ON YEDİ

1814 Kelimeler
Nefes almalıydım, ihtiyacım olan şey akciğerlerime ulaşabilen bir soluklanmaydı; yüzleştiğim gerçekleri ve öğrendiğim bilgileri sindirebilmemin tek yolu buydu. Işıl’ın evinden çıktığımda da canlanmaya başlayan sokakta yürürken de bir taksiye binip çalıştığım şirkete giderken de ne kadar derin solusam da nefes aldığımı hissedemedim. Gözüme bir perde inmişti, yüreğim altında ezildiği enkazdan kurtulup özgür bir kuş misali kanat çırpmaya başlamıştı ve yine karman çorman hissediyordum. Şirkete adım atıp asansörlere yürürken etrafıma bakınmadım bile. Yapmak istediğim asıl şey, bambaşkaydı. Kaybedecek bir saniyem bile yoktu, Cihat’ı görmeliydim. Nihayet bindiğim asansörün kapıları açıldığında koşar adımlarla hiç kimseye aldırış etmeden Cihat’ın odasının önünde aldım soluğu. Kapıyı tıklatmadım, beklemedim, düşünmedim: uzandım kapının kulpunu indirip içeri daldım. Cihat önündeki bilgisayar ekranından çevirmedi gözlerini. Kaşları çatıldı. Dün giydiği kıyafetlerin içindeki haliyle “Hangi cüretle…” diye sinirlendi odasına dalınmasının rahatsızlığıyla. Konuşmadım, konuşamadım. Kelime lugatım aniden boşalmıştı. Bakışlarım onun yorgun yüzünde gezindi, kendime düşünecek zamanı tanımadım. Cihat’ı karşımda kanlı canlı görünce yapmak istediğim o tek şey vuku buldu. Odanın içine girdim, kapıyı örtüp örtmediğimi bilemeyecek kadar zihnim bulanıkken masasına doğru yürüdüm. Adım seslerimi tanıdı, Cihat beni bilirdi: aldığım nefesten, attığım adımdan, sıktığım parfümden, sessizliğimden, gür sesimden, her şeyimden tanırdı beni; öyle oldu, tanıdı, bildi. Bakışları üstüme çevrilmeden gözleri büyüdü, cümlesi yarım kaldı, ismimi fısıldadı. “İpek…” Ayağa fırladı. Gözlerimiz buluştu. Masanın etrafından dolandım, ne durumda olduğunu analiz edecek sakinliğe sahip değildim. “Cihat…” diyebildim. İleri atıldım: mantığım yanlış yaptığımı haykırırken kalbim şimdiye dek yaptığım en doğru şey olduğunu biliyordu. Çantam yere düştü, ayak parmak uçlarımda kalkarak boyumu uzattım, kollarım havalandı ve Cihat’ın boynuna dolandı. O karşıma donup kalmışken Cihat’a sımsıkı sarıldım. İşte o an akciğerlerime ulaşan nefesi içime çekebildim: sokakta, ağaçlarda, takside aradığım o nefes Cihat’ta gizliydi. Cihat’ın boynuna dolanan kollarım, sanki yıllardır aradığı yeri bulmuşçasına gevşemeyen bir bağa dönüştü. Sarılmak, yalnızca fiziksel bir dokunuş değil, ruhlar arasında köprü kuran bir eylemdi; bu anda birbirimize değil yalnızca bedenlerimizle, aynı zamanda taşıdığımız yüklerle, hislerle ve geçmişle sarılıyorduk. Yorgunluk, özlem ve karmaşanın kesiştiği bu noktada kollarım onun etrafında sıkıca kilitlenirken kalbimin çarpışı onun göğsüne dokunarak yankılanıyordu. Cihat’ın nefesi bir an hapsolmuştu sanki; bu beklenmedik yakınlık, onun için de dönüm noktasıydı. İlk başta hareketsiz kalan bedeninin yavaşça çözülmeye başladığını hissettim. Kolları, önce tereddütle ardından bir kabullenişle bel oyuntumun etrafında kapanırken sessizlik, içinde binlerce duyguyu barındıran bir müziğe dönüştü bizim için. Onun göğsünde hissettiğim sıcaklık, her şeyi o an için unutmamızı mümkün kılmıştı. Bu sarılma sadece bir an değil, bir sığınaktı. Onun her kalp atımını kaburgalarımda hissediyordum: hızlanan nabzı benim için bir umut ışığına dönüşürken başını eğdi. Yanağının ve burnunun saç tellerime teması aramızda aniden ortaya çıkan kıvılcımları harladı. Kokumu içine çektiğini fark ettiğimde daha sıkı sarıldım ona: yanında olamadığım her an için; öfke kustuğum, bağırdığım, kızdığım, görmezden geldiğim her ayrı an için. Bade’nin anlattıkları ile Işıl’ın sesi birbirine karıştı, varlığından habersiz olduğumu düşündüğüm vicdanım sızım sızım sızladı, kafamın tüm karışıklığını durdurup sesleri susturan ve zihnimi sakinleştiren hamle Cihat’ın saç tellerimin arasından sol şakağıma kondurduğu ufacık buseydi. “İpek…” dedi endişe dolu fısıltısı. Dudaklarından çıkan nefes tenime değdi. Tüm bedenim titredi. “…İyi misin? Kötü bir şey mi oldu?” Ona sımsıkı sarılıyorken ve geçmişimde yaralarımı saran adamın acısına merhem olmak istiyorken konuşacak gücü bulamadım. “Güzelim,” dedi Cihat sakin bir tonla. “Korkutma beni, kötü bir şey mi oldu?” Geri çekilmek için hamle yapmaya çalıştığında kalbim ondan uzaklaşmayı kaldıramadı. Kollarımı daha sıkı doladım boynuna, bedenimi geri çekemedim. “N’olur, bir şey söyle…” Cihat ister Başer olsun ister Karadağ: hâlâ benim için endişeleniyor, sorgusuz sualsiz kollarını açıyor, yüreğimi sakinleştirmenin bir yolunu bulabiliyordu. Günlerdir içimde tutmaya çabaladığım gözyaşları özgürlüğüne kavuşurken güçsüz bir sesle karşılık verdim. “Abime gidelim, Cihat…” fısıltımla belime sarılan sımsıcak kollarının kaskatı kesildiğini hissettim. “…O bir yolunu bulur, böyle olmak zorunda değil. Eve dönelim. Annem en sevdiğin dolmadan yapar yine. Tuğrul, senle uğraşır biraz ama biliyorsun o kırgınlığını öyle atıyor. Akif’e anlatırız. Alparslan zaten hep yanındaydı senin. Abim anlar, Cihat… Hep anladı. Böyle olmak zorunda değil…” “Şş…” derken susturdu beni. Sağ eli sırtımı teğet geçerek havalandı, omurgamdan inen bir ürpertiyle irkildim, eli saçlarıma değdi, okşadığı her tutam içimdeki acıyı dindirdi. “…Sakin ol, bak bakayım bana.” Onun kolları arasından utançla çıktım, duygularımın ani yüklemesiyle yanaklarımdan yuvarlanan gözyaşlarını durduramadım. “Böyle olmak zorunda değil,” diye mırıldandım yeniden. Cihat’ın gözleri yeşile dönmüştü, kızarmıştı. Dudaklarında beliren hafif tebessüm, acısını gizleme yöntemiydi: bende onu tanırdım, bilirdim. Gözlerimiz buluştuğunda saçlarımı okşayan elleri usulca yanaklarıma kaydı. Baş parmağıyla gözyaşlarımı temizlerken eğildi, nefesi artık yüzüme çarpıyordu. “…Böyle olmak zorunda, İpek. Her ne öğrendiysen bana olan öfkeni yok etmesine izin verme. Ben o eve dönemem.” Kollarım cansızca iki yanımda sallandı, o umut ışığı geldiği hızla söndü, bakışlarımı indirdim. “Neden?” Soruma cevap vermedi: ben defalarca sorular sormuştum, hiç kimse sorularıma cevap vermiyordu. “Git, İpek…” Cihat yine yapıyordu. Aramıza silmemin imkânsız olduğu bir sınır çiziyor, aşamayacağım duvarlar örüyor, iyiliğimi düşünerek beni iteliyor, varlığımı reddederek yıllar önceki gibi kalbimi lime lime ediyordu. “…Kendine bu cehennemi yaşatma. Dün mahvoldun zaten. Lütfen, git.” Sözcükleri git diyordu, elleri hâlâ yanaklarıma değiyordu; sözlerine değil, gözlerine baktım o yüzden. Gitme diyordu, kurtuluşunu diliyordu. “Baktım,” dedim sesim titrerken. “Sözlerine değil, gözlerine baktım Cihat. Hiçbir yere gitmiyorum.” Geri çekildiğimde ayakta zar zor duruyor oluşuma rağmen başımı dik tuttum. Yanaklarımı ve tenimi ısıtan teması sonlandığında Cihat masadan destek aldı. Gözlerimi ovuşturup üstümdeki ağırlıktan kurtuldum. Birkaç adım uzaklaşarak aramızdaki mesafeyi açtım: sanki kıyafetimi o an fark etmişçesine süzdü bedenimi. Kaşları şaşkınlıkla havalandı, gözlerindeki ağır havaları anımsatan pus dağıldı, siyah elbisemi incelerken iç çekti. Cihat, her şeyimi bildiği gibi daima rengarenk giyindiğimi de biliyordu. “Yapma…” derken bir adım atarak üstüme geldi. “…O zehir gibi aklından neler geçirdiğini bilmiyorum ama ne yapmayı planlıyorsan yapma.” Planlarım değişmişti: artık burada bulunma amacım Cihat’ın vicdanını dürtmek ve ona kaybettiği aileyi hatırlatmak değildi; onu kazanacaktım, babamı kaybetmiştim ama Cihat’ı yeniden kazanma şandım vardı. Bunun için gerekiyorsa Cihat ile savaşardım. “Babanı ziyaret etmeyi planlıyorum,” derken usul usul kapıya yürüdüm, düşürdüğüm çantam ona daha yakın kaldığından alamayacaktım. Pek umurumda olduğu da söylenemezdi. “İpek,” diyen Cihat elini havaya kaldırarak bana yırtıcı bir hayvan muamelesi yaparken aynı zamanda üstüme üstüme yürümeye devam ediyordu. “Babama falan gidemezsin!” Bir saniyeliğine duraksayıp iç çektim. “Bana ne yapıp yapamayacağımın söylenmesinden nefret ediyorum,” diye fısıldadım kendi kendime. Aslında sitemim tamamen içimdeki durdurulamaz yanımaydı: çünkü o yanım herhangi bir olay için yapamazsın edemezsin gibi cümleler duyunca yanlış olduğunu bilse bile burnunun dikine gitmeye bayılıyordu. Cihat muhtemelen ağzımın içinde gevelediğim cümleyi duydu. Çünkü adım atmayı kesti, omuzları aşağı düştü, yüzünü buruşturdu ve yenilmişlikle gözlerime bakakalırken beni kışkırttığını fark etti. “Ulan ya! O son cümleyi söylemeyecektim.” O daha cümlesini bitiremeden arkamı dönüp koştum, kapıyı açıp çıkarken adım seslerinden peşime düştüğünü anladım. Tabii şirketin koridorlarında beni kovalamayacağını düşünerek asansör yerine merdivenlere yöneldim. Asansörde olur da yalnız kalırsak beni engellemek için her şeyi yapabilirdi. Arkalı önlü basamakları tırmanırken dikkat çekmemek adına ismimi bile seslenemiyordu, içten içe durumdan keyif alırken Necati Bey’e söyleyecek iki çift lafı bir araya getirmeye çalıştım aklımda. Yaklaşık altı kat tırmandığımızda nefes nefese kalmıştık ikimizde, arayı her kapatmaya yaklaştığında kendimi zorlayarak ondan kaçınabilmiştim. Hedefine kilitlenmiş bir şekilde Necati Bey’in odasına yürürken “Hamlamışım,” diye arkamda söylenen Cihat’ı umursamadım. Hamlamamıştı: ben zamanında beş tane ağır abiyle aynı evde yaşarken kondisyonumu yükseltmek zorunda kalmıştım. Necati Bey’in odasına ulaşmama birkaç adım kala sekreterinin bana seslenişini duydum. “Pardon, pardon hanımefendi…” derken ve geniş masasının etrafından dolanmakla meşgulken rol gereği kapıyı tıklatıp içeri daldım. Birkaç saniye duraksadığımda nefeslerimi toparlamakta zorluk çektim. “Merhaba…” diye giriş yaptım cümleye yüzüme yayılan aptal bir sırıtışla. Necati Bey onu gördüğümden beri ilk defa duygularını gizleyemedi, sandalyesinde geriye yaslanıp inanamıyormuş gibi bana baktığında odanın ortasına yürüdüm. Tanımadığım ve yüzlerini daha önce görmediğim iki adam, karşılıklı deri koltuklarda oturuyordu. Necati Bey’se maun masasının ardında sandalyesine kurulmuştu ya da tahtına. Her neyse. “Merhaba İpek.” Onun karşısına dikildiğimde önce Cihat kapıdan içeriye daldı, ardından şok içindeki sekreter. “Kusura bakmayın efendim, durduramadım.” Öksürüklerimi yumruğumla gizlemeye çalıştığımda Necati Bey, küçümsercesine gülüp bakışlarını üstüme dikti. “Sorun değil,” diyerek sol elini havaya kaldırdı. Kadına dışarı çıkmasını işaret etti. Cihat’sa babasının masasının yanına yürüdü, benim gibi nefeslerini düzenlemeye çalışırken gülümsemeye çalıştı. “…Dün…” derken gözlerim Cihat’ın kızgınlık dolu bakışlarına karşılık verdi. “…Haklıydınız. Bahsettiğiniz durum beni rahatsız etmiyor. Bunu söylemeye geldim.” Babamın katillerinin restoranını satın almasını, durum diye özetlemektense dilimi ısırarak kendimi boğmayı tercih edebilirdim fakat o şirkette çalışmaya devam etmem gerekiyordu. O yüzden yuttum: bugüne dek yuttuğum hiçbir şey canımı böyle yakmamıştı. “Gördün mü Cihat?” derken keyiflenen Necati Bey’in bakışları oğlu ile benim aramda gidip geldi. “Boşu boşuna restoranımızı zarara uğrattın. İpek, rahatsız olmamış.” “Öyle,” dedim gülümseyerek. Ardından o yuttuğum ağırlığı kendimce kustum karşımdaki korkunç adama. “Ölüler beni rahatsız etmiyor, Necati Bey.” Necati Karadağ güldü: dudaklarının yalnızca sol tarafı kıvrıldı, bakışları değişti, başını hafifçe eğdi ve tüylerimi diken diken o soruyu sordu. “Hangisi? Baban mı yoksa Baltacı mı rahatsız etmiyor seni?” Sırf canımı yakmak için yapıyordu: babamın adını ağzına alıyor, insanı en derin yarasından vuruyordu. “Ölüler…” dedim o veya bu diye seçmek yerine. Ona asıl yaramın yerini gösterecek değildim. O yüzden duygularımın tamamını bastırmak için yanağımın içine ısırdım. Yutkunup cümleme devam ederken duyduklarının onu huzursuz hissettirmesini diledim. “…Benim hesabım yaşayanlarla. Hâlâ nefes alanlar rahatsız ediyor beni.” Derin bir nefes aldı Necati Karadağ inadıma yaparcasına. “Kadın başına boyundan büyük laflar ediyorsun İpek.” Bugün Işıl ile yaptığımız konuşma aklıma düştü, onun kanına verdiğim zehri Savcı’nın öğreneceğini bildiğimden içimdeki kaynayan hislere inat gülümsedim. “Kadın başıma neler yapabildiğimi bilseydiniz böyle konuşmazdınız.” Necati Karadağ sağ elini beni defedercesine havaya kaldırıp salladı. “Şimdi de kadın başına işine dön, haydi.” Hiçbir şey yapamam sanıyordu, muhtemelen boş konuştuğumu düşünüyordu; küçümsediği kişi bir Sipahioğlu’ydu. “Peki,” dedim istifimi hiç bozmadan. Soluma dönerek kapıya doğru yürümeye başladım. O ana dek gözlerini üzerimden bir saniye bile çekmemiş olan Cihat hareketlendi. Kapıya ulaşmama izin vermeden sağ dirseğimi kavrayıp beni durdurdu, önüme geçerek onu aşmamı engelledi. Başını hafifçe eğdi, omuzları gerilmişti, omzumun üstünden babasına kaçamak bakışlar attığına emindim. Kulağıma yaklaştı, fısıltısı öfke doluydu. “Ateşle oynuyorsun, İpek.” İşte o an gelmişti: içimdeki Muhteşem Yüzyıl hayranı kız ponponlarını sallayarak çığlıklar attı. Nihayet hayalini kurduğum o cümleyi dile getirebilecektim. Başımı Cihat’a doğru çevirdim. Eğildiği ve çok yakınımda olduğundan dudaklarım neredeyse yanağına değecekti. “Beni hiçbir ateş yakamaz, neden biliyor musun Cihat?” derken kalbim göğüs kafesimin içinde davul çalıyordu. Onun cevap vermesine imkân tanımadım. Aramızdaki birkaç santimi kapattım. Başımı sağa eğdim. Kıpırdayan dudaklarım, onun dudaklarına dokunmak üzereydi. “Çünkü ben ateşin ta kendisiyim.” Cihat’ın taş kesildiğini hissederken bir çırpıda kolumdaki tutuşundan kurtuldum, omzumla omzuna çarptım ve sakladığım şirret yanımla tanışmak zorunda kalan Cihat’ı ardımda bırakarak odadan ayrıldım. Asansöre doğru ilerlerken şirkette devam etme kararımın hayatımla oynadığım en büyük kumar olduğunu biliyordum: ya her şeyimi kaybedecektim ya da her şeyimi yeniden kazanacaktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE