yere uğraşsın diye son üç fatura demiştim. Bilgisayarının üstünden bana bakış attığında tatlı tatlı sırıttım.
“İyi ki elimin hamuruyla erkek işine karışmışım değil mi abi?”
Hüseyin abi bıyık altından gülerken Ali olayı anlamış gibi başını sallayarak arkamdan dolanıp sandalyesine yerleşti. Yahya abi ağız ucuyla bir şeyler geveledi, bana şahsen laf etmediğinden karşılık bulamadı. Yaklaşık yarım saat daha klavye tıkırtıları eşliğinde işime devam ettim. Sonra ise bir gürültü koptu.
Herkes aynı anda yaptığı işi bırakıp dikkat kesildi, Kemal abi bile.
Ali ile benim sırtımızın dönük olduğu duvarda öyle bir gümbürtü oluştu ki bir anda duvar yıkılıyor sandım. Arkamızda kalan yer, Cihat’ın odasıydı. Şangırtılar kesilmezken iki kişinin birbirine yükselen uzak ve boğuk sesleri ofisi doldurdu. İlk ayaklanan ben oldum: peşimden Ali, Yahya abi, Hüseyin abi en sonunda ise sandalyesine yapıştığını düşündüğüm Kemal abi geldi. Koridora çıktığımızda sesler netleşmeye başladı çünkü Cihat’ın odasının kapısı açıktı. Gümbürtü devam ederken Cihat’ın boğazlarını tahriş edecek kadar yüksek sesle bir adama bağırışını duyduk.
“Bundan anlıyorsunuz siz! Bunu istiyorsunuz! Beni delirtmek istiyorsunuz!”
Tüm dikkatimi Cihat’ın sesine odakladığımdan Ali’nin yüzü fazla yakınıma yaklaşınca sıçradım. Arkamdaydı fakat kulağıma fısıldayabilmek için omzuma doğru eğilmişti. Patırtılar asla kesilmiyordu.
“Bak senden önce tanıştım ben bu adamla…” derken fısıldıyordu. “…Yemin ederim ki çok normal bir adamdı. Sen şirkete işe girdikten sonra adam kafayı en temizinden sıyırdı.”
Yüzümü buruşturdum Ali’ye ve ağzımdan kelimeler takır takır dökülüverdi.
“Salak salak konuşma be!”
Ali omuz silkti.
“Manyak ettin adamı!” dedi beni suçlarcasına. “Manyak oldu ya! Gelip arabama çarptı, şimdi de odasını alt üst ediyor. Helal olsun valla İpek.”
Ona cevap verecektim ama duvarların titretecek kadar güçlü bir ses yankılandı koridorda. Ali’nin üzerimdeki manipülasyonu işe yaramış olacak ki aniden kendimi o odaya yürürken buldum. Endişeyle dolan kalbimi sakinleştiremezken tek şeyden emindim.
Cihat, iyi değildi.
Odasının kapısının önüne geldiğimde şoka girdim: Cihat bir savaş alanının ortasında elindeki beyzbol sopasıyla komutan gibi dikiliyordu ve şaşırtıcı olan şey ise beyzbol sopasının ucu kırılmıştı.
Duvarların birkaç yerinde boya döküntüleri verilen hasarı açıkça ortaya seriyordu ve devrilmiş sandalyesiyle mekân kaosun bir resmi gibiydi. Masasının bir bacağı kırılmış, üzerindeki dosyalar yerlere saçılmıştı. Bilgisayar monitörünün ekranı çatlamış ve masanın kenarına eğreti bir şekilde yaslanmıştı. Zeminin farklı köşelerinde cam kırıkları öbekleşmişti. Tüm kargaşanın içinde beyzbol sopasının kırılan parçasının nerede olduğunu göremedim.
Cihat’ın karşısında hiçbir mimiği kıpırdamayan takım elbiseli adamın yüzü tanıdıktı; Necati Karadağ’ın yanında görmüş olma ihtimalim çok yüksekti. Kulağında kablosuz bir kulaklık vardı, çok normal bir durumdaymışçasına ellerini önünde kavuşturmuş sinir harbi geçiren Cihat’ı seyrediyordu.
Cihat çapraz duran iki kişilik koltuğa doğru yürüyüp önündeki sehpaya bakışlarını kilitlediğinde nefesimi tuttuğumu fark edebildim, o sehpayı kırmak için beyzbol sopasını havaya kaldırdığında yüreğimdeki sızıyla ileri atıldım. Kapının eşiğini geçtim ve kendim bile farkına varmadan yüksek sesle söyleyebileceğim en saçma şeyi söyledim.
“Çay içer misin?”
Sorduğum şey çok saçma gelebilirdi kulağa, herhangi birisi için. Oysa abim, Tuğrul veya Akif ne zaman bana sinirlense işime yarayan bir hamleydi.
Cihat beni duyar duymaz havaya kaldırdığı beyzbol sopasını indiremeden donakaldı. Bakışlarımız buluştuğunda yutkundum. Gözbebekleri o kadar büyümüştü ki neredeyse göz rengi belli olmuyordu. Havada tuttuğu beyzbol sopasını indiremezken nefes nefese bana baktı bir süre. Yeniden şansımı denedim, daha yumuşak ve anlayış dolu bir ses tonuyla.
“Çay içmek ister misin Cihat?”
Elindeki sopayı indirirken hızla alçalıp yükselen göğsünün hareketleri şimdiden yavaşlamaya başlamıştı. Elindeki sopayı odanın diğer ucuna savurduğunda çıkan gürültüye rağmen gözlerimi onun üzerinden çekmedim. Cihat gömleğinin ilk iki düğmesini açarken kalbimi sıkıştıracak bir cevap verdi.
“Sen getireceksen.”
Cümle öyle açık uçluydu ki istediğim gibi tamamlayabilirdim devamını zihnimde. Kendi isteklerimi geri plana gidip başımı salladım, odadan çıkmadan hemen önce gördüğüm son şey Cihat’ın boş bir çuval gibi bedenini iki kişilik koltuğa bırakışıydı. Stresle koridoru hızlıca geçtim, kahve barına girdim, ben dolaplarda çay bardağı ararken Ali peşimden geldi.
“Sinir krizi geçiren bir adama çay içip içmeyeceğini mi sordun İpek sen az önce?”
Sesindeki şaşkınlığı gizleyememişti.
Ona dönüp bakmakla vakit kaybetmedim, bulduğum temiz çay bardağına çaycıdan titreyen ellerimle çay doldururken “Evet ve işe yaradı,” diye cevap verdim. Ali bedenini kahve makinesinin bulunduğu tezgâha yaslanırken anlamsız bakışları üstümdeydi. Bir şey diyecek gibi oldu, alelacele tavrım yüzünden vazgeçti.
Cihat darmaduman olmuşken Ali ile dedikodu yapamayacağım için bulduğum bardak altlığına ince belli bardağı yerleştirip “Çekil şuradan,” diye homurdandım. Onun yanından geçip gittiğimde bakışlarını üstümde hissedebiliyordum ve ne yazık ki bana bakan yalnızca Ali değildi. Kapının eşiğinden girdiğimde Cihat’ı tek başına buldum: onu rahatsız eden ve muhtemelen öfkelendiren adam gitmişti. Ayağımla kapıyı tekmeleyerek kapattım.
Ona doğru yürürken inceledim aynı zamanda: başını arkaya atıp gözlerini yummuştu, hâlâ nefesleri fazlasıyla derindi, terlemişti ve boynu kızarmıştı. Öfkeden kendi boğazını mı sıkmıştı yoksa başka birisi ona zarar mı vermişti emin olamazken gördüğümde parmak izlerinin görüntüsüne dayanamadım. Ne oldu diye sormak istedim: onun dağılmış haline, kırışan gömleğine, kızaran boynuna bakarken canını kimin yaktığını sormak için delicesine bir istek duydum, onu yaralamamak adına sustum.
İki kolunu da açarak koltuğun sırt dayama kısmını işgal ettiğinden tam karşısındaki sehpanın üstüne oturmayı tercih ettim. Elimdeki çay tabağını yanıma yerleştirip kollarımı göğsümde kavuşturdum. Varlığımın farkındaydı, biliyordum.
“Beyzbol sopası ne alaka?” demekten alıkoyamadım kendimi. Cihat gülmeye başlarken omuzları titredi. Başını kaldırdı, darmadağın bir odanın içinde hiçbir şey olmamışçasına karşısındaki sehpada oturduğumun farkında değilmiş gibi masum masum “Dekoratif amaçlıydı,” dedi.
Ona inanmadım.
“Sen dekoratif eşyaları sevmezsin Cihat.”
Öne eğildi, kollarını dizlerine dayadı. Elleri hırsla saçlarını karıştırırken başını yüzünü göremeyeceğim bir açıya çekti.
“Adam döverken işime yarıyor.”
Saçlarını çekiştirmeyi bırakıp kafasını kaldırdı, yargılayıcı bakışlarımla karşılaştığında yutkundu. Suçlu bir çocuk edasıyla homurdandı.
“Demir levye kullanan oluyor, tahta bir sopa çok daha masum.”
Yalan söylüyordu: odaya girdiğimde karşısında duran adam dışında her yerde denemişti sopayı. Üstelemedim. Göğsümde kavuşturduğum kollarımı çözdüm, yanımda duran çay tabağını alıp Cihat’a uzattım. Bardağı almak için uzandığında elindeki titremeyi fark ettim göz ucuyla. Çaydan bir yudum aldı, kokusunu içine çekti ve gülümsedi.
“İyi geldi,” diye mırıldandı sırtını yeniden koltuğa yaslarken. Öyle bir iç çekti ki göğüs kafesimin daraldığını, kaburgalarımın ciğerlerime battığını hissettim. Ona vicdan azabı yaşatacağımı düşünerek geldiğim yer, neredeyse onun için fiziksel acı çekeceğim yere dönüştü. Onun sakinleştiğine emin olunca ayağa kalkmak adına hamle yaptım. Avuç içlerimi sehpaya dayadım, öne eğildim ama bedenimi yukarı çekemedim.
“Gitme…” dedi hiç beklemediğim bir anda Cihat. Şaşkınlıkla açılan gözlerim onunkiler ile buluştu. Kahverengi ve yeşilin harmanlandığını gözleri yüreğime ince ince sızarken yutkunamadım. Ne söylediğini idrak ederken alaycı bir gülüş yayıldı dudaklarına. Nakış nakış işlenen her parçasını eşeleyerek söktü geri aldı benden. “…Bu şirkete beni pişman etmeye, sinirlendirmeye ve canımdan bezdirmeye gelmedin mi İpek? Sefilliğimi görmek en çok senin hakkın.”
Sabah kendimi kollarına bıraktığım, sımsıkı sarılıp göğsünde ağladığım, sözleriyle git gözleriyle gitme diyen adam değişti; yerine haftalar sonra ilk kez karşılamamızda bana eski dost diyen, babasının yanında hiç kimse olduğumu söyleyen, sözleriyle gitme gözleriyle git diyen adam geldi.
“Evet…” dedim içim ezile ezile. “…Bu şirketi senin başına yıkmaya geldim. Beni her gördüğünde vicdanın sızlasın diye geldim. Varlığımla seni terbiye etmeye geldim, Cihat.”
“Bu şirketi başıma yıkmaya geldin…” derken gözleri darmaduman olmuş odada gezindi. Tepki vermedim. “…Seni her gördüğümde vicdanın sızlasın diye…” dedikten sonra boştaki sol eli göğsüne gitti, gömleğinin kavradı parmakları bir paçavrayı tutuyor gibi. “…Varlığınla beni terbiye etmeye geldin…” dedi benden çok kendine söyler gibi. Öne doğru eğildiğinde elindeki çay bardağını sehpaya bıraktı, oturduğum yerin hemen yanına. Sol eli hâlâ göğsündeydi.
“Yorulmana gerek yoktu,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Bu şirket zaten başıma yıkılmış halde…” deyip geri çekildi. “…Vicdanımın sesini duymam için karşıma çıkmana gerek yoktu, İpek…” dedi. “…Sen beni yokluğunla da terbiye ettin.”
Fısıltım aramızda asılı kaldı.
“Ne?”
“Çay içemiyorum lan!” diye patladı kendi kendine. “Çay içemiyorum İpek! Getiren sen değilsin diye. Yarım bıraktığım diziyi izleyemiyorum, kaldığım bölümü senden önce izlersem kızarsın diye! Yürüyüşe gidemiyorum, hep seninle gidiyorduk diye! Kitap okuyamıyorum, markete gidemiyorum! Hiçbir bok yapamıyorum zaten ben! Varlığınla terbiye etmene gerek yoktu beni, yokluğunla yeterince ettin zaten!”
Aniden bana kızıyor oluşunu sindiremedim, saman alevli öfkem harlandı.
“Varlığım benim tercihim ama yokluğum senin tercihindi, Cihat. Kendi seçtiğin yolu önüme sürüp beni suçlayamazsın.”
“Tamam,” dedi ellerini havaya kaldırırken. “Tamam, tüm suç benim. Lütfen, git buradan.”
“Tamam,” dedim ayağa kalkarken. Cihat ani kabullenişim karşısında dumur olurken saçlarımı savurdum, elbisemin eteğini düzelttim. Ona gülümsedim ve arkamı döndüm. Kapıya doğru yürümeye başladığımda ardımdan seslendi. “İstifa etmenden bahsetmiştim,” dedi gitgide kısılan sesiyle. “Çantan askılıkta, onu da unutma.”
Cihat’ın paramparça ettiği odada zarar görmeyen iki eşya vardı: birincisi tam sopayı indirmek üzereyken onu durduğum için kıramadığı sehpa, ikincisi ise çantamın asılı olduğu askılıktı. İç çektim.
Cihat kendi bile ne istediğini bilmiyordu, siyahı veya beyazı yoktu; tamamen griydi. Kal der gibi bakarken git diyor, git derken kalmamı istercesine gözlerini üzerimden çekmiyordu. Beni arafta bırakıyor, aklımı bulandırıyor, kendimi inandırdığım her şeyi ezip geçiyordu. Onun eskiden tanıdığım adam olduğuna, canının yandığına kanaat getirdiğimde yeniden beni yaralayıp kaçmaya başlıyordu.
O yüzden askılığa yürüyüp çantama uzanırken “Bu oyunu sen başlattın Cihat,” dedim. “Şunu unutma ki kaçan kovalanır. Burada olmam hoşuna gidiyor ama rahatsızmışsın gibi davranıyorsun, yanımda başka birini görmeye katlanamıyorsun ama kendin yanımda olmamayı tercih ediyorsun. Benden uzak durmak için iki adım ileri atıyorsan bir adım geri dönüyorsun. İki yüzlü davranıyorsun. O yüzden istifa falan etmiyorum, çok istiyorsan beni özel istekle kovdur. Mobbing ve manevi tazminat davası açıp donuna kadar alayım da gör.”
Mantık çerçevesi içinde bir konuşma yaptığım için kendimi tebrik edecektim ki son cümle ağzımdan çıkıverdi. Tüm ciddiyetim yerle bir olurken kendi kendimi boğazlamak istedim. O don kısmını katmasaydım gayet güzel bir monolog sunmuştum!
Cihat’ın bakışlarının ağırlığı bir saniye bile üstümden yok olmazken çantamı sımsıkı kavradım ve ona hiç bakmadan kapıya doğru yürüdüm.
“Al ulan al…” dedi ardımdan söylenirken. “…Aklımı aldın sen benim, almadığın bir donum kaldı, onu da al.”
Cihat bana gerçekleri dile getirmeyi reddettikçe o aklını daha çok alacaktım, farkında bile değildi.