ON BEŞ

2230 Kelimeler
Yüreğimi dağlayan karman çorman duygularımın yüksek suları geri çekilmişti, geriye beni ben yapan tek duygu kalmıştı; öfke. Parmak uçlarımdan başlayıp saç diplerime kadar her hücremi istila eden yakıp yıkmaya müsait bir öfke… Oysa dışarıdan bir buz dağı gibiydim. Gülmüyor, ağlamıyor, bağırmıyor, hareket etmiyordum; Cihat’ın pikabının ön koltuğunda oturmuş boşluğu seyrediyordum. Yeni öğrendiğim bilgileri sindirebilmek adına biraz zamana ihtiyacım vardı. Cihat beni o halde bırakmak yerine tüm itirazlarıma rağmen arabasına atıp evime getirmişti, evimin bir sokak gerisinde arabayı durdurduğundan beri hiç konuşmadan oturuyorduk. Başını başlığa yaslamış, bakışlarını tavana dikmişti, elleri cansızca direksiyona tutunuyordu. Tek kelime etmeden yaslandığım yerden doğrulduğumda benimle birlikte hareketlendi. Hafifçe doğruldu, gözlerinin yüzümde gezindiğini hissettim. Onun gözlerinin içine bakmadım, bakışlarımı kaçırdım. Arabanın kapısına uzandığımda “İpek…” dedi. Bana söyleyebileceği herhangi bir teselli cümlesi yoktu. Bu gerçeği fark etmesini umarak başımı ona çevirdim ve bekledim. Onu umursamadan arabadan ineceğimi düşünmüş olmalı ki gözlerimiz buluştuğunda irkildi. “…Ben…” deyip sustu. Direksiyonu tutan sol eli kaskatı kesilmişti, eklem yerleri beyazlayana dek sıkmıştı avucunu. Bomboş bakışlarımı onun mimiklerinde gezdirdim. Gözleri etrafta dolandı, odağını bulamadı. Cihat’ın kaybolmuş halini izlerken kalbim kırıldı. Kelimeler dudaklarımdan kendiliğinden döküldü. “Tek sorum var sana.” Tüm vücuduyla bana döndü, sağ bacağını kendine çekerek koltuğa yasladı. “Bizimle ilk tanıştığında babanın Baltacı’larla iş birliği yaptığını biliyor muydun?” Cihat ile ilk tanışmamızda o on yedi bense on dört yaşındaydım. O zamandan beri biliyorsa babamı her özlediğimde onun omzunda döktüğüm gözyaşları için ah edecektim Cihat’a. Onun cevabını beklerken kalbim dört nala atmaya başladı, kulaklarım çınladı. Evet demedi, hayır demedi; varlığımı allak bullak etmeyi tercih etti. “Sence biliyor muydum İpek?” Gözlerimi yumup bir nefes çektim içime, kendimi sakinleştirebilmek adına. “Soruma soruyla karşılık verme Cihat. Tek soru, tek cevap.” Cihat’ın sağ eli bana uzandı, dokunmasına izin vermedim. Başımı hafifçe geri çekerek temasından kaçındım. Birkaç saniye havada asılı kalan eli ağır ağır aşağı indi. “Cevabını biliyorsun.” Başımı iki yana salladım, olumsuz anlamda. “Bilmiyorum… Senin kim olduğunu bilmiyorum ben.” “Bilirdin…” dedi neredeyse duyamayacağım kadar düşük volumlu fısıltısıyla. “…Sözlerime değil, gözlerime baksaydın bilirdin.” Onu ilk gördüğüm anı on yedi yaşındaki karşılaşmamızı anımsadım aniden. Kapıyı açtığımda gördüğüm yıkılmış çocuğu… Üstü başı kan içinde, yüzü dağılmış ve yapayalnız hali… Abimin onu ölümün pençesinden, üç tane kimliği belirsiz cellattan kurtardığı hali… Aynı yalnızlıktı etrafını çepeçevre saran, aynı yüz ifadesiydi yaşamaktan zevk almayan, aynı yorgunluktu gözlerinden taşan; o on yedi yaşındaki ölümden kurtulduğu güne dönmüştü sanki kendinden vazgeçmişliğiyle. Kurtuluşunu, kurtuluş görmeyen haline… “Gözlerine baktım, Cihat…” dedim kalbim paramparçayken. “…Umduğumu bulamadım.” O on yedi yaşındaki çocuğu ardımda bıraktım: yalnızlığını görmeme rağmen içimdeki öfkeye yenildim, kapıya uzandım, titreyen ellerimle kilidi açtım ve arabadan indim. Kendime yönelen nefretim öyle yoğundu ki Cihat’ı da o nefretin içine ittim. Karanlığın indiği sokakta, sokak lambalarının sarı cılız ışıklarının altında evime yürüdüm ağır adımlarla. Yüzleşmekten kaçındığım gerçekler zihnimin her köşesini istila ederken başım öne eğildi, omuzlarımı dik tutamadım. Bahçe kapısını aralarken de ayakkabılarım toprağı ezerken de hatta zile bastığımda bile kafamı eğdiğim yerden kaldıramadım. “Hoş geldin gülüm,” diyerek neşeli bir girişle kapıyı açan Gülendam ablaya bakmadan içeri girdim, ayakkabılarımı eğilmeden çıkarıp köşeye attım, yağmurluğumu vestiyere asmak yerine yere bıraktım, tek kelime etmeden odama yürüdüm. Cevap verecek mecalim kalmamıştı, kendimde değildim sanki. Güvenli alanıma ulaştığımda peşimden gelen adım sesleri anlam kazandı. Gülendam abla kapatmaya yeltendiğim kapıyı tek eliyle tuttu. “İpeğim,” dedi endişeyle. “İyi misin sen?” Konuşmadım, konuşamadım. Kapıyı tüm gücümle kapattım. Gülendam abla bana saygı duydu, geri çekildi. Odamdan pijamalarımı aldım, kişisel eşyalarımı. İçeriden çıktığımda kimseye görünmeden banyoya girdim. Duş alırken suyun sıcaklığını fark etmedim, tenime değen her kaynar su tanesi kendime verdiğim cezaydı. Bedenimin temizlendiğini hissediyordum fakat suyun altında ne kadar kalırsam kalayım ruhuma bulaşan kir akıp gitmedi. Duşakabinden çıktığımda banyoda kurulandım, giyindim, saçlarımı taradım; bir kere bile aynaya bakamadım. Saçıma doladığım baş havlusuyla banyodan çıktığımda koridorda kimsenin olmamasına şükrederek odama saklandım. Acıkmıştım, gözlerimin önüne gelen yemeği hatırladığımda midem bulandı. Yemek yiyemedim. Kendi kendimi cezalandırmaya devam ederken yatağımın içine girdim, yorganımı çektim, karanlıkta oturdum bir süre. Zihnimde düğümleri birer birer açmaya çalıştım, düğüm çözülmedi; ailemden edindiğim bilgilerle yapboz parçalarını yerine yerleştirmeyi denedim, eksikler yüzünden büyük resmi göremedim. Varlığım yokluğuma karıştı: kendimi tamamlayamadım. Ne yapacağımı da bilmiyordum ne yapmayacağıma da. Yapayalnız hissettiğim noktada kapımdaki tıkırtıyla bakışlarım oraya çevrildi. Gelin demedim yine de kapı aralandı. Gülendam abla içeri girdi, odamın ışığını açtı, peşinden gelen Hüma ve Bade’yi içeri aldı. Onların ne yaptığını izledim etrafıma sarındığım duvarın arkasından: yan yana dizildiler yüzlerindeki tuhaf ifadeyle. “Üzgün bir kişinin ihtiyaç duyduğu dört şey nedir biliyor musun?” diye konuşmaya girdi Hüma, gözlerimiz buluştuğunda Cihat’ı anımsadığım için buruk bir gülüş yayıldı dudaklarıma. “Bilmiyorum,” dedim yorgunca. “Neymiş?” Hüma kıpır kıpır bir heyecanla sağ elinin işaret parmağını havaya dikti. “Bir adet…” derken kendini işaret etti. “…Kız kardeş.” Göğsümde fiziksel olmayan bir acı hissettim, etimden kemiğimden kopup derinlerden yükselen bir acı. “İki…” derken sol tarafında kalan Gülendam ablayı işaret etti. “…Bir adet abla.” Gülendam ablaya döndü bakışlarım. Anne şefkatiyle dolu yüzünü incelerken her zerresinin güzelliğiyle içim ısındı. “Üç…” diyerek dikkatimi yeniden kendine yönlendirdi Hüma. “…Bir adet yeğen,” derken Bade’nin hafif çıkıntılı göbeğini gösterdi. Bade iki elini karnına sararken sahte bir öfkeyle kaşlarını çattı. “Ya böyle konuşmamıştık! Bir adet yenge diye düzeltelim onu!” Onların benimle konuşmak için şekilden şekle giriyor olması, yaşadığım azap dolu saatlerin ardından ilaç gibi geldi: dudaklarım farkına varamadan gerçek bir gülüşle kıvrıldı. Neden yalnız hissettiğimi anlayamadım, yanımdaki insanları görmemeyi seçen kişi olduğum için suçluluk oklarını kendime yönelttim. “Dördüncü mü yeğendi?” derken ağlamamak için gülüyordum. Duygusallığımın tavan yaptığı bir andı. “Hayır,” dedi Gülendam abla gülümseyerek. “Dördüncüsü… Çikolataydı.” Arkasına sakladığı sağ elindeki kavanozu ve sol elinde tuttuğu dört kaşığı ortaya çıkarıp salladı. İşaret parmaklarımı gözlerime bastırıp akın akın içimi dolduran yaşları itelemeye çalıştım. “Sizi çok seviyorum…” dedim duygularıma ket vuramadan. “…Sizi o kadar seviyorum ki.” Bir anda hiç ummadığım sevgi seline kapılıverdim. Kadının kadına yuva olduğu çatımızın altında üç çift kol bedenimi sımsıkı sardı. Kaynar suyla ısınmayan yüreğimi, ailemden üç kadın sımsıcak hissettirdi. “Çek şu bacaklarını,” diyen Gülendam abladan baldırıma şaplağı yiyince gülerek uzattığım ayaklarımı kendime çektim, bağdaş kurdum. “Yalnız benim bacaklarımı uzatmam gerekiyor,” diyen Bade sol yanımı işgal edip yatağıma yayıldı. Hüma karşımda bağdaş kurdu benim gibi. Gülendam ablaysa sağ yanıma sıkıştırdı ince vücudunu. Çikolata kavanozu ortamıza koyuldu, kaşıklar dağıtıldı. Kaşık kaşık çikolata yemeye başladık. “İnşallah Canan halam bizi basmaz,” dedi Gülendam abla. “Yatakta nimet mi yenir diye falakaya yatırır valla.” “Ben hallederim…” dedi Bade yatak başlığıma dayadığı sırtını dikleştirerek. “…Torununa hiç kıyamıyor biliyor musunuz?” Ağzımda tuttuğum kaşık yüzünden kelimeleri tam çıkaramadım dilimden. “Sadece torununa değil, sana da kıyamıyor.” “Biliyorum annem ya,” diyen Bade’nin kahverengi gözlerinde oluşan sevgi dolu bakışa güldükten sonra Hüma’nın beni incelediğini fark edene dek çikolatamı sakince kaşıklamaya devam ettim. Bir noktada pes etmem gerekti. “Ne?” dedim çaresizce. “A,” dedi nidayla Hüma. “Bu taktik konuşturma işinde baya işe yarıyormuş ya!” Hemen savunmaya geçtim. “Gözlerini dikip bakıyorsun, psikolojik olarak tepki veriyor insan.” “O zaman şimdi sana gelebiliriz,” dedi Gülendam abla. “Dök bakalım, şu eteğindeki taşları.” “Dökemem,” dedim kaşlarımı kaldırıp omuz silkerken. “Ben şimdi konuşursam, hepiniz koştur koştur kocalarınıza gideceksiniz.” “Saçmalama İpek,” derken kaşlarını çattı Gülendam abla. “Sisters before misters yani.” “O ne demek ya?” dedi Hüma. “Kız kardeş, kocadan önce gelir demek,” diyen Gülendam abla omzuyla beni dürterken gülümsedi. Yanaklarını şişirdi sıkıntıyla Hüma. “Alp her şeyimi bilir ama benim.” Tatlı tatlı gülümsedim. “Canım benim, Alparslan senin her şeyini biliyor diye benim de her şeyimi bilmek zorunda mı?” “Saklamak gibi olacak ama şimdi…” derken sesi gitgide kısıldı Hüma’nın. Gülendam abla bacağına attığı çimdikle bastırmıştı onu. Tek kaşımı kaldırırken sesi hiç çıkmayan, çikolatasını sakince kaşıklamaya devam eden hamile yengeme döndü bakışlarım. “Bade?” derken sesimdeki ima apaçıktı. Benimle göz göze gelmemek için insanüstü çabasını takdir ettim ama daha fazla kaçamadı. “Halil İbrahim… Bir şekilde beni konuşturmanın yolunu buluyor, ne yapayım?” “Sakın o yolu söyleme,” derken kaşığımı ağzıma alıp abartılı tepkilerle kulağımı tıkadım. Bade’nin beyaz ten renginde fazlaca belli olan yanaklarındaki kızarıklığı görünce yüzümü buruşturdum. Gülendam abla dirseğiyle dürtüp uyardı beni. “Tamam, tamam,” dedim ellerimi indirip çikolatama dönerken. “Ama yine de abimin kulağına gitme ihtimaline karşılık hiçbir şey anlatamam.” “Söylemeyeceğim,” dedi Bade yenilmişlikle. “Ağzımla söylemeyeceğim ama anlarsa kendi anlayabilir vallahi. Nasıl oluyorsa tek bakışımdan sayfalarca anlam çıkarıyor. Kendi anlarsa anlar yoksa tek kelime etmeyeceğim.” Haklıydı: abimin öyle bir özelliği vardı, hiç konuşmasan da insanın ruhunu okuyabilen biriydi. Bugün için o kadar doluydu ki sırtımdaki yükü daha fazla taşıyamadım. “Cihat’ın kim olduğunu biliyor musunuz?” dedim aniden. Kavanoz camına çarpan kaşık sesleri bıçakla kesilmişçesine sustu. Kaçırdığım gözlerimi onlara çevirdiğimde herkes birbirine bakıyordu gergince. “Ben biliyorum,” diye devam ettim içimde tutamadığım her şeyi dökerken. “Cihat Karadağ… olduğunu. Babasının bir inşaat şirketi olduğunu… Soyadı dâhil her konuda yalan söylediğini…” Gülendam abla yutkundu, anlayış dolu sıcak gözleri benimkilerle birleşti. “Sen… Nasıl öğrendin gülüm?” Sırtımı yatağın başlığına yasladım Bade gibi. “Babasının şirketinde çalışıyorum ben abla.” Ölüm sessizliği çöktü odaya, nefes bile alamadılar sanki. Kaşlarım çatıldı, doğruldum aniden. “Söylemeyeceğim dediniz bakın!” dedim yükümden kurtulduktan sonra gelen pişmanlıkla. Bir adım sonramı düşünmeden dökülüvermiştim gerçekleri her zamanki gibi. “Abim çıldırır!” Bade vücudunu doğrulttu, elindeki kaşığı peçeteye sarıp komodine bıraktı, sağ avucunu karnına yasladı. Onun dolan gözlerini aşağı indirişini, bir göl misali durgunlaşmasını seyrettim. Kalbimdeki korku büyüdü, büyüdü ve ben o hissi durduramadım. “Bade…” dedim sesim titrerken. “…Bir şey mi oldu?” “Senden saklamak haksızlık…” dedi Bade üzgünce. “…Bazı şeyleri itiraf etme vaktim geldi galiba.” “Bade,” dedi Gülendam abla uyarırcasına. Omzuna değmeyen ışıltılı sarı saçlarını savurarak başını kaldırdı Bade, burnunun ucu kızarmıştı ve her an gözyaşlarına boğulabilirmiş gibi görünüyordu. “İşlerin geldiği noktaya bak abla,” dedi utançla. “İpek’in gerçekleri bilmeye hepimizden çok hakkı var.” “Neyi?” derken kalbimin atımını boğazımda ve şakaklarımda hissedebiliyordum. Bade’nin ürkek halini görünce iyice gerildim. “Bade, neyi itiraf edeceksin?” Derin bir nefes aldı, aldığı nefesi verdikten sonra anlatmaya başladı. “Her şey benim yüzümden oldu, İpek.” Ellerim titremeye başladı, sormak istedim ama cesaretini toplamışken onu sindirmek istemedim. Sustum. “…Kaçırıldığımı biliyorsun.” Bade’nin hayatı benimkinden çok daha zordu: başına gelmeyen felaket kalmamıştı; delici alet olan bir şiş ile yaralanmıştı, kaçırılmıştı ve neredeyse üç hafta ona ulaşamamıştık. Kaçırıldığında hamile olduğunu bile bilmiyordu, bizse o gün öğrenmiştik. Bildiğim kadarıyla ortadan kaybolduğu günler hakkında kimseyle konuşmamıştı. Beline dek uzanan saçları, kesilmiş halde ve yaralı şekilde bulunmuştu. Bildiklerim bu kadarla kısıtlıydı. “Evet…” dedim boğazım düğümlenirken. “…Çok zor günlerdi.” Bade başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı, yanağına düşen gözyaşını silemedi ve bugün öğrendiğim en büyük gerçeği kucağıma bırakıverdi. “…Beni kurtaran Cihat’tı…” Kalbim tekledi. Cihat, Bade’yi hastaneye götürdüğünde Bade kaçırılmıştı: Cihat’ın yaşadığı vicdan azabını, çektiği acıyı hâlâ anımsayabiliyordum. Zaten o olaydan sonra ortadan kaybolmuştu, hiç hayatımıza girmemiş gibi… “…Halil İbrahim’e can borcu olduğunu söyledi, İpek. Mecbur kaldığını söyledi… Babasıyla… Benim ve çocuğumun hayatını kurtarmak için anlaşma yaptığını söyledi…” Gözlerime akın eden yaşları daha fazla içimde tutamadım. Yanaklarım ıslandı, yüreğim sızladı. “Abim… Abim niye kızdı ona?” Kucağımda cansızca duran sol elimi sımsıkı kavradı Bade. “…Benimle tehdit etti abini, Cihat. Benimle ve bebeğimizle… Dönmeyeceğini söyledi, dönemeyeceğini. Bilmiyorum, İpek… bildiğim tek şey beni kurtardığı ama geri dönemediği.” Zihnimdeki düğüm sıkılaştı, yapbozun parçaları evrilip değişti: her şey daha da karmaşıklaştı. “Cihat’ın babası…” dedim ama cümlemi sonlandıramadım. Bade titreyen sesiyle tamamladı cümlemin eksik yanını. “…Heyette. Bu adamlar mafya, İpek. Bu adamlar gözlerini bile kırpmadan birilerini öldürebiliyor, korkunç insanlar.” Gözlerimin önünün karardığını hissettim. Cihat, bizi kandırmıştı ama kurtarmıştı da. Abimi defalarca ipten almış, pis işlerin en dibindeki babasına abime olan can borcu için geri dönmüştü; her şeyin yanında yıllarca kimliğini gizlemiş, bizimle beraber yaşamıştı. Bir yanım deli gibi ona tutunmak isterken bir yanım yaşananlara inanamıyordu. Ne doğru ne yanlış bilemezken aldığım nefesler sıklaştı. Bade’ye döndüm, elimi sımsıkı tutuyordu hâlâ. “Başka bir şey biliyor musun Necati Karadağ hakkında?” Başını hafifçe iki yana salladı. “Ben bilmiyorum ama bilgisi olabilecek birisini tanıyorum.” “Kim?” derken gerginlikten soğuk soğuk terlemeye başladım. Bade, gülümsemeye çalıştı. “Işıl Yıldız, gazeteci, hayırlarsın belki arkadaşımdı. Heyet ile ilgili bir haber yaparak hedefleri oldu, savcılık tarafından korumaya alındı. Onlar hakkında benden fazla bilgiye sahip.” Oradan oraya savrulan düşüncelerimin arasında kaşlarım çatıldı. “Ona nasıl ulaşırım?” “Adresi var bende,” dedi Bade ama sonra duraksadı. “Seninle gelirdim de abin beni bir dakika yalnız bırakmıyor ki.” “Ben gelirim,” dedi Hüma hiç düşünmeden. “Beraber gideriz.” “Hayır… Durun…” dedim kendimi toparlamaya çalışırken. “…Yalnız gideceğim.” İtirazlar yükselirken şiddetle yardım isteklerini reddettim, kendim etmiştim kendim bulmuştum. Cihat ile babasının şirketinde çalışmaya başlamamın sebebi Cihat’a olan kızgınlığımdı fakat şu andan itibaren işin rengi değişmişti. Necati Karadağ, beni babamla vurmuştu; şimdi ben onu oğluyla vuracaktım. Cihat ile ilgili zihnimdeki düğümü çözmeden, bize ettiği ihaneti kanıtlamadan içim rahat etmeyecekti: Işıl Yıldız ile yapacağım görüşme geleceğimde yürüyeceğim yolu aydınlatacak ışıktı; o ışığın beni uçuruma mı sürükleyeceğini yoksa çiçek dolu bahçelere mi götüreceğini ise zaman gösterecekti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE