ON DÖRT

2087 Kelimeler
İçimi kemiren huzursuzluk hissiyle baş etmeye çalışıyordum ki hiç kolay değildi. Mesai bitiminde Hüseyin abinin nazik teklifiyle Ali ile ben, arabasına binmiştik. Hüseyin abi o kadar yavaş sürüyordu ki yemeğe yetişebileceğimizden bile emin değildim. Ali, bana doğru eğilirken “Az önce bir bisikletli bizi solladı,” diyerek içimi iyice kararttı. “Ne yapayım Ali?” dedim gidiş süremiz uzadıkça gerginleştiğimi hissederken. “İnip koşalım mı restorana kadar?” “Denesek daha hızlı giderdik bence.” “Buyur dene,” dedim kaşlarımı çatarak. “Seni hiç tutmayalım.” Ali bende gerekli dedikodu enerjisini bulamadığından hafifçe uzaklaştı, sırtını koltuğa yasladı. O sırada telefonumu çıkarıp Hüma’ya kısa bir mesaj çektim, akşam yemeğine yetişemeyeceğimi ve geç geleceğimi haber veren bir mesaj. En az sorgu sual göreceğim kişi oydu. Sosyal medyada gezinerek zaman öldürdüm ama ne zaman kafamı telefondan kaldırıp etrafa bakınsam aynı yerde gibiydik. Yolculuğumuz sonlandığında içimden şükürler atarak arabadan attım kendimi. Ali’de benden farksız değildi. Hüseyin abi, peşimizden gelirken hızlıca lüks görünümlü restorana girdik. İki kişinin bizi karşılamasıyla Ali, öne atıldı. “Rezervasyonumuz vardı, Karadağ Grup adına.” İçeri adım attığımda gözlerimi kamaştıran bir ihtişamla karşılaştım. Altın rengi detaylarla süslenmiş büyük avizeler, tavanı süsleyen zarif işlemelerle birleşiyordu. Mermer zemin, her adımda hafifçe yankılanan ayak seslerimizi yansıtırken, etrafı saran ağır kokulu çiçek aranjmanları, ortamın şıklığını tamamlıyordu. Her masada beyaz örtülerle kaplanmış, ince işçilikle hazırlanmış tabaklar ve kristal kadehler sıralanmıştı. Duvarlar boyunca uzanan sanat eserleri, seçkin bir atmosfer yaratırken, dışarıdan gelen hiçbir ses bu sakin ve soylu havayı bozamıyordu. Çalışanlar o kadar düzenliydi ki onlara bakarken bile ruhum daralmıştı. Takım elbiseli komi, bizim önümüze geçerek masamıza kadar eşlik ederken kıyafetlerimin restoran için uygunsuzluğu yüzüme çarptı. Diğer masadaki her kadın düğün varmışçasına şık elbiseler içindeydi, adamlarsa tek tip takım elbiseliydi. Ciddi ortamlar beni hep rahatsız hissettirirdi, şu an da öyle hissediyordum. Neredeyse farkına bile varmadan yürürken Ali’nin koluna girecektim, restoranın ağır havası bu durum için fazlasıyla müsaitti. Masamıza geldiğimizde Necati Karadağ, bugün gördüğüm ve sağ kolu olduğunu düşündüğüm adam, Yahya ile Kemal abi çoktan yerlerine yerleşmişti. Hoş geldiniz faslı hızlıca geçiştirilirken Ali’yi sağıma alarak Necati Karadağ’a en uzak köşeye oturdum. Herkes işsiz kalmak istemediğinden o adamın gözünün içine bakıyordu. Necati Karadağ, parasıyla övünürcesine konuştu. “Ne yemek isterseniz söyleyin, çekinmeyin.” Hali hazırda bekleyen garsonun hepimize ayrı ayrı getirdiği menüye bakarken fiyat bilgisinin olmadığını fark ettim. Menüde fiyat yazmıyorsa bugün ödenecek hesabı düşünemiyordum. Ali her zamanki gibi hafifçe bana doğru eğildi. “Ne yiyeceksin?” “Zıkkım yiyeceğim Ali.” “Ayın malum zamanında mısın nesin ya?” diye söylenirken geri çekildi memnuniyetsiz ifadesiyle. “Paçandan gerginlik akıyor.” Ona cevap verecektim fakat Necati Bey izin vermedi. “Aramızda yeni yüzler görüyorum,” diyerek kimsenin yemeğini sipariş etmesine izin vermedi. Bir anda Ali ile Kemal abi vücudunu geri çekerek beni ortaya çıkardığında huzursuzca kıpırdandım oturduğum sandalyede. “Evet efendim,” derken samimi gözükmeye çabalamadım bile. “Neydi senin ismin?” diye üstüme gelmeye devam etti Necati Bey. “…Böcekli bir şeydi sanki?” Cihat bana neredeyse yirmi yaşımın ortalarına kadar “İpek Böceği” diye hitap etmişti ve ona her seferinde kızmıştım: Necati Bey’in böcek iması ona mıydı yoksa kendi kendine beni utandırmak mı istemişti, emin olamadım. “İpek…” dedim elimdeki menüyü masaya bırakırken. Ardından omuzlarımı dikleştirdim. “…İpek Sipahioğlu ben. Mutlaka duymuşsunuzdur.” Masada anlamsız bir sessizlik ve gerginlik ortamı oluşurken Necati Bey, omuzlarını titretecek kadar yüksek sesle güldü. “Hiç duymadım.” Kesinlikle yalan söylüyordu, benim ismimi duymamış olabilirdi fakat abim ve babamdan kaynaklı olarak Sipahioğlu soyismi Ankara’da mobilya işinde tanınmıştı. Yine de üstelemedim. “Olabilir,” derken bakışlarımı önümdeki kadehe çevirdim. Necati Bey ilgisiz tepkimden sıkılmış olmalı ki Hüseyin abiye yöneldi. Ona birkaç soru sordu, cevabını dinliyormuş gibi yaptı, sonunda ise “Önce yemeklerimizi sipariş edelim,” dedi. Garson herkese sırayla yaklaşarak siparişleri aldı, sıra bana geldiğinde “Onunkinden,” dedim başımla Ali’yi göstererek. Ali ise siparişini tekrar ederek beni boğan durumdan kurtarmış oldu. Yahya abi ile Hüseyin abi, Necati Bey’in patronluğunu överken konuyu takip etmedim. Bir noktada ise Yahya abinin kadın düşmanlığı tuttu, konuştukları mevzu oraya nasıl geldi bilemedim fakat ağzından zehir damlarken bana döndü bakışları. “Kadınlar işe girmeye başladıkça işsizlik oranı artıyor Necati Bey.” Mevzu bahis kadının ben olmasına gerek yoktu, herhangi bir kadından bahsedilmesi sabrımın sonuna gelmem için yetti arttı. Dirseklerimi masaya yasladım, öne eğildim, ellerimi çenemin altında birleştirdim. Herkesin gözleri istem dışı üstüme çevrildi. Dünyanın en tatlı insanı gibi gülümserken Yahya abinin gözlerinin tam içine baktım. “Kadınlar işe girdiği için değil,” diye başladım cümleye. Başımı çok hafif hareket ettirerek Yahya abiyi işaret ettim. “Emekli olacak yaşa gelmiş, yaşlı adamlar çalışmaya devam etti için işsizlik oranı artıyor. Azıcık anlayışlı olmak lazım değil mi? Gençlerin önünü açmak lazım.” O an yanımda cam su şişesinden suyunu yudumlayan Ali, öksürmeye başladı. Güldüğü için boğazına kaçan yudumla becelleşirken sol elini yumruk yaparak göğsüne vurdu. Aynı anda Yahya abinin kalın kaşları çatıldı, öndeki telleri döküldüğünden açılan alnı ile tombul yanakları hızla kızardı. “Bana yaşlı mı diyorsun?” diye otomatikman saldırıya geçti. Vücudumu geri çektim, sahte bir şaşkınlıkla Ali’ye baktım. “Ben öyle mi dedim?” Ali elindeki şişeyi indirirken “Yahya abi,” dedi dudaklarındaki intikam gülüşüyle. “Kimse kimsenin şahsına konuşmuyor burada, öyle değil mi?” Yahya abi kızarıp bozarmaya devam ederken “Öyle tabii,” dedi. Necati Bey’in ela rengi, Cihat’ınkilere tıpatıp benzeyen gözleri üstüme döndü. İlgiyle beni izlediğini hissedince bakışlarına karşılık verdim. “Hep böyle misindir İpek?” diye sorduğunda omuz silktim. “Nasılım Necati Bey?” “Sivri dilli,” dedi gülümseyerek. Gülüşünün ortamı yumuşatması gerekirdi, aksine daha çok gerdi. Başımla onayladım. “Yalnızca kadın düşmanlarına karşı.” Necati Bey geri adım atmadı. “Çok iddialı bir cümle…” derken hâlâ dudaklarındaki tebessüm varlığını koruyordu. “…Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanların cümleleri gibi.” “Kadın düşmanı değilseniz pek iddialı sayılmaz,” dedim tavrımı korurken. Ali’nin gömleğimin kenarından kolumu çimdirmeye çalıştığını hissedince hırsla kendimi geri çektim. Necati Bey kendi kendine mırıldanırken ne dediğini duyamadım, o esnada yemeklerimiz getirildiği için konu kapanmış oldu. Önüme yerleştirilen tabaktaki bifteği yemek için çatal bıçağımı elime aldım. Bir parça kestiğim sırada Ali’nin dirseği sağ yanıma çarptı. “Ne yapıyorsun be?” diye onu azarlamak için başımı kaldırdım, Ali’nin bakışları soluma, ardımda kalan bir noktaya kilitlenmişti. Omzumun üstünden dönüp baktığımda Cihat’ın hızlı adımlarla bulunduğumuz masaya yürüyüşüne şahit oldum. Masadaki herkes gergince yemeğindeki ilgisi bize yaklaşan Cihat’a yöneltti. Onun babasının yanına gideceğini sanıyordum. O yüzden adımları sandalyemin yanında durduğunda gözlerimin büyüdüğüne emindim. Sağ avucu sandalyemin arkasını kavradı, bütün gücüyle çekti ve bana kalkabileceğim alanı açtı. Sandalyeyle birlikte vücudum ona dönerken feminist yanım bir anda sinirlendi; taş devrinden kalma iç güdülerim ise gücü karşısında etkilendi. “Ne yapıyorsun?” derken restorandaki diğer masalarında dikkatini çekmeye başladığımızı fark ettim. “Ayağa kalk,” dedi Cihat, gözlerini babasından ayırmazken. “Bana emir…” cümleme öyle keskin ve sert başlamıştım ki tamamlayabileceğimi düşünmüştüm, düşündüğüm gibi olmadı. Çünkü Cihat resmen burnunundan soluyarak alev alev yanan yeşile dönmüş gözlerini üstüme çevirdi, sesi yükseldi. “Sana kalk bu masadan dedim!” “Cihat…” dedi Necati Bey, ben şoktan tepki veremeyecek haldeyken. “…Haddini aşma.” Cihat, benden çektiği gözlerini babasına çevirdi. “İpek’i masadan kaldırmam haddimi aşmak değil, baba.” Cümlesinin ardından sandalyemi rahat bıraktı, önüme eğildi, gözlerimin tam önünde bembeyaz örtüyü iki eliyle kavradı. Zihnim asla yapamayacağını söylerken kalbim onun cesaretini biliyordu. Tam da düşündüğüm gibi kavradığı masa örtüsünü tek hamlede kendine çekerken herkes aynı anda ayağa fırladı. Birbirine çarpıp kırılan porselen takımı ve kadehlerin sesi ölüm sessizliğine gömülmüş restoranın duvarlarında yankılandı. Yere saçılan yemeklere çevrilen bakışlarım yarısı inmiş örtüyü tutan Cihat’a kaydı. Cihat, darmaduman haline rağmen güçlü sesiyle herkesi sindirdi. “İşte haddimi aşmak bu!” Göğsü derin nefeslerle inip kalkarken, o harelerinde daha önce hiç görmediğim bir öfkenin parıltısı alev alev yanarken, üstü başı dağılmışken Cihat’ı izlemek omurgamdan bacaklarıma kadar vücudumu ürpertecek kadar etkiledi yüreğimi. Nabzım kulaklarımı uğuldatırken bakışlarım Necati Karadağ’a döndü. İçine düştüğümüz tüm karmaşaya inat oturduğu sandalyeye yapışmış gibiydi ne ayağa kalkmış ne de şaşkınlık belirtisi göstermişti. Yalnızca hafifçe alnı kırışmıştı, tadı kaçmış görünüyordu. Kimse ne olduğuna anlam veremezken birbirine bakıyordu: baba-oğul çatışmasının içine düşmüştük ve herkes soluğunu tutmuştu. Ağzını açıp bir şey söyleme cesareti kimse de yoktu. Necati Karadağ tek kaşını hafifçe kaldırdı. “Cihat,” dedi tüylerimi diken diken eden bir ses tonuyla. “Beni hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyorsun. İpek, durumdan rahatsız görünmüyordu. Öyle değil mi İpek?” Kaşlarım çatıldı aniden. Baba-oğul çatışmasına nasıl dâhil olduğumu bile idrak edemezken titreyen vücudumla Necati Karadağ’a döndüm. “Hangi durumdan bahsediyoruz?” “Baba…” dedi Cihat sol el bileğimi kavrarken. “…Sakın…” Bu sefer Cihat’ın konuşmasına izin vermedi, Necati Bey. “Baltacı’ları bilir misin İpek?” İçinde bulunduğum restoranın duvarları etrafımda dönmeye başladı sanki, kalbim yaralı bir serçe misali çırpındı. Baltacı ismi ailemizin en büyük musallatlarından biriydi: babamın cinayetinin ardındaki aileydi onlar, Hüma’nın annesi öldürten ve on yaşındaki küçük Hüma’yı yetimhanede ilaçlarla uyuşturan bir aile… Abimin Fırat Baltacı’nın hapse girmesi için verdiği tüm uğraş gözlerimin önünden akıp geçerken mideme saplanan sancıyla irkildim. “Bu restoranı onlar için biz inşaa etmiştik…” Kelimeler kulaklarıma ulaşırken uğultuluydu. “…O aile dağılınca restoranı devraldık.” Necati Karadağ’ın nasıl bir adam olduğunu böylelikle idrak etmiştim: babamı öldürten aileyle iş birliği yapan adam, gerçekleri bildiğimin farkındayken eskiden o şerefsizlere ait olan restoranda bana yemek yediriyordu. Midem çalkalandı, öğürmemek için dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdım. Otururken sandalyeme astığım yağmurluğum ve çantamı alırken yeterli ve gerekli tepkiyi veremedim. Boğazım düğümlendi, ağzıma gelen her sözcük o düğüme takıldı, dilim dönmedi. Restoranın duvarları etrafımda dalgalandı, aldığım nefesler göğsüme sığmadı, zihnimin duvarları yıkıldı. Ne öfke vardı ne nefret… Tiksindim yalnızca. Baltacı’lardan, Karadağ’lardan, bir zamanlar âşık olduğum Cihat’tan ama en çok kendimden. Birisi bana seslendi, tanıdıktı, o kadar tanıdıktı ki aniden karşımda yirmi yaşındaki Cihat’ı görür gibi oldum. Buz kesen avuçları yanaklarımı kavradı, dudakları kıpırdadı, kelimeleri algılayamadım ama ismimi söylediğini tahmin ettim. Bana dokunmasına dayanamadım, tenime değdiği ellerini hissederken gözlerimin önüne babam geldi. Tüm gücümle onu ittim. Nefes alma ihtiyacıyla yanıp tutuşurken gerginlikle geldiğim yolu kendimden tiksinerek arşınladım. Adımlarım birbirine karıştı, bacaklarım titredi. Kapıdan çıkarken o kadar kesik nefes alıyordum ki maraton koşmuş gibiydim. Nereye gittiğimi bile bilemezken haldeyken kolumu kavrayan el ile adımlarım durdu. Cihat, bedenime kendine doğru çevirdi. “İpek!” diye bağırdı. “Nefes al!” Dediğini yaptım: göğsümü şişiren derin bir nefes aldım, boğazımdaki düğüm çözüldü, dilime dolanan kelimeler nefretle döküldü dudaklarımdan. “Allah belanızı versin sizin!” dedim. Elimdeki çantamla yağmurluğum yere düşerken tüm gücümle Cihat’ın göğsüne vurdum. “Allah belanızı versin hepinizin!” Cihat’ın iki eli kolumu kavramışken beni durdurmaya yeltenmedi. “Yatacak… Yatacak yeriniz yok sizin! Allah hepinizin belasını…” Kesik nefeslerim yüzünden cümlemi tamamlayamazken avuç içlerimi öyle sert vurdum ki göğsüne canım yandı. Ağlayamayacak kadar çok acıttı. “Babamın katili… Babamı öldürten adamla iş birliği yapıyorsunuz! Yatacak yerin yok senin, Cihat!” Sonra aniden durdum. Avuç içlerim kendi göğsüme çarptı. “Babamın katilinin yardakçısının şirketinde çalışıyorum ben… Babamı öldürten adamlara… Çalışıyorum ben Cihat! Senin yüzünden…” Tişörtümün yakasını kavradım, çekiştirdim. Göğsümdeki bir yangındı başladı… Avuç içlerimi ikinci kez nefesimi kesecek kuvvetle çarptım boğazıma. “Babamın katillerine çalışıyorum ben Allah’ın belası!” Cihat o an tutuşunu sıkılaştırdı, kollarımı kavrayan elleri bileklerime kaydı. Kendime vurmamı engelledi, içimdeki öfke ve tiksinme duygusu o kadar yoğundu ki kendimi paralamazsam dayanamayacaktım. Çırpındım, çırpındım, bana sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca çırpındım. Cihat tek kelime edemen yalnızca kendi canımı yakmama engel oldu. Alt üst oldum, bacaklarım tutmadı. Ayakta kalamayıp yere çöktüğümde “Ben…” dedim ama kelimeleri bulamadım. “…Ben…” Nefeslenmeye çalıştım. “…Babamın mezarına nasıl gideceğim şimdi?” O an düşünebildiğim tek şey o oldu: babamın yüzüne nasıl bakacağım ben şimdi? “Sana yalvardım!” diye bağırdı Cihat benimle beraber yere çökmüşken. Gözleri kıpkırmızıydı, dudakları titriyordu, kendime gelmem için tuttuğu bileklerimden bedenimi sarsıyordu. “Sana yalvardım, İpek! Sana yalvardım ben!” Kendime dönen oklarım, ona yöneldi yeniden. Titreyen ellerime rağmen gömleğinin yakalarını kavradım. “Deseydin! Ben şerefsizin önde gideniyim, babanın katilinin yardakçısına gittim deseydin!” Cihat, duyduklarıyla bileğimdeki tutuşunu gevşetti. Gözlerimin içine bakarken aniden başı öne eğildi, omuzları titremeye başladı, saklamak istedi ama benden saklayamadı; ağlıyordu. “Yalvardım sana…” dedi başka hiçbir şey söylemiyorken. “…Yalvardım!” Onu duydum ama duyamadım da. “Ben nasıl yaşayayım şimdi?” dedim çaresizce. “Ben nasıl?” Cihat, ani bir hamleyle beni kendine çekti. Karşılık veremedim bile. Çırpınamadım, ağlayamadım, itemedim. Cihat, bana sımsıkı sarılırken ondan nefret ettiğimden daha çok nefret ettim kendimden. Saçlarımı okşadığında sakinleşen yüreğimden, göğsüne sakladığım yüzümden, hâlâ onu itemeyen ellerimden nefret ettim. Ailemin benden sakladığı Cihat’ın gidişi ardındaki her sır, bir ilmek olup boğazıma sarıldı: bedenime sığmayan öfkem en çok beni ezdi geçti; hiçlikteki otoparkta üstüme yıkılan enkazın altında Cihat ile ikimiz kaldık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE