ON ALTI

2153 Kelimeler
İnsan her güne bambaşka birisiymiş gibi uyanabilir miydi? E pekâlâ uyanabilirdi, bugün gözlerimi açtığım gün içimde bir şeyler değişmişti: dün gece Bade, Işıl’ı arayarak onu gideceğimi haber vermişti, adresini bana mesaj olarak atmıştı. Işıl Yıldız’ın zihnime inen karanlığı dağıtmasından başka umudum yoktu. Gözlerim komodinimin üstüne kaydığında dün gece yarısını içtiğim su dolu bardağımdan başka bir şey bulamadım. Bugün başucuma bırakılmış bir gül dalı yoktu: kurumuşu da yoktu canlısı da. İçimdeki boşluk hissiyle başa çıkmaya çalışarak bedenimi zorlukla yataktan kaldırdım, evdeki herhangi bir insanla karşılaşmamak için köşe bucak kaçarken kişisel işlerimi halledip odama döndüm. Ne giyeceğime karar verebilmek adına dolabımın karşısına dikildiğimde rengarenk kıyafetlerime bakarken ruhum sıkıştı. Elim nadiren giydiğim kayık yakalı, dar, siyah elbisemin askısına gitti. Siyah rengini pek kullanmazdım fakat hiç sevmediğim akrabalarımın düğününde giyerim diye düşünerek aldığım bir kıyafetti. Kendimle savaşım bitecek gibi değildi: hızlıca pijamalarımı çıkarıp elbiseyi giydim. Bel detayı büzgülü olduğundan bacaklarımı biraz daha örtmesini umarak aşağı çekiştirdim. Her renkten bandanamın olduğu kutumu es geçtim. Yalnızca evde taktığım siyah bir tokayla yüzüme düşen tutamları arkada birleştirip gelişigüzel topuz yaptım, saçımın açık kalan çoğunluğunun dalgalarını elimle düzelttim. Gri çantamın içine ihtiyacım olan her şeyi doldurup odamdan dışarı adım attığımda Tuğrul, mutfaktan çıkıyordu. Beni görür görmez “Günaydın…” deyip es geçti fakat iki adım sonra donup kaldı, elinde tuttuğu fincandan yükselen dumanlar gözüme ağır çekimdeymiş gibi göründü. Şok içinde bana dönerken dudakları aralanmış, kahverengi gözleri irileşmişti. “…Azrail. Bu ne kızım?” “Günaydın deli…” dedim onun dün beni karşılamasına atıfta bulunarak. Aynı zamanda yargılar gözlerimle farklı renkteki çoraplarına, türbe yeşili pijamalarına baktım. “…Ne, ne Tuğrul?” “Sen siyahtan nefret edersin, İpek…” dedi Tuğrul sol elini yumruk yapıp gözünü ovuştururken. “…Kimin yasını tutuyorsun hayırdır?” Sabah sabah onun sorgusuna katlanamayacağım için derin bir nefes çektim ciğerlerime. “Gençliğimin…” dedim alay ederken. “…Sana hesap vermekle geçen gençliğimin yasını tutuyorum.” Odamın kapısını çekip gürültüyle kapattım, ardından koridora yürüdüm. Tuğrul’un ruhumu inceleyen bakışlarından etkilenmemek için uğraşırken vestiyere astığım deri ceketimi giydim, saçlarımı savurarak düzeltirken “Ayrıca,” dedim sinirle ona dönerek. “Neden her sabah aynı saatte uyanıyorsun sen? İmalathaneye gittiğin falan da yok. Boş boş takılsana! Yatıp uyu öğlene kadar.” Kahvesinden nefret ettiğimi bile bile höpürdeterek bir yudum aldığında ellerimle kulaklarımı kapamamak adına dişlerimi sıktım. “Çünkü Safir işe gidiyor, onunla uyanıyorum.” Safir: Tuğrul’un göz bebeği, ilk ve son olmasını umduğu aşkı, sevgilisiydi. Abim, Tuğrul ve Alparslan gözlerimin önünde sevdikleri kadına davranış biçimiyle çıtayı Everest Dağı’na çıkarıyordu. “Sırf o uyanıyor diye mi uyanıyorsun?” dedim allak bullak olmuş biçimde. “Hayır, onu uyandırıyorum. Bazen alarmını duymuyor, stres yapıyordu, bende strese girmesini istemedim.” Siyah spor ayakkabılarımı giyerken çantamı yere bıraktım. “Tuğrul sen uykuyu çok seversin. Bıraksak üç gün uyuyabilirsin, şok ettin şu an beni.” “Safir’den çok sevemem hiçbir şeyi…” dedi omuz silkerken. “…O strese girince ben daha çok stres oluyorum. Neyse, gideyim de arayayım bir sesini duyayım. Bak, özledim şimdi onun hakkında konuştuk ya.” Tuğrul sallana sallana koridorda kaybolurken çantamı alıp evden dışarı attım kendimi. Şirkete gidip gitmeyeceğimi, orada çalışmayı yüreğimin alıp almayacağı Işıl’la yapacağım konuşmaya bağlıydı; aileme durum hakkında herhangi bir bilgilendirme yapmamak için her zamanki çıkış saatimde evden ayrılmıştım. Gerçeklerle yüzleşmeye cesaretim olup olmadığını bile bilmiyorken hızlıca bir taksi çevirdim ve Bade’nin bana ulaştırdığı adresi verdim. Ensemden başlayarak alnıma kadar yayılan bir ağrı, kalbimin ritmini bozan sancı eşliğinde zihnimi diri tutmaya çalıştım. Kafam her gün daha fazla karışıyordu, çıkmaz sokağa girmişim de hiç durmadan yürümeye devam ediyormuşum gibiydi; yolun sonu yoktu, çıkışının olmadığı gibi. Yarım saatlik yolculuğumdan ardından cüzdanımdaki nakit parayla ödeme yapıp taksiden indim, etrafa bakınmamak için ekstra çaba sarf ettim, üç katlı binanın bahçesine girerken omuzlarımı dik tuttum. Binanın kapısına ulaştığımda daire numarasını bulup zili çaldım. Birkaç saniye içinde kapı kulak çınlatacak sesle açıldığını haber verince içeri girdim. İkinci kata çıktım, daha önce bir kez karşılaştığım Işıl’ın evinin önünde bomboş bir hisle dikildim. Işıl başını aralık tuttuğu kapıya yaslamıştı: tamamen ev haliyleydi, üstünde basit bir tişört, altında pamuklu açık gri şortla bekliyordu. Kısa kahverengi saçları omzuna bile değmiyordu, yeni uyanmışçasına karman çorman tutamlarını düzeltmemişti, yeşil gözlerinde benimkinden bile boş bir bakış vardı. Yuvarlak yüzü ilk başta yumuşak bir izlenim veriyor olsa da mimikleri sertti. “Merhaba,” dedim tedirginlikle. “Ben İpek Sipahioğlu.” “Işıl,” dedikten sonra sol kolunu sallayarak kaldırdı, gözlerini kısarak saatine baktı. “Sabahın yedi buçuğunda kapıma dayandığın için sizli bizli olamayacağım, resmiyet sevmem.” “Bende resmiyet sevmem,” derken kalbim kulaklarımda atıyordu sanki. “Gelsene o zaman kazık gibi kapıda dikileceğine,” derken umursamazca esnedi ve arkasını döndü. Kapıyı örtmedi, içeri yürüdü. Çıplak ayaklarını gördüğümde spor ayakkabılarımı çıkardım, onun peşinden girdim, kapıyı örttüm. Girdiği kapıya yöneldim, peşindeydim. Amerikan tarzı mutfağına bakakaldım. Salonu ile mutfağını ayıran şey duvar değil, masaydı. Gamsız tavrıyla masadaki boş sandalyeleri işaret etti. “Kahvaltı ettin mi?” diye sorduğunda “Hayır,” dedim kendimi cesaretlendirmeye çalışarak. “İyi edelim, otur.” Daha resmi ve daha gergin bir ortam beklediğimden şaşkınlıkla boş sandalyeyi çekip oturdum, dirseklerimi masaya yasladım, çenemi ise avuçlarıma. Mutfak bölümünde, açık renk ahşaptan yapılmış dolaplar ve tezgâh, modern görünüyordu. Tezgâhın üzerinde birkaç kahve kupası ve bir meyve tabağı vardı, sanki burada hayat her daim hareket halindeymiş gibi bir izlenim uyandırıyordu. Salon kısmında ise geniş pencerelerden süzülen sabah ışığı, yumuşak tonlarda döşenmiş mobilyalara vuruyor, odanın her köşesine sıcak bir hava katıyordu. Ortada ufak bir halının çevresinde yerleştirilmiş koyu gri koltuklar, hemen yanlarında bir sehpa üzerinde duran birkaç kitap ve dergiyle tamamlanmıştı. Televizyon, odanın bir köşesinde, minimal bir ünite üzerinde yer alıyordu; ekranın altındaki boş alanda ise birkaç kablo ve bir oyun konsolu göze çarpıyordu. Duvarlar sade beyazdı, herhangi bir tablo yoktu ama bu sadelik odanın ferahlığını artırıyordu. Evin her köşesindeki saksılardaki büyük yapraklı bitkiler, sahip olduğu tek süstü. Ben etrafı incelerken aniden önüme konan kâse ile dikkatim dağıldı. Ardından kaşık ahşap masaya çarparak tok bir ses çıkardı. Kâseyi dolduran sütün üstünde yüzen mısır gevreğini birkaç saniye izledim, ardından başımı kaldırıp karşımdaki sandalyeye yerleşmiş kadına çevirdim gözlerimi. Tek bacağını karnına çekmişti ve sol kolunu dizine sarmıştı, diğer bacağı masanın altında kalıyordu. Çoktan eğilip kahvaltısını etmeye başlamıştı. “Kusura bakma…” dedi nefes almak için duraksadığında. “…Markete gidecek vaktim yoktu, buzdolabı boşalmış.” “Sorun değil,” dedim mısır gevreğini kaşıklamaya başlarken. Mideme dün sabahtan beri çikolata dışında bir şeyler girdiğinden karnımdaki kramplarla başa çıkmak zorunda kaldım. Sessizlik içinde mısır gevreklerimizi yediğimizde salonda yalnızca kaşıklarımızın çıkardığı ses yankılandı. Işıl doyduğuna kanaat getirdiğinde şak diye başını kaldırdı, göz göze geldik. Dudaklarıma götürdüğüm kaşık havada asılı kaldı. “Ne öğrenmek istiyorsun?” Dolu kaşığı kâseye bıraktım, sandalyeme sırtımı yasladım. Zamanı gelmişti: yüreğimi görünmez bir el kavradı, sıkıştırdı. “Necati Karadağ hakkındaki bildiğin her şeyi.” “O adam hakkında sana söyleyebileceğim tek şey var…” dedi Işıl baygın bakışlarla. “…Eğer bir gün onunla karşılaşırsan arkana bile bakmadan kaç.” Ardından oturduğu yerden kalkıp boş kâsesini eline aldı, mutfak tezgâhına doğru yürüdü. Musluğu açarken konuşmama izin vermedi. “Bade aradı, bilgi istediğini söyledi. Seni anlıyorum İpek ama kendime bile yardım edebilecek durumda değilim. O yüzden senin de beni anlamanı istiyorum.” Onun takındığı tavrı kopyaladım. Kaşığıma mısır gevreği doldurup hızla ağzıma attım, gevrek gevrek çiğnerken “Peki sen neden onlara savaş açtın?” diye sordum. Işıl, akan suyun altında yıkadığı kâseyle donup kaldı. Onu etkilediğimi bilirken devam ettim. “Niye arkana bile bakmadan kaçmadın?” “Kişisel husumet,” dedi hafifçe omuz silkerken. Ardından hiç etkilenmemiş gibi davranmaya çalışarak kasesini yıkamaya devam etti, pes etmedim. Buraya elim boş çıkıp gitmeye gelmemiştim. “Babamı öldürten adamın restoranında yemek yedirmeye çalıştı bana,” dedim kaşığı birkaç kez mısır gevreğine daldırırken. “O adamdan kaçamayacağım kadar sinirliyim.” Bir patırtı koptu, elindeki kâseyi sertçe musluğun içine atmıştı. Ellerindeki su damlalarını saça saça bana döndü. Kaşları çatılmıştı, umursamazlık maskesi kırılmıştı, gerçek duyguları su üstüne çıkıyordu. “O adam her ne yaptıysa sineye çek, evine git ve bir daha onunla karşılaşmamak için dua et.” Başımı ağır ağır kaldırdım, acı dolu yeşil harelerine benim kahverengi gözlerim değdi. “O adamın şirketinde muhasebeci olarak çalışıyorum ben, Işıl.” İki avucunu ayakta duramıyormuşçasına tezgâha yasladı. “Ölüme yürüyorsun İpek…” Birkaç soluk çekti içine. Yeniden döndü bana. “…Abin biliyor mu? Abine yardım eden savcının haberi var mı olanlardan?” “Bilmiyorlar…” dedim ciddiyetle. “…Öğrenmeyecekler.” “Emin misin?” derken inanamaz bakışları üstümde gezindi. “Nasıl kendine bu kadar güvenebilirsin?” Bakışlarım yumuşadı. “Çünkü bana yardım edeceksin Işıl…” derken bir anlığına korkuya kapıldım. Abimin her şeyi öğrenme ihtimalinin getirdiği korkuya… “…Kendi hayatın pahasına o iğrenç adamları hedef alan bir haber yayınladın, bana yardım edebilirsin.” Işıl masaya yaklaştı, avuç içlerini bu kez tam önüme dayadı, ağır ağır eğilerek bana üstten bir bakış attı. “Benim kaybedecek hiçbir şeyim yoktu İpek!” dedi hırsla. “Benim dünyam başıma yıkılmıştı! Babamı benden alanlar adamlar onlar! Sahip olduğum tek kişiyi… Kendin ile benim farkımı göremiyor musun? Benim kaybedecek hiçbir şeyim yoktu, senin koskoca bir ailen var!” “Benim dünyamın başıma yıkılması için iki kişiyi alması yetti…” dedim duygularımı gizleyemeyerek. İlk defa bir insana karşı bu kadar dürtüsel şekilde dürüst davranmıştım: gözlerime ulaşan acıyı görmesini istedim, yüreğimi yangın yerine çeviren ateşi bilsin istedim. “…Yaramız aynı yerde, anlamıyor musun Işıl?” Yorgunca bedenini karşımdaki sandalyeye attı, dirseklerini masaya yasladı, iki avucuyla yüzünü sıvazladı. “Abin beni mahvedecek,” dedi boğuk çıkan sesiyle. “Bunu yaptığıma çok pişman olacağım.” Çoktan kararını vererek başını kaldırdı, ellerini indirdi. Durdurulamaz ve akıcı şekilde konuşmaya başladı. “Ankara’yı ele geçirdiler, Türkiye’ye açıldılar. Haraç, kaçak mal, uyuşturucu, silah, illegal ne varsa her şeyin ticareti onlarla dönüyor. Heyet denen bir gruplar. Ortak karar veriyorlar, kararları yasa hükmünde sayılıyor kendi aralarında. Kimse karşı çıkamıyor. Bildiğim kadarıyla iş birlikçilerinden iki tanesi hapiste. Kalan üç ya da dört kişi var. Necati Karadağ başı çekiyor. İnşaat işi, paravan. Sınırları tutarak, diğer küçük kaçakçılardan haraç keserek, ticaretini döndürdüğü her şeyin kara parasını aklayarak servet elde ediyor.” “Şişirilmiş faturalar yok…” diyerek böldüm konuşmasını. “…Fatura girişi yapıyorum ben.” “Sen İpek Sipahioğlu’sun,” dedi Işıl abartıyla göz devirerek. “Senin önüne kara para aklamak için şişirdiği faturaları mı koyacaktı? Adamlar işin piri. Seni çoktan izliyordur, yıldırmaya çalışıyordur, yaptığın iş düzenli kontrol ediliyordur İpek. Birkaç kez baskın yediklerini biliyorum, minareyi çalan öyle bir kılıf uyduruyor ki inşaat şirketinde hiçbir faturada usulsüzlük bulamıyorlar.” Biraz düşündüm, sessizliğim Işıl’ın dikkatini çekecek kadar uzadı. “Ne düşünüyorsun?” dediğinde omuz silktim. “Eğer o kadar güçlülerse usulsüzlük olmaması imkânsızdır…” dedim. “…Belki de paravan inşaat şirketi değildir.” Işıl yüzünü buruşturdu. “Adam o şirketin sahibi, başka nasıl aklayacak parayı?” “Ben olsam…” derken parmaklarım masada ritim tutmaya başlamıştı. “…Ben kara para aklayacak olsam bulunduğum şirketi tertemiz tutardım, en çok göze çarpan servetime kir bulaştırmazdım. Ama paranın bir yerde meşrulaşması gerekiyor,” diye ona hak verdiğimi de belirttim. “…Zaten eskiden illegal bir işle dönmüş bir restoranı satın alabilirdim. Böylece eğer usulsüzlük ortaya çıkarsa eski sahiplerini suçlar, kendime yönelen okları tersine çevirirdim. Necati Karadağ’ın Fırat Baltacı’nın restoranını satın aldığını biliyor muydun?” Işıl şok içinde sırtını sandalyesine yasladı, göğsünü şişiren derin bir nefes aldı. “Legal bir şirkette illegal bir şey arıyorlar o zaman. Fırat Baltacı… Hapiste değil miydi?” “Öldürüldü,” dedim sakince. “Heyet konusu hakkında zırvalayıp öldürüldü, hapisteyken… İtirafçı olmayı kabul ettikten hemen sonra.” “Eğer restoranın eski sahibi ölüyse…” dedi İpek darmaduman olmuş halde. Onun cümlesine ben devam ettim. “…Necati Karadağ’ın suçlamasını inkâr edebilecek kimse kalmazdı, tabii kara parasını restoran ile aklıyorsa.” “Siktir,” dedi Işıl. “İnşaat şirketiyle savcıyı kandırıyor olabilir.” “Başka bildiğin bir şey var mı?” derken sandalyemi geri iterek ayaklandım. “Yoksa görmem gereken bir hesap var.” Bazı parçalar hâlâ eksikti, belki hiç tamamlanmayacaktı; eksiklerin bazılarıysa oturmuştu yerli yerine. Öfkem, korkumu bastırmıştı. Kaçınmam gerekirdi: ben abim gibi cesur değildim, bana dokunmayan yılan bin yaşasın kafasındaydım; ne yazık ki bana dokunmuşlardı, aileme zarar vermişlerdi öyle ya da böyle. Cesur değildim fakat merhametli hiç değildim. Yandığı kadar yakmak, ailemizin genetiğinde vardı ve ben ödeşmeyi severdim. Işıl’ın yeşil gözleri, gözlerimi buldu. “O adamın kendi karısını öldürdüğünü söylüyorlar İpek…” dedi gergince. “…Kanıt yok, suçu üstlenen birisi var ama bil istedim. Kendi karısına kıyan sana hiç acımaz.” Öyle bir adamın acımasına ihtiyacım yoktu, benim canımı yalnızca sevdiklerim yakabilirdi; o yüzden cevabından korkarak aklımı bulandıran soruyu sordum ve titreyen ellerimi yumruk yaptım. “Ne zaman olmuş o olay?” Işıl, iki eliyle şakaklarına masaj yaptı. Muhtemelen anımsamaya çalışıyordu. Gözlerini yumdu, alnı kırıştı. Onun her hareketini izlerken kalbim göğüs kafesini daralttı, bana nefes aldırmadı. Nihayet Işıl sol elinin parmaklarını şıklattı, sımsıkı yumduğu gözlerini açtı ve duymaktan kaçındığım yanıt dudaklarının arasından çıktı. “On bir yıl önceydi galiba.” Yıkım etkisiydi bendeki. Sayılarla arası iyi olan beynim hızlıca çıkarma işlemi yaptı, bulduğum sonuç boğazımı düğümledi. Cihat’a olan öfkem evrildi, bambaşka bir şeye dönüştü; korkunç bir hisse. Cihat’ın annesi henüz o on yedi yaşındayken, yani bizim evimizde yaşamaya başladığı yıl ölmüştü.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE